p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Cilt : 12 Sayı : 4 Yıl : 2024

Hızlı Arama




SCImago Journal & Country Rank
Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 12 (4)
Cilt: 12  Sayı: 4 - Ekim 2006
1.
Hemorajik şok sonrası gelişen serebral iskemi reperfüzyon yaralanması ve apoptosis: Deneysel çalışma
Apoptosis and cerebral ischemic reperfusion injury developed after haemorrhagic shock: experimental study
Erdal Kalkan, Olcay Eser, Mustafa Cihat Avunduk, Murat Cosar, Huseyin Fidan, Serpil Kalkan
PMID: 17029115  Sayfalar 263 - 267
AMAÇ Apoptosis, normal ve patolojik şartlarda gerçekleşen programlanmış hücre ölümüdür. Biz bu çalışmada, hemorajik şoka uğratılmış sıçan modelinde serebral iskemik reperfüzyon hasarını apoptosis açısından araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM Toplam 36 adet Sprague-Dawley cinsi sıçan; kontrol, hemorajik şok (HS), iskemik reperfüzyon (IR) 1. saat, IR 3. saat, IR 6. saat, IR 24. saat olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Sıçanlar, deney çalışması bittikten sonra intrakardiyak yolla kan alınarak sakrifiye edildiler. Dokular, histopatolojik çalışma için %10’luk tamponatlı solüsyona alındı. Dokular APO 2.7 ile immünohistokimyasal olarak boyandı ve pozitif ekspresyon gösteren apoptotik hücreler Clemex Vision Lite 3.5 vision analiz sistemi kullanılarak sayıldı. BULGULAR Kontrol grubunda (grup 1), 2-3 tane apoptotik hücre vardı ve bu sayı hemorajik şok grubunda (grup 2) 8-11’e çıkıyordu (p<0.05). Iskemik reperfüzyon esnasında daha ciddi hasarlar oluştu. IR’den sonraki 1. saatte (grup 3) apoptotik hücre sayısı 11-14’dü ve bu sonuç group 2 ile karşılaştırılığında anlamlıydı (p<0.05). Apoptotik hücre sayısı 3. saatte (grup 4) 15-17’ye çıktı ve bu sonuç grup 3 ile karşılaştırıldığında anlamlıydı (p<0.05). Apoptotik hücre sayısında IR’den sonra 6.saat sonunda (grup 5) ek bir artış meydana gelmezken, 24. saat sonunda (grup 6) 18-24’e çıktı ve bu sonuç grup 5 ile karşılaştırıldığında anlamlıydı (p<0.05). SONUÇ Hemorajik şoku takiben oluşan beyin hasarlarının çoğu iskemik reperfüzyon esnasında oluşur. Biz bu çalışma sonucuna göre, apoptozisin iskemik reperfüzyon sonrası 1., 3. ve 24. saatlerde adım adım arttığını düşünüyoruz.
BACKGROUND Apoptosis is a process of programmed cell death that plays a role in some normal and pathological conditions. In this study, we investigated the apoptosis during cerebral ischemic reperfusion injury in response to haemorrhagic shock in a rat model. METHODS Thirty-six adult Sprague-Dawley rats were divided into six groups: control, haemorrhagic shock (HS), ischemic reperfusion (IR), 1st hour IR, 3rd hour IR, 6th hour IR and 24th hour IR. Rats were sacrificed by taking blood from intracardiac area after finishing the experiment. The tissues were fixed using neutral buffered 10% formaldehyde solution for histopathological examination. Tissues were stained immunohistochemically with APO 2.7 and positive expression apoptotic cells were counted using a Clemex Vision Lite 3.5 vision analysis system. RESULTS There were 2-3 apoptotic cells in the control group (group 1) and this number increased to 8-11 in the haemorrhagic shock group (group 2) (p<0.05). Secondary or more serious injury occurs during ischemic reperfusion injury. The number of apoptotic cells increased to 11-14 at the 1st hour (group 3) and it was significant as compared to group 2 (p<0.05). The number of apoptotic cells significantly increased to 15-17 by the 3rd hour (group 4) as compared to group 3 (p<0.05). While there was no additional increase by the end of the 6th hour (group 5) as compared to group 4, the number of apoptotic cells significantly increased to 18-24 by the end of 24th hour (group 6) as compared to group 5 (p<0.05). CONCLUSION The majority of injuries to the brain following haemorrhagic shock occur during ischemic reperfusion. We observed that apoptosis increases step by step on the 1st, 3rd and 24th hours after ischemic reperfusion injury.

2.
