Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 26 (3)
Volume: 26  Issue: 3 - May 2020
Hide Abstracts | << Back
SPECIAL REVIEW
1.Recommendations for trauma and emergency general surgery practice during COVID-19 pandemic
Ali Fuat Kaan Gök, Mehmet Eryılmaz, Mehmet Mahir Özmen, Orhan Alimoglu, Cemalettin Ertekin, Mehmet Hamdi Kurtoğlu
PMID: 32394416  doi: 10.14744/tjtes.2020.79954  Pages 335 - 342
COVID-19, mevcut olan sınırlı bilgilere göre, yaşlılar ve yandaş hastalıkları olan her yaştan insan için ciddi problemler yaratabilecek yeni bir hastalıktır. Ayrıca, tüm yaş grupları da risk altındadır. Sağlık çalışanları, mesleklerinin doğası gereği her türlü enfeksiyona yakalanma riskine en çok maruz kalan profesyoneller olmuştur. Elektif cerrahiler COVID-19 hastalarına bakım vermek için ertelenmiştir. Bununla birlikte, travma cerrahisi, akut karın ve acil endoskopiler gibi bazı müdahaleler geciktirilemez. Sağlık sisteminin sürdürülebilirliğini korumak için sağlık çalışanlarının korunması en önemli konulardan birisidir. Öte yandan, acil sağlık hizmeti gerektiren hastalara da uygun tedavi sağlanmalıdır. Sağlık çalışanları, kendilerini ve hastalarını mümkün olduğunca koruyarak, en uygun tedavi yöntemini seçmelidir. Bu çalışma, COVID-19 pandemisi sırasında, bir cerrahın yapması gereken müdahale kaçınılmaz olduğunda nasıl uygun davranabileceğini özetlemeyi amaçlamaktadır.
COVID-19 is a new disease, based on currently available limited information, older adults and people of any age who have severe underlying medical conditions may be at higher risk for severe illness from COVID-19. People of all age groups are also at risk. Healthcare providers have always been the professionals most exposed to the risk of contracting to any kind of infection due to the nature of their profession. Elective interventions have been postponed to give care of patients with COVID-19. However, some interventions cannot be delayed, such as trauma surgery, acute abdomen, and emergency endoscopies. To maintain the sustainability of the healthcare system, the protection of healthcare providers should be the top priority. On the other hand, patients, who need emergency healthcare, should also be provided with appropriate treatment. Healthcare professionals should choose a treatment method appropriately in the circumstances to protect themselves and their patients as much as possible. This paper aims to summarize how a surgeon may act appropriately when an intervention is inevitable during the COVID-19 pandemic.

RESEARCH ARTICLE
2.Effects of dabigatran and fondaparinux on degloving injuries: An experimental study
Alper Ural, Fatma Bilgen, Duygun Altıntaş Aykan, Abdulkadir Yasir Bahar, Mehmet Bekerecioğlu, Dilan Altıntaş Ural
PMID: 32436968  doi: 10.14744/tjtes.2020.26678  Pages 343 - 350
AMAÇ: Avülsiyon yaralanmalarının yönetimi hala zorlayıcı bir konudur ve avülsiye olan deri flepleri nekroza uğrayabilmektedir. Antikoagülan ajanlar olan fondaparinuks ve dabigatran ile tedavi edilen avülsiyon yaralanmalarında tekrar yerine sütüre edilen fleplerin sağkalımını artırması hedeflenerek avülsiyon yaralanmalarının tedavisinde faydalı olabileceğini düşündük.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi dört adet Wistar sıçanı üç gruba ayrıldı: Kontrol grubu (Grup 1), fondaparinuks grubu (Grup 2) ve dabigatran grubu (Grup 3). Tüm sıçanların kuyruğunda bir avülsiyon yaralanma oluşturulduktan 15 dakika sonra, avülsiyonlu dokular geri yerine sütüre edildi. Grup 1, 10 gün boyunca periton içine 1 ml/gün serum fizyolojik aldı. Grup 2, 10 gün boyunca periton içine 0.3 ml/kg/gün fondaparinuks aldı. Grup 3, 10 gün boyunca oral olarak 30 mg/kg/gün dabigatran aldı. Tedavilerin sonunda, morfolojik ve histopatolojik parametreler ve kuyruk doku sağkalımları değerlendirildi.
BULGULAR: Histopatolojik incelemede fondaparinuks ve dabigatran gruplarında kuyruklarının çoğunluğunun sağlam kaldığı ve enflamasyonun ise hafif düzeyde olduğu gözlendi. Fondaparinuks ve dabigatran gruplarına göre kontrol grubunda ortalama kuyruk nekroz uzunluğu ve inflamasyonun şiddeti istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0.05). Dabigatran ve fondaparinuks grupları arasında nekrotik alanın uzunluğu ve diğer histopatolojik parametreler açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05).
