Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 26 (2)
Volume: 26  Issue: 2 - March 2020
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Ischemia-modified albumin and the IMA/albumin ratio in the diagnosis and staging of hemorrhagic shock: A randomized controlled experimental study
Süleyman Türedi, Aynur Şahin, Metehan Akça, Selim Demir, Gökçen Derya Reis Köse, Arif Burak Çekiç, Mehmet Yıldırım, Ersin Yuluğ, Ahmet Menteşe, Süha Türkmen, Sami Acar
PMID: 32185760  doi: 10.14744/tjtes.2019.32754  Pages 153 - 162
AMAÇ: Hemorajik şokun (HS) tanı ve evrelemesinde iskemi modifiye albümin (IMA) ve IMA/albümin oranının (IMAR) değerini belirlemek.

GEREÇ VE YÖNTEM: Basınç hedefli bir HS modeli oluşturuldu. Kontrol ve şok grupları, HS’ye çeşitli maruz kalma sürelerini simüle etmek için 30 dakika ve 60 dakika boyunca izlendi. Deneyler sırasında tüm deneklere invaziv arter muayenesi yapıldı ve ayrıca ortalama arter basıncı (MAP) azalışlarına dayanarak hafif ve şiddetli şok gruplarına ayrıldı. Gruplar arasında biyokimyasal ve histolojik karşılaştırmalar yapıldı.

BULGULAR: Sonuçlarımız kontrol grubuna göre hem 30 hem de 60 dakikalık şok gruplarında IMA, IMAR, laktat, total oksidan durumu (TOS), total antioksidan durumu (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSI) düzeylerini ortaya koydu. MAP bazlı şok evrelemesi açısından, 30 dakikalık ve 60 dakikalık hafif ve şiddetli şok gruplarındaki IMA, IMAR, laktat, TOS ve OSI düzeyleri kontrol grubundan daha yüksekti. Ancak, hafif ve şiddetli şok grupları arasında anlamlı fark yoktu. Değerlendirilen tüm biyobelirteçler ile çeşitli organlarda HS kaynaklı hasar arasında anlamlı korelasyon tespit edildi. Bu korelasyon laktat ve IMAR düzeylerinde en yüksekti.

TARTIŞMA: İskemi modifiye albumin ve IMAR düzeyleri HS’nin erken tanısında kullanılabilir ve ayrıca HS’nin şiddetini belirlemede kullanım potansiyeline sahiptir. IMA ve IMAR ölçümü alternatif olarak veya HS tanısında laktat ölçümüne ek olarak düşünülebilir
BACKGROUND: To determine the value of ischemia-modified albumin (IMA) and IMA/albumin ratio (IMAR) in the diagnosis and staging of hemorrhagic shock (HS).
METHODS: A pressure-targeted HS model was established in this study. The control and shock groups were monitored for 30 min and 60 min to simulate varying durations of exposure to HS. All subjects underwent invasive arterial monitoring during the experiment and were further divided into mild and severe shock groups based on decreases in mean arterial pressure (MAP). Biochemical and histologic comparisons were performed between the groups.
RESULTS: Our results revealed higher IMA, IMAR, lactate, total oxidant status (TOS) and oxidative stress index (OSI) levels in both the 30- and 60-min shock groups compared to the control group. Concerning MAP-based shock staging, IMA, IMAR, lactate, TOS and OSI levels in the 30-min and 60-min mild and severe shock groups were higher than those of the controls. However, there was no significant difference between the mild and severe shock groups. A significant correlation was determined between all the biomarkers evaluated and HS-induced damage in various organs. This correlation was highest in lactate and IMAR levels.
CONCLUSION: IMA and IMAR levels may be used in the early diagnosis of HS and also have the potential for use in determining the severity of HS. IMA and IMAR measurement may also be considered as an alternative or in addition to lactate measurement in the diagnosis of HS.

2.A novel hemostatic scaffold material and the importance of scaffold formation on ending hemorrhage: An experimental rat study
Ismail Altıntop, Mehmet Tatlı, Zeynep Soyer, Arzu Hanım Yay, Ahmet Öztürk, Çiğdem Karakükçü
PMID: 32185761  doi: 10.14744/tjtes.2019.34359  Pages 163 - 170
AMAÇ: Kanamayı kontrol etmek için farklı farmakolojik ajanlar geliştirilmekle birlikte; geliştirilen ajanların yara yerinde pıhtı oluşumunu tetiklemesi ve devam ettirmesi için vasokonstrüksiyon, koagülasyon ve scaffold (çatı) etkisi oluşturması önemlidir. Amacımız, cilt yarıkları, vücut dışı yaralanmalar, travmatik kesikler, kendiliğinden ya da cerrahi girişimler sonrası oluşan minör ve majör açık kanamaların durdurulması için kullanılacak ajanların kanama durdurucu özelliği yanında scaffold özelliğinin gösterilmesi amaçlanmıştır.

GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız deneysel olarak sıçanlar üstünde yapıldı. Sıçanlarda oluşturulmuş femoral kanama modelimize kanama durdurucuların etkileri incelendi. Araştırmamızda kanama zamanı, scaffold oluşumu, histopatojik etki, SEM analizleri yapıldı.

BULGULAR: Deney modelinde ağırlık kaybı kontrol grubunda ortalama 5.0±1.3 gr, kitosan grubunda ortalama 2.9±1.1 gr, PD grubunda ortalama 2.7±1.0 olarak tespit edildi. Deney öncesi ve sonrası ağırlık farkı için kontrol grubu ile kitosan ve PD grubu karşılaştırıldığında değişim istatistiksel anlamlı bulundu. Scaffold oluşumu incelenirken gruplar arası karşılaştırma yapıldı ve istatistiksel olarak anlamlı idi. Scaffold oluşumu kitosan grubunda 6 (%75) tam, 2 (%25) zayıf olarak tespit edildi. PD grubunda ise 7 (%87.5) tam scaffold oluşumu, 1 (%12.5) zayıf scaffold oluşumu tespit edildi. Scaffold oluşumu kontrol grubu ile kitosan ve PD grubu ile karşılaştırıldığında sonuç anlamlı idi (p=0.002).

TARTIŞMA: Çalışmamızda PD ile oluşturulan scaffold; uygun bir gözeneklilik ve fibrin çatıya destek sağladığı ve kanamanın yeniden oluşmasını önlediğini ortaya koymuştur. PD’nin scaffold etkisi güçlüdür ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. PD bileşiği kitosan kadar kanama durdurmada etkili bulunmuştur. PD’nin hisopatolojik olarak femoral bölgede hücrelerin ve damarların doğal yapısına zarar vermediği gösterilmiştir.
BACKGROUND: Different pharmacological agents are developed to control bleeding. However, it is critical for these agents to induce thrombin formation and have an effect on vasoconstriction, coagulation, and scaffold. In this study, we aimed to demonstrate the agents’ ability to stop bleeding properties on minor and major open bleedings after skin clefts, extracorporal injuries, traumatic cuts, spontaneous or surgical intervention besides scaffold properties. For this purpose, a new and authentic hemostatic agent, processed diatomite (PD) and the most preferred chitosan in the medical area were used to test blood stopping and scaffold effects in a rat femoral bleeding model. The samples were examined by scanning electron microscopy (SEM), and the results on blood stopping were shared.
METHODS: The current experimental study was conducted on rats. The effects of hemostatic agents on our femoral bleeding model were determined. In this study, 22 male Wistar albino rats weighing 158–215 g, were used. The rats were assigned randomly to three groups: control group (n=6), chitosan group (n=8), and PD group (n=8). Bleeding time, scaffold formation, weight differences, histopathological effect and scanning electron microscope (SEM) analyses were performed.
RESULTS: In our experimental model, weight loss was 5.0±1.3 g for the control group, 2.9±1.1 g for the chitosan group, and 2.7±1.0 g for the PD group, respectively. When weighed before and after the experiment, there was a significant change in weights of rats in chitosan, and PD groups regarding scaffold formation: it was complete for six rats (75%) and weak for two (25%) rats in chitosan group; however, it was complete for seven rats (87.5%) and weak for one (12.5%) rat in the PD group. Scaffold formation was significant for the chitosan and PD groups versus the control group (p=0.002).
CONCLUSION: In our study, the scaffold formed by PD exerts appropriate porousness and contributes to fibrin formation and prevent re-bleeding. PD had a strong and significant scaffold effect. The effectiveness of PD to stop bleeding was equal to chitosan. Besides being natural, hemostatic agents should not induce cellular damage. We histopathologically demonstrated that PD was harmless for the natural structure of cells and vessels in the femoral site.

3.The effects of nitroglycerin in the zone of stasis in a rat burn model
Metin Gündüz, Tamer Sekmenli, Ceyhan Uğurluoğlu, İlhan Çiftçi
PMID: 32185753  doi: 10.14744/tjtes.2019.00005  Pages 171 - 177
AMAÇ: Yanıkta direkt termal etkiyle doku ölümü dışında dermal vasküler oklüzyon ve akut tromboz görülür. Jackson tarafından termal yanığın başlangıcında ortaya çıkan koagülasyon, staz ve hiperemi zonlarında oluşan yanık modeli tariflenmiştir. Bu çalışmada antiiskemik ve vazodilatör etkinliği
olan %2 nitrogliserin staz bölgesine uygulanarak rutin tedavide kullanılan gümüş sulfadiyazin %1 krem ve basitrasin-neomisin pomad ile karşılaştırılarak yanık tedavisinde etkinliği ve kullanılabilirliğinin histomorfolojik ve immünhistokimyasal olarak değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda beş gruptan oluşan 30 adet sıçan kullanıldı. Grup 1; kontrol, 2; sham, 3; basitrasin-neomisin sülfat, 4; %2
nitrogliserin ve 5; gümüş sülfadiazin %1 olarak oluşturuldu. ‘Comb’ yöntemiyle yanık oluşturulup 0, 24 ve 48. saatlerde bu bölgelere lokal olarak
vazelin-lanolin, basitrasin-neomisin sülfat, %2 nitrogliserin ve gümüş sülfadiazin %1 uygulanıp 72. saate patolojik değerlendirme için biyopsi alındı.
Alınan materyaller uygun şekilde saklanıp histomorfolojik ve CD 34 ve D 2-40 immün boyaları ile boyanarak vasküler ve lenfatik yapılar immünohistokimyasal olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Histopatolojik incelemelerde %2 nitrogliserin uygulanan grupta diğer gruplarla karşılaştırıldığında ödem, enflamasyon ve vasküler
proliferasyonda istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı.
TARTIŞMA: İskemik olan staz zonunda topikal %2 nitrogliserinin vasküler proliferasyonu artırdığı gözlenmiş olup yanık tedavisinde etkinliğinin olabileceği gösterilmiştir
BACKGROUND: Studies evaluating the recovery of the zone of stasis is an important issue in burn research. In this study, we aimed to evaluate and compare the efficiency of an anti-ischemic and vasodilatory agent, a topical agent containing 2% nitroglycerin with 1% silver sulfadiazine, and bacitracin-neomycin sulfate in the zone of stasis histomorphologically and immunohistochemically.
METHODS: We conducted an experimental study using 30 Wistar-Albino rats, each weighing 250–300 grams. The rats were divided randomly into five groups (six rats in each group). In this study, the “comb model,” which was deemed to be the most appropriate experimental model to produce an injury with predictable zones and was first described by Regas and Erhlich, was used. The following were applied to the zone of stasis after creating a burn model in 0, 24, and 48 hours: topical 2% nitroglycerin, 1% silver sulfadiazine, bacitracin-neomycin sulfate, and Vaseline-lanolin (sham). After 72 hours, biopsies were performed from the zone of stasis and evaluated by histomorphological and immunohistochemical CD 34 (expressed in human endothelial and hematopoietic cells) and D 2–40 (expressed in the endothelium of lymphatic capillaries) methods. The results were evaluated using the chi-square test.
RESULTS: Compared with the other groups, a statistically significant difference was found in edema, inflammation, and vascular proliferation in the nitroglycerin group. Significantly more intense staining for CD 34 was found in the nitroglycerin group compared with the other groups. Immunohistochemical staining for D 2-40 was also found statistically significant in the nitroglycerin group (p<0.05).
CONCLUSION: A topical containing 2% nitroglycerin increases vascular proliferation in the zone of stasis affects the recovery and may be used as a new agent in burn injury treatment.