Köpek mandibulasındaki defekti tamir etmek üzere kemik iliğinden elde edilen osteoblastların poroz beta-trikalsiyum fosfat içine tohumlanması
Bone marrow-derived osteoblasts seeded into porous beta-tricalcium phosphate to repair segmental defect in canine's mandibula
Wei WU, Xiaobin Chen, Tianqiu Mao, Fulin Chen, Xinghua Feng
PMID: 17029116  Sayfalar 268 - 276
AMAÇ: Kemik rejenerasyonuna birçok estetik ve rekonstrüktif prosedürde sıklıkla gereksinim duyulmaktadır. Doku mühendisliği, mevcut tedavi stratejilerini desteklemeye yönelik umut verici bir yaklaşım sağlamıştır. Bu çalışmada, kemik iliğinden elde edilen osteoblastlar ile tohumlanan biyoseramikler kullanılarak gerçekleştirilen mandibüler defekt rekonstrüksiyonunun etkisini değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ-YÖNTEM: Köpekte otolog kemik iliği stromal hücreleri, kültürle genişletilip osteoblastik fenotipe indüklendi. Daha sonra hazırlanan poroz beta-trikalsiyum fosfat içine tohumlandı, in vitro olarak inkübe edildikten sonra hücre/iskelet kompleksleri canine'nin mandibulasındaki defektin içine implante edilerek internal rijit fikasyon yöntemi ile sabitlendi. Kontrol gruplarında, hazırlanan defektlere tek başına beta-trikalsiyum fosfat ve otolog iliumlar implante edildi. İmplantasyondan on iki hafta sonra, örnekler makroskopik ve histolojik olarak incelendi. BULGULAR: Deneysel ve otolog ilum gruplarında, implantasyondan on iki hafta sonra başarılı bir şekilde yeni kemik greftleri gelişti ve defekti tamir ederek mandibulanın devamlılığını sağladı. Histolojik olarak, hücre/iskelet grubunun yüzey kısımlarında ve beta-trikalsiyum fosfat porlarında yeni oluşmuş kemik gözlenebilirken saf beta-trikalsiyum fosfat grubunda tam oluşmayan kemik tamiri olduğu bulundu. SONUÇ: Elde edilen kemik iliği kaynaklı osteoblastlar, poroz beta-trikalsiyum fosfat üzerine tohumlandıklarında yeni kemik dokusu oluşturma yeteneğine sahiptirler. Bu özellik, klinik olarak geniş segmental mandibuler defektlerin tamirinde kullanılabilecek olası bir yönteme işaret etmektedir.
BACKGROUND: Bone regeneration is often needed for many aesthetic and reconstructive procedures. Tissue engineering provided a promising approach to supplement existing treatment strategies. In this study, we aimed to evaluate the effect of reconstructing mandibular defect by using bioceramics seeded with bone marrow derived osteoblasts. METHODS: Canine’s autologous marrow stromal cells were Culture-expanded and induced to osteoblastic phenotype, then were seeded into prepared porous beta-tricalcium phosphate, after being incubated in vitro. The cell/ scaffold complexes were implanted into the prepared defect in canines’ mandibula and fixed by internal rigid fixation. In control groups, beta-tricalcium phosphate alone and autologous iliums were implanted into the prepared defects. Twelve weeks after implantation, the specimens were examined macroscopically and histologically. RESULTS: In experimental group and autologous iliums group, new bone grafts were successfully developed at 12 weeks after implantation and repaired the continuity of the mandibula. Histologically, newly formed bone could be observed on the surface and in the pores of beta-tricalcium phosphate in the cell/scaffold group, whereas incomplete bone repair was found in pure beta-tricalcium phosphate group. CONCLUSION: The harvested bone marrow derived osteoblasts possess the ability to form new bone tissue when seeded onto porous beta-tricalcium phosphate, which shows the potential of using this method to repair large segmental mandibular defect clinically.

3.