TARTIŞMA: Dabigatran ve fondaparinuks, avülsiyon yaralanmasında morfolojik ve histopatolojik bulgular ile doku sağkalımını artırmıştır. Bununla birlikte, bu çalışmanın bulguları yeni deneysel çalışmalar ve özellikle klinik çalışmalar ile desteklenmeli ve geliştirilmelidir.
BACKGROUND: Management of the skin degloving injuries is still a problematic issue, and the avulsed part of the skin may become necrotic. We hypothesized that the anticoagulant pharmacological agents, fondaparinux and dabigatran may be beneficial in the treatment of degloving injuries by enhancing the viability of the reattached flap.
METHODS: Twenty four Wistar rats were divided into three groups as follows: control group (Group 1), fondaparinux group (Group 2) and dabigatran group (Group 3). A model of a degloving injury on the tail of rats was developed in all groups. After 15 minutes, the avulsed flaps were sutured back. Group 1 received 1ml/day saline intraperitoneally for 10 days. Group 2 received 0.3 ml/kg/day fondaparinux intraperitoneally for 10 days. Group 3 received 30 mg/kg/day dabigatran orally for 10 days. At the end of the treatments, gross morphological and histopathological tail tissue survivals were evaluated.
RESULTS: Histopathological examination of the fondaparinux and dabigatran groups revealed that the tail skin was mostly viable with mild inflammation. The mean necrotic length in tails and severity of inflammation was significantly higher in the control group compared to the fondaparinux and dabigatran groups (p<0.05). No statistically significant differences were noted between the fondaparinux and dabigatran groups in histopathologic evaluations. There was no significant difference in necrosis lengths and the other histopathological parameters between dabigatran and fondaparinux groups.
CONCLUSION: Dabigatran and fondaparinux improved tissue survival in skin degloving injuries concerning gross morphological and histopathological findings. However, the findings of this study should be supported and improved by new experimental and especially clinical studies.

3.The protective effects of lycopene on ischemia/reperfusion injury in rat hind limb muscle model
Mehmet Kirişçi, Bülent Güneri, Muhammed Seyithanoğlu, Ülkü Kazancı, Adem Doğaner, Hakan Güneş
PMID: 32436980  doi: 10.14744/tjtes.2020.81456  Pages 351 - 360
AMAÇ: Önemli bir mortalite ve morbidite sebebi olan iskelet kasının akut iskemi/reperfüzyon (I/R) hasarı oksidatif stres ile ilişkilidir. Etkin bir antioksidatif ve bir tür karotenoid pigment olan likopen meyve ve sebzelerde bulunmaktadır. Çalışmamız sıçan arka uzuv kas modelinde likopenin İ/R hasarına karşı koruyucu etkisini incelemektedir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz iki adet Wistar-albino türü sıçan kontrol, likopen, İ/R ve İ/R+likopen gruplarına rasgele dağıtıldı. Likopen ve İ/R+likopen gruplarındaki sıçanlar deneyden önceki 15 gün boyunca ağızdan günde, 10 mg/kg miktarında likopen aldı. Tüm sıçanlara genel anestezi altında böbrek altı seviyesinde abdominal aorta diseksiyonu uygulandı. I/R ve I/R+likopen gruplarında aorta, böbrek altı seviyesinde iki saat süre ile klemp kullanılarak kapatıldı. Ardından bu gruplarda iki saat süre ile reperfüzyona olanak sağlandı. Feda edildikten sonra sıçanların arka uzuv kasından biyokimyasal ve histopatolojik inceleme için örnekler alındı.
BULGULAR: I/R+likopen grubunda serum ve doku malondialdehit ve iskemi modifiye albumin düzeyleri I/R grubuna kıyasla anlamlı derecede düşüktü (p<0.001). I/R grubunda serum glutatyon peroksidaz (GSH-Px) düzeylerinin kontrol ve I/R+likopen gruplarındakine göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0.05). I/R grubunda doku GSH-Px düzeyleri likopen grubundakine göre anlamlı derecede düşüktü (p=0.003). Diğer üç gruba oranla I/R grubunda serum süperoksit dismutaz (SOD) düzeylerinin anlamlı derecede düşük olduğu saptandı (p<0.001). I/R grubunda doku SOD seviyeleri kontrol ve likopen gruplarındakine göre anlamlı derecede düşüktü (p=0.005). Histopatolojik incelemelerde I/R+likopen grubunda I/R hasarına bağlı enflamatuvar değişimlerin belirgin olarak az olduğu görüldü.
TARTIŞMA: Çalışmamız sıçan iskelet kası modelinde likopenin I/R hasarına karşı hücre koruyucu etkinliğini göstermektedir.
BACKGROUND: Acute ischemia/reperfusion (I/R) injury of skeletal muscle, an important mortality and morbidity cause, is associated with oxidative stress. Lycopene is a carotenoid pigment with potent antioxidant activity and is found in vegetables and fruits. This study aims to investigate the protective effects of lycopene against I/R injury in rat hind limb muscle model.