CLINICAL ARTICLE
4.A new technique in the evaluation of strangulated and incarcerated hernias: Near-infrared spectroscopy
Murat Ziyan, Asım Kalkan, Özlem Bilir, Gökhan Ersunan, Deniz Özel, Özlem Uzun, Semih Korkut
PMID: 32185771  doi: 10.14744/tjtes.2019.72627  Pages 178 - 185
AMAÇ: Bu çalışmamızın amacı, redükte edilemeyen inguinal hernilerde bağırsak oksijenizasyonunu değerlendirmek için yeni bir yöntem olan near infrared spektrofotometri (NIR) spektroskopi tekniğini kullanmaktır. Böylece erken dönemde bağırsak oksijenizasyonu hakkında bilgi edinmeyi ve NIRS’nin kullanılabilirliğini değerlendirmeyi amaçladık.

GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza inguinal hernileri olup elle redükte edilemeyen ve klinik bulgu ve görüntüleme yöntemleri ile ileus tespit edilen 40 hasta alındı. Hastaların inguninal herni olan bölgeleri ile tam lateralinde herni olmayan bölgelerine NIRS propları yapıştırılarak bağırsak oksijenizasyonları ölçüldü. Normal ve herni olan bölgeler arasındaki oksijenizasyon farkları değerlendirildi.

BULGULAR: Yaş ortalaması 65±14 olan, 14’ü kadın (%35.0) ve 26’sı erkek (%65.0) toplam 40 hasta bu çalışmaya alındı. Hastaların redükte edilemeyen herni bölgesinde bağırsak oksijenizasyonları normal bölgelerine göre düşüktü (p<0.001). Bağırsak oksijenizasyonları düşük olan inguinal herni keseleri ameliyat edildiğinde inkarserasyon ve/veya strangülasyon tespit edildi. NIRS ölçümlerinin düşük ölçülmesi bağırsaktaki inkarserasyon ve/ veya strangülasyonu tespit edebiliyordu fakat ikisi birbirinden ayırt edilemiyordu.

TARTIŞMA: Bu çalışmanın bulguları ışığında, strangülasyondan hapsedilmeyi ayırt edememesine rağmen, NIRS bozulmuş bağırsak oksijenasyonu için iyi bir yöntem olarak görünmektedir. NIRS, indirgenemez fıtıklarda ultrasonografi bulgularını desteklemek için kullanılabilir. Bu nedenle, gelecekte acil serviste bağırsak oksijenasyonunu değerlendirmek ve izlemek için bu teknik kullanılabilir.
BACKGROUND: The present study aims to investigate the usefulness of NIRS in identifying decreased blood flow in intestinal tissue inside the hernial sac in incarcerated hernias.
METHODS: Forty patients with manually irreducible inguinal hernias and with ileus determined by clinical findings and imaging were included in this study. Patients’ intestinal oxygenatıons were measured by placing NIRS probes over the areas of inguinal hernia and over non-herniated areas immediately lateral to these. Differences in oxygenation between normal and herniated areas were evaluated.
RESULTS: Forty patients, 14 women (35.0%) and 26 (65.0%) men, with a mean age of 65±14, were enrolled in this study. Intestinal oxygenation was lower in areas of irreducible hernia compared to normal regions (p<0.001). Incarceration and/or strangulation were detected when hernial sacs with low intestinal oxygenation were operated on. Low NIRS measurements were able to identify incarceration and/or strangulation in the intestine but were unable to distinguish between them.
CONCLUSION: In conclusion, in the light of the findings of this study, although not capable of differentiating incarceration from strangulation, NIRS appears to be a good method for showing impaired intestinal oxygenation. NIRS can be used to support ultrasonography findings in irreducible hernias. Therefore, this technique could be used in the future to evaluate and monitor intestinal oxygenation in the Emergency Department.

5.Should percutaneous cholecystostomy be used in all cases difficult to manage?
Erdem Barış Cartı, Koray Kutlutürk
PMID: 32185772  doi: 10.14744/tjtes.2020.73557  Pages 186 - 190
AMAÇ: Kolesistektomi, cerrahiye uygun olan kolesistit hastalarında kabul görmüş bir tedavi yöntemidir. Perkütan kolesistostomi ise cerrahi açıdan yüksek riskli akut semptomlu kolesistit hastalarında geçici bir tedavi yöntemi olmakla beraber elektif kolesistektomi için hastaya zaman kazandırabilir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada ultrason eşliğinde perkütan transhepatik kolesistostomi yapılmış ve dört–altı hafta sonra interval kolesistektomi uygulanmış olan 50 olgu sunuldu. Tüm hastalarda bilgisayarlı tomografide safra kesesi duvar bütünlüğünde bozulma veya Tokyo Guidelines 13 tanısal kriterlerine göre grade II akut kolesistit bulgusu saptanmış olup beş günlük tıbbi tedaviye yanıt alınamayan hastalara kolesistostomi işlemi yapılmasına karar verildi.
BULGULAR: Kolesistostomi her ne kadar akut kolesistit tablosunun yatışmasında etkili bir yöntem olsa da kolesistostomili olgularda dens fibrozis gelişimi nedeni ile yapılacak olan interval kolesistektominin daha komplike bir hal aldığı ve olgunun laparoskopik bitirilmesini zorlaştırdığı görülmüştür.
TARTIŞMA: Kolesistostomi iyileşme süreci içerisinde dens fibrozis gelişimine neden olarak laparoskopik kolesistektomiyi daha komplike hale getirmektedir. Dolayısıyla kolesistostomi yapılacak olgular bu bilgi de göz önünde bulundurularak daha dikkatle seçilmelidir.
BACKGROUND: Cholecystectomy is the well-accepted management method for acute cholecystitis in patients suitable for surgery. Percutaneous cholecystostomy is planned and used in patients at high surgical risk due to acute symptomatic cholecystitis and/or acute or chronic comorbidity. Percutaneous cholecystostomy can provide permanent treatment, or it may act as a bridge for elective cholecystectomy.
METHODS: We presented the outcomes of 50 patients who initially underwent ultrasound-guided transhepatic percutaneous cholecystostomy and 4–6 weeks later, an interval cholecystectomy. All patients had either impaired gallbladder wall integrity on contrast-enhanced abdominal computed tomography performed during admission or had grade II acute cholecystitis according to the Tokyo Guidelines 13 diagnostic criteria and severity grading of acute cholecystitis or exhibited clinical signs of acute cholecystitis on the fifth day of non-operative treatment.
RESULTS: Our results suggest that although percutaneous cholecystostomy is a useful method for alleviation of the emergency clinical condition in acute cholecystitis, it makes the interval cholecystectomy more difficult to perform due to the dense fibrosis developing during the healing process, eventually complicating laparoscopic cholecystectomy.
CONCLUSION: Cholecystostomy may cause fibrosis during the healing process, eventually complicating laparoscopic cholecystectomy. Thus, there is a need for better evaluation during the identification of indications for cholecystostomy.

6.Diagnostic value of GCP-2/CXCL-6 and hs-CRP in the diagnosis of acute appendicitis
Çiğdem Yücel, Esra Fırat Oğuz, Sadettin Er, İlhan Balamir, Turan Turhan, Mesut Tez
PMID: 32185759  doi: 10.14744/tjtes.2019.26270  Pages 191 - 196
AMAÇ: Akut apandisit (AA), akut karın ağrısının en önemli nedenlerinden biridir. AA tanısı için çeşitli laboratuvar belirteçleri çalışılmıştır, ancak hiçbiri fizik muayene veya görüntülemeye üstünlük göstermemiştir. GCP-2/CXCL6, enflamasyon sırasında makrofajlar ve epitelyal ve mezenkimal hücreler tarafından eksprese edilen bir kemokindir. Bu çalışmanın amacı AA hastalarında GCP-2/CXCL6’nın tanısal rolünü araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu kesitsel çalışmada, serum GCP-2/CXCL6 düzeyi 56 AA hastası ve 32 sağlıklı kontrolde ölçülmüştür. Ayrıca, hasta ve kontrol gruplarının hs-CRP ve lökosit (WBC) düzeyleri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Akut apandisit grubunun GCP-2/CXCL-6, hs-CRP ve WBC düzeyleri kontrol grubundan anlamlı derecede yüksekti (tüm karşılaştırmalar için p<0.05). AA grubu arasında ise, GCP-2/CXCL6 seviyeleri kompleks AA’da (gangrenöz, apse ve perforasyon), kompleks olmayan AA’lara göre daha yüksekti (p<0.05). GCP-2/CXCL6 seviyeleri ile hsCRP seviyeleri arasında güçlü bir pozitif korelasyon bulunmuştur (r=0.756, p=0.003) ve GCP-2/CXCL6 seviyeleri ile WBC sayısı arasında orta derecede pozitif korelasyon bulunmuştur (r=0.468, p=0.003). TARTIŞMA: GCP-2/CXCL6, AA teşhisinde ve karmaşık olguların ayırt edilmesinde, özellikle diğer laboratuvar belirteçleri ve görüntüleme teknikleriyle birleştirildiğinde yararlı bir belirteç olabilir.
BACKGROUND: Acute appendicitis (AA) is one of the major causes of acute abdomen pain. Various laboratory markers have been studied for diagnosis of AA, but none of them have shown superiority to physical examination or imaging. GCP-2/CXCL6 is a chemokine expressed by macrophages and epithelial and mesenchymal cells during inflammation. The present study aims to investigate the diagnostic role of GCP-2/CXCL6 in AA patients.
METHODS: In this cross-sectional study, the serum level of GCP-2/CXCL6 was measured in 56 AA patients and 32 healthy control subjects. Also, hs-CRP and white blood cell count (WBC) levels of the patient and control groups were evaluated.
RESULTS: GCP-2/CXCL-6, hs-CRP and WBC levels of the AA group were significantly higher than the control group (p<0.05 for all comparisons). Among AA group, GCP-2/CXCL6 levels were higher in complex AA (gangrenous, abscess and perforation) ones when compared to non-complex AA (p<0.05). A strong positive correlation was found between GCP-2/CXCL6 levels and hs-CRP levels (r=0.756, p=0.003) and a moderate positive correlation between GCP-2/CXCL6 levels and WBC count (r=0.468, p=0.003).
CONCLUSION: GCP-2/CXCL6 can be a useful marker in AA diagnosis and discrimination of complex cases, especially if combined with other laboratory markers and imaging techniques.

7.An updated analysis of the surgical and urological complications of 789 living-related donor kidney transplantations: Experience of a single center
Tayfun Oktar, Taner Koçak, Tzevat Tefik, Selçuk Erdem, Öner Şanlı, H. Orhan Ziyla, İsmet Nane
PMID: 32185773  doi: 10.14744/tjtes.2019.78805  Pages 197 - 202
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, 789 canlı donörden böbrek transplantasyon (CDBT) olgusunda cerrahi ve ürolojik komplikasyonların geriye dönük olarak değerlendirilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Anabilim dalımızda 1983 ve 2017 yılları arasında yapılan 789 CDBT olgusunun klinik bilgileri cerrahi ve ürolojik komplikasyonlar bakımından geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Ürolojik ve cerrahi komplikasyonlar 87 (%11.02) olguda tespit edildi. Olguların 44’ünde (%5.6) görülen ürolojik komplikasyonlar sekiz olguda üriner fistül (1’i distal üreter nekrozu ile birlikte), 10 olguda üreter stenozu, 1 olguda renal kalkül, 9 olguda semptomatik vezikoüreteral reflü ve 16 hastada girişim gerektiren lenfosel idi. Cerrahi komplikasyonlar ise (n=43), 5’i renal arter stenozu ve 3’ü renal ven trombozu olmak üzere toplam 8 olguda vasküler komplikasyon, 14 yara yeri enfeksiyonu, 18 erken ameliyat sonrası cerrahi eksplorasyon gerektiren perinefrik hematom, 2 akselere rejeksiyon nedeniyle renal allograft rüptürü ve bir ameliyat sırasında alt segmental arter hasarı idi.
TARTIŞMA: Çalışmamızda ürolojik ve cerrahi komplikasyonlar alıcıların %11.2’sinde saptanmıştır. Bu komplikasyonların erken tanınması ve uygun stratejilerle yönetilmesi greft kaybı riskini anlamlı ölçüde azaltmaktadır.
BACKGROUND: This study aims to review retrospectively the surgical and urological complications encountered in 789 cases of living-related donor kidney transplantations (LRDKTs).
METHODS: In this study, the clinical records of 789 LRDKTs, which were performed between 1983 and 2017, were reviewed retrospectively concerning surgical and urological complications.
RESULTS: Overall, urological and surgical complications were encountered in 87 (11.02%) of the cases. Of the 789 patients, urological complications were detected in 44 of them (5.6%), including 8 urinary fistula (with 1 distal ureteral necrosis), 10 ureteric stenosis, 1 renal calculus, 9 symptomatic vesicoureteral reflux and 16 lymphoceles requiring intervention. As surgical complications (n=43), vascular complications were encountered in 8 cases; there were 5 cases with renal artery stenosis and 3 with renal vein thrombus. Wound infection was detected in 14 patients. Eighteen patients underwent surgical explorations due to perinephric hematoma during the early postoperative period. Renal allograft rupture due to accelerated rejection was developed in 2 cases. A lower segmental arterial injury occurred in 1 patient during the operation.
CONCLUSION: In our series, urological and surgical complications were detected in 11.02% of the recipients. Although complications still encountered, early identification of these complications with proper management strategies significantly decreases the risk of graft loss.

