p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 29 Issue : 3 Year : 2023

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 29 (3)
Volume: 29  Issue: 3 - March 2023
NONE
1.Frontmatters

Pages I - V

RESEARCH ARTICLE
2.Comparison of hyperbaric oxygen and ozone treatment for ischemia/re-perfusion injury in an experimental testicular torsion model
Gökçe Karlı, Basak Erginel, Fatih Yanar, Esra Aycan Üstyol, Yasemin Ozluk, Meltem Savran Karadeniz, Burak Ilhan, Feryal Gün Soysal, Erbug Keskin
PMID: 36880629  PMCID: PMC10225826  doi: 10.14744/tjtes.2023.98861  Pages 259 - 265
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, deneysel bir testis torsiyon modelinde medikal ozon (MO) tedavisi ile hiperbarik oksijen (HBO) tedavisinin etkilerini, oksidan ve antioksidan belirteçleri ölçerek ve histopatolojik doku hasarı bulgularını inceleyerek karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz iki Wistar sıçan kullanıldı ve dört gruba ayrıldı; (1) sahte grup (SG), (2) sadece testis torsiyonu ile iskemi/reperfüzyon (I/R), (3) HBO uygulanan grup ve (4) MO uygulanan grup. SG’de burulma yapılmadı. Diğer tüm gruplarda, sıçanlara bir I/R modeli oluşturmak için testis torsiyonu ve ardından detorsiyon uygulandı. İ/R sonrası HBO grubuna hiperbarik oksijen, MO grubuna intraperitoneal ozon uygulandı. Bir hafta sonunda biyokimyasal analizler ve histopatolojik incelemeler için testis dokuları alındı. Biyokimyasal olarak oksidan aktivite için malondialdehit (MDA), antioksidan aktivite için süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) seviyeleri ölçüldü. Ayrıca testisler histopatolojik olarak da değerlendirildi.
BULGULAR: Hem HBO hem de MO, sahte ve I/R grupları ile karşılaştırıldığında, oksidasyon etkilerinin azalmasıyla sonuçlanan, MDA seviyelerini önemli ölçüde azaltmıştır. HBO ve MO gruplarındaki antioksidan GSH-Px seviyeleri, sham ve I/R gruplarına göre anlamlı derecede yüksekti. HBO grubundaki antioksidan SOD seviyeleri sham, I/R ve MO gruplarına göre anlamlı olarak yüksekti. Bu nedenle, özellikle SDO seviyeleri dikkate alın-dığında, HBO’nun antioksidan etkisinin MO’dan daha üstün olduğu gözlenmiştir. Histopatolojik olarak gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05).
TARTIŞMA: Çalışma, hem HBO hem de MO’nun testis torsiyonunda kullanılabilecek antioksidan ajanlar olduğunu tahmin edebilir. HBO tedavisinin, MO tedavisine göre antioksidan belirteç düzeylerinin artması nedeniyle hücresel antioksidan kapasiteyi iyileştirebileceğini belirledik. Bununla birlikte, daha büyük bir örneklem büyüklüğü ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: This study aims to compare the effects of medical ozone (MO) therapy and hyperbaric oxygen (HBO) therapy in an experimental testicular torsion model by measuring the oxidant and antioxidant markers and examining the histopathological tissue damage findings.
METHODS: Thirty-two Wistar rats are used and are divided into four groups; (1) sham group (SG), (2) only ischemia/reperfusion (I/R) by testicular torsion, (3) HBO administered group, and (4) MO administered group. No torsion was conducted in the SG. In all other groups, rats underwent testicular torsion followed by detorsion to create an I/R model. After I/R, HBO was injected in the HBO group, and in the MO group, intraperitoneal ozone was applied. At the end of 1 week, testicular tissues were obtained for biochemical analyzes and histopathological examinations. Biochemically, malondialdehyde (MDA) levels were measured for oxidant activity, and superoxide dismutase (SOD) and glutathione peroxidase (GSH-Px) levels were measured for antioxidant activity. Furthermore, the testicles were evaluated histopathologically.
RESULTS: Both HBO and MO have significantly decreased MDA levels, compared with sham and I/R groups, resulting in decreased oxidation effects. The antioxidant GSH-Px levels in the HBO and MO groups were significantly higher than in the sham and I/R groups. In addition, the antioxidant SOD levels in the HBO group were significantly higher than sham, I/R, and MO groups. Therefore, the antioxidant effect of HBO was observed to be superior to MO, specifically considering SOD levels. Histopathologically, there was no significant difference between the groups (p>0.05).
CONCLUSION: The study may extrapolate that both HBO and MO are antioxidant agents that can be used in testicular torsion. HBO treatment might improve the cellular antioxidant capacity due to increased antioxidant marker levels more than MO therapy. However, further studies are needed with a larger sample size.

3.Effects of amifostine against blunt chest trauma-induced cardiac injury in rats
Ahmet Acıpayam, Nadire Eser, Aslı Yaylalı, İsmail Can Karacaoğlu, Atila Yoldas, Fatma İnanc Tolun, Ekrem Aksu
PMID: 36880625  PMCID: PMC10225843  doi: 10.14744/tjtes.2023.84308  Pages 266 - 276
AMAÇ: Bu çalışmada, ileri evre kanser hastalarında kullanılan bir kortikosteroid olan deksametazon (DXM) ve sisplatinin kümülatif doku toksisi-tesini azaltan amifostin’in (AMI), sıçanlarda oluşturulan kardiyak kontüzyon (KK) modelinde kalp ile ilişkili patolojik değişiklikler üzerinde iyileştirici etkilerinin olup olmadığının incelenmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplamda kırk iki Wistar albino sıçan, eşit olarak altı gruba ayrıldı: K (Kontrol), KK, KK+AMI 400, KK+AMI 200, KK+AMI+DXM and KK+DXM. Travma sonucu oluşan kontüzyon sonrası tomografi görüntüleri ile elektrokardiyografik analizleri yapılarak karotid arterden ortalama arteryel basıncı (OAB) ölçülüp, histopatolojik ve biyokimyasal analizler için kan ve doku örnekleri alındı.
BULGULAR: Künt travma ile kalp kontüzyonunun oluşturulduğu sıçanlarda, kalp dokusu ve serumdaki toplam oksidant status (TOS) ve disülfid parametreleri anlamlı olarak yüksek (p<0.05), toplam antioksidant status (TAS), toplam tiyol (TT) ve native thiol (NT) parametreleri anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0.01). Elektrokardiyografi testlerinde en sık gözlenen bulgu ST yükselmesi idi.
TARTIŞMA: Histolojik, biyokimyasal ve elektrokardiyografik incelemeler sonucunda sıçanlarda miyokard kontüzyonunun tedavisinde sadece 400 mg/kg dozda amifostin veya DXM’nin etkili olabileceği kanaatindeyiz.
BACKGROUND: This study aimed to examine whether two different doses of dexamethasone (DXM), which is a corticosteroid, and amifostine (AMI), which reduces cumulative tissue toxicity induced by cisplatin in advanced-stage cancer patients, have ameliorative effects on pathologic changes associated with cardiac contusion (CC) induced in rats.
METHODS: Forty-two Wistar albino rats were equally divided into six groups (n=7): C, CC, CC+AMI 400, CC+AMI 200, CC+AMI+DXM, and CC+DXM. Tomography images and electrocardiographic analyzes were performed, mean arterial pressure was measured from the carotid artery, and blood and tissue samples were obtained for histopathological and biochemical analyses after trauma-induced CC.
RESULTS: While the total oxidant status and disulfide parameters in the cardiac tissue and serum were significantly higher (p<0.05), the total antioxidant status, total thiol, and native thiol parameters were significantly lower (p<0.01) in rats with trauma-induced CC. The most frequently observed finding in the electrocardiography analyze was ST elevation.
CONCLUSION: According to evaluation based on histological, biochemical, and electrocardiographic examinations, we believe that only 400 mg/kg dose of AMI or DXM can be effective in the treatment of myocardial contusion in rats. Evaluation based on histological findings.

4.Effects of subepineural hyaluronic acid injection on nerve recovery in a rat sciatic nerve defect model
Altug Altinkaya, Gulsum Cebi, Gamze Tanrıverdi, Faruk Alkan, Oğuz Çetinkale
PMID: 36880612  PMCID: PMC10225839  doi: 10.14744/tjtes.2022.45908  Pages 277 - 283
AMAÇ: Sinir iyileşmesi açısından epinöral bütünlüğün sağlanması büyük önem taşımaktadır. Deneysel olarak oluşturulan sinir defekti modellerinde iyileşmeyi olumlu yönde etkilediği düşünülen maddelerin kullanımının bildirimi giderek artmaktadır. Bu çalışmada epinöral bütünlük korunarak oluşturulan siyatik sinir defekti modelinde subepinöral hyalüronik asid enjeksiyonunun sinir iyileşmesine olan etkisi araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 40 adet Sprague Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Her grupta 10 adet sıçan olacak şekilde 1 kontrol ve 3 deney grubu oluşturuldu. Kontrol grubunda, siyatik sinir disseksiyonu dışında işlem uygulanmadı. Deney grubu 1’de siyatik sinir tam kat kesildi ve primer onarıldı. Deney grubu 2’de epinöryum korunarak 1cm’lik sinir defekti oluşturuldu. Defekt epinöral dokuların uc uca suture edilmesi ile onarıldı. Deney grubu 3’de deney grubu 2’de uygulanan cerrahi prosedür tekrar edildi, buna ek olarak subepinöral hyaluronik asid enjeksiyonu gerçekleştirildi.
BULGULAR: Fonksiyonel değerlendirmede, 12 haftalık takip süresi boyunca gruplar arasında anlamlı istatistiksel fark gözlenmedi. Histolojik değerlendirmede sinir iyileşmesinin deney grubu 2’ de, deney grubu 1 ve 3’ e oranla daha düşük olduğu saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA: Fonksiyonel değerlendirmede anlamlı fark saptanmamasına karşın, bu çalışmada elde edilen histolojik bulgular hyaluronik asidin antifibrotik ve antiinflamatuar etkileri ile aksonların rejenerasyon kapasitesini artırdığını göstermiştir.
BACKGROUND: Maintenance of epineural integrity is very important for nerve healing. Reports on the use of substances consid-ered to have positive effects on nerve healing in experimental nerve defect models are increasing. The present study assessed the effects of sub-epineural hyaluronic acid injection in a rat sciatic nerve defect model that was created while maintaining epineural integrity.
METHODS: The study included 40 Sprague Dawley rats. The rats were randomly divided into a control group and three experimental groups (10 rats in each group). In the control group, the sciatic nerve was dissected and no additional surgery was performed. In experimental group 1, the sciatic nerve was transected in the middle, and then, primary repair was performed. In experimental group 2, a 1-cm defect was created while preserving the epineurium, and then, the defect was repaired with end-to-end suturing of the pre-served epineurium. In experimental group 3, the surgical procedure for experimental group 2 was performed, and then, sub-epineural hyaluronic acid injection was carried out. Functional and histological evaluations were performed.
RESULTS: On functional evaluation, there was no statistically significant difference among the groups during the 12-week follow-up period. On histological evaluation, nerve recovery was poorer in experimental group 2 than in experimental groups 1 and 3 (p<0.05).
CONCLUSION: Although the functional analysis did not reveal any significant results, the histological findings suggest that hyaluronic acid increases the regeneration capacity of axons through its anti-fibrotic and anti-inflammatory effects.