METHODS: Thirty-two Wistar-albino rats were randomly allocated to control, lycopene, I/R and I/R+lycopene groups. In lycopene and I/R+lycopene groups, the rats received 10 mg/kg/day lycopene orally for 15 days before the experiment. Dissection around abdominal aorta at the infrarenal level was performed in all rats under general anesthesia. The aorta was clamped at the infrarenal level in the I/R and I/R+lycopene groups for two hours. Then, reperfusion was allowed for two hours in these groups. Samples were obtained from the hind limb muscles of rats after sacrifice for biochemical and histopathological analyses.
RESULTS: Serum and tissue malondialdehyde and ischemia-modified albumin levels were significantly lower in the I/R+lycopene group compared to I/R group (p<0.001). Serum glutathione peroxidase (GSH-Px) levels were significantly lower in the I/R group compared to those in control and I/R+lycopene groups (p<0.05). Tissue GSH-Px levels were significantly lower in the I/R group compared to the Lycopene group (p=0.003). Serum superoxide dismutase (SOD) levels were significantly lower in the I/R group compared to three groups (p<0.001). Tissue SOD levels were significantly lower in the I/R group compared to those in control and Lycopene groups (p=0.005). Histopathological assessments revealed that inflammatory changes following I/R injury were significantly reduced in the I/R+lycopene group.
CONCLUSION: The findings obtained in this study show lycopene’s cytoprotective activity against I/R injury in rat skeletal muscle model.

4.Immediate versus delayed primary repair of the sciatic nerve in a nerve transaction model in rats
Azmi Tufan, Feyza Karagöz Güzey, Burak Eren, Abdurrahim Taş, Cihan İşler, Aslı Kahraman Akkalp, ilker Güleç, Vildan Ayşe Yayla, Murat Çabalar
PMID: 32436974  doi: 10.14744/tjtes.2019.48579  Pages 361 - 365
AMAÇ: Periferik sinir yaralanmasında cerrahinin zamanlaması hala tartışmalıdır. Periferik sinir hasarının derhal ve gecikmiş primer (yedi gün sonra) onarımının sonuçları değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Wistar cinsi sıçanlar 4 gruba ayrıldı: Sinir keskin şekilde Grup 1, 2 ve 4’te kesildi. Grup 1’de hemen dikildi ve Grup 2’de yedi gün sonra dikildi ve Grup 4’te dikilmedi. Grup 3’te sol siyatik sinir sadece eksplore edildi. Sekiz hafta sonra, yaralanan sinir bölgesinden doku örnekleri alındı. Her iki gastrocnemius kasları tartıldı. Sinir örnekleri akson dejenerasyonu açısından incelendi. Miyelin vakuolizasyonu, akson düzensizliği ve ödem/enflamasyon parametreleri değerlendirildi.
BULGULAR: Acil ve gecikmiş primer onarım grupları arasında akson dejenerasyonu skoru ve gastrocnemius kasının ağırlığı açısından anlamlı fark yoktu. Bununla birlikte, bu parametreler her iki tamir grubunda da kontrol grubundan anlamlı derecede daha iyiydi ve sinir kesisi yapılmayan gruptan anlamlı derecede daha kötüydü.
TARTIŞMA: Sıçanlarda siyatik sinir transeksiyon modelinde onarımın yaklaşık bir hafta geç yapılması acil onarım ile karşılaştırıldığında, kesilmiş sinirin uyardığı kasın histolojik sonuçlarını ve ağırlığını etkilememiştir.
BACKGROUND: The debate continues concerning surgical timing in a peripheral nerve injury. This study aims to evaluate the result of immediate versus delayed primary (after seven days) repair of peripheral nerve injury.
METHODS: In this study, Wistar rats were divided into four groups as follows: The nerve was sharply transected in Group 1, 2 and 4. It was immediately sutured in Group 1 and sutured seven days later in Group 2, and it was not sutured in Group 4. In Group 3, the left sciatic nerve was only explored. Eight weeks later, tissue samples were extracted from the injured nerve area. Both gastrocnemius muscles were weighed. The nerve samples were examined for axon degeneration. Myelin vacuolization, axon irregularity, and edema/inflammation parameters were evaluated.
RESULTS: There were not any significant differences in the score of axon degeneration and the weight of the gastrocnemius muscle between the immediate and delayed primary repair groups. However, these parameters were significantly better in both repair groups than to be in the control group and significantly worse than to be in the sham-operated group.
CONCLUSION: To delay the repair about one week did not affect the histological results and weight of the muscle that was innervated by the sectioned nerve comparing to be in the immediate repair in a sciatic nerve transaction model in rats.