8.Endoscopic and surgical management of iatrogenic biliary tract injuries
Turan Acar, Nihan Acar, Feyyaz Güngör, Emrah Alper, Özlem Gür, Hakan Çamyar, Mehmet Hacıyanlı, Osman Nuri Dilek
PMID: 32185767  doi: 10.14744/tjtes.2019.62746  Pages 203 - 211
AMAÇ: İyatrojenik safra yolu yaralanmalarını, nadir görülen bir komplikasyon olup erken tanınmadığında yüksek morbidite ve mortaliteye neden olur. Tedavisi, yaralanma boyutu ve yaralanmanın fark edilmesine dek geçen süreye göre değişmekle birlikte, çoğunlukla endoskopik ve perkütan girişimler yeterli olmaktadır. Fakat bu tedaviler sonrasında ilerleyen yıllarda biliyer striktür, tekrarlayan kolanjit atakları ve hatta siroz gibi majör komplikasyonlara neden olabileceği unutulmamalıdır. Bu yazımızda postkolesistektomi biliyer kaçaklara yaklaşımımızı ve literatür eşliğinde tedavi yönetimini sunmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2015–Temmuz 2019 tarihleri arasında biliyer kaçak nedeniyle tedavi ettiğimiz 105 hastanın dosyası geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların çoğunluğunu, dış merkezde kolesistektomi geçirip, biliyer kaçak saptanması üzerine kliniğimize sevk edilenler oluşturmakta idi. Hastalar kaçak yeri ve miktarına göre belirlenen Strasberg sınıflandırmasına göre gruplandırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 105 hastanın 55’i erkek, 50’si kadın olup ortalama yaş 55.2±16.26 yıl (21–93 yıl) idi. Strasberg sınıflamasına göre; 57 hastada tip A, 1 hastada tip B, 3 hastada tip C, 29 hastada tip D ve 15 hastada tip E yaralanma mevcut idi. Seksen beş hasta endoskopik ve girişimsel radyolojik yöntemlerle başarı ile tedavi edilirken, 20 hastaya cerrahi girişim yapıldı.
TARTIŞMA: Biliyer kaçaktan şüphelenilen her hastada, ayrıntılı tarama ve uygun tedavi morbidite ve mortalitede önemli bir düşüş sağlar. Bu sebeple, erken tanı hem erken hem de geç dönem sonuçlar açısından çok önemlidir.
BACKGROUND: Iatrogenic biliary tract injury (BTI) is a rare complication but has high risks of morbidity and mortality when it is not early noticed. Although the treatment varies depending on the size of injury and the time until the injury is noticed, endoscopic and percutaneous interventions are usually sufficient. However, it should be remembered that these interventions may cause major complications in the following years, such as biliary stricture, recurrent episodes of cholangitis and even cirrhosis. In this paper, we aimed to present our approach to BTI following cholecystectomy and our treatment management in the light of the literature.
METHODS: The medical records of 105 patients who were treated for BTI between January 2015 and July 2019 were evaluated retrospectively. The majority of the patients consisted of the patients who underwent cholecystectomy at an external medical center and were referred to our clinic due to biliary leakage (BL). Patients were grouped according to Strasberg classification determined by the place of leakage.
RESULTS: Among 105 patients included in this study, 55 were male, and 50 were female. Mean age was 55.2 ±16.26 years (range, 21–93 years). According to Strasberg classification, type A, B, C, D and E injuries were detected in 57, 1, 3, 29 and 15 patients, respectively. Eighty-five patients were successfully treated with endoscopic and percutaneous interventions, while 20 patients underwent surgery.
CONCLUSION: In all patients with suspected BTI, a detailed screening and appropriate treatment provide a significant decline in morbidity and mortality. Therefore, early diagnosis is very important for both early and late outcomes.

9.Correlation between optic nerve sheath diameter and Rotterdam computer tomography scoring in pediatric brain injury
Yasemin Kayadibi, Nazan Ülgen Tekerek, Osman Yeşilbaş, Serhat Tekerek, Emel Üre, Turgut Kayadibi, Deniz Esin Tekcan Şanlı
PMID: 32185780  doi: 10.14744/tjtes.2019.94994  Pages 212 - 221
AMAÇ: Kafa travması pediatrik hastalarda acil servise en sık başvuru sebebidir. Kafa travmasında kafa içi basıncın (KİB) artması ikincil beyin hasarına neden olmakla birlikte, hastanın tedavisinde önemlidir. Optik sinir kılıf çapının (OSKÇ) ölçümü artmış KİB’nin belirlenmesinde kullanılabilir bir yöntemdir. Biz bu çalışmada ciddi kafa travmalı pediatrik olgularda OSKÇ ile prognoz açısından önemli Rotterdam bilgisayarlı tomografi skorlama (RBTS) sistemi arasındaki ilişkiyi araştırmayı hedefledik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2017–Nisan 2018 tarihleri arasında 0–18 yaş aralığında hastanemiz acil servisine kafa travması (n=401) ve kafa travması dışı (konvülziyon, solunum sıkıntısı, baş ağrısı) (n=255) şikayetlerle başvuran, bilgisayatlı tomografi (BT) çekilen toplam 656 hastaların görüntüleri ve tıbbi kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, geliş şikayeti, travmanın şekli (yüksek enerjili-düşük enerjili) kaydedildi. Kafa travması ile başvuran hastalar, hasta grubu; travma dışı sebeplerle başvuran ve çekilen beyin BT’si normal olarak yorumlanan hastalar kontrol grubu olarak belirlendi. BT bulgularına göre travmatik beyin hasarları Rotterdam kriterlerince skorlandı. Hastalar 0–3 yaş, 3–6 yaş, 6–12 yaş ve 12–18 yaş olarak yaşlarına göre sınıflandırıldı.
BULGULAR: Çalışmamızda pediatrik olgular için OSKǒnin yaş aralıklarına göre tomografik referans değerleri belirlendi. Ciddi kafa travmalı hastaların OSKÇ ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılık mevcuttu (p<0.05). RBTS ve OSKÇ arasında korelasyon izlenmiş olup ciddi kafa travmasında (scor 4–5–6) kullanılabilecek, yaş aralıklarına göre kestirim değerleri belirlendi.
TARTIŞMA: Çalışmamız pediatrik ciddi kafa travmasınında prognozu belirlemede RBTS sistemine ek olarak artmış KİB’nin gösterilmesinde OSKÇ değerlerinin de kullanılabileceğini göstermiştir. Ayrıca çalışmamızda pediatrik hastalar için OSKǒnin tomografik referans değerleri belirlenmiştir.
BACKGROUND: Pediatric head trauma is the most common presentation to emergency departments. Increased intracranial pressure (ICP) may lead to secondary brain damage in head trauma and early diagnosis of increased ICP is very important. Measurement of optic nerve sheath diameter (ONSD) is a method that can be used for determining increased ICP. In this study, we aimed to evaluate the relationship between optic nerve sheath diameter (ONSD) and Rotterdam computer tomography scores (RCTS) in pediatric patients for severe head trauma.
METHODS: During January 2017–April 2018, medical records and imaging findings of children aged 0–18 years who underwent computed tomography (CT) imaging for head trauma (n=401) and non-traumatic (convulsions, respiratory disorders, headache) (n=255) complaints, totally 656 patient were evaluated retrospectively. Patients’ age, sex, presentation and trauma type (high energy-low energy) were identified. Non-traumatic patients with normal cranial CT findings were considered as the control group. CT findings of traumatic brain injury were scored according to Rotterdam criteria. Patients were divided into groups according to their age as follows: 0–3 years, 3–6 years, 6–12 years and 12–18 years.
RESULTS: In our study, tomographic reference measurements of the ONSD in pediatric cases were presented according to age. There was a statistically significant difference between ONSD of severe traumatic patients and the control group. Correlation between RCTS and ONSD was determined and age-specific cut-off values of ONSD for severe traumatic scores (score 4–5–6) were presented.
CONCLUSION: In our study, reference ONSDs of the pediatric population for CT imaging was indicated. Our study also showed that ONSD measurement is a parameter that can be used in addition to the RCTS to determine the prognosis of the patient in severe head trauma, by reflecting increased intracranial pressure.

10.Electrical burns and complications: Data of a tertiary burn center intensive care unit
Abdulkadir Başaran, Kayhan Gürbüz, Özer Özlü, Mete Demir, Orhan Eroğlu, Koray Daş
PMID: 32185768  doi: 10.14744/tjtes.2019.65780  Pages 222 - 226
AMAÇ: Yanık merkezi yoğun bakım ünitemizde tedavi edilen elektrik yanıklı hastaların verilerini gözden geçirerek tedavi sonuçlarımız ile birlikte komplikasyonları tartışmak amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Eylül 2017–Ağustos 2018 tarihleri arasında yanık merkezi yoğun bakım ünitesinde yatan elektrik yanıklı hastaların demografik verileri, yanık mekanizması, prezentasyonu, ortalama yanık total vücut alanı yüzdesi (TBSA), kısaltılmış yanık şiddeti indeksi (ABSI) skorları, komplikasyonlar ve tedavi yaklaşımları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Yanık merkezi yoğun bakım ünitemize yatırılan hastaların (n=139) %17.9’u elektrik yanığı hastası idi. Hastaların tümü erkekti ve ortanca yaşları 27.0 yıl idi. Hastaların 23’ü yüksek voltaj (%92), ikisi düşük voltaj (%8) elektrik ile yanmıştı. Ortanca yanık TBSA skoru 20.0 idi. Sekiz hastada eşlik eden baş, vertebra veya ekstremite yaralanmaları mevcuttu. Hastaların 16’sı (%64) işte yaralanmıştı. On altı hasta (%64) komplikasyonla iyileşti. Komplikasyonla iyileşen grupta yoğun bakım ve toplam hastane kalış süreleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla, p=0.005 ve p=0.001), ancak TBSA ve ABSI skorlarında anlamlı farklılık görülmedi. TBSA ve ABSI skorları yoğun bakım ve toplam hastane yatış süreleri ile korele bulundu.
TARTIŞMA: Elektrik yanıklı hastalarımızın yüzdesi literatürde belirtilenden yüksektir. Yanık TBSA ve ABSI skorlarının prognozla ilişkili olmadığı görülmüştür. Elektrik yanıklı hastaların çoğunluğu iş kazasında yüksek voltajla yaralandığından, iş güvenliği ilkelerine uyulması bu yaralanmaları azaltabilir. Elektrik yanıklarında komplikasyon oranı yüksek olduğundan hastaların deneyimli sağlık ekibi eşliğinde, tam donanımlı merkezlerde, güncel rehberlere göre tedavisi yapılmalıdır.
BACKGROUND: To review the records of electrical burn patients hospitalized in our burn intensive care unit (ICU) and to report the complications together with our treatment results.
METHODS: Demographic data, burn mechanism, presentation, percentage of burn total body surface area (TBSA), abbreviated burn severity index (ABSI) scores, complications and treatment approaches of electrical burn patients admitted to our burn ICU between September 2017 and August 2018 were evaluated retrospectively in this study.
RESULTS: Electrical burn injury patients consisted of 17.9% of the patients who were hospitalized in burn ICU (n=139). All patients were male, and the median age was 27.0 years. Twenty-three patients (92%) were burned with high voltage electricity. The median percentage of burn TBSA score was 20.0. Eight patients had an accompanying head, a vertebra or extremity injuries. Sixteen patients (64%) were injured at work. Sixteen patients (64%) recovered with complications. ICU stay and total hospital stay were significantly higher in the group that healed with complications (p=0.005 and p=0.001, respectively). However, no significant differences were detected in burn TBSA and ABSI scores. TBSA and ABSI scores were correlated with ICU and total hospital stay.
CONCLUSION: The proportion of our electrical burn patients is higher than reported in the literature. Burn TBSA and ABSI scores seem unrelated to prognosis. As the majority of patients are burned with high-voltage electricity at work, these injuries can be reduced by following occupational safety principles. Because of the high rate of complications in electrical burns, an experienced health team in well-equipped centers should treat patients in accordance with updated guidelines.