CLINICAL ARTICLE
5.Fall-related injuries at home: Descriptive analysis from a Middle Eastern level 1 trauma center
Ayman El-menyar, Ahammed Abdulla Mekkodathil, Eman Elmenyar, Bassem Gomaa, Husham Abdelrahman, Rafael Consunji, Aisha Abeid, Ruben Peralta, Başar Cander, Hassan Al-Thani
PMID: 36880616  PMCID: PMC10225825  doi: 10.14744/tjtes.2022.86211  Pages 284 - 291
AMAÇ: Orta Doğu bölgesinde mesken ortamında yüksekten düşme ve ağır nesnelerin düşmesi nedeniyle oluşan yaralanmalar hafife alınmaktadır. Bu yazıda, birinci düzey travma merkezine yatış gerektiren evde düşmeye bağlı yaralanmaları tanımlamayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2010 ve 2018 yılları arasında evde düşmeye bağlı yaralanmaları takiben merkeze başvuran hastaların retrospektif bir analizini yaptık. Yaş grupları (<18,19–54, 55–64, ≥65 yaş), cinsiyet, yaralanma şiddeti ve düşme yüksekliğine göre karşılaştırmalı analizler yapıldı. Düşmeye bağlı yaralanmaların zaman serisi analizi yapıldı.
BULGULAR: Toplam 1402 hasta evde meydana gelen düşmeye bağlı yaralanmalar nedeniyle hastaneye kaldırılmıştı (toplam travma başvurularının %11’i). Yaralananların dörtte üçü erkekti. En çok yaralananlar genç ve orta yaşlı bireylerdi (%41.6); bunu çocuk (%37.2) ve yaşlı bireyler (%13.6) takip etmekteydi. En sık yaralanma mekanizması yüksekten düşme (%94), ardından ağır nesnelerin düşmesi (%6) idi. Kafa travması en yaygın olanıydı (%42); bunu alt ekstremite yaralanması (%19) takip etmekteydi. Yaşlı yetişkinlerde (≥65 yaş) daha fazla komplikasyon, daha uzun hastanede kalış süresi ve daha yüksek hastane içi mortalite görülmüştür. Yüksekten düşen hastalarda şiddetli daha fazla olan daha fazla göğüs ve omurilik yaralanması ve hastanede daha uzun süre kalma gözlendi. Zaman serisi analizi, düşmeyle ilgili hastaneye yatışta mevsimsel bir değişiklik göstermemiştir. TARTIŞMA: Bu çalışma, travma nedeniyle hastaneye yatışların %11’inin evde düşme ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Yüksekten düşme tüm yaş grup-larında yaygındı; ancak ağır nesnelerin düşmesi pediatrik grupta daha belirgindi. Önleyici çabalar, kanıta dayalı önleme stratejileri konusunda daha iyi bilgilendirmek adına mesken ortamındaki travma koşullarını ele almalıdır.
BACKGROUND: Injuries caused by falls from heights (FFH) and fall of heavy objects (FHO) in residential settings are underestimat-ed in the Middle East. We aimed to describe the fall-related injuries at home requiring admission at a level 1 trauma center.
METHODS: We conducted a retrospective analysis of patients who were admitted following fall-related injuries at home between 2010 and 2018. Comparative analyses were performed based on age groups (<18, 19–54, 55–64, and ≥65 years), gender, severity of injuries, and height of fall. Time series analysis of fall-related injuries was performed.
RESULTS: A total of 1402 patients were hospitalized due to fall-related injuries occurred at home (11% of total trauma admissions). Three quarters of victims were male. The most injured subjects were young and middle-aged (41.6%), followed by pediatric (37.2%) and elderly subjects (13.6%). FFH was the most frequent mechanism of injury (94%) followed by FHO (6%). Head injury was most common (42%) followed by lower extremity injury (19%). Older adults (≥65 years) had more complications, longer hospital stay, and higher in-hospital mortality. Patients who fell from greater heights had more chest and spinal injuries with greater severity and longer stay in the hospital. Time-series analysis did not show a seasonal variation of fall-related hospitalization.
CONCLUSION: This study showed that 11% of trauma hospitalizations were related to fall at home. FFH was common in all age groups; however, FHO was more evident in the pediatric group. Preventive efforts should address the circumstances of trauma in the residential settings to better inform evidence-based prevention strategies.

6.Association between pre-hospital National Early Warning Score and in-hospital mortality in patients with traumatic brain injury
Jiho Lee, DongHun Lee, Byungkook Lee, Eul No
PMID: 36880621  PMCID: PMC10225836  doi: 10.14744/tjtes.2022.96809  Pages 292 - 296
AMAÇ: Bu çalışma, travmatik beyin hasarı (TBH) sonuçları ile hastane öncesi Ulusal Erken Uyarı Skoru (NEWS), Yaralanma Şiddet Skoru (ISS) ve Revize Travma Skoru (RTS) arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük gözlemsel çalışma, Ocak 2019 ile Aralık 2020 arasında hastane öncesi acil sağlık hizmetleri sistemine başvu-ran TBH’li yetişkin hastaları içermektedir. Kısaltılmış Yaralanma Skalası Puanı 3 veya daha yüksek olduğunda TBH kabul edildi. Primer sonuç, hastane içi mortalite idi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 248 hasta arasında hastane içi mortalite %18.5 (n=46) olarak bulundu. Hastane içi mortaliteyi öngörmeye yönelik çok değişkenli analizde, hastane öncesi NEWS (Odss ratio, 1.198; %95 güven aralığı [CI], 1.042–1.378) ve RTS (OR, 0.568; %95 CI, 0.422–0.766) hastane içi mortaliteyle bağımsız olarak ilişkiliydi. ISS, RTS ve hastane öncesi NEWS için eğrinin altındaki alan (AUC’ler) sırasıyla 0.731 (%95 CI, 0.672–0.786), 0,853 (%95 CI, 0.802–0.894) ve 0.843 (%95 CI, 0.791–0.886) idi. Hastane öncesi NEWS’in AUC’si, ISS’ninkinden önemli oranda farklıydı, ancak RTS’ninkinden farklı değildi.
TARTIŞMA: Hastane öncesi NEWS, sahada TBH’li hastaların hızlı bir şekilde sınıflandırılmasına ve uygun hastanelere nakledilmesine yardımcı olarak prognozun iyileştirilmesine katkıda bulunabilir.
BACKGROUND: This study aimed to examine the association between the outcome of traumatic brain injury (TBI) and pre-hospital National Early Warning Score (NEWS), Injury Severity Score (ISS), and Revised Trauma Score (RTS).
METHODS: This retrospective and observational study included adult patients with TBI admitted to the pre-hospital emergency medical services system between January 2019 and December 2020. TBI was considered when the abbreviated injury scale score was 3 or higher. The primary outcome was in-hospital mortality.
RESULTS: Among 248 patients included in the study, in-hospital mortality was 18.5% (n=46). In the multivariate analysis for predict-ing in-hospital mortality, pre-hospital NEWS (Odds ratio [OR], 1.198; 95% Confidence interval [CI], 1.042–1.378) and RTS (OR, 0.568; 95% CI, 0.422–0.766) were independently associated with in-hospital mortality. The area under the curves (AUCs) for ISS, RTS, and pre-hospital NEWS were 0.731 (95% CI, 0.672–0.786), 0.853 (95% CI, 0.802–0.894), and 0.843 (95% CI, 0.791–0.886), respectively. The AUC of pre-hospital NEWS was significantly different from that of ISS but not from that of RTS.
CONCLUSION: Pre-hospital NEWS could contribute to improving prognosis by aiding in the rapid classification of patients with TBI in the field and their transportation to appropriate hospitals.

7.Complications and recovery patterns after blunt splenic injury: Recommended duration and follow-up methods
Sang Bong Lee, Jae Hun Kim, Sung Jin Park, Chan Ik Park, Chang Won Kim
PMID: 36880613  PMCID: PMC10225837  doi: 10.14744/tjtes.2021.62221  Pages 297 - 303
AMAÇ: Splenik arter embolizasyonu (SAE), dalak yaralanmasının ameliyatsız yönetimi olan bir teknik olarak yaygın kullanılmaktadır. Bununla birlikte, SAE sonrası takip süresi ve yöntemleri ile dalak enfarktüsünün doğal seyri hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada, SAE sonrası dalak enfarktüsünün komplikasyonları ve iyileşme paternlerini analiz etmek ve uygun takip süresi ve yöntemini belirlemek amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2014 ile Kasım 2018 arasında Pusan Ulusal Üniversite Hastanesi, Birinci Basamak Travma Merkezi’ne başvuran künt dalak yaralanması olan 314 hastanın tıbbi kayıtları, SAE uygulanan hastaları belirlemek üzere analiz edildi. Takip edilen hastalarda SAE sonrası elde edilen bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri, dalakta herhangi bir değişiklik olup olmadığını ve devam eden kanama, psödoanevrizma, dalak enfark-tüsü veya apse oluşumu gibi komplikasyonların oluşumunu belirlemek için önceki tüm BT taramaları ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Üç yüz on dört hastadan SAE yapılan 132’si çalışmaya dahil edildi. Toplamda, 132 hasta arasında 30 komplikasyon kaydedildi; bunların 7’si (%5,30) embolizasyon tekrarı ve 9’u (%6.82) splenektomi gerektirmişti. Yetmiş altı hastada %50’nin altında dalak enfarktüsü ve 40 hastada total ve totale yakın enfarktüsler dahil ≥%50 dalak enfarktüsü kaydedildi. Dalak enfarktüsü ≥%50 olan hastalar arasında, 3 (%2.27) hastada SAE’den 16 ila 21 gün sonra apse varlığı kaydedildi ve AAST-OIS derecesi arttıkça enfarktüs genişliğinin arttığı saptandı. Splenik arter embolizasyonunu takiben, 75 hastada >14 gün boyunca tekrarlanan abdominal BT taramaları elde edildi; bunlardan 67’sinde dalak enfarktüsünün iyileştiği görüldü. Splenik arter embolizasyonundan sonra medyan iyileşme süresi 43 gündü.
TARTIŞMA: Mevcut bulgular, ≥%50 enfarktüslü hastaların SAE sonrası enfeksiyonu ekarte etmek için takip BT taraması olsun veya olmasın 3 haftalık kapalı gözleme ihtiyaç duyabileceğini düşündürmektedir; dalakta iyileşmeyi doğrulamak için SAE’den 6 hafta sonra BT takibi gerekli olabilir.
BACKGROUND: Splenic artery embolization (SAE) is commonly employed as a non-operative management technique for splenic injury. Nonetheless, information on follow-up duration and methods, and the natural course of splenic infarction after SAE is limited. Thus, this study is aimed to analyze the patterns of complications and recovery of splenic infarction after SAE and to determine the appropriate follow-up duration and method.
METHODS: Medical records of 314 patients with blunt splenic injury admitted at the Pusan National University Hospital, Level I Trauma Centre were analyzed to identify patients who underwent SAE between January 2014 and November 2018. Computed tomography (CT) scans that were obtained after SAE in patients who were followed up were compared with all their previous CT scans to identify any changes in the spleen and the occurrence of complications such as sustained bleeding, pseudoaneurysm, splenic infarctions, or abscess formation.
RESULTS: Of the 314 patients, 132 who underwent SAE were included in the study. In total, 30 complications were noted among the 132 patients; of these, 7 (5.30%) required repeat embolization and 9 (6.82%) required splenectomy. Splenic infarction of <50% occurred in 76 patients and that of ≥50% including total and near-total infarctions occurred in 40 patients. Among patients with splenic infarction of ≥50%, 3 (2.27%) patients had abscesses between 16 and 21 days after SAE, and the range of infarctions increased as the AAAST-OIS grade increased. After SAE, repeat abdominal CT scans for >14 days were obtained in 75 patients; among these, 67 pre-sented with recovery of splenic infarction. The median period of recovery was 43 days after SAE.
CONCLUSION: The present findings suggest that patients with ≥50% infarction may need 3 weeks of closed observation, with or without a follow-up CT scan, to rule out infection after SAE, follow-up CT follow-up at 6 weeks after SAE may be necessary to confirm the recovery of the spleen.

8.Surgical management of rectal foreign bodies: A single-center experience
Tayfun Bisgin, Seçkin Sogucak, Berke Manoğlu, Zekai Serhan Derici, Koray Atila, Selman Sokmen
PMID: 36880626  PMCID: PMC10225831  doi: 10.14744/tjtes.2022.62543  Pages 304 - 309
AMAÇ: Rektal yabancı cisimler (RYC) son yıllarda artan insidansı ile kolorektal cerrahi pratiğinde nadir görülen klinik prezentasyonlardan biridir. Standart tedavi seçeneklerinin olmaması nedeniyle, RFB’lerin yönetimi zor olabilir. Bu çalışma, RFB’lere tanısal ve terapötik yaklaşımımızı değerlen-dirmeyi ve bir yönetim algoritması önermeyi amaçladı
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2010 ile Aralık 2020 arasında hastanede yatan tüm RYC’li hastalar geriye dönük olarak incelendi. Hasta demografisi, RYC yerleştirme mekanizması, yerleştirilen nesneler, tanı bulguları, yönetim, komplikasyonlar ve sonuçların tümü değerlendirildi. Merkezin deneyi-mine bağlı olarak klinik yönetim için bir algoritma geliştirildi.
BULGULAR: Kohort 21 hastadan oluşuyordu, 17’si (%81) erkekti. Ortanca yaş 33 idi (19–71 arasında değişiyor). On beş (%71.4) hastada cinsel tercihler RYC nedeniydi. On yedi (%81) hastada RYC boyutu 10 cm’nin üzerindeydi. Dört (%19) hastada acil serviste RYC’ler anestezi olmadan transanal yolla çıkarıldı; kalan 17’sinde (%81) anestezi altında çıkarıldı. Bunların arasında iki (%9.5) hastada genel anestezi altında RYC transanal yolla çıkarıldı; sekiz (%38) hastada anestezi altında kolonoskop yardımıyla; üç (%14.2) hastada laparotomi sırasında transanal yola sağım yaparak; ve dört (%19) hastada bağırsak devamlılığı sağlanmadan Hartmann prosedürü ile RYC çıkarılması yapıldı. Medyan hastanede kalış süresi altı gündü (1–34 gün arasında değişiyordu). Clavien-Dindo (C-D) derece III-IV komplikasyon oranı %9.5 idi ve ameliyat sonrası mortalite gözlenmedi.
TARTIŞMA: RYC’ler genellikle ameliyathanede uygun anestezi tekniği ve uygun cerrahi alet seçimi ile transanal yolla başarılı bir şekilde çıkarılabilir.
BACKGROUND: Rectal foreign bodies (RFBs) are one of the rare clinical presentations in colorectal surgical practice, with an increasing incidence over the recent years. Due to the lack of standardized treatment options, the management of RFBs can be chal-lenging. This study aimed to evaluate our diagnostic and therapeutic approach to RFBs and to suggest a management algorithm.
METHODS: All patients with RFBs who hospitalized between January 2010 and December 2020 were retrospectively reviewed. Patient demographics, RFB insertion mechanism, inserted objects, diagnostic findings, management, complications, and outcomes were all evaluated. An algorithm for clinical management was developed depending on the center’s experience.
RESULTS: The cohort consisted of 21 patients, 17 (81%) were males. The median age was 33 years (ranging, 19–71). Sexual prefer-ences were the reason for RFB in 15 (71.4%) patients. In 17 (81%) patients, the RFB size over 10 cm. In 4 (19%) patients, RFBs were removed transanally without anesthesia in the emergency department; in the remaining 17 (81%), they were removed under anesthesia. Among these, RFBs were removed transanally under general anesthesia in 2 (9.5%) patients; with the assistance of a colonoscope under anesthesia in 8 (38%) patients; by milking towards the transanal route during laparotomy in 3 (14.2%) patients; and with the Hartmann procedure without restoration of bowel continuity in 4 (19%) patients. The median hospital stay was 6 days (ranging, 1–34 days). The Clavien-Dindo grade III-IV complication rate was 9.5%, and no post-operative mortality was observed.
CONCLUSION: RFBs can usually be successfully removed transanally in the operating room with appropriate anesthetic technique and proper surgical instrument selection.