Splenektomi yapılan hastalarda Pnemo-23 ve Act-HIB’nin etkinliği ve immünojenitesi
The efficacy and immunogenecity of Pneumo-23 and ACT-HIB in patients undergoing splenectomy
Adam Uslu, Halit Yetiş, Ahmet Aykas, Arif Karagöz, Murat Doğan, Cenk Şimşek, Ahmet Nart, Mehmet Fatih Yüzbaşıoğlu
PMID: 17029117  Sayfalar 277 - 281
AMAÇ: Bu prospektif çalışmada, splenektomili olgularda opsonizasyon yetisinin devamlılığını ve serum immünglobulin düzeylerinin dönüşümünü ortaya koyarak, Streptococcus pneumoniae ve Haemophilus influenzae tip B aşılarının etkinliği gösterildi. GEREÇ-YÖNTEM: İyi ve kötü huylu hematolojik hastalığı olan, splenik travma veya splenik kitle nedeniyle elektif ya da acil splenektomi uygulanmı ş 32 erişkin hasta (18 erkek, 14 kadın; ort. yaş 46.1; dağılım 18-79) incelendi. Tüm hastalara rutin olarak Pneumo- 23 ve Act-HIB aşıları uygulandı. Aşılama sonrası immün sistemde opsonizasyon kapasitesinin devamlılığı ve immünglobulin düzey dönüşümlerini ortaya koymak amacıyla, serum IgG, IgM, C3 ve C4 düzeyleri kantitatif olarak tayin edildi. BULGULAR: Serimizde cerrahi mortalite ve morbidite sırasıyla %16 ve %9 olup, erken ameliyat sonu ölüm gözlenmedi. Farklı malin hastalı klı 5 olgu primer tümörün sistemik yayılımı nedeniyle kaybedildi. Benin hematolojik hastalık ve splenik travma nedeniyle splenektomi uygulanan hiçbir olguda, 427 günlük ortalama izlem süresince ölüm saptanmadı. Ayrıca, serimizdeki hiçbir hastada splenektomi sonrası şiddetli enfeksiyona bağlı ölüm gelişmedi. Malin olgular dahil tüm hastaların çıkış ve son kontrol kan örneklerinde IgG ve IgM düzeyleri normal olup, ortalama değerler sırasıyla 1383.1 mg/dL ve 80.9 mg/dL idi. Splenik travma, splenik kitle ve benin hematolojik hastalık grubunda C3 ve C4 düzeyleri tümüyle normal sınırlarda olup, ortalama de- ğerler sırasıyla 108.8 mg/dL. ve 21.4 mg/dL idi. SONUÇ: Bu öncül çalışmada, aşılama sonrası splenektomiyi takiben tüm olgularda immünglobulin düzeylerinin, selim hematolojik hastalık ya da splenik travmalı olgularda ise ek olarak C3 ve C4 düzeylerinin normal sınırlarda korunduğu gösterildi. Bunun ötesinde, son grupta yer alan olguların hiçbirinde takip süresince sepsise bağlı ölüm ve H. influenzae veya S. pneu - moniae enfeksiyonu gelişmedi. Bu immünolojik yanıtların devamlılığının ve rapel gereksiniminin ortaya konması için uzun dönem takipler gerekmektedir.
BACKGROUND: The objective of this prospective study is to validate the efficiency of Streptococcus pneumoniae and Haemophilus influenzae vaccines in splenectomized patients via the demonstration of seroconversion and uninterrupted ability for opsonization. METHODS: Thirty-two adult patients (18 males, 14 females; mean age 46.1 years; range 18 to 79 years) who underwent elective or urgent splenectomy for various benign and malignant hematological disorders, splenic trauma and splenic masses were reviewed. Pneumo-23 and Act-HIB were administered to all patients on routine basis. In order to demonstrate the ongoing opsonizing capacity of the immune system and the seroconversion of immunoglobulins after vaccination, antibody titers of IgG and IgM and plasma C3 and C4 levels were quantitatively measured. RESULTS: The operative morbidity was 9% and overall mortality was 16%, with no early postoperative death in this series. Five patients with various malignant disorders died due to dissemination of their primary tumor. None of the patients with benign hematological disorders or those with splenic trauma died during the mean follow-up of 427 days. Furthermore, death from overwhelming postsplenectomy infection was nil in our clinical survey. All of the patients including those with malignancy had normal IgG (mean: 1383.1 mg/dL) and IgM levels (mean: 80.9 mg/dL) during discharge and at the last follow-up. Among the patients with benign hematological disorders, splenic trauma and splenic masses necessitating splenectomy, C3 and C4 levels were entirely within normal limits with a mean of 108.8 mg/dL and 21.4 mg/dL, respectively. CONCLUSION: This preliminary study reveals adequate seroconversion of immunoglobulins in all patients and normal C3 and C4 levels in patients with benign hematological disorders and splenic trauma. Moreover, none of the patients in the latter group had S. pneumoniae or H. influenzae infection nor did they expire due to overwhelming sepsis during the follow-up period. Long-term follow-up is required to determine the continuation of this immunologic response and the necessity of repeated vaccination..

4.