5.The protective effects of adalimumab on intestinal injury induced with infrarenal aortic occlusion
Ahmet Pergel, Levent Tümkaya, Gökhan Demiral, Muhammet Kadri Çolakoğlu, Süleyman Kalcan, Ali Özdemir, Tolga Mercantepe, Başar Erdivanlı, Adnan Yılmaz
PMID: 32436975  doi: 10.14744/tjtes.2019.59607  Pages 366 - 372
AMAÇ: Çeşitli cerrahi ve organ transpalantasyonu, strangüle herniasyonlar ve neonatal nekrotizan enterokolit gibi klinik durumlarda ortaya çıkan intestinal iskemi reperfüzyon (I/R) hasarı cerrahi yoğun bakım ünitelerindeki ölümlerin en başlıca sebebini oluşturur. İskemi-reperfüzyon (IR) neden olduğu bağırsak hasarında oksidatif stresin rol oynadığı bildirilmesine rağmen kalıcı bir çözüm bulunamamıştır. Bu çalışmada I/R neden olduğu ince bağırsak üzerindeki etkilerini moleküler düzeyde inceyerek, adalimumab (ADA) ve antioksidanların olası koruyucu potansiyelini geleceğe dönük ele aldık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 24 erkek Sprague-Dawley sıçanlar rasgele olarak kontrol, iskemi/reperfüsion (I/R) ve I/R+ADA uygulama grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı.
BULGULAR: I/R grubunda ince bağırsak dokusunda GSH seviyesinde bir değişiklik gözlemlenmemekle beraber MDA seviyesini ve kaspaz-3 pozitif enterositlerin sayısal yoğunluğunu artırdığını gözledik (sırasıyla, p=0.00; p=0.00). Bunun yanında villus kripta yapılarında dejenerasyona neden olduğunu saptatık. ADA tedavisinin I/R grubuna kıyasla MDA seviyesini ve kaspaz-3 pozitif enterositlerin sayısal yoğunluğunu azalttığını gözlemledik (sırasıyla, p=0.00; p=0.011).
TARTIŞMA: Adalimumab, I/R neden olduğu intestinal hasarın önlenmesinde yararlı olabilir.
BACKGROUND: The present study aims to observe the effects of ischemia-reperfusion (IR) on small intestines at a molecular level and to prospectively assess the potential preventive role of adalimumab (ADA) and antioxidants.
METHODS: A total of 24 male Sprague–Dawley rats were randomly divided into three groups–a control group, an IR group and an IR+ADA group.
RESULTS: Although there was no change in SOD levels in the small bowel tissue of the IR group, we observed increased malondialdehyde (MDA) levels and increased numerical density of caspase-3 and TNF-α positive enterocytes p=0.00 and p=0.00, respectively). We also observed that IR caused the degeneration of villus crypt structures.
CONCLUSION: We found that ADA treatment reduced MDA levels and decreased the numerical density of caspase-3 and TNF-α positive enterocytes compared to the IR group (p=0.00; p=0.011; p=0.00, respectively). We conclude that ADA can be beneficial in preventing intestinal injury that arises from IR.

6.The healing effects of Hyperium perforatum (St. John’s Wort) on experimental alkaline corrosive eosephageal and stomach burns
Erkan Güvenç, Selahattin Kıyan, Yiğit Uyanıkgil, Emel Öykü Çetin, Fatih Karabey, Türker Çavuşoğlu, Burak Gökçe
PMID: 32436985  doi: 10.14744/tjtes.2019.93428  Pages 373 - 383
AMAÇ: Koroziv yanıklarda en sık etiyolojik neden alkali maddelerdir. Hypericum Perforatum’un deneysel özofagus ve mide alkali koroziv yanık modelinde etkili olup olmadığı araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmada 42 adet, 200–300 gram ağırlığında, Wistar Albino sıçanlar seçildi ve 6 grup oluşturuldu; Grup 1: Kontrol, Grup 2: Yanık+SF (YSF), Grup 3: Yanık+Kantaron (YK), Grup 4: Yanık+Plasebo (YP), Grup 5: Kantaron (K), Grup 6: Plasebo (P). Tedavi sonrasında 15. gün diseksiyon uygulanarak alınan özofagus, mide ve karaciğer doku örneklerinden, histopatolojik ve biyokimyasal belirteçlere (SOD, GPX, MDA, CAT) bakıldı. Uygulanan ilaç formulizasyonunun fibroblastlar üzerine sitotoksitesi invitro koşullarda erişkin insan dermal fibroblast hücre hattında değerlendirildi (HDFa, Gibco invitro hücre kültürü, C-013-5C).
BULGULAR: Deneklerin ağırlık değerlerinin karşılaştırmasında Grup 1, 3, 4 ve 6 da ağırlık artış, Grup 2’de ağırlık kaybı saptandı, Grup 5’te ise anlamlı bir fark saptanmadı. YK grubunda özefagusta submukozal kollojen birikimi, muskularis mukoza hasarı, tunika muskularis hasarı ve kollojen akümülasyonu kontrol grubu ile benzerdi, fakat YSF ve plasebodan daha azdı. Midede mukozal hasar, gastrik bez dilatasyonu, submukozal PMNL infiltrasyonu YK grubunda kontrol grubu ile benzer ve YSF grubundan daha az idi. Kantaronun letal kosantrasyonu 2.58 gr/mL idi.