9.Our clinical experiences in the earthquake victims who came to our university after the 2020 Aegean Sea earthquake during the COVID-19 pandemic
Zeynep Çağıran, Nezih Sertöz, Semra Karaman, Didem Özen, Mesut Demirkoparan, Meltem Uyar, Kemal Aktuglu
PMID: 36880618  PMCID: PMC10225835  doi: 10.14744/tjtes.2022.39549  Pages 310 - 315
AMAÇ: Depremler insan yaşamını tehdit eden çok kısa sürede can ve mal kaybına yol açan doğal afedlerdir. Çalışmamızda Ege Denizi depremi sonrası hastanemize başvuran depremzedelerin tıbbi analizini gerçekleştirmeyi ve klinik deneyimlerimizi paylaşmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ege Denizi depremi nedeniyle hastanemize getirilen depremzedelerin veya deprem nediyle başvuran yaralıların tıbbi veri kayıtlarını geriye dönük olarak inceledik. Hastaların demografik verileri, şikayet ve tanıları, başvuru saatleri, klinik seyirleri, hastane düzenlemeleri (yatış, taburculuk, nakil), ameliyata kadar geçen süre, anestezi yöntemleri, cerrahi müdahaleler, yoğun bakım ihtiyaçları, ezilme sendromu, akut böbrek yetersizliği varlığı, diyaliz, mortalite ve morbidite gözden geçirildi.
BULGULAR: Deprem nedeniyle hastanemize toplam 152 hasta getirildi. Acil servise başvurunun en yoğun olduğu dönem ilk 24–36 saatti. Mortalite oranı yaş artışına bağlı olarak daha yüksek saptandı. Mortal seyreden depremzedelerin en sık başvuru nedeni göçük altında kalma iken sağ kalanlar göçük altında kalmanın dışında düşme gibi başka nedenlerle de başvurmuştu. Sağ kalan hastalarda en sık görülen fraktür şekli alt ekstremite fraktürleriydi.
TARTIŞMA: Epidemiyolojik çalışmalar, gelecekteki depreme bağlı yaralanmaların sağlık kurumları tarafından yönetimine ve organizasyonuna önemli katkı sağlayabilir.
BACKGROUND: Earthquakes are natural disasters that threaten human life and cause loss of life and property in a very short time. In our study, we aim to carry out the medical analysis of the earthquake victims who came to our hospital after the Earthquake in the Aegean Sea and to share our clinical experiences.
METHODS: We retrospectively analyzed patients the medical data records of earthquake victims brought to our hospital or the injured who applied due to the Aegean Sea earthquake. Patients demographic data, their complaints and diagnoses, hour of admission, their clinical courses, hospital arrangements (admission, discharge, and transfer), time spent until the operation, anesthesia methods, surgical intervantions, intensive care needs, crush syndrome, presence of acute renal failure, number of dialysis, mortality, and mor-bidity were reviewed.
RESULTS: A total of 152 patients were brought to our hospital due to the earthquake. The most intense period of admission to the emergency department was the 1st 24–36 h. Mortality rate was found to be higher depending on the increase of age. While the most common cause of admission for the mortal earthquake survivors was to be trapped in the wreckage, the survivors applied for other reasons as well such as falling down. The most common type of fracture observed in survivors was the lower extremity fractures.
CONCLUSION: Epidemiological studies can make an important contribution to the management and organization of the future earthquake-related injuries by healthcare institutions.

10.Investigation of the prognostic role of systemic immunoinflammatory index in patients with acute pancreatitis
Ummahan Dalkılınç Hökenek, Mazlum Kılıç, Halil Alışkan
PMID: 36880632  PMCID: PMC10225833  doi: 10.14744/tjtes.2023.96554  Pages 316 - 320
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı acil servise(AS) başvuruda hesaplanan immünoinflamatuar indeksin (SII) akut pankreatit (AP) tanısı konan hastaların klinik sonuçlarının öngörülmesi üzerindeki etkisini incelemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu araştırma, tek merkezli, kesitsel, retrospektif bir çalışma olarak tasarlandı. Üçüncü basamak hastanedeki Ekim 2021-Ekim 2022 tarihleri arasında acil serviste AP tanısı alan, veri kayıt sisteminde tanı ve tedavi işlemleri tamamlanmış erişkin hastalar çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Hayatta kalmayanların ortalama yaşı, solunum sayısı ve hastanede kalış süresi hayatta kalanların ortalamasından anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla t-testi, p=0.042, p=0.001 ve p=0.001). Ölümcül sonucu olan hastaların ortalama SII skoru hayatta kalanlardan daha yüksekti (t-testi, p=0.001). Mortaliteyi tahmin etmek için SII skorunun ROC analizi, eğri altında kalan alanın (AUC) 0.842 (%95CI 0.772-0.898) ve Youden indeksinin 0.614 olarak (p=0.001) hesaplandı. Mortaliteyi belirlemede SII puanının kesme değeri >1243 olduğunda puanın duyarlılığı %85,0, özgüllük %76,4, pozitif prediktif değer (PPV) %37,0, negatif prediktif değer (NPV) ise %96,9 olarak bulundu.
TARTIŞMA: Mortalite tahmininde SII skoru istatistiksel olarak anlamlıydı. Acil servise başvuru sırasında hesaplanan SII, acil servise başvuran ve AP tanısı konan hastaların klinik sonuçlarını tahmin etmek için faydalı bir puanlama sistemi olabilir.
BACKGROUND: The aim of this study was to examine the effect of systemic immunoinflammatory index (SII), calculated on presentation to the emergency department (ED), on the prediction of clinical outcomes of patients who were diagnosed with acute pancreatitis (AP).
METHODS: This research was designed as a single-center, cross-sectional, and retrospective study. Adult patients who were diag-nosed with AP in the ED between October 2021 and October 2022 in the tertiary care hospital, whose diagnostic and therapeutic procedures were complete in the data recording system, have been included in the study.
RESULTS: Mean age, respiratory rate, and length of stay of the non-survivors were significantly higher than the mean of the survivors (t-test, p=0.042, p=0.001, and p=0.001, respectively). Mean SII score of the patients with fatal outcome was higher than the survivors (t-test, p=0.001). ROC analysis of the SII score to predict mortality revealed that the area under the curve was found to be 0.842 (95%CI 0.772–0.898), and the Youden index was 0.614, (p=0.001). When the cutoff value of the SII score in determining mortality is 1243, the sensitivity of the score was found to be 85.0%, specificity 76.4%, positive predictive value 37.0%, and negative predictive value 96.9%.
CONCLUSION: SII score was statistically significant in estimating mortality. SII calculated on presentation to the ED can be a useful scoring system to predict the clinical outcomes of patients who were admitted to the ED and were diagnosed with AP.

11.Acute kidney injury in burns in the intensive care unit: A retrospective research
Tuba Kuvvet Yoldaş, Alev Atalay, Cansu Balcı, Kubilay Demirağ, Mehmet Uyar, İlkin Çankayalı
PMID: 36880617  PMCID: PMC10225834  doi: 10.14744/tjtes.2022.95048  Pages 321 - 326
AMAÇ: Akut böbrek hasarı, yanık travmalı hastalarda yüksek mortalite ve morbidite ile ilişkili yaygın komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmada, yanık hastalarında KDIGO kriterlerine göre akut böbrek hasarı gelişme sıklığı, etkileyen faktörleri ve mortalite oranlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya en az 48 saat hastanede yatan ve 18 yaşından büyük hastalar dahil edilirken, böbrek transplantasyonu olan, kronik böbrek yetersizliği olan, hemodiyaliz uygulanan, 18 yaşından küçük, başvuru sırasında glomerüler filtrasyon hızı <15 olan hastalar ve toksik epidermal nekroliz tanılı hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Akut böbrek hasarı, KDIGO sınıflamasına göre saptandı. Hastaların yaş, cinsiyet, yanık etiyolojileri, ya-nık yüzdeleri, inhalasyon hasarının varlığı, ilk 72 saatte Parkland formülü ile verilen total sıvı miktarı, mekanik ventilatör desteği, inotrop/vazopresör ihtiyacı, yoğun bakım kalış süresi, mortalite, Abbreviated Burn Severity Index (ABSI), Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II (APACHE II) ve Sequential Organ Failure Assessment (SOFA) değerleri kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmamıza akut böbrek hasarı gelişen (+) grupta 26 (%54.2), akut böbrek hasarı gelişmeyen (-) grupta 22 (%45.8) olmak üzere toplam 48 hasta dahil edildi. Akut böbrek hasarı (+) grubunda ortalama toplam yanık yüzey alanı %47.30, akut böbrek hasarı (-) grubunda ise%19.88 idi. Abbreviated Burn Severity Index (ABSI), Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II (APACHE II) ve Sequential Organ Failure Assessment (SOFA), mekanik ventilasyon ve inotrop/vazopresör desteği ve sepsis varlığının akut böbrek hasarı (+) olan grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Akut böbrek hasarı (-) grubunda mortalite saptanmazken, akut böbrek hasarı (+) grubunun mortalite oranı %34.6 olduğu görüldü ve anlamlı derecede yüksekti.
TARTIŞMA: Akut böbrek hasarının, yanıklı hastalarda yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkili olduğu görüldü. Kidney Disease Improving Global Outcomes sınıflandırmasının günlük takipte kullanılması erken tanıda faydalıdır.
BACKGROUND: Acute kidney injury (AKI) is one of the common complications, associated with high mortality and morbidity in patients with burn injuries. This study aimed to determine the frequency of AKI development, its affective factors, and mortality rates according to kidney disease improving global outcomes (KDIGO) criteria in the burn patients.
METHODS: The study included patients who are hospitalized for at least 48 h and aged >18 years, whereas patients with a renal transplant, chronic renal failure, undergoing hemodialysis, <18 years of age, with a glomerular filtration rate of <15 on admission, and toxic epidermal necrolysis was excluded from the study. KDIGO criteria were used to evaluate the occurrence of AKI. Burn mech-anism, total body surface area, inhalation injury respiratory tract burn, fluid replacement at 72 h with Parkland Formula, mechanical ventilator support, inotrope/vasopressor support, intensive care unit, lenght of stay, mortality, abbreviated burn severity index (ABSI), acute physiology, and chronic health evaluation II (APACHE II) ve Sequential organ failure assessment (SOFA) were recorded.
RESULTS: A total of 48 patients were included in our study, of which 26 (54.2%) developed AKI (+), whereas 22 (45.8%) did not (−). The mean total burn surface area was 47.30% in the AKI (+) group and 19.88% in the AKI (−) group. Mean scores of ABSI, II (APACHE II), and SOFA, the mechanical ventilation and inotrope/vasopressor support and the presence of sepsis were significantly higher in the AKI (+). No mortality was determined in the AKI (−) group, whereas 34.6% in the AKI (+) group which was significantly high.
CONCLUSION: AKI was related to high morbidity and mortality in patients with burns. Using KDIGOs, classification in daily fol-low-up is useful in early diagnosis.