Perkütan trakeotomi sırasında 'Laringeal Maske' ve 'Kaflı Orofaringeal Havayolu' kullanımı
The use of the 'Laringeal Mask Airway' and the 'Cuffed Oropharyngeal Airway' during percutaneous tracheotomy
Fatma Nur Kaya, Nermin Kelebek Girgin, Belgin Yavaşcaoğlu, Ferda Kahveci, Gülsen Korfalı
PMID: 17029118  Sayfalar 282 - 287
AMAÇ: Bu çalışmada, perkütan trakeostomi (PT) sırasında havayolu idamesinde larengeal maske (LM) ve kaflı orofarengeal havayolu (KOFH) kullanımı, havayolu güvenliği ve etkinliği açı- sından, endotrakeal tüp (ETT) ile karşılaştırıldı. GEREÇ-YÖNTEM: Olgular PT işlemi sırasında havayolu sağlanmasında LM, KOFH ve ETT kullanımına göre rastgele LM grubu (n=35, E/K; 28/7, yaş; 52 [18-79]), KOFH grubu (n=31, E/K; 23/8, yaş; 57 [18-80]) ve ETT grubuna (n=30, E/K; 22/8, yaş; 49 [18-80]) ayrıldı. Perkütan trakeostomi Griggs ve ark.nın tanı mladığı gibi uygulandı ve PT sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyonlar ile havayolu açıklığını devam ettirebilmek için gereken havayolu manipülasyonları kaydedildi. BULGULAR: Perkütan trakeostomi süresi ETT grubunda diğer gruplardan daha uzundu (her 2 grup için; p<0.01); LM ile 35 olgunun 1'inde (%2.9), KOFH ile 31 olgunun 3'ünde (%9.7) yeterli havayolu açıklığı sağlanamadı. Kaflı orofarengeal havayolu grubunda yeterli havayolu açıklığı sağlamak için gereken havayolu manipülasyonu gereksinimi (%45.2) LM grubuna (%11.4) göre daha fazla bulundu (p<0.01). Komplikasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. SONUÇ: Çalışmamızda, PT sırasında LM ve KOFH yüksek başarı oranlarıyla kolayca yerleştirildi, ancak havayolu manipülasyonları KOFH grubunda daha fazlaydı. PT sırasında havayolu açıklığının sürdürülmesinde supra/infraglottik hava yolu gereçlerinin, hastanın durumu ve hekimin deneyimine göre seçilmesi gerektiği kanısındayız.
BACKGROUND The aim of our study is to compare the safety and efficiency of the use of the laryngeal mask airway (LMA) and the cuffed oropharyngeal airway (COPA) with the use of endotracheal tube (ETT) for maintain patent airway during percutaneous tracheostomy (PCT). METHODS The patients were randomly assigned to LMA group (n=35, M/F; 28/7, age; 52 [18-79]), COPA group (n=31, M/F; 23/8, age; 57 [18-80]) and ETT group (n=30, M/F; 22/8, age; 49 [18-80]) with respect to use of LMA, COPA and ETT in order to maintain patent airway during PCT procedure. PT was performed as described by Griggs et al. Complications occurred during and after PCT procedure and airway manipulations required to maintain a patent airway were recorded. RESULTS Duration of PT was longer in the ETT group comparing with the other groups (for both groups; p<0.01). The LMA failed to maintain patent airway in 1 of 35 patients (2.9%) and the COPA failed to maintain patent airway in 3 of 31 patients (9.7%). The airway intervention required to maintain patent airway was found to be higher in the COPA group (45.2%) than in the LMA group (11.4%) (p<0.01). There was no significant difference with respect to the complications between the groups. CONCLUSION In our study, LMA and COPA were inserted easily during PCT with high success rates, but airway manipulations were higher in the COPA group. In our opinion, supra/infraglottic airway devices to maintain patent airway during PCT should be chosen according to patient's status and physician's experience.

5.