TARTIŞMA: Kantoron özefagus ve midenin orta derecede alkali koroziv yanıklarında subakut periyotta korumada etkilidir. Kantaronun gastrointestinal sistemin koroziv yanıklarında kullanılabileceği akılda tutulmalıdır.
BACKGROUND: The most frequent etiologic cause is alkaline substances. We investigated the protective effects of the plant St. John ‘s Wort (Hypericum perforatum).
METHODS: We included 42 Wistar albino rats weighing between 200–300 grams and divided into six groups as Group 1: Control, Group 2: Burn+Saline (BS), Group 3: Burn+St. John’s Wort (BSJW), Group 4: Burn+Plasebo (BP), Group 5: St. John’s Wort (SJW), Group 6: Placebo (P). After 15 days of treatment, esophagus, stomach and liver tissue samples were derived by dissection for histopathologic and biochemical markers. The cytotoxic effects of formulation on fibroblasts is evaluated in vitro on human dermoblast fibroblast line (HDFa, Gibco Invitrogen cell culture, C-013-5C).
RESULTS: The weight of the rats increased in Group 1, 3, 4, 6, decreased in Group 2 and did not change in Group 5. In the BSJW group, submucosal collagen accumulation, muscularis mucosa damage, tunica muscularis damage and collagen accumulation in esophagus were similar to the control group but lesser than BS and placebo group. In the stomach, mucosal damage, gastric gland dilatation, submucosal polymorphonuclear infiltration were similar to the control group and lesser than the BS group. The lethal concentration of SJW was 2.58 gr/mL.
CONCLUSION: SJW substrate is effective in protecting the esophagus and stomach in mild to moderate alcali corrosive burns in the subacute period. We should keep in mind the protective effects of STW substrate in alkaline corrosive burns of the gastrointestinal system.

CLINICAL ARTICLE
7.Hem-o-lok clips versus intracorporeal knotting for the closure of the appendix stump in laparoscopic appendectomy: A prospective randomized study
Orhan Ureyen, Sedat Tan, Emrah Dadalı, Mehmet Yıldırım, Enver İlhan
PMID: 32436964  doi: 10.14744/tjtes.2019.02248  Pages 384 - 388
AMAÇ: İntrakorporial sütür ve Hem-o-lok klipsin birbirlerine etkinlik, güvenilirlik ve maliyet açısından üstünlüklerinin araştırılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Acil servise başvuran ve akut apandist tanısı ile ameliyat kararı verilen olgulara laparoskopik apendektomi uygulandı. Apendiks güdüğü Hem-o-lok klips (Grup I) ve intrakorporial sütür 2/0 ipek (Grup II) ile kapatıldı. Gruplar demografik veriler (yaş cinsiyet, vücut kitle indeksi [VKİ], ASA), operasyon süresi, maliyet, operasyondan sonra 2.–6.–12.–24.–36. saat ve 7. gün ağrı yönünden karşılaştırıldı.
BULGULAR: Olguların yaş, cinsiyet ve VKİ gibi demografik verileri gruplar arası benzerdi (p>0.05). Peroperatif ve ameliyat sonrası görülen komplikasyonlar açısından gruplar arası karşılaştırmalarında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Hiçbir olguda ameliyat sonrası bulantı kusma, ileus ve karıniçi apse görülmedi. Olguların ameliyat süreleri, hastanede kalış süreleri ve maliyeti açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Olguların gruplara göre ağrı skorları arasında anlamlı fark bulunmadı. Ameliyat tipi ağrı skorlarını etkilemedi (p>0.05).
TARTIŞMA: Bu çalışma laparoskopi apendektomi de, apendiks güdüğünün kapatılmasında hem intrakorporial sütür hemde Hem-o-lok klipsin etkin, güvenilir ve benzer maliyetli olduğunu gösterdi. Uygulanacak yöntemin seçiminde cerrahın deneyimi baz alınmalıdır.
BACKGROUND: In this study, we aimed to evaluate the superiority of intracorporeal sutures and Hem-o-lok clips about efficiency, reliability and cost.
METHODS: We performed laparoscopic surgery for acute appendicitis in this study. Appendiceal stump was closed by Hem-o-lok clips (Group I) and intracorporeal knotting (Group II) in a randomized manner. Groups were compared for demographic data (age, sex, body mass index, American Society of Anesthesiologists score) operation time, total cost, 2.6.12.24.hours and 7th day pain score.
RESULTS: Demographic data, such as age, gender and BMI, were similar between groups (p>0.05). There was no significant difference between the groups concerning peroperative and postoperative complications (p>0.05). No postoperative nausea, vomiting, ileus and intraabdominal abscess were observed in patients. There was no significant difference between the groups about duration of operation, length of hospital stay and cost analysis (p>0.05). There was no significant difference in pain scores of groups. The effect of the operation type on pain scores was not statistically significant (p>0.05).