12.Comparison of the efficacy of five different objective methods to evaluate the success of infraclavicular block; which one of them is a reliable and early indicator?
Abdulhakim Şengel, Mahmut Alp Karahan, Nuray Altay, Orhan Binici, Veli Fahri Pehlivan, Ahmet Atlas
PMID: 36880620  PMCID: PMC10225838  doi: 10.14744/tjtes.2022.51289  Pages 327 - 336
AMAÇ: Periferik sinir bloğunun başarısını değerlendiren geleneksel yöntemlerin yerini zamanla objektif değerlendirmelere izin veren yöntemler almıştır. Literatürde periferik sinir bloğu için çoklu objektif teknikler tartışılmıştır. Bu çalışma, infraklaviküler blokajın yeterliliğini değerlendirmek için perfüzyon indeksi (PI), non-invaziv doku hemoglobin monitörizasyonu (SpHb), doku oksijen satürasyonu (StO2), doku hemoglobin indeksi (THI) ve vücut sıcaklığının güvenilir ve objektif yöntemler olup olmadığını araştırmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Önkol cerrahisi geçiren 100 hastada ultrason eşliğinde infraklaviküler blok, PI, SpHb, StO2, THI ve Vücut Sıcaklığı ölçümleri blok prosedüründen 5 dakika önce, işlemden hemen sonra ve işlem sonrası 25. dakikaya kadar 5’er dakikalık aralıklarla kaydedildi. Bu değerler, başarılı ve başarısız blok grupları arasında istatistiksel olarak karşılaştırılırken, bloke olan ve bloke olmayan uzuvlar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Bloke ve bloke olmayan ekstremite grupları arasında StO2, THI, PI ve vücut ısısı açısından anlamlı fark olmasına rağmen, SpHb açı-sından bu gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Ayrıca başarılı blok ve başarısız blok grupları arasında StO2, PI ve vücut ısısı açısından anlamlı fark saptanırken, bu gruplar arasında THI ve SpHb açısından anlamlı fark bulunmadı.
TARTIŞMA: StO2, PI ve vücut ısısı ölçümleri, blok prosedürlerinin başarısını değerlendirmek için kullanılacak basit, objektif ve invaziv olmayan tekniklerdir. StO2 bu parametreler içinde erken dönem etkileri başlayıp geç dönem devam eden spesifik ve sensivite oranı en yüksek olan parametredir.
BACKGROUND: Traditional methods that evaluate the success of peripheral nerve block have been replaced by methods that allow objective evaluations over time. Multiple objective techniques for peripheral nerve block have been discussed in the literature. This study aims to investigate whether perfusion index (PI), non-invasive tissue hemoglobin monitoring (SpHb), tissue oxygen saturation (StO2), tissue hemoglobin index (THI), and body temperature are reliable and objective methods to evaluate the adequacy of infracla-vicular blockage.
METHODS: Ultrasound-guided infraclavicular block in 100 patients undergoing forearm surgery. PI, SpHb, StO2, THI, and body tem-perature measurements was recorded 5 min before the block procedure, right after the procedure, and until the 25th min after the procedure at 5-min intervals. These values were compared between the blocked limbs and non-blocked limbs while being statistically compared between the successful and failed block groups.
RESULTS: Although there were significant differences between the groups of blocked extremity and non-blocked extremity in terms of StO2, THI, PI, and body temperature, there was no significant difference between these groups in terms of SpHb. Moreover, a sig-nificant difference was detected between the groups of successful block and failed block in terms of StO2, PI and body temperature, while there was no significant difference between these groups in terms of THI and SpHb.
CONCLUSION: StO2, PI, and body temperature measurements are the simple, objective, and non-invasive techniques to be used to evaluate success of block procedures. According to the receiver operating characteristic analysis, StO2 is the specific parameter with the highest sensitivity among these parameters.

13.A comparison of different volumes of bupivacaine used in fascia iliaca compartment block introduction
Rauf Gül, Metin Kılınç, Levent Şahin
PMID: 36880630  PMCID: PMC10225824  doi: 10.14744/tjtes.2023.51268  Pages 337 - 343
AMAÇ: Fasya iliaka kompartman bloğu (FICB), femur ve diz cerrahisi sonrası postoperatif ağrı kontrolü için uygulanan rejyonel tekniklerden biridir. Bildiğimiz kadarıyla, LA hacmine odaklanan sınırlı sayıda rapor bulunmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız femur ve diz cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif ağrı kontrolünde US kılavuzluğunda kasık altı FICB için literatürde sıklıkla kullanılan üç farklı LA hacmini karşılaştırarak klinik olarak en etkili hacmi bulmaktı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya ASA I-III fiziksel skorları olan toplam 45 hasta dahil edildi. Genel anestezi altında cerrahi işlem tamamlandığında hastalara ekstübasyon öncesi ultrason eşliğinde %0.25 bupivakain ile FIKB uygulandı. Hastalar uygulanacak lokal anestezik miktarına göre rastgele üç farklı gruba ayrıldı. Grup 1’e 0.3 ml/kg, Grup 2’ye 0.4 ml/kg ve Grup 3’e 0.5 ml/kg bupivakain uygulandı. FIKB sonrası hastalar ekstübe edildi. Hastalar ameliyat sonrası 24 saat vital bulgular, ağrı skorları, ek analjezik gereksinimi ve olası yan etkiler açısından takip edildi.
BULGULAR: Ameliyat sonrası ağrı skorları karşılaştırıldığında Grup 1’in skorları ameliyat sonrası 1., 4. ve 6. saatlerde Grup 3’e göre istatistiksel olarak yüksek bulundu (p<0.05). Ek analjezi ihtiyacı karşılaştırıldığında postoperatif 4. saat diğer gruplara göre Grup 1’de en yüksekti (p=0.03). Ameliyat sonrası 6. saatte ek analjezik gereksinimi Grup 3’te diğer gruplara göre daha azdı ve Grup 1 ile 2 arasında fark yoktu (p=0,026). LA hacmi arttıkça ilk 24 saatte tüketilen analjezik miktarı azaldı ancak istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.051).
TARTIŞMA: Çalışmamız, ultrason rehberliğinde uygulanan FIKB, ameliyat sonrası ağrıyı giderme için multimodal analjezik bileşenleri bir parçası olarak güvenli ve etkili bir yöntem olduğunu, 0.5 ml/kg hacimdeki %0.25 bupivakainin hiçbir yan etki gözlenmeden diğer iki gruba göre daha etkin analjezi sağladığını göstermiştir.
BACKGROUND: Fascia iliaca compartment block (FICB) is one of the regional techniques applied for post-operative pain control after femoral and knee surgery. To the best of our knowledge, there are limited reports focusing on local anesthetic (LA) volume. Our aim in this study was to find the most clinically effective volume by comparing three different volumes of LA used frequently in the literature for US-guided infra-inguinal FICB for post-operative pain control in patients undergoing femur and knee surgery.
METHODS: A total of 45 patients with ASA I-III physical scores were included in the study. When the surgical procedure was completed under general anesthesia, FIKB was applied with 0.25% Bupivacaine under ultrasound guidance to the patients before extu-bation. Patients were randomly divided into three different groups for the volume of local anesthetic to be administered. Bupivacaine was administered 0.3 mL/kg in Group 1, 0.4 mL/kg in Group 2 and 0.5 mL/kg in Group 3. After FIKB, the patients were extubated. The patients were followed up for 24 h postoperatively in terms of vital signs, pain scores, additional analgesic requirement, and possible side effects.
RESULTS: When the post-operative pain scores were compared, the scores of Group 1 were found to be statistically higher than Group 3 at the post-operative 1st, 4th, and 6th h (p<0.05). When the additional analgesia requirement compared, the post-operative 4th h was highest in Group 1 compared to the other groups (p=0.03). At the post-operative 6th h, additional analgesic requirement was less in Group 3 than in the other groups, and there was no difference between Groups 1 and 2 (p=0.026). As the LA volume increased, the amount of analgesic consumed in the first 24 h decreased, but there was no statistically significant difference (p=0.051).
CONCLUSION: Our study showed that ultrasound-guided FIKB is a safe and effective method for post-operative pain relief as a part of multimodal analgesic components, and 0.25% bupivacaine in 0.5 mL/kg volume provides more effective analgesia than the other two groups without any side effects.

14.The effect of using nitroderm TTS in ERCP on precut, selective cannulation, and bleeding
Alpaslan Fedayi Calta, Ali Duran
PMID: 36880619  PMCID: PMC10225847  doi: 10.14744/tjtes.2022.07665  Pages 344 - 349
AMAÇ: Çalışmanın amacı tıkanma ikteri ile kliniğimize başvuran ve endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP) yapılan hastalarda profilaktik nitrogliserin yama kullanımının işlem sırasında ve sonrasında meydana gelebilecek pankreatit, kanama, perforasyon gibi komplikasyonlar, işlem süresi, hastanede yatış süresi, precut ve selektif kanülasyon oranları ile mortalite üzerine etkisini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastalar hastane veri tabanı kullanılarak geriye dönük olarak taranmıştır. Acil şartlarda yapılan ve çalışmanın sonucunu etkileyebilecek ilaç kullanımı olan hastalar, 18 yaşından küçük hastalar, genel durumu bozuk olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Nitrogliserin yama kullanılan ve kullanılmayan hasta gruplarında ilacın morbidite, mortalite, işlem süresi, hastanede kalış süresi ve kanülasyon teknikleri üzerine etkisi araştırılmıştır.
BULGULAR: Nitrogliserin kullanmanın precut olasılığını 2.28 kat azaltırken [adjOR=2.28, CI95% 1.486-3.514, (p<0.001)], peroperatif kanamayı 3.4 kat azalttığı (OR=3.4, 95CI%=1.99-5.83, p<0.001) gözlenmiştir. Nitrogliserin uygulanmayan grupta %75.1 selektif kanülasyon olmuşken nitroderm uygulanan grupta bu oran %87.3 olarak belirlenmiştir (p<0.001). Regresyon modelinde nitroderm varlığının selektif kanülasyon olasılığını 2.21 kat arttırdığı (adjOR=2.21, 95CI%=1.44-3.41, p<0.001) gözlenmiştir. Mortalite üzerine nitrogliserin kullanımı, özgeçmişinde malignite öyküsü, taş ve çamur varlığı, cinsiyet, yaş, postop pankreatit ve perop kanama değişkenlerinin etkisi regresyon analizi ile değerlendirilmiş olup yaşın mortaliteyi 1.09 artırdığı (OR=1.09, 95CI%= 1.01-1.17, p=0.023) gözlenmiştir.
TARTIŞMA: ERCP işleminde profilaktik selektif kanülasyon oranını artırdığı, precut oranını, peroperatif kanamayı, hastanede kalış süresini ve işlem süresini kısalttığı gösterilmiştir.
BACKGROUND: The aim of the study was to investigate the use of prophylactic nitroglycerin patch in patients who applied to our clinic with occlusion icter and underwent endoscopic retrograde cholangiopancreatography (ERCP) for complications such as pancreatitis, bleeding, perforation that may occur during and after the procedure, duration of the procedure, length of hospitalization, precut and selective cannulation rates, and mortality.
METHODS: Patients were searched retrospectively using the hospital database. Patients under the age of 18, patients with poor general condition and patients treated under emergency conditions were excluded from the study. The effects of the drug on morbidity, mortality, duration of procedure, length of hospital stay, and cannulation techniques were investigated in patient groups with and without nitroglycerin patch.
RESULTS: It was observed that using nitroglycerin decreased the precut probability by 2.28 times (p<0.001), and decreased periop-erative bleeding by 3.4 times (p<0.001). 75.1% selective cannulation was observed in the group not administered nitroglycerin, this rate was determined as 87.3% in the group administered nitroderm(p<0.001). In the regression model, it was observed that the presence of nitroderm increased the probability of selective cannulation 2.21 times (p<0.001). The effects of nitroglycerin use on mortality, patient’s history of malignancy, presence of stones and mud, gender, age, post-operative pancreatitis, and perioperative bleeding variables were evaluated by regression analysis, and age increased mortality by 1.09 (p=0.023).
CONCLUSION: It has been shown that the use of prophylactic nitroglycerin patch in ERCP procedure increases the prophylactic selective cannulation rate, shortens the precut rate, pre-operative bleeding, hospital stay, and procedure time.