11.Non-operative management of civilian abdominal gunshot wounds
Adnan Özpek, Tolga Canbak
PMID: 32185776  doi: 10.14744/tjtes.2020.86132  Pages 227 - 234
AMAÇ: Bu çalışmada sivil nedenli abdominal ateşli silah yaralanmalı (ASY) hastalarda selektif non-operatif tedavi (SNOT) sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Ocak 2009 ile Ocak 2018 tarihleri arasında sivil nedenli abdominal ASY nedeniyle yatırarak takip ve tedavi ettiğimiz hastalar ileriye yönelik veri tabanında geriye dönük olarak incelendi. Hastalar yaş, cinsiyet, yaralanma şekli, anatomik yaralanma bölgesi, Yaralanma Şiddet Skoru (ISS), Revize Edilmiş Travma Skoru (RTS), Penetran Abdominal Travma İndeksi (PATI), uygulanan tedavi yöntemi, ameliyata alınma süresi, hastanede yatış gün sayısı ve mortalite yönünden irdelendi.
BULGULAR: Hastaların 84’ü (%89.4) erkek, 10’u (%10.6) kadın, ortalama yaş 32.7 (4–60 yaş) idi. Seksen iki hasta (%87.2) tabanca mermisi, 12 (%12.8) hasta tüfek saçması ile yaralanmıştı. Tüm hastaların ortalama ISS, RTS ve PATI değerleri sırasıyla 17.05, 7.27 ve 9.21 bulundu. Hastaların 21’ine (%22.3) hemodinamik instabilite, 27’sine (%28.7) ise peritonit bulguları nedeniyle hemen acil laparatomi ve/veya torakotomi uygulandı. Diğer 46 (%48.9) hasta kliniğe yatırılarak takip edildi. Bu hastalardan peritonit bulguları gelişen 5’ine (%5.3) erken laparatomi, 8’ine (%8.5) geç laparatomi uygulandı. Geriye kalan 33 (%35.1) hasta non-operatif olarak tedavi edildi. Flank yaralanmalarının %61.1’i, sağ torakoabdominal yaralanmaların %50’si, posteriyor abdominal yaralanmaların %44.4’ü, pelvik yaralanmaların %42.1’i ve sol torakoabdominal yaralanmaların %27.8’i başarılı şekilde SNOT uygulaması ile taburcu edildi. Sadece 6 (%6.4) hastaya gereksiz laparatomi uygulandı, toplam 10 (%10.6) hastada mortalite gelişti.
TARTIŞMA: Hemodinamisi stabil olan ve peritonit bulgusu mevcut olmayan, belirli anatomik lokalizasyondaki sivil nedenli abdominal ASY’li hastaların bir kısmı, delici-kesici alet yaralanmalı hastalar gibi non-operatif tedavi edilebilir. Böylece gereksiz laparatomi ve buna bağlı komplikasyonlar azaltılabilir. Özellikle flank, posterior abdominal, torakoabdominal ve pelvik bölgenin ASY’de non-operatif takip ve tedavinin başarı oranlarının yüksek olduğu hatırda tutulmalıdır.
BACKGROUND: In this study, we aimed to evaluate the results of selective non-operative management in patients with civilian abdominal gunshot wounds.
METHODS: Patients hospitalized and monitored in our clinic due to civilian abdominal gunshot wounds between January 2009 and January 2018 were retrospectively examined. Patients were studied concerning age, gender, mechanism of injury, anatomic injury site, Penetrating Abdominal Trauma Index (PATI), Injury Severity Score (ISS), Revised Trauma Score (RTS), treatment method, time to operation, days of hospitalization and mortality.
RESULTS: Of the patients, 84 (89.4%) were male, and 10 (10.6%) were female with a mean age of 32.7 (range 4–60). The mean ISS, RTS and PATI values of all patients were 17.05, 7.27 and 9.21, respectively. Immediate laparotomy and/or thoracotomy were performed in 21 (22.3%) of the patients due to hemodynamic instability and in 27 (28.7%) of the patients because of peritonitis findings. The remaining 46 (48.9%) patients were managed non-operatively. Among these patients, early laparotomy was performed in five (5.3%) and late laparotomy in eight (8.5%) patients who developed peritonitis symptoms. The other 33 (35.1%) patients were treated non-operatively. Of these patients, 61.1% of the patients with flank injuries, 50% of the patients with right thoracoabdominal injuries, 44.4% of the patients with posterior abdominal injuries, 42.1% of the patients with pelvic injuries and 27.8% of the patients with left thoracoabdominal injuries were successfully treated non-operatively. Non-therapeutic or negative laparotomy was performed on six (6.4%) patients. Mortality was 10.6% (n=10) in all patients.
CONCLUSION: Some patients with a civilian abdominal gunshot wound in certain anatomical localization who are hemodynamically stable and have no peritonitis symptoms can be non-operatively managed just as in patients with abdominal stab wounds. Success rates of selective non-operative management are high, especially in gunshot wounds of flank, posterior abdominal, thoracoabdominal and pelvic regions.

12.Fournier’s gangrene: Five years’ experience from a single center in Turkey
Engin Hatipoglu, Süleyman Demiryas, Osman Şimşek, Kaya Sarıbeyoğlu, Salih Pekmezci
PMID: 32185769  doi: 10.14744/tjtes.2020.66805  Pages 235 - 241
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, İstanbul’daki üçüncü basamak bir hastaneye başvuran Fournier gangreni hastalarının demografik, klinik ve cerrahi verilerini analiz etmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2010–Ocak 2015 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi, Plastik Cerrahi ve Üroloji Anabilim Dalları tarafından takip edilen Fournier gangrenli 35 hasta dahil edildi. Cinsiyet, yaş, yatış süresi, altta yatan neden(ler), debridman sayısı, predispozan faktörler ve 10 yıllık bir süre içinde cerrahi ile ilgili veriler geriye dönük olarak değerlendirildi ve analiz edildi.
BULGULAR: Otuz beş hastanın yaş ortalaması 58.14±12.71 idi. Otuz beş hastanın 20’sinde (%57.1) diabetes mellitus (DM) mevcuttu. Hastaların 12’si (%34.2) yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatırıldı. YBܒde kalma süresinin yaş, hematokrit seviyesi, FGSI ve UFGSI’den anlamlı derecede etkilendiği bulundu (sırasıyla, p=0.013, p=0.030 p=0.025 ve p=0.002).
TARTIŞMA: Fournier gangreni, mortalite oranı yüksek fulminan bir enfeksiyondur. FG tanısı için fizik muayene ve öykü oldukça önemlidir. En sık görülen komorbidite DM’dir. Yaş, hematokrit seviyesi, FGSI ve UFGSI skorları hastaların YBܒde kalış sürelerini etkilediği bulunmuştur.
BACKGROUND: Is the present study aims to analyze demographic, clinical and surgical data of all patients with FG (Fournier’s gangrene) admitted to a tertiary healthcare hospital in the largest city of Turkey.
METHODS: This study included 35 patients with Fournier’s gangrene, who were followed by the General Surgery, Plastic Surgery, and Urology Departments of Istanbul University Cerrahpaşa Faculty of Medicine from January 2010 to January 2015. Demographic and clinical data, including gender, age, length of stay at the hospital, the underlying cause(s), number of debridement, predisposing factors, and surgical reconstructive data over 10 years were assessed and analyzed retrospectively.
RESULTS: The mean age of the 35 patients was 58.14±12.71 years. Diabetes mellitus was present in 20 of the 35 (57.1%) patients. Twelve of the patients (34.2%) were hospitalized in the intensive care unit (ICU). Length of stay in the ICU was found to be significantly influenced by age, hematocrit level, FGSI and UFGSI (p=0.013, p=0.030 p=0.025 and p=0.002, respectively).
CONCLUSION: Fournier’s gangrene is a fulminant infection with a high mortality rate. Physical examination and anamnesis are quite important for the diagnosis of FG. DM is the most common comorbidity. Age, hematocrit level, FGSI and UFGSI scores affect the patients’ length of stay in the ICU.

13.The importance of the injury severity scores and revised trauma scores for moderate traumas: A state hospital experience
Feray Yıldırım Aydın, Dilek Dülger
PMID: 32185756  doi: 10.14744/tjtes.2020.06623  Pages 242 - 246
AMAÇ: Hasarın derecesi, travmanın ciddiyetinin belirlenmesinde halen güncel ve önemli bir konudur. Bu amaçla dünyada çeşitli travma skorlama sistemleri kullanılmaktadır. Yaralanma şiddeti skoru ve revize travma skorları bunlardan biridir. Bu yazıda, şu anda sıklıkla kullanılan ve bilim tarafından büyük ölçüde olgunlaşan bu iki travma puanlama sisteminin işlevlerini devlet hastanesi düzeyinde değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Geriye dönük arşiv taraması ile klinik çalışmalar yürütmek üzere etik kurul onayını takiben; 1 Ocak 2012 ve 31 Aralık 2017 tarihleri arasındaki veriler, 29 Mayıs Devlet Hastanesi’nde travmatik yaralanma tanısı alan tüm hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla geriye dönük olarak incelendi. Eksik veya net olmayan veriler çalışmaya alınmadı. Sürekli değişkenler için basit ve standart sapma, ikili değişkenler için yüzde ve frekans değerleri kullanıldı. Sürekli değişkenlerin değerlendirilmesinde, bağımsız gruplarda dağılım durumuna göre Student t-testi veya Mann-Whitney U-testi kullanıldı. İkili değişkenler ki-kare testi ile değerlendirildi. Tek değişkenli analizlerde anlamlı olduğu tespit edilen değişkenler lineer ve ikili lojistik regresyon (LR) modeli ile tekrar değerlendirildi.
BULGULAR: Tüm hastaların yaş ortalaması 37.53±14.47 yıldı [erkek (35.68±13.9) – kadın (40.61±15.1) – (p=0.116)]. Genel popülasyon için ortalama yaralanma travma skoru 3.18±8.46 idi. Yaralanma şiddeti skoru (ISS) cinsiyeti ile ilgili farklılık görülmemiştir [(3.93±10.49 ve 1.91±2.34) (p=0.727)]. Yaş ile ilgili olarak, gözden geçirilmiş travma skoru (RTS) için istatistiksel anlamlılık kaydedilmedi [(7.60±0.91’e karşılık 7.81±0.16) (p=0.207)]. Yaralanma mekanizması ile ilgili olarak, iki travma skoru arasında bir fark saptandı; hem ISS hem de RTS’nin istatistiksel önemi vardı. Sonuçlar ISS [penetrant (6.56±6.47) ile künt (2.45±8.68) (p=0.002)] ve RTS [penetrant (7.41±0.54) ile künt (7.74±0.79) (p=0.001)] için bulundu. Lojistik lineer regresyon ile son istatistiklerden sonra, penetran yaralanma için solunum hızı istatistiksel olarak anlamlı idi [AOR 0.22 (0.001, 0.47) (p<0.05)]. RTS skoru bileşenleri için ayrıntılı subanalizde orta dereceli travmalarda solunum hızı da anlamlıydı [AOR 0.22 (0.001, 0.47) (p=0.004)].
TARTIŞMA: Her iki ISS ve RTS de orta dereceli yaralanma tiplerinin hepsinde önemsizdir. Diğer yandan solunum hızı özellikle penetran ve orta dereceli yaralanmalarda önemli bir belirteçtir.
BACKGROUND: The degree of damage presents a pressing issue in determining trauma severity. Various trauma-scoring systems, such as the injury severity and revised trauma scores, are used worldwide. In this study, we aimed to evaluate the functionalities of these two trauma scoring systems, which are presently used frequently and have scientifically evolved at the state hospital level.
METHODS: Following approval from the ethics committee to conduct clinical studies with retrospective archive screening, data between January 1, 2012, and December 31, 2017, were retrospectively analysed for determining the factors affecting mortality in all patients diagnosed with traumatic injury in 29 Mayıs State Hospital. Incomplete or unclear data were excluded from this study. Mean and standard deviation were used for continuous variables; percentage and frequency values were used for binary variables. For evaluating continuous variables, Student’s t-test or Mann–Whitney U-test was used in independent groups based on their distribution status. Dichotomous variables were evaluated using the chi-square test. The results and significant in univariate analyses were evaluated again by the linear and binary logistic regression model.
RESULTS: Mean age of all patients was 37.53±14.47 years [male (35.68±13.9) versus female (40.61±15.1) (p=0.116)]. Mean injury trauma score for the general population was 3.18±8.46. No dissimilarity was noted regarding gender for the injury severity score (ISS) [(3.93±10.49 versus 1.91±2.34) (p=0.727)]. Regarding age, for revised trauma score (RTS), no statistical significance was noted [(7.60±0.91 versus 7.81±0.16) (p=0.207)]. Regarding the injury mechanism, we detected a difference between the two trauma scores; both ISS and RTS also had statistical significance. The results were found for ISS [penetrant (6.56±6.47) versus blunt (2.45±8.68) (p=0.002)] and for RTS [penetrant (7.41±0.54) versus blunt (7.74±0.79) (p=0.001)]. After the final statistics with logistic linear regression, the respiratory rate was statistically significant for penetrant injury [AOR 0.22 (0.001, 0.47) (p≤0.05)]. In the detailed subanalysis for RTS score components, respiratory rate was also significant in moderate traumas [AOR 0.22 (0.001, 0.47) (p=0.004)].
CONCLUSION: Both ISS and RTS are nonsignificant in all moderate injury types. On the other hand, respiratory rate is an important marker, especially in penetrant moderate injuries.