CONCLUSION: This study showed that both intracorporeal knotting and Hem-o-loc clips were effective, reliable and similar cost-effective in laparoscopic appendectomy. The decision should be based on the surgeon’s experience.

8.Comparison of thiol/disulphide homeostasis with modified Alvarado and RIPASA scores in the diagnosis of acute appendicitis
Servan Gökhan, İsmail Erkan Aydın, Gül Pamukçu Günaydın, Çağdaş Yıldırım, Fatih Tanrıverdi, Selahattin Gürü, Fatih Ahmet Kahraman, Ozcan Erel
PMID: 32436977  doi: 10.14744/tjtes.2019.65118  Pages 389 - 395
AMAÇ: Bu çalışma, akut apandisit tanısında tiyol/disülfit homeostaz parametrelerinin rolünü göstermeyi ve bu parametrelerin modifiye Alvarado ve RIPASA skorlama sistemleriyle birlikte kullanılmasının yararlı olup olmadığını belirlemeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, acil servise 01.07.2017 ve 31.12.2017 tarihleri arasında sağ alt kadran ağrısı şikayeti ile başvuran ve çalışmanın dahil edilme kriterlerini karşılayan 265 hastada ileriye yönelik olarak gerçekleştirildi. Oksidatif stres belirteçleri iki grupta değerlendirildi. Bu parametrelerle modifiye Alvarado ve The Raja Isteri Pengiran Anak Saleha Appendicitis (RIPASA) skorlama sistemleri arasındaki ilişki analiz edildi.
BULGULAR: Apandisit grubunda ortalama disülfit, disülfit/native tiyol ve disülfit/total tiyol seviyeleri anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). Native tiyol, total tiyol ve native tiyol/total tiyol ortalamaları aynı grupta anlamlı olarak düşüktü (sırasıyla, p<0.001, 0.001 ve 0.007). Ortalama disülfid, disülfid/native tiyol ve disülfid/total tiyol seviyelerinin RIPASA sonuçlarına göre yüksek riskli grupta anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır (sırasıyla, p=0.016, 0.003 ve 0.001).
TARTIŞMA: Tiyol/disülfit homeostaz parametreleri, akut apandisit tanısında modifiye Alvarado ve RIPASA skorlama sistemleriyle birlikte kullanılabilir.
BACKGROUND: This study aims to investigate the role of thiol/disulfide homeostasis parameters in the diagnosis of acute appendicitis and to determine whether it is beneficial to use these parameters in combination with the modified Alvarado and RIPASA scoring systems.
METHODS: This study was prospectively carried out on 265 patients who presented to the emergency department with the complaint of right lower quadrant pain between 01.07.2017 and 31.12.2017, and met the inclusion criteria of this study. Oxidative stress markers were evaluated on two groups. The relationship between these parameters and the modified Alvarado and RIPASA scoring systems was analyzed.
RESULTS: The mean levels of disulfide, disulfide/native thiol and disulfide/total thiol were found to be significantly higher in the appendicitis group (p<0.001). The mean levels of native thiol, total thiol and native thiol/total thiol were significantly lower in the same group (p<0.001, 0.001 and 0.007, respectively). The mean levels of disulfide, disulfide/native thiol and disulfide/total thiol were recorded to be significantly higher in the high-risk group according to the results of RIPASA (p=0.016, 0.003 and 0.001, respectively).
CONCLUSION: Thiol/disulfide homeostasis parameters can be used with the modified Alvarado and RIPASA scoring systems in the diagnosis of acute appendicitis.

9.Perioperative outcomes of the patients treated using laparoscopic cholecystectomy after emergent endoscopic retrograde cholangiopancreatography for bile duct stones: Does timing matter?
Rahman Şenocak, Süleyman Utku Çelik, Şahin Kaymak, Oğuz Hançerlioğullari
PMID: 32436986  doi: 10.14744/tjtes.2020.94401  Pages 396 - 404
AMAÇ: Koledokolitiyazis nedeni ile acil endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP) yapılan hastalarda laparoskopik kolesistektomi (LK) için optimal zamanlama konusunda fikir birliği yoktur. Her ne kadar bazı veriler erken dönemde cerrahinin veya tek aşamalı LK ile birlikte yapılan laparoskopik safra kanalı eksplorasyonunun daha olumlu sonuçlara sahip olduğunu düşündürse de deneyim eksikliği, gerekli malzeme yokluğu veya klinik kısıtlılıklar nedeniyle geç dönem LK çoğunlukla ERCP sonrası sebat eden safra taşı olan hastaların standart tedavisi olarak tercih edilmektedir. Bu çalışmanın amacı, ERCP ve LK arasındaki farklı zaman aralıklarının perioperatif sonuçlar üzerindeki etkilerini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: ERCP ile ana safra kanalı taşları tedavi edilen ve daha sonra LK uygulanan ardışık hastaların ameliyat öncesi ve sonrası verileri geriye dönük olarak incelendi. Farklı zaman aralıklarının sonuçlar üzerindeki etkisini değerlendirmek için hastalar son yapılan ERCP’den LK’ye kadar geçen süreye göre üç gruba ayrıldı: 2 hafta içinde (Grup 1), 2–6 hafta arasında (Grup 2) ve 6 haftadan sonra (Grup 3).