15.Utility of Ranson score, computed tomography severity index, and CRP criteria in risk stratification on the day of hospital admission in patients with acute pancreatitis: A cross-sectional analysis
Huseyin Duru
PMID: 36880610  PMCID: PMC10225832  doi: 10.14744/tjtes.2022.33332  Pages 350 - 357
AMAÇ: Şiddetli pankreatit, erken tanısı klinik pratikte zorluk teşkil etmeye devam eden bir hastalık olup, mevcut skorlama sistemlerini tamamlayıcı yeni öngördürücülere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada, Ranson skoru, bilgisayarlı tomografi şiddet indeksi (BTŞİ) ve C-reaktif protein (CRP) kriterlerinin akut pankreatitte (AP) risk prognostik durum belirlenmesinde kullanımının incelenmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu kesitsel çalışmaya AP tanılı 104 hasta (ortanca yaş: 71.5 (21–102) yıl, %59.6’sı erkek) dahil edildi. Hastalar Ranson skoru ≥3, ultrason veya CT görüntülemede psödokist ve nekrotize sıvı birikimi ve CRP düzeyleri >15 mg/L kriterlerinden en az birini karşılayanlar teme-linde, risk prognostik durumlarına göre, iyi prognoz (n=67) ve kötü prognoz (n=37) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, sigara içme durumu, AP etiyolojisi, kan biyokimya ve hemogram bulguları ve CRP (mg/L), MPV (fL), nötrofil-lenfosit oranı (NLR), platelet-lenfosit oranı (PLR) olmak üzere enflamatuvar belirteçleri kaydedildi.
BULGULAR: Toplamda, 37 (%35.6) hasta kötü prognoz lehine en az bir kriter mevcuttu. Kötü prognoz grubundaki hastalar, çoğunlukla sadece BTŞİ (%35.1), BTŞİ+CRP (%18.9), BTŞİ+Ranson (%16.2) kriterleri bazında saptandı. Tümü kötü prognoz grubunda sınıflanmış 6 (%5.8) hastada ölüm gerçekleşti (p=0.002). Kötü prognoz gurunda iyi prognoz grubuna göre ortanca (min-mak) kreatinine (1 (0.57–10.0) vs. 0.76 (0.5–8.4) mg/dL, p=0.004) ve üre (48.0 (9.0–247.0) vs. 27.0 (10.0–111.0) mg/dL, p<0.001) değerleri anlamlı olarak daha yüksel, albümin değerleri (3.5 (2.4–4.3) vs. 3.6 (2.7–4.6) g/L, p=0.021) ise daha düşüktü. Kappa değerlerine göre, BTŞİ ile CRP arasında orta dereceli (kappa: 0.408), BTŞİ ile Ranson arasında ise ekseriyetle (kappa: 0.312) uyuşma olduğu saptandı. BTŞİ, ölümle sonuçlanan altı olgunun tümünü, Ranson ve CRP ise sadece ikişer olguyu öngörebildi.
TARTIŞMA: Bulgularımız, AP hastalarında risk derecelendirmesinde, BTŞİ’nin tek başına kullanımının, CRP ve Ranson skorunun tek başlarına kulla-nımına göre, hastalık şiddeti ve mortalite riski açısından daha güçlü bir prognostik değeri olduğunu düşündürmekte ve CRP veya Ranson skorunun BTŞİ’ye komplementer olarak kullanımının AP hastalarında kötü prognostik durumun daha iyi belirlenmesinde katkısı olacağına işaret etmektedir.
BACKGROUND: The early identification of severe acute pancreatitis (AP) remains a great challenge in clinical practice and novel predictors are needed to complement available scoring systems. This study aimed to investigate utility of Ranson score, and computed tomography severity index (CTSI) and C-reactive protein (CRP) criteria in determination of risk prognostic status in AP.
METHODS: A total of 104 patients with AP (median age: 71.5 (range, 21–102) years, (59.6% were males) were included in this cross-sectional study. Patients were divided into two groups according to risk prognostic status including good prognosis (n=67) and poor prognosis (n=37) groups, based on presence of at least one of the poor prognostic criteria including Ranson score ≥3, presence of pseudocyst and necrotizing fluid collection on ultrasonography or computed tomography imaging and CRP levels >15 mg/L. Data on patient demographics, etiology of AP, smoking, blood biochemistry and hemogram findings and inflammatory markers including CRP (mg/L), mean platelet volume (fL), neutrophil-lymphocyte ratio, and platelet-lymphocyte ratio were recorded.
RESULTS: Overall, 37 (35.6) patients with at least one these criteria comprised the poor prognosis group. Most of patients were considered to be in the poor prognosis group based on CTSI only (35.1%), CTSI + CRP (18.9%), and CTSI + Ranson (16.2%). Overall, 6 (5.8%) patients died, and all of them were in the poor prognosis group (p=0.002). Patients with poor versus good prognosis had significantly higher median (min-max) values for creatinine (1 [0.57–10.0] vs. 0.76 [0.5–8.4] mg/dL, p=0.004) and urea (48.0 [9.0–247.0] vs. 27.0 [10.0–111.0] mg/dL, p<0.001), and lower albumin values (3.5 [2.4–4.3] vs. 3.6 [2.7–4.6] g/L, p=0.021). Kappa values indicated presence of a moderate agreement between CTSI and CRP (kappa: 0.408), a fair agreement between CTSI and Ranson (kappa: 0.312), and a none to slight agreement between Ranson and CRP (kappa: 0.175). CTSI was able to discriminate all 6 patients (100.0%) with mortality, whereas Ranson and CRP each discriminated only 2 (33.3%) of 6 patients with mortality.
CONCLUSION: Our findings suggest a stronger individual prognostic value of CTSI alone, rather than CRP or Ranson score alone, in risk stratification of AP patients for severity of disease and related mortality risk on the day of admission, whereas emphasize the likelihood of using CRP or Ranson score complementary to CTSI to enable further identification of poor prognostic status.

16.Evaluation of factors predicting appendiceal tumoral lesions in patients undergoing appendectomy for acute appendicitis
Mehmet Ali Koç, Süleyman Utku Çelik
PMID: 36880635  PMCID: PMC10225840  doi: 10.14744/tjtes.2023.34833  Pages 358 - 363
AMAÇ: Tümöral lezyonlar akut apandisitin nadir nedenleri arasında yer alır. Böyle bir durumda uygun tedaviyi sağlamak için ameliyat öncesi doğru tanı önemlidir. Bu çalışmanın amacı, apendektomi yapılan hastalarda apendiks tümöral lezyonlarının tanı oranını artırabilecek faktörleri değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Akut apandisit nedeniyle 2011–2020 arası apendektomi yapılan geniş hasta grubu geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, klinikopatolojik bulguları ve ameliyat öncesi laboratuvar değerleri kaydedildi. Apendiks tümöral lezyonlarını tahmin eden faktörleri belirlemek için tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon ve ROC analizi yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya ortanca yaşı 32 (18–88) olan ve %54.4’ü erkek olan toplam 1400 hasta dahil edildi. Genel olarak, hastaların %2.9’unda (n=40) apendiks tümöral lezyonu tespit edildi. Çok değişkenli analiz, yaş (OR 1.06, %95 GA 1.03–1.08) ve lökosit sayısının (OR 0.84, %95 GA 0.76–0.93) apendiks tümöral lezyonları için bağımsız belirteçler olduğunu ortaya koydu. Yaşın >37 (EAA: 0,79; duyarlılık: %82.0; özgüllük: %62.0) ve lökosit sayı-sının <10×109/L olması (EAA: 0.69; duyarlılık: %74; özgüllük: %60) tümöral lezyon bulunma ihtimali için eşik değerler olarak tespit edildi.
TARTIŞMA: Apendiks tümöral lezyonunu ameliyat öncesi olarak tahmin etmek, olumlu bir ameliyat sonrası sonuç elde edebilmek için kritik öneme sahiptir. Yaşlı hasta ve düşük lökosit sayıları apendiks tümöral lezyonları için bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Şüphe durumunda ve bu faktörlerin varlığında sadece apendektomi yapmak yerine temiz cerrahi sınırı sağlayacak şekilde geniş rezeksiyon sadece apendektomiye tercih edilebilir.
BACKGROUND: Tumoral lesions are a relatively rare cause of acute appendicitis. Accurate pre-operative diagnosis is essential to provide appropriate treatment. The aim of this study was to evaluate factors that may increase diagnostic rate of appendiceal tumoral lesions in patients undergoing appendectomy.
METHODS: A retrospective review of a large cohort of patients who underwent appendectomy for acute appendicitis from 2011 to 2020 was undertaken. Demographics, clinicopathologic findings, and pre-operative laboratory values were recorded. Univariate and multivariate logistic regression and receiver-operating characteristic curve analysis were performed to identify the factors that predict appendiceal tumoral lesions.
RESULTS: A total of 1400 patients were included in the study, with median age of 32 (range, 18–88) years, and of whom 54.4% were male. Overall, 2.9% (n=40) of patients had appendiceal tumoral lesions. Multivariate analysis revealed that age (Odds Radio [OR] 1.06, 95% confidence interval [CI] 1.03–1.08) and WBC count (OR 0.84, 95% CI 0.76–0.93) were independent predictors of appendiceal tumoral lesions. The optimal cutoff age was 37 years old (AUC: 0.79; sensitivity: 82.0%; specificity: 62.0%). WBC count <10×109/L was another independent predictive factor (AUC: 0.69, sensitivity: 74%; specificity: 60%).
CONCLUSION: Predicting an appendiceal tumoral lesion preoperatively is critical to ensure a favorable post-operative outcome. Higher age and low WBC counts appear to be independent risk factors for an appendiceal tumoral lesion. In case of doubt and in the presence of these factors, wider resection should be favored over appendectomy only to provide a clear surgical margin.

17.Effect of high volume enema in children with abdominal pain: Pediatric emergency department experience
Serpil Sancar, Esra Türe, Seda Sinem Zonüzi
PMID: 36880634  PMCID: PMC10225829  doi: 10.14744/tjtes.2023.56866  Pages 364 - 369
AMAÇ: Karın ağrısı, çocuk acil polikliniğine en sık başvuru nedenlerinden biridir. Doğru tanıya gidebilmek için klinik ve laboratuvar ipuçlarının uygun şekilde değerlendirilmesi, tedavinin tıbbi ya da cerrahi olarak yönlendirilmesi ve gereksiz incelemelerin önüne geçilmesi açısından büyük önem taşır. Çalışmamızın amacı karın ağrılı çocuk hastalarda yüksek volüm lavman uygulamasının klinik ve radyolojik bulgulara katkısını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemiz Çocuk Acil Kliniğine Ocak 2020–Temmuz 2021 tarihleri arasında karın ağrısı şikayeti ile başvuran çocuk hastalardan; fizik muayenede karın şişliği ve direkt karın grafisinde yoğun gaz, gaita retansiyonu olan ve yüksek volüm lavman tedavisi uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların fizik muayene ve radyolojik bulguları değerlendiridi.
BULGULAR: Çalışma tarihleri arasında 7819 hasta çocuk acil polikliniğine karın ağrısı ile başvurdu. Direkt karın grafisinde yoğun gaz, gaita imajı ve karın distansiyonu olan hastaların 3817’sine klasik lavman yapıldı. Klasik lavman yapılan 3817 hastanın 3498’inde (%91.6) gaita çıkışı ve lavman sonrası şikayetlerinde gerileme oldu. Klasik lavmanla rahatlama olmayan 319 (%8.4) hastaya yüksek volüm lavman uygulandı. Yüksek volüm lavman sonrası 278 (%87.1) hastanın şikayet ve bulguları geriledi. Kalan 41(%12.9) hastaya kontrol ultrasonografi yapıldı, 14 (%34.1) hastaya apandisit tanısı konuldu. Ultrasonografi tekrarı yapılan 27 (%65.9) hastanın ise ultrasonografi sonucu normal olarak değerlendirildi.
TARTIŞMA: Çocuk acil kliniğinde, klasik lavman uygulamasına yanıt vermeyen karın ağrısı şikayeti olan çocuklarda yüksek volüm lavman tedavisi etkili ve güvenli bir yöntemdir.
BACKGROUND: Abdominal pain is one of the most common reasons for admission to the pediatric emergency clinic. The appropriate evaluation of clinical and laboratory clues to make the correct diagnosis is of great importance in terms of directing the treatment medically or surgically and preventing unnecessary investigations. The aim of our study was to evaluate the contribution of high-volume enema application among pediatric patients with abdominal pain in terms of clinical and radiological findings.
METHODS: Among the pediatric patients who applied to the pediatric emergency clinic of our hospital between January 2020 and July 2021 with abdominal pain, those who had intense gas stool image on abdominal X-ray and abdominal distension on physical examination and who underwent high-volume enema treatment were included in the study. The physical examination and radiological findings of these patients were evaluated.
RESULTS: During the study period, 7819 patients were admitted to the pediatric emergency outpatient clinic with abdominal pain. Classic enema was performed in 3817 of these patients who had a dense gaseous stool image and abdominal distention on abdominal X-ray graphy. Defecation occurred in 3498 (91.6%) of 3817 patients who underwent classical enema, and the complaints regressed after enema. High-volume enema was applied to 319 (8.4%) patients who did not find relief with classical enema. Complaints of 278 (87.1%) patients regressed after the high-volume enema. Control ultrasonography (US) was performed in the remaining 41 (12.9%) patients, 14 (34.1%) patients were diagnosed with appendicitis. US results of 27 (65.9%) patients who had repeated US were evaluated as normal.
CONCLUSION: High volume enema treatment is an effective and safe method in children with abdominal pain who are unresponsive to classical enema application in the pediatric emergency department.