14.Ingested foreign bodies in children: Do they really pass spontaneously from the gastrointestinal tract? A single-centre experience with 1000 cases
Hasan Özkan Gezer, Semire Serin Ezer, Abdulkerim Temiz, Emine İnce, Akgün Hiçsönmez
PMID: 32185763  doi: 10.14744/tjtes.2019.40350  Pages 247 - 254
AMAÇ: Yabancı cisim (YC) yutulması, çocukları tedavi eden tüm kliniklerde sıkça karşılaşılan bir durumdur. Ebeveynler ve doktorlar için önemli kaygılara neden olmaktadır. Amacımız YC yutan çocuklarda en uygun yaklaşımı belirlemekti.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2005–2017 yılları arasında YC yutulması ile başvuran 1000 çocuğun kayıtları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Bin çocuğun %53.8’i erkekti. En sık görülen YC tipi madeni paraydı (%35). Hastaların %49’unda direkt grafide YC görülmedi ve bu hastaların %86’sına herhangi bir müdahale yapılmadı. Beş yüz dört (%51) X-ray pozitif olan hastada, özofagus (%68) en yaygın yerleşim yeriydi. Hayatı tehdit eden komplikasyonlar trakeoözofageal fistül (1), Meckel divertikül perforasyonu (1) ve rijit endoskopiye bağlı perforasyon (1) idi.
TARTIŞMA: En fazla yutulan YC’lerden olan madeni paranın şekil ve büyüklüklerinin ülkelere göre değiştiğini ortaya koyduk ve bunun da kendiliğinden geçiş sonuçlarımızı etkilediğini gördük. Madeni paranın kendiliğinden gastrointestinal sistemi terk etme oranını literatüre göre oldukça düşük, %48 olarak bulduk. Düğme (saat) pili yutup midesine geçmiş, semptomsuz hastalarda ise, “acil endoskopik çıkarım” değil, “dikkatli/yakın takip” yaklaşımı öneriyoruz. Hastalar evde izlenmeli ve yönetilmelidir. Çalışmamızda, pilin mideye ulaşması durumunda, %85’inin gastrointestinal sistemden kendiliğinden ve sorunsuzca geçtiğini belirledik.
BACKGROUND: Foreign body (FB) ingestion is frequently encountered in all departments that treat children. FB may bring about significant anxiety for parents and physicians. The present study aims to determine the appropriate approach for FB ingestion in children.
METHODS: The records of 1000 children with a history of FB ingestion between the years 2005 and 2017 were reviewed retrospectively in this study.
RESULTS: Of 1000 children, 53.8% were male. The most common types of FBs were coins (35%). X-ray was negative in 49% of the patients, and 86% of these patients received no intervention. Of the 504 (51%) X-ray-positive patients, the oesophagus (68%) was the most common location. Life-threatening complications were tracheo-oesophageal fistula (1), Meckel’s diverticulum perforation (1), and perforation due to rigid endoscopy (1).
CONCLUSION: We demonstrated that coins, which are the most commonly ingested FBs, have various types and sizes according to their countries of origin, and this affects spontaneous passage. We found that only 48% (quite low compared to the literature) of the coins passed spontaneously. In asymptomatic patients with a gastric button battery, we suggest a “watchful waiting” approach. The patients should be observed and managed at home. In our study, we found that 85% of the button batteries that reached the stomach passed spontaneously.

15.Reversal of Hartmann’s procedure is still a high-morbid surgery?
Ozan Akıncı, Müge Yurdacan, Başar Can Turgut, Server Sezgin Uludağ, Osman Şimşek
PMID: 32185770  doi: 10.14744/tjtes.2019.71725  Pages 255 - 259
AMAÇ: Bu çalışma Hartmann prosedürü kapatılmasının ameliyat öncesi ve ameliyat sırasında risk faktörlerine dayanarak sonuçlarını değerlendirmektedir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Ocak 2010–Ocak 2016 yılları arasında Hartmann prosedürü uygulanan 78 olgu geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Olguların 45’i erkek, 33’ü kadındı. Olguların 32’si malignite, 15’i divertikül perforasyonu, 11’i sigmoid volvulus nedeniyle ameliyat edilmiştir. Otuz iki olguda Hartmann kapatılması yapılabilmiştir. Hartmann kapatılması için morbidite ve mortalite oranları sırasıyla %37.5–%0.0 idi.
TARTIŞMA: Hartmann prosedürü kapatılması kabul edilebilir morbidite oranları ile güvenilir bir cerrahi olarak görünmektedir. Doğru hasta seçimi, doğru operasyon zamanlaması ve titiz bir cerrahi hazırlık yapıldığı takdirde Hartmann prosedürü kapatılmasının morbidite ve mortalite riski minimalize edilebilir.
BACKGROUND: This study evaluated the outcome of the reversal of Hartmann’s procedure based on preoperative and intraoperative risk factors.
METHODS: We retrospectively reviewed 78 cases, whom we applied the Hartmann’s procedure either electively or under emergency conditions in our clinic between the years 2010 and 2016.
RESULTS: Of the cases reviewed in this study, 45 patients were males, and 33 patients were females. Of all cases included in this study, 32 cases were operated due to malignancies, 15 cases were operated due to a perforated diverticulum, and 11 cases were operated due to sigmoid volvulus. Reversal of Hartmann’s was performed in 32 cases. The morbidity and mortality rates for the reversal of Hartmann’s procedure were 37.5% and 0.0%, respectively.
CONCLUSION: The reversal of Hartmann’s procedure appears to be a safe operation with acceptable morbidity rates. If the correct patient selection, correct operation timing and meticulous surgical preparation are performed, the risk of morbidity and mortality of the reversal of Hartmann’s procedure can be minimized.

16.Results of acromioclavicular joint reconstruction using a novel minimally invasive technique
Gazi Huri, Erdi Özdemir, Nezih Ziroglu, John Costouros, Edward McFarland
PMID: 32185762  doi: 10.14744/tjtes.2019.36897  Pages 260 - 264
AMAÇ: Akromiyoklaviküler (AC) eklem hasarı, 100.000’inde 3 ile 4 sıklığında görülen bir yaralanmadır. AC eklem yaralanmalarının tedavisi için optimal tedavi konusunda net bir fikir birliği olmadığından çok sayıda cerrahi teknik tanımlanmıştır. Çalışmamızda literatürde bildirilen diğer tekniklerle karşılaştırıldığında, minimal-invaziv polimer serklaj tel sistemi ile olumlu klinik sonuçlar elde edeceğimizi hipotez edilmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bölümümüzde 2014–2017 tarihleri ​​arasında subakut AC yaralanması olan tüm yetişkin hastalar geriye dönük olarak taranarak klinik ve radyografik olarak incelendi. Ameliyat öncesi ve sonrası klinik sonuçlar ASES skoru, Constant skoru ve UCLA omuz skoru ölçeği ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya aynı minimal-invaziv tekniği kullanarak aynı cerrah tarafından cerrahi tedavi uygulanmış tip 5 AC yaralanması olan beş hasta dahil edildi. Ortalama takip süresi 22.4 aydı (18–29). Ameliyat öncesi ortalama korakoklavikular (CC) uzaklığı cerrahi tarafta 19.7 mm (16.4–24.5 mm), kontralateral tarafta 9.48 mm idi. Ameliyat sonrası erken dönemde ortalama CC mesafesi 7.1 mm (4.5–11.2 mm) idi. Son takipte, ortalama CC mesafesi 13.8 mm (7.3–21.2 mm) idi. Ameliyat öncesi ortalama Constant skoru 48, UCLA omuz skoru 14.8, ASES omuz skoru 49.26 idi. Hastaların son takiplerinde ortalama Constant skoru 91.6, UCLA omuz skoru 33.8, ASES omuz skoru 93.75 idi. Cerrahi sonrası nörovasküler komplikasyon görülmedi. Klinik veya radyografik implant yetersizliği veya fiksasyon kaybı görülmedi. Son takipte hiçbir hastada AC eklem artriti görülmedi.
TARTIŞMA: Tip 5 AC eklem yaralanmaları için bildirilen diğer artroskopik ve açık teknikler ile karşılaştırılabilir sonuçlar sağlayan yeni bir minimal-invaziv polimer serklaj tel tekniği tanımlanmıştır.
BACKGROUND: AC joint injury is a common disorder with a reported incidence of three to four cases per 100.000. A multitude of surgical techniques has been described for the treatment of the AC joint injuries with no clear consensus regarding the optimal treatment. We hypothesized that we would obtain favorable clinical outcomes using a novel minimally-invasive polymer cerclage wire system compared to other reported techniques in the literature.
METHODS: All adult patients treated with subacute AC separations in our department between the dates of 2014–2017 were retrospectively reviewed clinically and radiographically. Clinical outcomes scores that were obtained preoperatively and postoperatively included ASES score, constant score and the UCLA shoulder rating scale.
RESULTS: Five patients with Type 5 AC separations were included in this study who underwent surgical treatment by the same orthopedic surgeon (G.H.) using the same minimally-invasive technique. The mean follow-up period was 22.4 months (range 18 to 29). Mean preoperative coracoclavicular (CC) distance was 19.7 mm (range 16.4 to 24.5 mm) on the surgical side and 9.48 mm on the contralateral side. Mean early postoperative CC distance was 7.1 mm (range 4.5 to 11.2 mm). At the latest follow-up, the mean CC distance was 13.8 mm (range 7.3 to 21.2 mm). Mean preoperative Constant score was 48, the UCLA shoulder rating score was 14.8, and the ASES shoulder score was 49.26. Mean follow up Constant score was 91.6, UCLA shoulder rating score was 33.8 and ASES shoulder score was 93.75. No neurovascular complication was observed after procedure. There were no cases of clinical or radiographic failure or loss of fixation. No AC joint arthritis was observed at the latest follow-up.
CONCLUSION: We present a novel minimally-invasive polymer cerclage wire technique which provides comparable results as other reported arthroscopic and open techniques for Type 5 AC joint separations.