Acil servislerde hasta ve yakınlarını bilgilendirmenin memnuniyet üzerine etkisi
The effects of informing patients and their relatives on satisfaction at emergency units
Hülya Bulut
PMID: 17029119  Sayfalar 288 - 298
AMAÇ: Araştırma, bir acil servisin hizmet şeması içine hemşireler tarafı ndan yürütülmesi planlanan bir hizmet birimini eklemenin hasta memnuniyeti üzerine etkisini saptamak amacıyla yapıldı. GEREÇ-YÖNTEM: Bu çalışma 21 Ocak 2002-22 Mart 2002 tarihleri arasında bir üniversite hastanesi acil servisinden taburcu olan 300 hasta ile gerçekleştirildi. Araştırmada veriler Hasta Tanıtım Formu, Hemşire Eylem Formu, Bilgilendirme Hizmetini Değerlendirme ve Hasta Takip Formu kullanılarak toplandı. Hastalar araştırmacı tarafından geliştirilen bilgilendirme kılavuzu eşli- ğinde bilgilendirildi ve soruları yanıtlanmış kılavuzun bir kopyası hasta ve ailesine verildi. Hasta bir hafta sonra ev ya da iş telefonundan aranıp bilgilendirme hizmetinden memnuniyeti sorgulandı. Araştırmadan elde edilen veriler yüzdelik, Ki-Kare ve evren oranının önemlilik testi kullanılarak bilgisayarda değerlendirildi. BULGULAR: Acil servisten taburcu edilen hastalara hastalık, tedavi ve bakı mlarına ilişkin kılavuz eşliğinde bilgi verildiğinde memnuniyetlerinin arttığı belirlendi ve telefonla takip edilmelerinin gerekli olduğu anlaşıldı. SONUÇ: Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda acil servisten taburcu edilen hasta ve yakınlarını bilgilendirmenin hemşire tarafından yapılması ve bilgilendirme kılavuzlarının geliştirilmesi önerilmiştir.
BACKGROUND: The research was performed to determine the effect of adding a service unit planned to be carried out by nurses into the current emergency work flow on the patient satisfaction. METHODS: The research was carried out on 300 patients who were discharged from an University Hospital Emergency Department in Turkey between 21 January 2002 and 22 March 2002. The data of the research were collected by using Patient Identification Form, Nurse Activity Form, The Evaluation Form for Service of Giving Information and Patient Follow-up Form. The patients were informed by the information booklet developed by the researcher, their questions were answered and a copy of the information booklet was given to the patients and/or their families. The patients were called from their homes or offices one week after their discharge from the hospital and their satisfaction levels of the information given by the researcher were questioned. The data collected from the research were analyzed in computer by using percentage, chi-square and the significance test for universe rate. RESULTS: It was determined that the level of patient satisfaction was increased when the information was given together with the booklet about their diseases, treatments and the cares and it was also understood that calling the patients to be followed was essential. CONCLUSION: It is suggested that the informations should be given to the patients and their relatives on discharge by the nurses and new information booklets should be developed.

6.
Bisiklet kazası nedeniyle çocuk acil ünitemize başvuran olguların değerlendirilmesi
The evaluation of bicycle accidents that were admitted to a pediatric emergency department
Ahmet Güzel, Berkant Ersoy, Yasin Doğrusoy, Yasemin Küçükuğurluoğlu, Tülay Altınel, Serap Karasalihoğlu
PMID: 17029120  Sayfalar 299 - 304
AMAÇ: Bu çalışmada, çocukluk çağında bisiklet kullanımına bağlı travma olguları değerlendirilerek bisiklet kullanıcıları için trafik düzenlemelerinin yapılması, eğitimlerinin sağlanması ve kask kullanımının yaygınlaştırılması gibi konulara dikkat çekmeyi amaçladık. GEREÇ-YÖNTEM: Bu çalışmanın verileri Ocak 2003 ve Ağustos 2005 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Acil Ünitesine başvuran travmalı olguların retrospektif olarak dosyalarının taranması sonucunda elde edildi. Bisiklet kazasına bağlı travmalı bu olgular yaş grupları, cinsiyet, klinik bulgular, yaralanma tipleri, mevsimlere göre dağılımı ve servislere yatış oranları gibi faktörler açısından değerlendirildi. BULGULAR: Acil servise bisiklet kazası nedeniyle başvuran 61 bisiklet kullanıcısının 15'i (%24.6) kız, 46'sı (%75.4) erkek idi. Bisiklet travmalı bu olguların 42'sinde (%68.9) kafa, 29'unda (%47.5) ekstremite, 49'unda (%80.3) yumuşak doku, 2'sinde (%3.3) abdominal ve birinde ise ürogenital travmalar saptandı. Olguların çoğunluğunda birden fazla travma bulunuyordu. Olguların 13'ünde ekstremite kırıkları ve 3'ünde ise kraniyal kırık mevcuttu. Bisiklet kullanıcılarının hiçbiri travma olduğu anda kask kullanmamaktaydı. SONUÇ: Ülkemizde bisiklet kullanıcılarının eğitimi sağlanmalı, kask kullanımı yaygınlaştırılmalı ve şehir trafiğinde tüm bisiklet kullanıcıları için özel düzenlemeler yapılmalıdır.