18.The risk factors for gastrointestinal anastomotic leak after cytoreduction with hyperthermic intraperitoneal chemotherapy
Tayfun Bisgin, Selman Sökmen, Naciye Cigdem Arslan, Sevda Ozkardesler, Funda Barlik Obuz
PMID: 36880628  PMCID: PMC10225823  doi: 10.14744/tjtes.2023.52358  Pages 370 - 378
AMAÇ: Gastrointestinal anastomoz kaçağı (GAK), sitoredüktif cerrahi (SRC) ve hipertermik intraperitoneal kemoterapi (HİPEC) sonrası önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışmanın amacı peritoneal metastaz (PM) cerrahisinde GAK ile ilişkili risk faktörlerini belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya gastrointestinal anastomozlu SRC ve HİPEK uygulanan hastalar dahil edildi. Hastaların ameliyat öncesi durumunu değerlendirmek için Charlson Komorbidite İndeksi (CCI) ve Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) performans durumu kullanıldı. GAK klinik, radyolojik veya yeniden ameliyat sırasında teşhis edilen gastrointestinal ekstralüminasyon olarak kaydedildi.
BULGULAR: Analiz edilen 362 hastanın ortanca yaşı 54 idi. Hastaların %72.6’sı kadın ve en sık görülen histopatolojiler over kanseri (%37.8) ve kolorektal kanser (%36.2) idi. Medyan Periton Kanser İndeksi 11 idi ve hastaların %80.1’ine tam sitoredüksiyon uygulandı. İki yüz doksan üç (%80.9) hastada tek anastomoz, 51 (%14.1) hastada iki anastomoz ve 18 (%5) hastada üç anastomoz yapıldı. Kırk üç (%11.8) hastaya saptırıcı stoma uygulan-dı. Otuz sekiz (%10.5) hastada GAK görüldü. Sigara kullanımı (p<0.001), ECOG performans durumu (p=0.014), CCI skoru (p=0.009), preoperatif albümin düzeyi (p=0.010) ve rezeke edilen organ sayısı (p=0.006) GAK ile anlamlı ilişkili faktörlerdi. GAK için bağımsız risk faktörleri sigara (OR: 6.223, CI: 2.814–13.760; p<0.001), CCI skoru ≥7 (OR: 4.252, CI: 1.590–11.366; p=0.004) ve preoperatif albümin seviyesi ≤3.5 g/dl (OR: 3.942, CI: 1.534–10.130; p=0.004) idi.
TARTIŞMA: Sigara kullanımı, komorbidite ve ameliyat öncesi beslenme durumu gibi hasta ile ilişkili faktörlerin anastomoz komplikasyonları üzerinde etkisi vardı. Uygun hasta seçimi ve yüksek düzeyde bakım gerektiren prehabilitasyon programı ihtiyacı olan indeks hastanın tahmini, daha düşük anastomoz kaçak oranları elde etmek ve PM cerrahisinde sonuçları iyileştirmek için temel ön koşullardır.
BACKGROUND: Gastrointestinal anastomotic leak (GAL) is a major cause of morbidity and mortality after cytoreductive surgery (CRS) and hyperthermic intraperitoneal chemotherapy (HIPEC). The aim of this study is to determine the risk factors associated with GAL in peritoneal metastases (PM) surgery.
METHODS: Patients who underwent CRS and HIPEC with gastrointestinal anastomosis were included. Charlson Comorbidity Index (CCI) and Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) performance status were used to assess preoperative condition of the patients. GAL was recorded as gastrointestinal extralumination diagnosed clinically, radiologicaly, or during reoperation.
RESULTS: Among 362 patients who were analyzed, the median age was 54 years, 72.6% were female, and the most common histopathologies were ovarian cancer (37.8%) and colorectal (36.2%) cancer. The median Peritoneal Cancer Index was 11 and 80.1% of the patients underwent complete cytoreduction. A single anastomosis was performed in 293 (80.9%) patients, two anastomoses in 51 (14.1%) and three anastomoses in 18 (5%) patients. Diverting stoma was performed in 43 (11.8%) patients. GAL was seen in 38 (10.5%) patients. Smoking (p<0.001), ECOG performance status (p=0.014), CCI score (p=0.009), pre-operative albumin level (p=0.010), and number of resected organs (p=0.006) were significantly associated factors with GAL. Independent risk factors for GAL were smoking (Odds Radio [OR]: 6.223, confidence interval [CI]: 2.814–13.760; p<0.001), CCI score ≥7 (OR: 4.252, CI: 1.590–11.366; p=0.004), and pre-operative albumin level ≤3.5 g/dl (OR: 3.942, CI: 1.534–10.130; p=0.004).
CONCLUSION: Patient-related factors such as smoking, comorbidity, and pre-operative nutritional status had an impact on anasto-motic complications. Proper patient selection and prediction of an index patient requiring a prehabilitation program with a high level of care are essential prerequisites to obtaining lower anastomotic leak rates and improving outcomes in PM surgery.

19.The effectiveness of fixation of hydroxyapatite-coated helical blade in preventing of the cut-out observed in treatment with proximal femoral nail of fractures of the femur intertrochanteric in elderly
Haci Bayram Tosun, Abuzer Uludağ, Sancar Serbest, Necati Çiçek, Sukru Demir
PMID: 36880615  PMCID: PMC10225822  doi: 10.14744/tjtes.2022.78678  Pages 379 - 388
AMAÇ: Bu çalışmada, yaşlı hastalarda intertrokanterik femur kırıklarının proksimal femur çivi (PFN) ile tedavisinde gözlenen cut-out’un önlenme-sinde hidroksiapatit kaplı implantlar ve diğer baş-boyun implantlarının etkinliği geriye dönük olarak değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: İntertrokanterik femur kırığı nedeniyle üç farklı PFN ile tedavi edilen toplam 98 ardışık hasta (56 erkek ve 42 kadın; ortalama yaş: 79.42 (61–115) yıl) geriye dönük olarak incelendi. Ortalama takip süresi 7.87 (4–48) aydı. PFN’de kullanılan baş-boyun implant için 40 hastada yivli lag vidası, 28 hastada HA-kaplı helikal blade ve 30 hastada ise kaplamasız helikal blade kullanıldı. Tüm gruplar arasında redüksiyon kalitesi, kırık tipi ve radyolojik sonuçlar değerlendirildi.
BULGULAR: AO/OTA sınıflamasına göre 50 (%52.1) hastada instabil kırık tipi gözlendi. Hastaların 87’sinde (%88.8) iyi bir redüksiyon ve/veya kabul edilebilir redüksiyon kalitesi görüldü. Ortalama tip-apeks mesafesi (TAD) 27.61 mm, kalkar referanslı tip-apeks mesafesi (CalTAD) 28.72 mm, baş-boyun cisim açısı (CCD) 128°, Parker ön-arka oranı %46.36, Parker lateral oranı %46.82 idi. En optimal implant pozisyonu 49 (%50) hastada göz-lendi. Yedi (%7.14) hastada cut-out, 12 (%12.24) hastada ise10°’den fazla sekonder varus deplasmanı gözlendi. Korelasyon analizi ve çok değişkenli lojistik regresyon analizinde cut-out açısından HA-kaplı ve diğer implantlar arasında anlamlı bir farklılık gözlendi. Ayrıca, implant tipinin çok değişkenli lojistik regresyon analizinde cut-out komplikasyonu açısından en güçlü prediktif faktör olduğu gözlendi.
TARTIŞMA: HA-kaplı implantlar, kötü kemik kalitesine sahip intertrokanterik femur kırığı olan yaşlı hastalarda artmış osteointegrasyon ve kemik içe büyümesi nedeniyle uzun vadede cut-out riskini azaltabilir. Ancak, bu tek başına yeterli olmayıp, uygun bir vida konumu, optimum TAD değerleri ve mükemmel redüksiyon kalitesi cut-out’un önlenmesinde diğer önemli faktörlerdir.
BACKGROUND: This study aimed to retrospectively evaluate the effectiveness of hydroxyapatite-coated (HA-coated) implants and other caput–collum implants in preventing cut-out observed in treatment with proximal femoral nail (PFN) of intertrochanteric femur fractures in elderly patients.
METHODS: A total of 98 consecutive patients (56 males and 42 females; mean age: 79.42 (61–115) years) treated with three differ-ent PFNs for intertrochanteric femoral fractures were retrospectively examined. The mean of the follow-up period was 7.87 (4–48) months. It was used a threaded lag screw in 40 patients, an HA-coated helical blade in 28 patients and a non-coated helical blade in 30 patients for PFN. The reduction quality, fracture type, and radiological outcomes among all groups were evaluated.
RESULTS: Unstable type was seen in 50 (52.1%) patients according to AO Foundation/Orthopedic Trauma Association fracture classi-fication. An acceptable-good reduction quality was seen in 87 (88.8%) of all patients. The average of tip-apex distance (TAD) value was 27.61 mm, calcar-referenced TAD (CalTAD) value was 28.72 mm, caput-collum diaphyseal angle was 128,° Parker’s anteroposterior ratio was 46.36%, and Parker’s lateral ratio was 46.82%. The best suitable implant position was observed in 49 (50%) patients. Cut-out was observed in 7 (7.14%) patients, and secondary varus displacement of more than 10° was observed in 12 (12.24%) patients. Correlation analysis and multivariate logistic regression analysis showed a significant difference between HA-coated and other implants in cut-out. Furthermore, implant type was the strongest predictive factor for cut-out complications in the multivariate logistic regression analysis.
CONCLUSION: HA-coated implants may reduce the long-term cut-out risk due to increased osteointegration and bone ingrowth in elderly patients with intertrochanteric femoral fractures with poor bone quality. However, this alone is not enough; a suitable screw position, optimal TAD values, and excellent reduction quality are other important factors.

20.Comparison of two surgical techniques for Lisfranc injuries; closed reduction and fixation versus primary partial arthrodesis
Mehmet Mesut Sönmez, Samet Erinç, Necmi Cam, Mustafa Hacı Özdemir
PMID: 36880622  PMCID: PMC10225828  doi: 10.14744/tjtes.2022.60869  Pages 389 - 394
AMAÇ: Bu çalışmada, primer kısmi artrodez (PKA) veya kapalı redüksiyon ve internal fiksasyon (KRIF) ile tedavi edilen Lisfrank yaralanmalarının sonuçları karşılaştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Düşük enerjili travma sonrası Lisfrank yaralanması nedeniyle PKA veya KRIF uygulanan hastaların geriye dönük bir incelemesi yapıldı ve radyografik ve klinik sonuçlar değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama yaşı 38 olan 45 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortalama takip süresi 47 ay idi. Ortalama Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Derneği (AOFAS) skoru PKA grubunda 83,6 ve KRIF grubunda 86.2 idi (p>0.05). Ortalama ağrı skoru PKA grubunda 32.9, KRIF grubunda 33.7 idi (p>0.05). KRIF grubunun %78’inde ve PPA grubunun %42’sinde semptomatik implant nedeniyle ikincil cerrahi gerekmiştir (p<0.05).
TARTIŞMA: Düşük enerjili Lisfrank yaralanmalarının primer kısmi artrodez veya kapalı redüksiyon ve fiksasyon ile tedavisi iyi klinik ve radyolojik sonuçlar vermiştir. Toplam AOFAS skorları açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı. Bununla birlikte, KRIF grubunda sekonder cerrahiye daha fazla ihtiyaç duyulurken, kapalı redüksiyon ve fiksasyon ile ağrı ve fonksiyonel skorlar daha yüksek gözlendi.
BACKGROUND: This study reviewed the outcomes of Lisfranc injuries treated by primary partial arthrodesis (PPA) or closed re-duction and internal fixation (CRIF).
METHODS: A retrospective review was made of patients who underwent PPA or CRIF for a Lisfranc injury after low-energy trauma, and follow-up was assessed according to radiographic, and clinical outcomes. A total of 45 patients with a median age of 38 years were followed up for an average of 47 months.
RESULTS: The average American orthopaedic foot and ankle society (AOFAS) score was 83.6 points in the PPA group and 86.2 points in CRIF group (p>0.05). The mean pain score was 32.9 in the PPA group, 33.7 in the CRIF group (p>0.05). Secondary surgery for symptomatic hardware was required in 78% of the CRIF group and in 42% of the PPA group (p<0.05).
CONCLUSION: Treatment of low-energy Lisfranc injuries with either PPA or closed reduction and fixation produced good clinical and radiological outcomes. The total AOFAS scores were comparable between two groups. However, the function and pain scores were seen to improve more with closed reduction and fixation while there was a greater requirement for secondary surgery in the CRIF group.

21.Fluoroscopy guided without contrast injection for ganglion impar blockade in traumatic coccydynia: Description a modified approach and 1-year results
Onur Kaya, Bilgin Bozgeyik, Murat Gök, Erdi İmre
PMID: 36880627  PMCID: PMC10225848  doi: 10.14744/tjtes.2023.78166  Pages 395 - 401
AMAÇ: Bu çalışmada kronik travmatik koksidinili hastalara floroskopi yardımlı interkoksigeal bölgeden kontrast madde verilmeden needle-inside-needle tekniği ile ganglion impar blok uygulanarak yeni bir yaklaşım sunulmaktadır. Bu yaklaşımla kontrast madde kullanımının maliyeti ve olası yan etkileri önlenebilir. Ayrıca bu yöntemin uzun dönemdeki etkisini de incelemiş olduk.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma geriye dönük olarak tasarlandı. Belirlenmiş alana 21 gauge enjektör ile girildi ve lokal infiltrasyon ile 3 cc %2 lidokain subkutan uygulandı. Kılavuz 21 gauge 50 mm iğne ucuna 25 gauge 90 mm spinal iğne yerleştirildi. İğne ucunun yeri floroskopi altında kontrol edilerek 2 ml %0.5 bupivakain ve 1 ml betametazon asetat karıştırılarak uygulandı.
BULGULAR: Çalışmaya 2018–2020 yılları arasında toplam 26 kronik travmatik koksidini hastası katılmıştır. Ortalama işlem süresi yaklaşık 3.19 dakikadır. Ağrının %50’den fazla azalma süresi ortalama 1.25±1.22 (1.dk-72 saat) dakika idi. Ortalama NPRS puanları birinci saatte 2.38±2.26, altıncı saatte 2.50±2.30, 24 saatte 2.50±2.21, birinci ayda 3.73±2.20, altıncı ayda 4.46±2.14 ve birinci yılda 5.23±2.52 idi.
TARTIŞMA: Çalışmamız kronik travmatik koksidinili hastalarda alternatif olarak interkoksigeal bölgeden needle-inside -needle yönteminin kontrast madde verilmeden yapılan uygulamanın uzun dönem sonuçlarının güvenli ve uygulanabilir olduğunu göstermektedir.
BACKGROUND: This study presents a new fluoroscopy-controlled approach in patients with chronic traumatic coccydynia by applying ganglion impar block using the needle-inside-needle technique from the intercoccygeal region without the administration of contrast material. With this approach, the cost and possible side effects of using contrast material can be prevented. In addition, we examined the long-term effect of this method.
METHODS: The study was designed retrospectively. The marked area was entered with a 21-gauge needle syringe, and 3 cc of 2% lidocaine was administered subcutaneously by local infiltration. A 25-gauge 90 mm spinal needle was inserted into the guide 21-gauge 50 mm needle tip. The location of the needle tip was controlled under fluoroscopy, and 2 mL of 0.5% bupivacaine and 1 mL of be-tamethasone acetate were mixed and administered.
RESULTS: A total of 26 patients with chronic traumatic coccydinia participated in the study between 2018 and 2020. The average procedure time was approximately 3.19 min. The mean time of pain relief of more than 50% was 1.25±1.22 (1st min–72 h) min. The mean Numerical pain rating scale scores were 2.38±2.26 at 1 h, 2.50±2.30 at 6 h, 2.50±2.21 at 24 h, 3.73±2.20 at 1 month, 4.46±2.14 at 6 months 1 and 5.23±2.52 at 1 year.
CONCLUSION: Our study shows that as an alternative in patients with chronic traumatic coccydynia, the long-term results of the needle-inside-needle method from the intercoccygeal region without contrast material are safe and feasible.