17.Acetabular fractures treated surgically: Which of the parameters affect prognosis
Utku Bilekdemir, Osman Civan, Ali Cavit, Hakan Özdemir
PMID: 32185778  doi: 10.14744/tjtes.2019.88472  Pages 265 - 273
AMAÇ: Çalışmada, cerrahi yöntemlerle tedavi edilen asetabulum kırıklarında uyguladığımız cerrahi yaklaşımları, oluşan komplikasyonları ve elde edilen klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirerek prognoz üstünde etkin olan parametreleri saptamak amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 1994–Ocak 2014 tarihleri arasında deplase asetabulum kırığı tanısıyla cerrahi tedavi uygulanan 144 olgudan, en az iki yıl süreyle klinik ve radyolojik takipleri yapılan (ortalama takip süresi 34 ay, dağılımı 2–8 yıl) ve yaş ortalaması 36.3 yıl (19–67 yıl) olan 75’i erkek, 28’i kadın toplam 103 hasta çalışmaya alındı.
BULGULAR: Hastaların klinik olarak %64’ünde mükemmel ve iyi, %36’sında orta ve kötü sonuç, radyolojik olarak ise %57.3’ünde mükemmel ve iyi, %42.7’sinde orta ve kötü sonuç elde edildi. Kırığın kompleks olması (ki-kare p=0.023), travma ile operasyon arası sürenin artması (p=0.039), cerrahi sürenin altı saatten uzun sürmesi (ki-kare p<0.001), eklem içi basamaklaşmanın 3 mm’den fazla olması (Fisher’s p=0.033), mekanik blok oluşturan komplikasyonların gelişmesi (ki-kare p<0.001) klinik sonuçları kötüleştirmekteydi. Hastaların yaşının klinik sonuç üzerine anlamlı etkisi yoktu (p=0.461).
TARTIŞMA: Cerrahi olarak tedavi edilen asetabulum kırıklarının prognozuna etki eden üç temel parametrenin; kırık tipi, cerrahi girişim süresi ve redüksiyon kalitesi olduğu, travma ile operasyon arasında geçen sürenin sonuçları dolaylı olarak etkilediği, avasküler nekroz, heterotropik ossifikasyon ve artirtin ise sadece uzun dönem sonuçları üzerinde olumsuz etkiler yarattığı tespit edildi.
BACKGROUND: This study aims to evaluate the surgical approaches, complications, clinical and radiological findings in acetabular fractures treated with surgical methods and to determine the parameters affecting prognosis.
METHODS: Out of 144 patients undergone surgical treatment with the diagnosis of displaced acetabular fractures between 1994 and 2014, a total of 103 patients with 75 male and 28 female with a mean age of 36.3 years (range 19–67 years) whom clinical and radiologic follow-ups (mean: 34 months, range 2–8 years) were performed at least for two years were included in this study.
RESULTS: Clinically excellent to good outcomes were obtained in 64% of the patients and moderate to poor outcomes were recorded in 36% of the patients, while radiologically excellent to good outcomes were achieved in 57.3% of the patients and moderate to poor outcomes were recorded in 42.7% of the patients. Presence of one of the complications, creating mechanical block (chi-square p<0.001), complex fractures (chi-square p=0.023), increased duration between trauma and operation (p=0.039), operational time taking longer than six hours (chi-square p<0.001), more than 3 mm intra-articular step (Fisher’s p=0.033), avascular necrosis (p<0.001), arthritis (p=0.006) and heterotopic ossification (p=0.007) worsened the clinical outcomes (chi-square p<0.001). The age of the patient was not effective on the clinical outcome (p=0.461).
CONCLUSION: It was found that three major parameters affecting the prognosis of acetabular fractures are as follows: type of fracture, operational time and reduction quality. The duration between trauma and operation indirectly affects the outcomes. Avascular necrosis, heterotopic ossification and arthritis may cause negative effects only on long term outcomes.

18.Comparison of caspase-8, granzyme B and cytochrome C apoptosis biomarker levels in orthopedic trauma patients
Özhan Pazarcı, Huseyin Aydin, Seyran Kılınç
PMID: 32185754  doi: 10.14744/tjtes.2019.02680  Pages 274 - 279
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı kırık sonrası apoptozisin indüklenip indüklenmediğinin belirlenmesi ve eğer öyleyse ekstrensek ya da intrensek hangi apoptotik yolağın aktif olduğunun gösterilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimize başvuran ve travma nedeniyle kırık tanısı konulmuş olan 30 kişi, hasta grubu ve hasta grubu ile benzerlik gösteren gönüllülerden oluşan sağlıklı 37 bireyden kontrol grubu oluşturuldu. Kırık sonrası birinci gün hastalardan alınan kanlardan ELISA yöntemi ile sitokrom C, granzim B ve kaspas-8 testleri çalışıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 67 kişi dahil edildi (kırık grubunda 30, kontrol grubunda 37 kişi). Hasta grubunda ortalalama yaş 62.03 (min: 18, maks: 91), kontrol grubu ortalama yaşı 61.62 (min 25, maks: 90). Kaspas-8 hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu 0.37 ng/mL (Std: 0.06), (p=0.002); gruplar arasına sitokrom C ölçüm değerleri arasında fark izlenmedi (p=0.173). Granzim B hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksek ölçüldü 52.56 pg/mL (Std: 8.51), (p=0.007).
TARTIŞMA: Uzun kemik kırıkları olan hastalarda ekstrensek apoptotik yolak aktivasyonunu gösteren serum kaspas-8 ve granzim B düzeyleri yüksektir. Ancak, serum sitokrom C düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Bu çalışma, kırık sonrası olayları yöneten moleküler yolakların daha iyi anlaşılması için tasarlanacak gelecek çalışmalara rehber olabilir ve kırık tedavisinin gelecekteki ilerlemesi için önemlidir.
BACKGROUND: The primary objective of this study was to investigate whether or not apoptosis is induced following bone fracture, and if so, to investigate whether the extrinsic or intrinsic pathway of cell death is stimulated.
METHODS: A total of 30 patients who presented at our clinic and were diagnosed with bone fracture following trauma were included in the study group. A control group was formed of 37 age and gender-matched volunteers. On the day after the fracture, blood samples taken from the patients were examined for cytochrome C, granzyme B and caspase-8 with the ELISA method.
RESULTS: A total of 67 individuals were evaluated (fracture group: 30, control group: 37) in this study. Caspase-8 was found to be statistically significantly high in the patient group (0.37±0.06 ng/mL, p=0.002). No significant difference was determined between the groups in respect to cytochrome C values (p=0.173). The granzyme B values were determined to be significantly high in the patient group (52.56±8.51 pg/mL, p=0.007).
CONCLUSION: These results obtained from patients with a long bone fracture demonstrated that serum caspase-8 and granzyme B levels were higher in patients than in the control group, thereby showing activation of the extrinsic pathway. However, no significant difference was determined between the groups concerning serum cytochrome C levels. This study may guide future studies designed for better understanding of the molecular pathways that govern the events during a fracture, which will be important for the future advancement of fracture treatment.

19.Is electromagnetic guidance system superior to a free-hand technique for distal locking in intramedullary nailing of tibial fractures? A prospective comparative study
Ahmet Aslan, Mehmet Nuri Konya, Anıl Gülcü, Serdar Sargın
PMID: 32185779  doi: 10.14744/tjtes.2020.94490  Pages 280 - 286
AMAÇ: İntramedüller çivileme (İMÇ) tekniği, alt ekstremite uzun kemiklerinin kapalı kırıklarının tedavisinde altın standarttır. Ortopedik cerrahlar için İMÇ prosedürlerindeki en önemli sorunlardan biri distal kilitleme vidalarının (DKV) yerleştirilmesidir. DKV’ların en az radyasyona maruz kalma ile doğru ve hızlı bir şekilde yerleştirilmesi çok önemlidir. Bu çalışmada, tibia kırıklarında İMÇ ile osteosentez uygulanan hastalarda ameliyat süresi ve radyasyon maruziyeti açısından iki farklı distal kilitleme yönteminin sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: İleriye yönelik yapılan bu çalışmada toplamda 72 hastadan dahil etme ve dışlama kriterlerini karşılayan 56 olgunun sonuçları değerlendirildi. Hastalar distal vidalama yöntemine göre iki gruba ayrıldı. Grup-1 (n=29) distal kilitleme için serbest el tekniği (SET) kullanılan hastaları, Grup-2 (n=27) distal kilitleme için elektromanyetik yönlendirme sistemi (EMYS) kullanılan hastaları içeriyordu. Hastaların demografik ve tıbbi bilgileri, ameliyat süreleri, kanama miktarları, toplam floroskopi süreleri, distal kilitleme için geçen süreler, maruz kalınan radyasyon dozu ölçümleri, distal vida kilitleme için teşebbüs sayıları, hatalı vida yerleşimleri, komplikasyonlar ve takip süreleri kaydedildi. Gruplar demografik veriler ve klinik sonuçlar açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında cinsiyet ve taraf açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla, p=0.928 ve p=0.432). Grup 1’deki yaş ortalaması Grup-2’den daha yüksekti ve fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0.012). Ancak, Grup-1’de hastanede kalış süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0.140). Diğer taraftan Grup-2’de distal atım sayısı, floroskopi süresi, etkili radyasyon dozu ve operasyon süresi Grup-1’e göre daha düşüktü, ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (sırasıyla, p=0.057, 0.073, 0.058 ve 0.056). Grup-1’deki üç olguda ve Grup-2’deki iki olguda ilk denemede distal kilitlemede başarısızlıkla karşılaşıldı. Her iki grupta bir hastada aseptik kaynamama gözlendi.
TARTIŞMA: Hem SET hem de EMYS distal vidalama tekniği, distal kilitleme için oldukça etkili yöntemlerdir. Ameliyat süresi, floroskopi süresi ve radyasyona maruz kalma benzerdir. Geleneksel İMÇ uygulamalarındaki distal kilitlemelerde, etkili, kolay ve ucuz olduğu için SET tercih edilebilir.
BACKGROUND: Intramedullary nailing (IMN) technique is the gold standard for the treatment of closed fractures of the lower extremity long bones. For orthopedic surgeons, one of the most important problems in IMN procedures is the fixation of distal locking screws (DLS). Accurate and rapid placement of DLSs with minimal radiation exposure is crucial. In this study, we aimed to compare the results of two different distal locking methods concerning surgery duration and radiation exposure in patients who underwent osteosynthesis of tibia fractures with IMN.
METHODS: In this prospective study, the results of 56 patients who met the inclusion and exclusion criteria from 72 patients were evaluated. Patients were divided into two groups according to the distal screwing method. Group 1 (n=29) comprised patients who used free-hand technique (FHT) for distal locking, while Group 2 (n=27) consisted of patients who used electromagnetic guidance system (EMGS) for distal locking. Demographic and medical data of the patients, duration of surgery time, amount of bleeding, total fluoroscopy counts, the time elapsed for distal locking, the measure of radiation exposure, number of attempts for distal screw locking, incorrect screw placements, complications and follow-up time were recorded. The groups were compared concerning demographic data and clinical results.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the groups about gender and side (p=0.928 and p=0.432, respectively). The mean age in Group-1 was higher than that of Group-2, and the difference was statistically significant (p=0.012). However, there was no statistically significant difference in length of hospital stay in Group-1 (p=0.140). On the other hand, in Group-2, the number of distal shots, fluoroscopy duration, effective radiation dose and operation duration were lower compared to Group-1, although this difference was not statistically significant (p=0.057, 0.073, 0.058 and 0.056, respectively). Failure was encountered in distal locking during the first attempt in three cases in Group-1 and in two cases in Group-2. Aseptic nonunion was observed in one patient in both groups.
CONCLUSION: Both the FHT distal screwing technique and the EMGS distal screwing technique are highly effective methods for distal locking. The duration of operation, the duration of the fluoroscopy and radiation exposure were similar. FHT can be preferred for distal locking in conventional intramedullary nail applications, as it is effective, easy and inexpensive.

20.A bibliometric analysis of publications on trauma in critical care medicine during 1980–2018: A holistic view
Onur Karaca, Cem Emir Guldogan
PMID: 32185766  doi: 10.14744/tjtes.2020.61595  Pages 287 - 295
AMAÇ: Yoğun bakım alanında travma konusunun önemli bir yeri olmasına rağmen halen bu konuda literatürdeki yayınların bütünsel olarak değerlendirildiği bir bibliyometrik araştırma bulunmamaktadır. Bu çalışmada 1980 ve 2018 yılları arasında yoğun bakım araştırma alanında yayınlanmış travma konusundaki makalelerin bibliyometrik analiz yöntemleri kullanılarak analiz edilmesi sonucunda; en fazla alıntı yapılan önemli makalelerin ve bu konudaki en fazla atıf alan ve yayın üreten dergilerin belirlenmesi, ülkelerarası işbirliklerinin ortaya konulması ve bu konudaki trend konuların ortaya çıkarılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmamızda yayın taraması Web of Science (WoS) veri tabanı kullanılarak gerçekleştirildi. Literatür taraması sadece Yoğun Bakım araştırma alanında indekslenen yayınlarda yapıldı. İlgili yayınlara ulaşmak için arama anahtar kelimesi olarak “trauma” kullanıldı. Travma konusunda gelecek yıllarda yayınlanması öngörülen makale sayısını tahmin etmek amacıyla doğrusal regresyon analizi gerçekleştirildi.
BULGULAR: Literatür taraması sonucunda toplam 10.851 yayın bulundu. Bu yayınların 6.489’u (59.8%) makale kategorisinde idi. En fazla yayın yapan ilk üç ülke Amerika Birleşik Devletleri 4.096 (%63.1) Kanada (401) ve Almanya (380) idi. Türkiye 41 yayınla 21. sırada idi. En fazla atıfı 1987 yılında yayınlanan “Evaluating trauma care - the triss method” başlıklı makale almıştı. En fazla yayın üreten ve en çok atıf alan dergi “Journal of Trauma Injury Infection and Critical Care” idi.
TARTIŞMA: Bu çalışma yoğun bakımda travma konusunda araştırma yapan klinisyenler ve bilim adamları için faydalı bir rehber olacaktır.
BACKGROUND: There is not a holistic bibliometric study evaluating the publications in the literature even though trauma is a paramount subject in the field of critical care. This study aimed to investigate the important articles and journals receiving the most citations and publishing the most articles, revealing international cooperation and uncovering trend topics in this subject as a consequence of analyzing articles on trauma in the field of critical care published between 1980 and 2018 using bibliometric analysis methods.
METHODS: Publication scan in this study was performed using Web of Science (WoS) database. Literature review was limited to only publications indexed in the field of Critical Care. “Trauma” was used as the keyword to reach relevant publications. Linear regression analysis was performed to predict the number of articles foreseen to be published in the upcoming years in the subject of trauma.
RESULTS: As a result of the literature review, a total of 10851 publications were found. Six thousand four hundred and eighty-nine (59.8%) of these publications were under the category of article. First three countries with the most publications were respectively as the United States of America (4096) (63.1%), Canada (401) and Germany (380). Turkey ranked 21 with 41 publications. The article titled “Evaluating trauma care - the triss method” published in 1987 had received the most citations. The journal with the most publications and citations was “Journal of Trauma Injury Infection and Critical Care”.
CONCLUSION: This study will be a useful guide to all scientists and clinicians conducting research on trauma in critical care.