BACKGROUND: We planned this study to evaluate trauma cases secondary to bicycle driving in childhood and to draw attention to the importance of the regulation of traffic rules, the education of bicycle drivers, and the importance of helmet usage. METHODS: Data in this study were obtained by retrospective review of the files of trauma cases admitted to the Pediatric Emergency Unit of Trakya University Medical Faculty between January 2003 and August 2005. Patients’ age, gender, clinical signs, type of injury, season of the event and percentage of hospitalization were obtained from hospital records. RESULTS: Fifteen (24.6%) of 61 cases who were admitted to our emergency unit were females and 46 (75.4%) were males. The types of trauma of all patients who suffered from bicycle accidents were as following: 42 (68.9%) head trauma, 29 (47.5%) extremity trauma, 49 (80.3%) soft tissue trauma, 2 (3.3%) abdominal trauma, and one case of urogenital trauma. Also multiple traumas were present in most of these cases. Thirteen patients had extremity fractures and three had cranial fractures. None of the bicycle drivers were using helmets at the time of the trauma. CONCLUSION: Bicycle drivers should have specific education, helmet use must become widespread and special traffic regulations have to be settled.

7.
Göğüs travmasında morbidite ve mortaliteyi etkileyen faktörler
The factors affecting the morbidity and mortality in chest trauma
Hıdır Esme, Okan Solak, Yusuf Yürümez, Yücel Yavuz
PMID: 17029121  Sayfalar 305 - 310
AMAÇ: Göğüs travmasına yol açan nedenler, eşlik eden diğer sistem yaralanmaları, tedavi yöntemleri ve sonuçlar ile birlikte torakotomi ihtiyacı, hastanede kalış süresi, morbidite ve mortaliteyi etkileyen prognostik faktörler literatür bilgileri eşliğinde değerlendirildi. GEREÇ-YÖNTEM: Temmuz 2003-Aralık 2005 tarihleri arasında merkezimizde tedavisi yapılan göğüs travmalı 141 olgu (102 erkek (%72.3), 39 kadın (%27.7); ortalama yaş 40; dağılım 8-89) geriye dönük olarak değerlendirildi. BULGULAR: Olguların 117'sinde (%83) künt ve 24'ünde (%17) penetran göğüs travması vardı. Olguların 48'inde (%34) izole göğüs travması, 93'ünde (%66) multisistem travma saptandı. Başvuru anında kanda lökosit sayısı ortalama 12.560±5.7 (5- 25x103/uL ) idi. Akciğer yaralanma skalası 19 olguda (%13.5) grade I, 12 olguda (%8.5) grade II, 25 olguda (%17.7) grade III ve 13 olguda (%9.2) grade IV idi. Başvuru anında hipotansiyon 16 olguda (%11.3) vardı. Tedavide 76 olguda (%53.9) semptomatik tedavi yeterli olurken, 59'unda (%41.8) tüp torakostomi, 11'inde (%7.8) torakotomi uygulandı. Morbidite 30 olguda (%21.3) mevcuttu. Mortalite oranı %7.8 idi. SONUÇ: Lökositoz, yüksek evre akciğer yaralanma skalası grade'i, 3 veya daha fazla kot kırığı ve eşlik eden kafa travması morbidite ve mortaliteyi etkileyen prognostik faktörler olarak saptandı.
BACKGROUND: We evaluated thoracic trauma cases with respect to etiologic causes, other system injuries accompanying to the thoracic trauma, treatment methods and outcomes and the prognostic factors affecting the need for thoracotomy, length of hospital stay, morbidity and mortality in the light of relevant literature data. METHODS: A retrospective evaluation was performed on 141 patients (102 males (72.3%), 39 females (27.7%); mean age 40; range 8 to 89 years) who were treated for thoracic trauma in our center between July 2003 and December 2005. RESULTS: 117 patients (83%) had blunt and 24 (17%) penetrating thoracic trauma. Isolated thoracic trauma and multisystem trauma were found in 48 (34%) and 93 (66%) patients, respectively. Mean white blood cell count was 12.560±5.7 (5-25x103 /uL) at admission. The number of patients who met lung injury scale criteria for grade I, grade II, grade III and grade IV were 19 (13.5%), 12 (8.5%), 25 (17.7%) and 13 (9.2%), respectively. Hypotension was determined in 16 patients (11.3%) during admission. With regard to treatment, while symptomatic conservative management was satisfactory in 76 patients (53.9%), tube thoracoscopy and thoracotomy were performed in 59 (41.8%) and 11 (7.8%) patients respectively. The morbidity was seen in 30 patients (21.3%). The mortality rate was 7.8% (n=11). CONCLUSION: The high white blood cell count, high lung injury scale grade, 3 and more rib fractures and accompanying head injury were determined as the prognostic factors affecting the morbidity and mortality.

8.
Evre III hepatik lezyon ile birlikte olan evre V renal travmanın konservatif tedavisi: Mümkün mü?