22.Hand injuries with mole gun: A hidden danger
Tuba Baykal, Dudu Dilek Yavuz, Serpil Savaş, Fuat Uslusoy, Selman Hakkı Altuntaş, Mustafa Asım Aydın
PMID: 36880624  PMCID: PMC10225827  doi: 10.14744/tjtes.2023.55484  Pages 402 - 408
AMAÇ: Köstebek tabancaları, tarım alanlarında zararlı kemirgenlerle mücadelede kullanılan, el yapımı ve harabiyete yol açabilen aletlerdir. Bu aletlerin kazara yanlış zamanda tetiklenmesi, majör el yaralanmalarına yol açarak el işlevselliğinde kalıcı bozukluğa neden olabilir. Bu çalışma, köstebek tabancası yaralanmalarının ciddi el fonksiyon kayıplarına yol açtığına ve bu aletlerin ateşli silahlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız geriye dönük, gözlemsel bir kohort çalışmasıdır. Çalışmaya dahil edilen hastaların demografik özellikleri, yaralanmanın klinik özellikleri ve uygulanan cerrahi yöntemler kaydedildi. El yaralanmasının şiddeti, Modifiye El Yaralanması Ciddiyet Skoru (MEYCS) ile değerlendirildi. Hastanın üst ekstremiteye bağlı fonksiyonel yetersizliğinin belirlenmesinde Kol, Omuz ve El Dizabilite (DASH) Anketi kullanıldı. Hastaların el kaba kavrama kuvveti, palmar ve lateral çimdik kuvvetleri ve işlevsel özürlülük skorları sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldı. BULGULAR: Köstebek tabancasıyla el yaralanması olan 22 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 63.0±16.9 (22–86) idi ve bir tanesi hariç tümü erkekti. Hastaların yarısından fazlasında dominant el yaralanması (%63.6) ve majör el yaralanması (%59.1) saptandı. Hastaların işlevsel özürlülük skorları sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek iken, kaba kavrama kuvvetleri ve palmar çimdik kuvvetleri istatistiksel anlamlılıkla düşüktü.
TARTIŞMA: Yaralanmanın üzerinden yıllar geçmesine rağmen hastalarımızın ellerinde işlevsel bozukluk vardı ve el güçleri kontrollere göre daha düşüktü. Kamuoyu köstebek tabancaları ve yıkıcı etkileri hakkında bilinçlendirilmeli, köstebek tabancaları ateşli silahlar kapsamında değerlendirilmeli ve yasaklanmalıdır.
BACKGROUND: Mole guns are handmade destructive tools used in the fight against harmful rodents in agricultural areas. Acciden-tal triggering of these tools at the wrong time can result in major hand injuries that impair hand functionality and cause permanent hand disability. This study aims to draw attention to the fact that mole gun injuries cause severe loss of hand functionality and that these tools should be considered within the scope of firearms.
METHODS: Our study is a retrospective, observational cohort study. The demographic characteristics of the patients, the clinical features of the injury, and the surgical methods applied were recorded. The severity of the hand injury was assessed by the Modified Hand Injury Severity Score. The Disabilities of Arm, Shoulder, and Hand Questionnaire was used to evaluate the upper extremity-re-lated disability of the patient. The patients’ hand grip strength and palmar and lateral pinch strengths, and functional disability scores were compared with healthy controls.
RESULTS: Twenty-two patients with mole gun hand injuries were included in the study. The mean age of the patients was 63.0±16.9 (22–86), and all but one were male. Dominant hand injury was found in more than half of the patients (63.6%). More than half of the patients had major hand injuries (59.1%). The functional disability scores of the patients were significantly higher than the controls, and the grip strengths and palmar pinch strengths were significantly lower.
CONCLUSION: Even after years from the injury, our patients had hand disabilities, and their hand strengths were lower than that of the controls. Public awareness should be raised on this issue, and mole guns should be prohibited and considered in the scope of firearms.

23.Evaluation of clinical outcomes and comparison of prediction models in the burn population hospitalized from the emergency department: Can burn mortality scores be used in a post-conflict area such as northwest Syria?
Bahadır Karaca, Burak Çelik, Mehmet Kemal Emem
PMID: 36880633  PMCID: PMC10225841  doi: 10.14744/tjtes.2023.17731  Pages 409 - 418
AMAÇ: Yanıklar, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde görülen küresel bir sağlık sorunudur. Mortaliteyi tahmin etmek için modellerin kullanımı gelişmiş ülkelerde daha yaygındır. Kuzey Suriye’de iç huzursuzluk 10 yıldır devam etmektedir. Altyapı eksikliği ve zor yaşam koşulları yanık vakalarını artırmaktadır. Kuzey Suriye’deki bu çalışma, çatışma bölgelerinde sunulan sağlık hizmet öngörülerine katkıda bulunacaktır. Kuzeybatı Suriye’ye özgü bu çalışmanın ilk amacı, acil olarak hastaneye kaldırılan yanık mağduru popülasyonundaki risk faktörlerini değerlendirmek ve belirlemektir. İkinci amaç, mortaliteyi tahmin etmek için iyi bilinen üç yanık mortalite tahmin skorunu bölge özelinde doğrulamaktı: Kısaltılmış Yanık Şiddeti İndeksi (ABSI) skoru, Belçika Yanık Yaralanmasının Sonucu (BOBI) skoru ve revize edilmiş Baux skoru.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, kuzeybatı Suriye’deki yanık merkezi veri tabandan yanık merkezine başvuran hastaların geriye dönük bir analizi yapıldı. Acil olarak yanık merkezine başvuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Dahil edilen üç yanık değerlendirme sisteminin hastanın ölüm riskini belirlemedeki etkinliğini karşılaştırmak için iki değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 300 yanık hastası dahil edildi. Bunlardan 149’u (%49.7) serviste, 46’sı (%15.3) yoğun bakımda tedavi edildiği gördü; 54’ü (%18.0) öldü ve 246’sı (%82.0) hayatta kaldı. Ölen hastaların ortanca revize edilmiş Baux skorları, BOBI skorları ve ABSI skorları yaşayan has-talara göre anlamlı derecede yüksekti (p=0.000). Revize edilmiş Baux, BOBI ve ABSI puanları için cut-off değerleri sırasıyla 105.50, 4.50 ve 10.50 olarak belirlendi. Bu cut-off değerlerinde mortaliteyi öngörmek için, revize edilmiş Baux skorunun duyarlılığı %94.4 ve özgüllüğü %91.9 ve ABSI sko-runun duyarlılığı %68.8 ve özgüllüğü %99.6 idi. Ancak BOBİ ölçeğinin 4.50 olarak hesaplanan cut-off değeri (%27.8) düşük bulundu. BOBI modelinin düşük duyarlılığı ve negatif öngörü değeri, diğerlerine göre mortalitenin daha zayıf bir öngörücüsü olduğunu göstermekteydi.
TARTIŞMA: Revize edilmiş Baux skoru, çatışma sonrası bir bölge olan kuzeybatı Suriye’de yanık prognozunu tahmin etmede başarılı oldu. Sınırlı fırsatların olduğu benzer çatışma sonrası bölgelerde bu tür puanlama sistemlerinin kullanılmasının faydalı olacağı varsayılabilir.
BACKGROUND: Burns are a global health problem, especially in low- and middle-income countries. The use of models to predict mortality is more common in developed countries. In northern Syria, internal unrest has continued for 10 years. A lack of infrastruc-ture and difficult living conditions increase the incidence of burns. This study in northern Syria contributes to the predictions of health services provided in conflict regions. The first objective of this study specific to northwestern Syria was to assess and identify risk factors in the burn victim population hospitalized as emergencies. The second objective was to validate the three well-known burn mortality prediction scores to predict mortality: the Abbreviated Burn Severity Index (ABSI) score, Belgium Outcome of Burn Injury (BOBI) score, and revised Baux score.
METHODS: This was a retrospective analysis of the database of patients admitted to the burn center in northwestern Syria. Patients who were admitted to the burn center as emergencies were included in the study. Bivariate logistic regression analysis was performed to compare the effectiveness of the three included burn assessment systems in determining the risk of patient death.
RESULTS: A total of 300 burn patients were included in the study. Of them, 149 (49.7%) were treated in the ward, and 46 (15.3%) in the intensive care unit; 54 (18.0%) died, and 246 (82.0%) survived. The median revised Baux scores, BOBI scores, and ABSI scores of the deceased patients were significantly higher than those of the surviving patients (p=0.000). The cut-off values for the revised Baux, BOBI, and ABSI scores were set at 105.50, 4.50, and 10.50, respectively. For predicting mortality at these cut-off values, the revised Baux score had a sensitivity of 94.4% and a specificity of 91.9%, and the ABSI score had a sensitivity of 68.8% and a specificity of 99.6%. However, the cut-off value of the BOBI scale, calculated as 4.50, was found to be low (27.8%). The low sensitivity and negative predictive value of the BOBI model suggest that it was a weaker predictor of mortality than the others.
CONCLUSION: The revised Baux score was successful in predicting burn prognosis in northwestern Syria, a post-conflict region. It is reasonable to assume that the use of such scoring systems will be beneficial in similar post-conflict regions where limited opportunities exist.

24.Is percutaneous fixation of the superior pubic ramus possible in all types of pelvis?
Harun Altınayak, Orhan Balta
PMID: 36880631  PMCID: PMC10225830  doi: 10.14744/tjtes.2023.54545  Pages 419 - 429
AMAÇ: Pelvis tipinin, perkütan superior pubik ramus tespitine etkisini araştırmak amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Pelviste anatomik değişikliği olmayan 150 pelvis BT(kadın/erkek: 75/75) üzerinde çalışıldı. 1 mm kesit genişliğinde çekilen pelvis BT tetkikleri, görüntüleme sisteminin MPR ve 3D görüntüleme modu kullanılarak; pelvis tiplendirilmesi, anterior obturator oblik ve inlet kesit görüntüleri oluşturuldu. Bu görüntülerde superior pubik ramus için doğrusal bir koridor elde edilip edilemediği, doğrusal koridor elde edilebilen pelvis BT’lerinde koridor genişliği, uzunluğu ile transvers ve sagittal düzlemdeki açı değerleri ölçüldü.
BULGULAR: Örneklemin 11‘inde (%7.3) (grup1) herhangi bir şekilde superior pubik ramus için doğrusal bir koridor elde edilemedi. Bu gruptaki tüm pelvis tipleri gynecoid özellikte idi ve hepsi kadın hastalara aitti. Android pelvis tipine sahip tüm pelvis BT’lerinde rahatlıkla superior pubik ramusta doğrusal bir koridor elde edilebilmekteydi. Süperior pubik ramus genişliği ortalama 8.2±1.8 mm, uzunluğu ortalama 116.7±12.8 mm idi. Yirmi (%13.3) pelvis BT görüntüsünde (grup 2) koridor genişliği 5 mm altında ölçüldü. Koridor genişliği, pelvis tipine ve cinsiyete bağlı istatiksel olarak anlamlı farklılık arz etmekteydi.
TARTIŞMA: Pelvis tipi perkutan superior pubik ramus tespitinde etkili bir faktördür. Bu sebeple preoperatif BT tetkikinde MPR ve 3D görüntüleme modu kullanılarak yapılacak pelvis tiplendirmesi; cerrahi plan, implant ve cerrahi pozisyon seçiminde etkilidir.
BACKGROUND: The impact of pelvis type on percutaneous fixation of the superior pubic ramus was investigated in this study.
METHODS: One hundred fifty pelvic CTs (female/male: 75/75) without anatomical changes in the pelvis were studied. Pelvis CT examinations with 1mm section width, pelvis typing, anterior obturator oblique, and inlet section images were created using the MPR and 3D imaging mode of the imaging system. In these images, whether a linear corridor could be obtained for the superior pubic ramus, corridor width, length, and angle values in the transverse and sagittal planes were measured in pelvic CT where linear corridor could be obtained.
RESULTS: In 11 samples (7.3 %) (group 1), no linear corridor for the superior pubic ramus could be obtained in any way. All pelvis types in this group were gynecoid, and all belonged to female patients. A linear corridor in the superior pubic ramus could be easily obtained in all pelvic CTs with Android pelvic type. The superior pubic ramus was 8.2±1.8 mm in width and 116.7±12.8 mm in length. The corridor width was measured below 5 mm in 20 (13.3%) pelvic CT images (group 2). Corridor width showed a statistically signif-icant difference depending on the pelvic type and gender.
CONCLUSION: The pelvic type is a determinat factor for the fixation of the percutaneous superior pubic ramus. For this reason, pelvic typing using MPR and 3D imaging mode in preoperative CT examination; is effective in surgical planning, implant, and surgical position selection.