21.Evaluation of the patients admitted to the pediatric emergency service: Cross-sectional analysis of the pediatric emergency and trauma clinic of a tertiary training hospital in Turkey
Ahu Pakdemirli, Dilek Orbatu, Emel Berksoy
PMID: 32185774  doi: 10.14744/tjtes.2020.80079  Pages 296 - 300
AMAÇ: Bu çalışmada, S.B. İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Acil Servisi’ne son üç ayda başvuran hastaların kesitsel analiz çalışması ile travma olgularının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: İzmir S.B.Ü. Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Acil Eğitim Kliniği’ne başvuran 0–18 yaş arası 46038 hastanın dosya kayıtları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Toplam 46,038 hasta (%53.6 erkek) acil servise başvurmuştur. Ortalama yaş her iki cinsiyet içinde 7.07 olarak saptandı. Başvurusunda travma öyküsü olguların yaş ortalaması 9.3 iken travma öyküsü olmayanlar olguların yaş ortalaması 6.7 olduğu görüldü. Hastaların %82.7’sini travma öyküsü olmayan erkek olgu oluştururken %86.9’unu travma öyküsü olmayan kız olgular oluşturmaktadır. Başvuru tanıları incelendiği zaman en sık görülen tanı üst solunum yolu enfeksiyonudur (%58.5). Başvuruların yarısından fazlası acil gözlem ünitesinde izlenmiştir (%62.5). Hastalar yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde, %49.2’sini 1–6 yaş grubu çocukların oluşturduğu saptandı. Başvuran olguların %10.5’i infant ve %38.7’si oyun çocuğu iken, 1–6 yaş grubunda %54.7 ile erkek hasta başvuru sayısı fazla olduğu dikkat çekmektedir. Bu olguların %49.5’inde travma yoktu. Olguların %78.3’ünün direkt çocuk acile, ikinci sıklıkla %16.6 ile yeşil alan 1 ve yeşil alan 2’ye başvurduğu görülmektedir. Olguların %98.2’si ayaktan acil servise başvurmaktadır. Başvuruların %48.8’inin mesai saati dışında olduğu görülmektedir. Başvuran olguların %97.6’sının tedavisinin devamı amacıyla yatışı düşünülmemiş eve gönderilmiştir. Yatışı planlanan olguların ise ortalama serviste kalış zamanı 4.53 gündür. Başvuran yedi olgu hayatını kaybetmiştir.
TARTIŞMA: Hastaların çoğunluğu birinci basamak sağlık hizmetlerinde yönetilebilen acil olmayan nedenlerle çocuk acil servise başvurmuştur.
BACKGROUND: This study aims to carry out a cross-sectional analysis of the applications during three months to the Pediatric Emergency Service of İzmir University of Health Sciences, Tepecik Training and Research Hospital and determination of demographical features and distribution of cases in line with provided data and planning the positive changes and innovations in the current service and functioning of the Pediatric Emergency Service.
METHODS: The file records of 46038 patients between the ages of 0–18 who applied to the University of Health Science, Tepecik Training and Research Hospital Pediatric Emergency Training Clinic were examined retrospectively in this study.
RESULTS: A total of 46038 patients (53.6% male) applied to the emergency service. The average age was 7.07 for both genders. In the application, the average age of the patients with a history of trauma was 9.3, whereas the average age of the patients without a history of trauma is 6.7. While 82.7% of the patients was male with no trauma history, 86.9% was female without a history of trauma. When the application diagnoses were examined, the most common diagnosis was Upper Respiratory Infection (58.5%). More than half of the applications were monitored in the emergency observation unit (62.5%). When the patients were evaluated according to age groups, 49.2% of them were the children aged between 1–6. While 10.5% of the applicants were infants, and 38.7% were game children, it was noteworthy that the number of male patients was higher in the 1–6 age group, with 54.7%. There was no trauma in 49.5% of the cases. 78,3% of the cases were applied directly to the Paediatric Emergency. Secondly, 16.6% were to the Green Area-1 and Green Area-2. 98.2% of the cases were applied to the Emergency Service for ambulatory care. The 48.8% of the applications were made out of working hours. 97.6% of the cases were not hospitalized for the treatment and were addressed to home. The average staying period of the hospitalized cases in the Service was 4.53 days. Among applications, seven cases died.
CONCLUSION: Most of the patients admitted to pediatric emergency service for non-urgent reasons which can be managed in primary care services.

22.Assessment of firearm injuries undergoing advanced airway management: Role II hospital experience
Sami Eksert, Mehmet Burak Asik, Murtaza Kaya
PMID: 32185765  doi: 10.14744/tjtes.2020.59956  Pages 301 - 305
AMAÇ: Havayolu sorunları, ateşli silah yaralanmalarında mortaliteyi etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Bu çalışmanın amacı, bir Rol II hastanesinde patlama ve mermi yaralanmaları nedeniyle ileri hava yolu desteği uygulanan hastaların verilerini incelemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya, Ocak 2015 ile Eylül 2016 tarihleri arasında bir Role II hastanesinde ileri hava yolu desteği uygulanan 93 hasta dahil edildi. Hastalar patlayıcı (Grup A) (el yapımı patlayıcılar, roket ve mayın) ve mermi (Grup B) yaralanmaları olarak iki gruba ayrıldı (tüfek ve tabanca mermi) travma yaralanmaları. Gruplar hastane öncesi entübasyon, NISS (Yeni Yaralanma Şiddeti Skoru), kardiyopulmoner resüsitasyon (CPR), acil cerrahi müdahale ve mortalite oranları açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hasta grupları arasında demografik ve klinik özellikler açısından fark yoktu. Otuz altı hasta A grubuna, 57 hasta B grubuna alındı. Acil cerrahi müdahale oranları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.42). Ancak gruplar arasında hastane öncesi entübasyon (p=0.001), CPR uygulaması (p=0.001), mortalite (p=0.001) oranları ve NISS (p=0.002) skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlendi.
TARTIŞMA: İleri hava yolu gerektiren mermi yaralanmaları, patlama yaralanmalarından daha yıkıcı ve daha ölümcüldür. Bunun nedeni, mermi ile ateşli silah yaralarında doğrudan hava yolu veya organ hasarı oluşması olabilir.
BACKGROUND: Airway problems are one of the most important factors affecting mortality in firearm injuries. The present study aims to examine the data of patients who underwent advanced airway support due to explosion and bullet injuries in a Role II hospital.
METHODS: Ninety three patients who underwent advanced airway support due to gunshot wounds in a Role II hospital between January 2015 and September 2016 were included in this study. The patients were divided into two groups as blast (Group A) (handmade explosives, rocket, and mine) and bullet (Group B) (rifle and pistol bullet) trauma injuries. The groups were compared regarding pre-hospital intubation, NISS (New Injury Severity Score), cardio-pulmonary resuscitation (CPR), emergency surgical intervention and mortality rates.
RESULTS: There was no difference between the patient groups concerning demographic and clinical features. Thirty-six patients were included in group A, and 57 patients were included in group B. There was no statistically significant difference between the groups about emergency surgical intervention rates (p=0.42). However, a statistically significant difference was observed between the groups in terms of pre-hospital intubation (p=0.001), CPR application (p=0.001), mortality (p=0.001) rates and NISS (p=0.002) scores.
CONCLUSION: Bullet injuries that require advanced airway are more destructive and more deadly than explosion injuries. This may be due to direct airway or organ damage in bullet gunshot wounds.

23.Diagnostic accuracy of ultrasonography and scoring systems: The effects on the negative appendectomy rate and gender
Rahman Şenocak, Şahin Kaymak
PMID: 32185777  doi: 10.14744/tjtes.2019.86717  Pages 306 - 313
AMAÇ: Klinik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin gelişmesine rağmen akut apandisit tanısı her zaman kolay olmamakta ve negatif apendektomi oranları hala yüksek seyretmektedir. Bu çalışmada amaç skorlama sistemlerinin kendi başına ve ultrasonografi (USG) ile beraber değerlendiğinde, doğru tanı oranlarına (DOR: Diagnostic Odds Ratio) ve negatif apendektomi oranlarına etkilerinin ortaya konulması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza akut apandisit tanısıyla ameliyat edilen ardışık 202 hasta ileriye yönelik olarak dahil edildi. Tüm hastaların Ohmann, Raja Isteri Pengiran Anak Saleha appendicitis (RIPASA), Lintula, Eskelinen ve Alvarado skorlama sistemleri kullanılarak ameliyat öncesi skorları hesaplandı. Olguların tümüne abdominal ultrasonografi randomize olarak uygulandı. Skorlama sistemlerinin sensitivitesi ve spesifitesi eşik değerlerine göre hesaplanmıştır. Eğri altındaki alan (AUC), ROC analizi ile hesaplanmıştır. Regresyon modelinde bağımlı değişken olarak apandisit histolojik tanısı kullanılırken, bağımsız değişkenler olarak skorlama sistemleri ve USG tercih edildi.
BULGULAR: Negatif apendektomi oranı %15.8’di. Akut apandisit tanısında her iki cinsiyet için de en belirleyici yöntemin Ohmann olduğu görüldü (Diagnostic Odds Ratio (DOR)=24.2, %95 GA 6.98–84.44). Benzer şekilde en düşük negatif apandektomi oranları kadınlarda %6.9, erkeklerde %3.4 ile Ohmann ölçeğiyle elde edildi. Ölçekler, USG ile kombine edildiğinde, akut apandisit belirleyiciliğinde artış olmadığı görüldü. Bununla birlikte kadınlarda Ohmann ile USG kombine edildiğinde negatif apandektomi oranlarının daha da düştüğü görüldü (%6.9 ve %4).
TARTIŞMA: Ohmann skorlaması kadın ve erkek hastalarda akut apandisit için iyi bir belirleyici olmasının yanı sıra, en iyi negatif apendektomi oranlarını sağlamaktadır. USG ile skorlama sistemlerinin kombinasyonu akut apandisit tanı değerini arttırmamaktadır, ancak kadınlarda USG ile Ohmann ölçeği birlikte kullanıldığında negatif apandektomi oranları oldukça düşmekteyken, erkeklerde bu fayda minimumdur.
BACKGROUND: Despite the development of clinical, laboratory, and imaging methods, the diagnosis of acute appendicitis is not always easy, and negative appendectomy rates are still high. This study aims to reveal the effects of different scoring systems on the diagnostic accuracy of acute appendicitis and negative appendectomy rates, alone or when evaluated together with ultrasonography.
METHODS: In this study, 202 consecutive patients who underwent emergency appendectomy for acute appendicitis were included. Clinical scores of all patients were preoperatively calculated using Ohmann, Raja Isteri Pengiran Anak Saleha Appendicitis (RIPASA), Lintula, Eskelinen, and Alvarado scoring systems. Abdominal ultrasonography (USG) was performed randomly in all cases. The sensitivity and specificity of scoring systems were calculated according to the threshold values. The area under the curve (AUC) was calculated using ROC analysis. In the regression model, histological diagnosis of appendicitis was used as the dependent variable, while scoring systems and USG were preferred as independent variables.
RESULTS: The negative appendectomy rate was 15.8%. In the diagnosis of acute appendicitis, Ohmann was the most predictive for both genders (DOR=24.2, 95% CI 6.98–84.44). Similarly, the lowest negative appendectomy rates were obtained with the Ohmann score as 6.9% in females and 3.4% in males. When the scores were combined with USG, the rate of diagnostic accuracy for acute appendicitis was not increased. However, when Ohmann and USG were combined, negative appendectomy rates were further reduced for women from 6.9% to 4%.
CONCLUSION: In addition to being a good diagnostic predictor of acute appendicitis in male and female patients, Ohmann score provides the best negative appendectomy rates. The combination of USG and scoring systems does not increase the diagnostic accuracy of acute appendicitis. However, negative appendectomy rates are significantly reduced when the USG and Ohmann scale are used together in females, while this reduction is minimal in men.