BULGULAR: Bu çalışmada ortalama yaşı 52.8 olan toplam 67 hasta analiz edildi. Olguların kapalı ameliyattan açığa geçme oranı Grup 1’de %20, Grup 2’de %25 ve Grup 3’te %13.6 idi (p=0.646). Bu oran erkek hastalarda %25 ve kadınlarda ise %14.2 olarak hesaplandı. Gruplar arasında cinsiyet, yandaş hastalık, laboratuvar ve safra kesesi özellikleri, ameliyat süresi ve hastanede kalış süresi açısından anlamlı fark bulunmadı. Perioperatif komplikasyon oranı %17.9 bulundu; ancak gruplar arasında komplikasyon oranı açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.289).
TARTIŞMA: Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, ERCP sonrası yapılan LK’nin komplike olmayan standart kolelitiazis için yapılan LK’den daha kompleks ve daha yüksek açığa geçiş oranına sahip olduğunu desteklemektedir. Kolelitiazise eşlik eden ana safra kanalı taşları olan hastalarda ERCP sonrasında farklı zaman aralığında uygulanan LK’nin perioperatif sonuçlar üzerinde anlamlı bir etkisi görülmemesine rağmen, LK’nin açık cerrahiye geçmesi açısından ERCP’den sonraki 2–6 hafta kritik bir dönemdir. Ayrıca geç dönemde yapılan LK’de ciddi komplikasyonların ortaya çıkabileceği ve tekrarlayan biliyer atakların olabileceği göz önünde bulundurulduğunda ERCP sonrası LK’nin erken dönemlerde yapılması önerilir.
BACKGROUND: There is no consensus on the optimal timing for laparoscopic cholecystectomy (LC) after emergent endoscopic retrograde cholangiopancreatography (ERCP) for suspected choledocholithiasis. Although certain data suggest that an early interval or single-stage treatment by LC, together with laparoscopic bile duct exploration, has more favorable outcomes, delayed LC is most often preferred as the standard treatment of patients with gallstones and choledocholithiasis following ERCP due to lack of experience, necessary instrumentation, or organizational restrictions. This study aims to compare the effects of different time intervals between ERCP and LC on perioperative outcomes.
METHODS: In this paper, preoperative and postoperative data from consecutive patients who were treated for common bile duct stones with emergent ERCP and then underwent LC were reviewed retrospectively. To evaluate the impacts of different time intervals on outcomes, patients were classified into three groups according to the duration from the last ERCP to LC: within two weeks (Group 1), between 2–6 weeks (Group 2), and over six weeks (Group 3).
RESULTS: This study involved an analysis of 67 patients with a mean age of 52.8 years. Overall conversion rate was 20.0% in Group 1, 25.0% in Group 2, and 13.6% in Group 3 (p=0.646). The rate of conversion to open surgery was 25.0% in male patients and 14.2% in females. In addition, no significant difference was found between the groups concerning gender, comorbidities, laboratory and gallbladder features, operation time, and length of the hospital stay. The perioperative complication rate was found to be 17.9%; however, there was no significant difference between the three groups.
CONCLUSION: Our results support that LC after ERCP is more complex and has higher conversion rates than LC for uncomplicated cholelithiasis. Although no significant effect of different time intervals between ERCP and LC on perioperative outcomes was demonstrated in patients with common bile duct stones concomitant with cholelithiasis, the 2–6 weeks after ERCP is a critical period for conversion to open surgery. It is recommended that LC after ERCP should be performed in the early period, considering that serious complications may occur in the late period and recurrent biliary attacks may occur.

10.Evaluation and comparison of tick detachment techniques and technical mistakes made during tick removal
Ahmet Rıza Şahin, Hakan Hakkoymaz, Ali Muhittin Taşdoğan, Ekrem Kireçci
PMID: 32436976  doi: 10.14744/tjtes.2020.59680  Pages 405 - 410
AMAÇ: Keneler insan ve hayvanların önemli ektoparazitleridir. Keneler insanlara hastalığa neden olan patojenler bulaştırabilir. Kene teması Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi dahil olmak üzere çeşitli viral ve bakteriyel enfeksiyonlara yol açabilir. Kenelerin uygun yöntemlerle zamanında çıkarılması hastalık bulaşımının önlenmesi için önemlidir. Kene çıkartım teknikleri hastalığın oluşmasında etkili olabileceği için incelemeye değer bulunmuştur. Çalışmamızda bu tekniklerden ikisi olan kementle çıkarma ve tweezers yöntemlerini değerlendirmek, iki yöntemi karşılaştırmak ve bu yöntemlerle yapılan hataları incelemek amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma ileriye yönelik bir kesitsel çalışma olarak tasarlandı, acil servise kene teması ile başvuran hastalarda sağlık profesyonelleri veya hastaların kendileri tarafından çıkarılan keneyle ilgili olgular yer aldı. Keneler büyüme periyodlarına göre larva, nimf ve yetişkin olarak kaydedildi. Kene çıkartım türleri ve çıkarmada yapılan hatalar kaydedildi.