25.Comparison of lateral arm flap and posterior interosseous artery flap for soft tissue reconstruction of the elbow
Sadettin Çiftci, Egemen Odabaşı, Erkan sabri Ertas, Ali İhsan Tuğrul, Ali Özdemir, Mehmet Ali Acar
PMID: 36880623  PMCID: PMC10225844  doi: 10.14744/tjtes.2023.58238  Pages 430 - 434
AMAÇ: Bu çalışma, dirsek bölgesindeki yumuşak doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda iki farklı flep tekniğinin tüm yönlerini karşılaştırmayı ve değerlendirmeyi amaçlamaktadır: lateral kol flebi (LAA) ve posterior interosseöz arter (PIA) flebi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde 2012–2018 yılları arasında dirsek bölgesi yumuşak doku defektleri nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan 12 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, flep boyutu, operasyon süresi, donör alan ve flep komplikasyonları, perforatör sayısı, fonksiyonel ve kozmetik sonuçları incelendi.
BULGULAR: PIA flebi ile tedavi edilen hastalarda defekt boyutu, LAA flebi uygulanan hastalara göre anlamlı olarak daha küçüktü (p<0.001). İki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). PIA flepleri uygulanan hastalarda QuickDASH skorları önemli ölçüde daha düşüktü, bu da daha iyi fonksiyonel sonuçlara işaret ediyordu (p<0.05). Ameliyat süresi PIA grubunda lateral kol flep grubuna göre anlamlı olarak daha kısaydı (p<0.05). Dirsek eklemi EHA’sı PİA flebi uygulanan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05).
TARTIŞMA: Çalışmamızın sonuçları, her iki flebin de cerrahın deneyimine bağlı olarak uygulanması kolay, komplikasyon riski düşük, benzer defekt boyutlarında benzer fonksiyonel ve kozmetik sonuçlar sağlayan teknikler olduğunu göstermektedir.
BACKGROUND: The study aimed to evaluate and compare the two different flap techniques used for the reconstruction of soft tissue defects in the elbow region: the lateral arm flap (LAA) and posterior interosseous artery (PIA) flap.
METHODS: The retrospective study included 12 patients who underwent surgical treatment for soft tissue defects between 2012-2018 at the clinic. The study evaluated demographic data, flap size, operating time, donor site, flap complications, number of perfora-tors, and functional and cosmetic outcomes.
RESULTS: Results showed that patients who underwent PIA flap had significantly smaller defect size than those who underwent LAA flap (p<0.001). However, there were no significant differences between the two groups (p>0.05). Patients who received PIA flaps had significantly lower QuickDASH scores, indicating better functional results (p<0.05). The operating time was significantly shorter in the PIA group than in the LAA flap group (p<0.05). Additionally, the range of motion (ROM) of the elbow joint was significantly higher among the patients who received the PIA flap (p<0.05).
CONCLUSION: The study concludes that both flap techniques are easy to apply depending on the surgeon’s experience, have low complication risk, and provide similar functional and cosmetic results in similar defect sizes.

CASE REPORTS
26.A rare case of granulomatosis with polyangiitis with involvement of the gastrointestinal system
Helin Sahinturk, Emre Kandemir, Fatma İrem Yeşiler, İrem Şerifoğlu, Günay Şahin Dalgıç, Çiğdem Erol, Cihat Burak Sayin, Tugan Tezcaner, Elif Çiloğlu, Ender Gedik, Pınar Zeyneloğlu, Zeynep Kayhan
PMID: 36880614  PMCID: PMC10225846  doi: 10.14744/tjtes.2022.78567  Pages 435 - 439
Yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) takip edilen 526 ünite kan ve kan ürünü transfüzyonu gerektiren gastrointestinal sistem (GİS) tutulumu olan 37 yaşında nadir bir granülomatöz polianjiitisli (GPA) erkek hastayı sunuyoruz. GPA’ya bağlı GİS tutulumu morbidite ve mortaliteyi artıran nadir gözlenen bir durumdur. Hastaların ultramasif kan ürünü transfüzyona ihtiyacı olabilir. Böylece multisistem tutulumuna bağlı masif hemoraji nedeniyle GPA’lı hastalar YBܒye kabul edilebilir ve multidisipliner bir yaklaşımlı titiz bir bakım ile sağkalım sağlanabilir.
We report a rare case of a 37-year-old man with granulomatosis with polyangiitis (GPA) with gastrointestinal system (GIS) involvement who needed 526 units of blood and blood product transfusions and was followed up in the intensive care unit (ICU). GIS involvement due to GPA is a rare condition that increases morbidity and mortality of patients. Patients may require ultramassive blood product transfusions. Thus, patients with GPA can be admitted to ICUs because of massive hemorrhage due to multisystem involvement, and survival is achievable with meticulous care through a multidisciplinary approach.

27.Delayed postmortem cesarean section due to trauma
Gizem Oncel Yel, Aykut Kemanci, Atakan Yılmaz, Özmert M.A. Özdemir, Bulent Erdur
PMID: 36880611  PMCID: PMC10225842  doi: 10.14744/tjtes.2022.34124  Pages 440 - 442
Kardiyopulmoner arrest hamilelik sırasında nadir görülen bir durumdur. Gebeliğinin ikinci yarısında annenin arrest olduğu fark edilir edilmez, tıbbi ekipler perimortem sezaryen (C/S) için çağrılmalıdır. Olgumuzda 31 haftalık gebe hasta trafik kazası sonrası acil servise (AS) 112 ekibi tarafından kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) eşliği ile getirildi. Nabzı olmayan veya spontan solunumu olmayan hasta eksitus olarak kabul edildi. Bununla birlikte, CPR fetüsün sağkalımını korumak için sürdürüldü. Nöbetçi kadın doğum doktoru gelmeden önce, acil servis hekimleri olarak fetusun fetal mortalite ve morbidite riskinin artmasını önlemek için C/S’yi başlattık. 1/5/10 dakikada Apgar skorları 0/3/4 ve oksijen satürasyon değerleri sırasıyla %35/65/75 idi. Postnatal 11. günde ileri kardiyak yaşam desteğine rağmen yanıt vermeyen hasta exitus olarak kabul edildi. Acil servis ekibi, C/S ve yenidoğan ve bakımı konusunda bilgili ve donanımlı olmalıdır. Bizim olgumuzda ise annenin tahmini saatine göre fetüsun anne rahminden çıkarılması 40 dakika sürmüştür.
Cardiopulmonary arrest is an occasional occurrence during pregnancy. As soon as maternal arrest is noticed in a woman in the second half of her pregnancy, medical teams should be called for perimortem cesarean (C/S). A 31–week-pregnant female patient was brought to our emergency department by the emergency medical service team with cardiopulmonary resuscitation (CPR) after a traffic accident. The patient, with no pulse or spontaneous breathing, was recognized as exitus. However, CPR was sustained to maintain fetal well-being. Before the arrival of the on-call gynecologist, we as emergency physicians initiated C/S both for fetal well-being and to avoid heighten-ing the risk of fetal mortality and morbidity. The Apgar scores were 0/3/4 and oxygen saturation values were 35/65/75% at 1/5/10 min, respectively. On the postnatal 11th day, the patient did not respond despite the advanced cardiac life support (ACLS) and thus was con-sidered exitus. The ACLS team should be knowledgeable and well-equipped to perform C/S, to do aftercare, to watch for related risks in the infant. In our case, it took 40 min for the fetus to be removed from the mother’s womb, starting from the estimated time of exitus.

28.Portal vein injury following endoscopic retrograde cholangiopancreatography: A case report
Pınar Taşar, Sadık Ayhan Kılıçturgay
PMID: 36880609  PMCID: PMC10225845  doi: 10.14744/tjtes.2022.28923  Pages 443 - 447
Endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP), çeşitli pankreatikobilier bozuklukların tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir prose-dür olmuştur. Yaygın olarak güvenli bir prosedür olarak kabul edilmesine rağmen, ERCP morbidite ve nadiren mortalite ile ilişkilidir. En sık görülen komplikasyonlar arasında akut pankreatit, kanama ve duodenal perforasyon bulunur. Portal ven kanülasyonu, ERCP’nin nadir bir komplikasyonudur. Biz, ERCP ve sfinkterotomi sırasında portal vene endoskopik biliyer stent yerleştirilmesi olgusunu tanımladık. Elli dört yaşında kadın hastaya kronik taşlı kolesistit ön tanısı ile laparoskopik kolesistektomi yapıldı. Ameliyat sonrası dördüncü gün sarılık ve kaşıntı şikayeti ile acil servise başvurdu. MRCP’de intrahepatik ve ekstrahepatik safra yolları dilate ve ana safra kanalında 7.5x5.5 mm’lik bir taş vardı. ERCP ile sfinkterotomi yapıldı, taşlar çıkarıldı ve ardından 10F 7 cm stent yerleştirildi. ERCP’nin dördüncü gününde ateş ve total bilirubin düzeyi 5 mg/dl’de sebat eden hastaya kolanjitik apse ve/veya ERCP komplikasyonu düşünülerek abdominopelvik bilgisayarlı tomografi (BT) çekildi. BT’de koledok içindeki stentin proksimal ucu-nun ana portal vene girdiği ve ucunun tromboze olduğu izlendi. Bu nedenle ameliyathane şartlarında stentin endoskopik olarak çıkarılmasına karar verildi. Anestezi indüksiyonunun ardından stent gastroenteroloji ekibi tarafından endoskopik olarak çıkarıldı. Stent çıkarılırken hastanın karın boşluğu laparoskopik olarak eksplore edildi. Anestezi sırasında hemodinamik instabilite gelişmeyen ve transfüzyon gerektirmeyen hasta, klinik takibinde bir kez melenası oldu. Hasta düşük molekül ağırlıklı heparin ve oral sefalosporin ile taburcu edildi ve poliklinik kontrolü önerildi. Kontrolleri sırasında aralıklı ateş şikayeti olan hastaya yapılan portal vendeki trombozu değerlendirmek için Doppler USG yapıldı. Doppler USG’de ana portal vende ve dallarında tromboze bir görünüm saptandı. Genel durumu iyi olan, karın ağrısı olmayan hastada, yüksek doz düşük molekül ağırlıklı heparine geçile-rek gastroenteroloji ve genel cerrahi poliklinik kontrolünde takibe alındı. Nadir görülen hayatı tehdit eden bu komplikasyon özellikle işlem sırasında ve/veya hastanın klinik takibinde daima akılda tutulmalıdır.
Endoscopic retrograde cholangiopancreatography (ERCP) has been a widely used procedure in the diagnosis and treatment of various pancreaticobiliary disorders. Although widely considered a safe procedure, ERCP is associated morbidity and occasional mortality. The most common complications include acute pancreatitis, hemorrhage, and duodenal perforation. Portal vein cannulation is a rare complication of ERCP. We described a case of placement of an endoscopic biliary stent in the portal vein during ERCP and sphinc-terotomy. A 54-year-old female patient underwent laparoscopic cholecystectomy with a pre-diagnosis of chronic cholecystitis with gallstones. She visited emergency unit with the complaint of jaundice and itching on the 4th post-operative day. On the magnetic res-onance cholangiopancreatography, the intrahepatic and the extrahepatic bile ducts were dilated and a 7.5×5.5 mm stone at common bile duct. Sphincterotomy was performed by ERCP, the stones were removed, and then a 10F 7 cm stent was installed. Abdominopelvic computed tomography (CT) was performed on the 4th day of ERCP in the patient whose fever and total bilirubin levels persisted at 5 mg/dL, considering cholangitic abscess and/or ERCP complication. On the CT, the proximal end of the stent in the common bile duct was observed to enter into the main portal vein and the tip was observed to be thrombosed. Therefore, it was decided to remove the stent endoscopically under operating room conditions. After the anesthesia induction, the stent was endoscopically removed by the gastroenterology team. The abdominal cavity of patient was explored laparoscopically in the during of stent removal. The patient did not experience hemodynamic instability and did not require transfusion during anesthesia but had melena once on the clinical follow-up. The patient was discharged with low molecular weight heparin and oral cephalosporin and was advised to return for polyclinic control. Doppler ultrasonography (USG) was performed to evaluate the thrombosis of the portal vein in the patient who had intermittent fever during the controls. Doppler USG revealed a thrombosed appearance in the main portal vein and its branches. The patient, who was in good general condition and had no abdominal pain, was switched to high-dose low molecular weight heparin and followed under the control of the gastroenterology and general surgery outpatient clinic. This rare life-threatening complication should always be kept in mind especially during the procedure and/or in the clinical follow-up of the patient.