Conservative management of grade V renal trauma associated to grade III hepatic lesion: is that possible?
Carla Martinez Menini stahlschmidt, Fabio Lucio Stahlschmidt, Luiz Carlos Von Bahten, Joao Eduardo Leal Nicoluzzi, Thienes Costa
PMID: 17029122  Sayfalar 311 - 314
Solid karın organ hasarlarının konservatif tedavisi giderek artmakta ve konservatif tedavi travma ile uğraşan cerrahlara rakip olmaktadır. Bu olgu sunumunda, evre III karaciğer yaralanmasıyla birlikte olan evre V böbrek yaralanması, cerrahi uygulanmadan başarılı bir şekilde tedavi edildi. Bu tür yaralanmalara gözden geçirilen literatürde rastlanmamıştır.
Conservative management of solid abdominal organ injuries has been increasing and challenging trauma surgeons. This case report describes a successful non-operative management of a grade V renal lesion associated to a grade III hepatic lesion. Such lesions have not been described in conjunction in the revised literature.

9.
Karın içinde serbest hava görünümü veren Pnömatozis intestinalis: Olgu sunumu
Pneumatosis intestinalis mimicking free intraabdominal air: a case report
Emin Türk, Erdal Karagülle, İclal Ocak, Didem Akkaya, Gökhan Moray
PMID: 17029123  Sayfalar 315 - 317
Kırk yedi yaşındaki erkek hastaya pilor stenozu nedeniyle altı kez endoskopik balon dilatasyonu uygulanmış ve yeterli sonuç alınamamıştı. Cerrahi tedavi kararı verilen hastaya çekilen direkt akciğer grafisinde diyafragma altında serbest hava görünümü vardı, fakat klinik olarak akut karın bulguları yoktu. Abdominal bilgisayarlı tomografide, karaciğer anteriorunda ince bağırsak segmentleri ve ince bağırsak duvarı komşuluğunda serbest hava ya da bağırsak duvarına lokalize hava ayırıcı tanı sı net olarak yapılamayan hava görünümleri saptandı. Acil olarak yapılan ameliyatta distal ileal segment duvarında gaz dolu kistler görüldü. Pnömatozis intestinalis karın içinde serbest hava görünümünde ayırıcı tanıda düşünülmelidir.
A 47-year-old male patient had undergone endoscopic baloon dilatation six times due to pyloric stenosis however the result was not satisfying. Surgical treatment was considered. Chest X-ray revealed free sub-diaphragmatic air but there were no acute abdomen signs clinically. In abdominal computerized tomography, there were small intestinal loops anterior to the liver and there was gas collection, which can not be differentiated exactly between an extraluminal free air and the one in the bowel wall of adjacent small bowel segments. In the emergency surgery cysts filled with gas in the wall of distal ileal segments were seen. Pneumatosis intestinalis should be kept in mind in the differential diagnosis of free intraabdominal air.

10.
Süperfisiyel temporal arterde travmatik anevrizma: Olgu sunumu
Traumatic aneurysm of the superficial temporal artery: a case report
Ender Ofluoğlu, Aykut Karasu, Selin Tural, Halil Toplamaoğlu
PMID: 17029124  Sayfalar 318 - 320
Süperfisiyel temporal arterin travmatik anevrizması nadir görülen bir lezyondur. Savaş, ateşli silah, motorlu taşıt ve spor yaralanmaları gibi künt travmalar sık karşılaşılan nedenlerdir. Bu yazıda, 74 yaşında bir erkek hastada, künt kafa travması sonrası süperfisiyel temporal arterde gelişen travmatik anevrizma sunuldu. Travmadan on gün sonra alnında şişlik yakınması ile hastaneye başvuran hastanın yapılan muayene ve kraniyal bilgisayarlı tomografi incelemesi sonucunda travmatik anevrizmadan şüphelenilerek selektif sağ superfisiyel temporal arter anjiyografisi yapıldı. Anjiyografide sağ süperfisiyel temporal arter üzerinde anevrizma görüldü. Genel anestezi altında anevrizmanın distali ve proksimali bağlandı ve total olarak çıkarıldı. Histopatolojik inceleme sonucu travmatik anevrizma olarak bildirildi. Özellikle saçlı deri yaralanmaları nda travmatik lezyonların anevrizma olabileceği göz önünde bulundurulmalı, tanı, tedavi ve cerrahi strateji bu bilgiler ışığında planlanmalıdır.