24.Comparison of tandir burns and other flame burns
Hakan Cinal, Ensar Zafer Barın
PMID: 32185758  doi: 10.14744/tjtes.2020.25160  Pages 314 - 319
AMAÇ: Bir tür alev yanığı olan tandır yanığı, tandırın çok yüksek sıcaklığa çıkabilmesi nedeniyle daha fazla mortalite ve morbiditeye neden olmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada tandır yanıkları ve diğer alev yanıklarını karşılaştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada tandır yanıkları ile diğer alev yanıklarını yaş, cinsiyet, toplam yanık yüzey alanı, yanık derinliği, yatış zamanları, yatış süreleri, yapılan cerrahi işlemler, yara kültür sonuçları, yanık lokalizasyonu ve mortalite açısından karşılaştırdık.
BULGULAR: Tandır yanıklı hastaların ortalama hastanede kalma süresi 27.6±9.5 gün idi. Buna karşın tandır dışı yanıklı hastaların ortalama hastanede kalma süresi ise 16.5±12.5 gün idi. Bu iki grup arasında hastanede kalma süreleri arasında anlamlı derecede farklılık saptandı (p<0.001). Bir alev yanığı türü olan tandır yanıkları, diğer alev yanıklarına göre kadın ve çocukları çok daha sık etkilemekte (p=0.0001), daha derin yanıklara sebep olmakta (p=0.0001), daha fazla cerrahi müdahale gerektirmekte (p=0.0001) ve daha sık yara yeri enfeksiyonuna neden olmaktadır.
TARTIŞMA: Tandır gibi yüksek dereceli yanıkların, diğer alev yanıklarından ayrı bir grup olarak ele alınmasının faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu konuda yapılacak başka çalışmaların tandır yanıklarının tedavisi konusunda yeni yaklaşımlar getireceğine inanıyoruz.
BACKGROUND: Because internal temperature of tandir may reach up very high levels, tandir burns, which is one of flame burns, may cause more morbidity and mortality than those of other flame burns. Therefore, we aimed to compare tandir burns with other flame burns in the present study.
METHODS: In this study, we compared tandir burns with other flame burns concerning age, gender, total burn surface area, burn depth, hospitalization times, hospitalization duration, surgical procedures performed, wound culture results, burn localization and mortality.
RESULTS: Tandir burn patients were treated in the hospital for an average of 27.6±9.5 days, while non-tandir burn patients were treated for a period of 16.5±12.5 days. A significant difference was found between the hospitalization periods of the two groups (p<0.001). Tandir burn, which is a type of flame burn, affects the women and children much more frequently than other flame burns (p=0.0001), causes deeper burns (p=0.0001), which requires more surgical intervention (p=0.0001) and causes more frequent wound site infection.
CONCLUSION: We think that it would be beneficial to treat high-temperature burns, such as tandir burns, as a separate group from other flame burns. We believe that further studies to be conducted in this field will bring new approaches to the treatment of tandir burns.

CASE SERIES
25.Endovascular embolisation treatment in a rare acute abdomen spontaneous rectus sheath haematoma
Çağlayan Çakır
PMID: 32185764  doi: 10.14744/tjtes.2019.44015  Pages 320 - 324
AMAÇ: Bu çalışmada, nadir bir akut karın nedeni olan spontan rektus hematomu (SRH) ile gelen hastalarda endovasküler tedavinin sonuçlarını incelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Aralık 2016–Aralık 2018 tarihleri arasında, hastanemiz acil servisine akut karın nedeni olan SRH nedeniyle başvurup endovasküler embolizasyon tedavi işlemi uygulanan hastaları geriye dönük olarak inceledik.
BULGULAR: Çalışmamızda, uzun süreli antikoagülan kullanımı olan SRH tanısı ile hastanemiz acil servisine başvuran 53–95 yaş arası (ort. 75.5) beş kadın, bir erkek olmak üzere toplam altı hastaya endovasküler embolizasyon tedavi işlemi yapıldı. Çalışmamızda, hastaların fizik muayene bulguları, laboratuvar değerleri, bilgisayarlı tomografi (BT), BT anjiyografi ve dijital subtraksiyon anjiyografi (DSA) bulguları sunulmuştur. Üç hastada inferiyor epigastrik arterden iki hastada superfisiyal sirkumfleks iliak arterden aktif ekstravazasyon izlenmiş sadece bir hastada kanama odağı saptanmamıştır. İşlem tekniğinde hematomun olduğu taraftan ultrason eşliğinde 5 Fr arteryel kılıf yerleştirildi. Daha sonra vertebral diagnostik kateteri (5 Fr veya 4 Fr) kullanılarak inferiyor epigastrik arter ve derin sirkumfleks arterler selektif olarak kataterize edildi. Mevcut diagnostik kataterin içerisinden mikrokateter yardımıyla süperselektif kataterizasyon ile aktif ekstravazyonun olduğu arter ve dalları ayrılabilir koil kullanılarak embolize edildi. Embolizasyon sonrası yapılan kontrol anjiyografilerde patolojik boyanmalar ortadan kalktı ve tam embolizsayon sağlandı. Hastalarda endovasküler işlemle ilişkili herhengi bir komplikasyon gelişmedi. Sadece bir hastada anjiyografi incelemesinde aktif ekstravazasyon saptanmamış olup yatarak takip, kan transfüzyonu, antibiyotik, analjezik desteği uygulandı. Ancak ileri kalp yetersizliğine bağlı nedenlerden dolayı hayatını kaybetti.
TARTIŞMA: Spontan rektus hematomu akut karın ağrısına neden olabilen hayatı tehdit edici bir durum olup endovasküler embolizasyon bu hasta grubunda hızlı uygulanabilen, güvenli ve etkili bir tedavi seçeneğidir.
BACKGROUND: In this study, we aimed to review spontaneous rectus sheath hematoma (RSH) and the results of endovascular therapy in patients presenting with a rare acute abdomen.
METHODS: We evaluated the patients with RSH because of acute abdominal pain and applied endovascular embolization treatment who were admitted to our hospital emergency department retrospectively between December 2016 and December 2018.
RESULTS: Rectus muscle sheath bleeding is an extremely rare and urgent emergency intervention. In the etiology, chronic severe cough crises and trauma may be the cause of haemorrhage in the elderly patient group; spontaneous bleedings may be seen with the increase in the use of anticoagulants. In this study, a total of six patients, 53–95 years old (mean 75.5) endovascular embolization treatment was administered on who were admitted to our hospital with the diagnosis of RSH and long-term anticoagulant use. In our series, physical examination findings, laboratory values, computed tomography (CT), CT angiography and digital subtraction angiography (DSA) findings were presented. The findings showed an active extravasation from the superficial circumflex iliac artery in two patients and the inferior epigastric artery in three patients. We had no bleeding focus in only one patient. An ultrasound-guided 5 Fr arterial sheath was placed on the side of the hematoma in the procedure. Then, the inferior epigastric artery and deep circumflex arteries were selectively catheterized using the Vertebral Diagnostic Catheter (5 Fr or 4 Fr). Superselective catheterization, with the help of microcatheter from the existing diagnostic catheter, was used to embolize the arteries and branches with active extravasation using a detachable coil. In the control angiographies performed after embolization, pathological staining disappeared, and complete embolization was achieved. There were no complications associated with the endovascular procedures. No active extravasation was detected in angiography examination, and inpatient follow-up, blood transfusion, antibiotics and analgesic support were performed in only one patient. However, it was ex as a result of reasons related to advance heart failure.
CONCLUSION: RSH is a life-threatening condition that may cause acute abdominal pain, and endovascular embolization is a safe and effective treatment option that can be applied quickly in this patient group.

CASE REPORTS
26.Posterior reversible encephalopathy syndrome as an underlying cause for encephalopathy in a sepsis patient in the intensive care unit: A case report
Günseli Orhun
PMID: 32185775  doi: 10.14744/tjtes.2019.82668  Pages 325 - 327
Posteriyor reversible ensefalopati sendromu (PRES), nörolojik bulgular ve serebral hemisferlerin posteriyor bölgelerinde vazojenik ödem ile karakterize klinik ve radyolojik bir sendromdur. Sepsis ve septik şok yakın zamanda PRES’te etiyolojik bir faktör olarak kabul edilmiştir. Yoğun bakım ünitesinde intraabdominal sepsis ve PRES’i takiben olumsuz nörolojik sonlanımı olan bir hastayı sunuyoruz. Sepsis hastalarında ensefalopatinin bir nedeni olarak PRES’in daha geniş tanınması gerekmektedir.
Posterior reversible encephalopathy (PRES) is a clinical and radiological syndrome characterized by neurological findings and vasogenic edema in the posterior regions of the cerebral hemispheres. Sepsis and septic shock have recently been recognized as an etiological factor in PRES. In this case report, we are presenting a patient with intraabdominal sepsis and PRES followed in the intensive care unit with an unfavorable neurological outcome. Wider recognition of PRES as a cause of encephalopathy in sepsis patients is necessary.

27.A rare case report: Cervical subcutaneous and mediastinal emphysema due to mastoid fracture
Haydar Gök, Selim Şeker, Halil Olgun Peker, Mehmet Alpay Çal, Tamer Altay, Suat Çelik
PMID: 32185755  doi: 10.14744/tjtes.2019.02828  Pages 328 - 330
Subkutan amfizem, cilt altı yumuşak dokuya hava girmesiyle oluşur. Genellikle göğüs duvarı veya boyun yumuşak dokularında ortaya çıkar. Travma sonrası pnömotoraks veya cilt laserasyonlarına bağlı gelişebildiği gibi başka nedenlerle de oluşabilmektedir. Mediastinal amfizem tek başına veya subkutan amfizemle birlikte görülebilir. Çok nadir sebeplerinden bir tanesi de mastoid kemik kırığıdır. Mastoid hücrelerinde bulunan hava retrofaringeal bölgeden veya çeşitli boyun kompartmanları arasından mediastene doğru yayılabilir. Genellikle bu hastalarda palpasyonla krepitasyon alınması dışında ciddi nörolojik veya klinik bulgu izlenmemektedir. Bu yazıda servikal subkutan ve mediastinal amfizemin nadir nedenlerinden biri olan mastoid kırığı sunulmaktadır.
Subcutaneous emphysema occurs when air enters the soft tissue, which usually appears in the soft tissues of the chest wall or neck. It may also arise from pneumothorax or skin lacerations after trauma or other reasons. Mediastinal emphysema may be either associated with subcutaneous emphysema or seen alone. The air in the mastoid cells may spread from the retropharyngeal region or various neck compartments into the mediastinum. Usually, no severe neurological or clinical findings are observed except crepitation on palpation. We present a case report of a mastoid fracture as a rare cause of cervical subcutaneous and mediastinal emphysema.

28.Successful treatment of a combined bronchial and aortic trauma
Murat Sarıçam, Berker Özkan, Alper Toker
PMID: 32185757  doi: 10.5505/tjtes.2018.23429  Pages 331 - 333
rakeobronşiyal yaralanmalar künt göğüs travmalarının nadir ancak ciddi komplikasyonudur. Yazımızda kamyonet tarafından ezilme sonucu karinaya doğru vertikal rüptürle beraber sol ana bronşu tamamen kopan ve inen aortasında kendini sınırlamış rüptür gelişen hastayı sunmaktayız. Hastaya sol üst lobektomi ve alt lobun sol ana bronşa tekrar takılması ameliyatını uyguladık. Bunu takiben aortadaki psödoanevrizmayı kapsayacak şekilde damar içi stent yerleştirildi. Hasta ameliyat sonrası sorun yaşanmadan dokuzuncu günde taburcu edildi. Yandaş büyük yaralanmalarla komplike olmuş trakeobronşiyal travmaların başarılı tedavisi gelişmiş ve tecrübeli travma merkezlerinde hızlı ve mücadeleci multidisipliner yaklaşım gerektirmektedir.
Tracheobronchial injury is an uncommon but severe complication of blunt thoracic trauma. In this study, we present a patient who developed complete avulsion of the left main bronchus with a vertical rupture toward the carina accompanying a contained rupture of the descending aorta after being run over by a van. We performed a left upper lobectomy and reimplantation of the lower lobe to the left main bronchus. Subsequently, an endovascular stent was placed to cover the pseudoaneurysm. The patient was discharged on day nine after an uneventful postoperative course. Tracheobronchial trauma complicated with concomitant major injuries apparently requires a rapid and challenging multidisciplinary approach in a well-developed and experienced trauma centre for a successful treatment.

LookUs & OnlineMakale