Traumatic aneursym of superficial temporal artery is an uncommon lesion. Blunt traumas of war, firearm, motorized vehicle and sport injuries are common causes. In this case, traumatic aneursym of superficial temporal artery that occurs after scalp trauma in 74 years old male patient, was reported. Patient who suffers from a mass in his forehead ten days after trauma was admitted to our clinic. Selective angiography of the right temporal arttery was performed as traumatic aneurysm was suspected upon the findings of physical examination and cranial computerized tomography studies. The aneursym was detected. The proximal and distal part of the aneurysm was ligated and it was totally removed under general anesthesia. The histopathological investigation confirmed the presence of the traumatic aneurysm. Especially in hairy skin injuries, traumatic lesions should be considered as an aneurysm. Diagnosis, treatment, and surgical strategy must be planned by the help of these informations.

11.
Longitudinal Klivus Kırığı: Üç olgu sunumu
Longitudinal Clival Fractures: A Report of three Cases
Cevdet Yavuz, Altay Sencer, Serdar Kabataş, Murat İmer, Talat Kırış, Faruk Ünal
PMID: 17029125  Sayfalar 321 - 325
Genellikle şiddetli kafa travmasına eşlik ettiği bildirilen klivus kırığı vertebrobaziler sistem, beyin sapı ve alt kraniyal sinir yaralanmalarına bağlı olarak yüksek mortaliteye sahiptir. Klivus kırığının tanısı erken dönemde yüksek mortalite oranı ve acil radyolojik tekniklerin yetersiz olmasından dolayı nadiren konur. Ancak, yüksek çözünürlükte kemik pencere bilgisayarlı tomografi görüntüleme ile günümüzde tanı kolaylaşmı ştır. Bu yazıda, hafif (bir olgu) ve şiddetli (iki olgu) kafa travması sonrası longitüdinal klivus kırığı saptanan üç hastadaki radyolojik ve klinik özellikler sunularak eşlik eden patolojiler ve prognoz açısından önemi, literatürdeki az sayıda bildirilen olgulardan da yararlanılarak tartışıldı.
Fractures of the clivus are often associated with severe head trauma and have high mortality rates due to coexisting injury of the adjacent vessels, brain stem and lower cranial nerves. An early diagnosis is often not possible because of adherent problems, high mortality rate and inadequacy of emergency imaging. Diagnosis has recently become easier with high resolution bone window computed tomography studies. In this study, radiological and clinical findings of three patients with longitudinal clival fractures and severe head trauma have been presented and associated injuries and prognostic issues are discussed with reference to the limited number of similar cases in the English literature.

12.
Yüksek gerilime yakalanan elektrik yanıklı sekiz yaşındaki çocuğun sağkalımı: Olgu sunumu
Survival of an eight-year-old child with a very severe high-tension electrical burn injury: a case report
Tülay S Yıldız, Hakan Ağır, Didem Koyuncu, Mine Solak, Kamil Toker
PMID: 17029126  Sayfalar 326 - 330
Bu yazıda, yüksek gerilime yakalanmaya bağlı toplam vücut yüzey alanının %68'i çok ağır elektrik yanıklı sekiz yaşındaki erkek hastanın cerrahi yoğun bakım ünitesinde iyi planlanmış ve uygulanmış bir tedavi stratejisi sonrası hayatta kalımı sunulmaktadır. İlk olarak genel anestezi altında eskaratomi ve fasiyotomi ameliyatları geçiren hasta hemen takiben cerrahi yoğun bakım ünitesine alındı. Bu ameliyatlara ek olarak, hasta sağ femur desartikülasyonu ve kardeşinden alınan homogreft ve kendisinden alınan otogreftlerle kısmi kalınlıkta deri greftlemelerini içeren dokuz ameliyat daha geçirdi. Hasta 59 gün mekanik ventilatöre bağlı kaldı. Hasta plastik ve rekonstrüktif cerrahi servisine devredildiğinde tam koopere, hemodinamik olarak stabil ve bilinci tamamen açık bir durumda idi.
We present the management and survival of an eight-year-old boy with a severe high-tension electrical burn injury of 68% of total body surface area in a surgical intensive care unit, as a result of a well-planned and applied treatment strategy. Subsequent to escharotomy and fasciotomy operations under general anesthesia, the patient was taken into the surgical intensive care unit. In addition, patient underwent nine more operations including right femur disarticulation and split-thickness skin graftings with homografts from his brother and autografts. The patient was connected to mechanical ventilator for 59 days. By the time the patient was transferred to plastic and reconstructive surgery ward, he was fully conscious, cooperated and hemodynamically stable.

DIĞER
13.
Dizin
Index
- -
Sayfalar 331 - 345
Makale Özeti |Tam Metin PDF