BULGULAR: Kenelerin çoğunluğu (%77.4) sağlık profesyonelleri tarafından, daha düşük bir oranda ise hastaların kendileri tarafından el ile çıkarılmıştı (%22.6). Yetmiş iki hastada (%77.4) herhangi bir hata bulunmadı, kene bir bütün olarak çıkarılmıştı, 15 hastada (%16.1) parçalanmış olarak çıkarılırken, 6 (%6.45) hastada ise kene bir bütün olarak çıkarılmış ancak sütürler yanlış bağlanmıştı. Teknik hatalara bağlı kene parçalanması en çok kişilerin kendi çıkardığı kenelerde görüldü.
TARTIŞMA: Bu çalışmanın sonuçları uygun ve doğru bir şekilde uygulandığında hem kement atma hem de tweezers tekniklerinin kene çıkarmada etkili olduğunu göstermiştir. Bu konuda halkın farkındalığını artırma ve eğitim programları artırılmalıdır.
BACKGROUND: Tick is among the important ectoparasites of humans and animals. Ticks may transmit disease-causing pathogens to humans. Tick contact may be resulted in several viral and bacterial infections, including Crimean-Congo Hemorrhagic Fever. Timely removal of ticks with appropriate methods is important in prevention of disease transmission. There are many methods reported for tick detachment. In this study, we aimed to evaluate two of them, suture lassoing and freezing and to compare both methods and to examine technical mistakes with these techniques.
METHODS: This study was designed as a prospective cross-sectional study, and included the ticks detached by healthcare professionals or directly by patients who presented to the emergency department due to tick contact. The ticks were recorded as larvae, nymphs, and adults according to their growth period. Ticks detachment types with surgical sutures and removal mistakes were recorded.
RESULTS: The majority (77.4%) of the ticks were removed by healthcare professionals and a lower rate by patients themselves with hand (22.6%). No technical mistake was found in 72 (77.4%) patients, and the tick was detached as a whole, while detached broken in 15 (16.1%) patients, and the tick was detached as a whole, but the sutures were attached wrong in six (6.5%) patients. Tick broken off due to technical mistakes was most commonly seen in the ticks removed by the individuals themselves.
CONCLUSION: The results of this study suggest that when appropriately and correctly used, both suture lassoing and tweezers are effective in tick removal. Public awareness-raising and training programs should be increased on this issue.

11.Emergency surgery in geriatrics: A retrospective evaluation in a single center
Özlem Sezen, Banu Çevik
PMID: 32436982  doi: 10.14744/tjtes.2020.90914  Pages 411 - 417
AMAÇ: İnsanlarda yaşam beklentisi arttıkça, yaşlı insanlara uygulanan cerrahi prosedürler cerrahi ve ameliyat sonrası bakımdaki gelişmelere paralel olarak artmaktadır. Geriatrik hastaların morbidite-mortalitesini araştıran önemli sayıda çalışma acil ameliyat geçirenlerle ilgilidir. Bu çalışmanın amacı yaşlılarda acil cerrahi sonrası mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörleri araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak–Aralık 2018 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kartal Dr. Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde acil şartlarda ameliyat edilen 65 yaş ve üstü 200 hastanın verileri geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların demografik özellikleri yaş, cinsiyet, ASA fiziksel durumları, komorbiditeleri, fonksiyonel olarak bağımlı olup olmadıkları, ameliyat tipleri, anestezi tekniği, ameliyat süresi, intraoperatif kan transfüzyonu, hematokrit düzeyindeki değişiklikler (perioperatif dönemde) cerrahi sonrası sonuç (yoğun bakım ya da servise transfer) kaydedildi. Kısa vadeli ölümlerin risk tahmini, Charlson Comorbidity İndeks (CCİ) ve APACHE II puanlama sistemleri kullanılarak tahmin edildi.
TARTIŞMA: Hastaların yaş ortalaması 74.8±6.7 idi ve kadın sayısı (n=134, %67) erkeklerden daha yüksekti. Yüksek ASA fiziksel durum skorları, bağımlı yaşam koşulları, uzun ameliyat süresi, genel anestezi, intraoperatif kan transfüzyonu, düşük Htc değerleri (<%25), yüksek APACHE II skorları ve 10 yıllık sağ kalım skorlarının CCİ’ye göre daha düşük olması yoğun bakım ünitesine kabulü etkileyen faktörlerdir.
BACKGROUND: As life expectancy increases in humans, surgical procedures applied to the elderly people are also increasing in parallel with the developments in surgery and postoperative care. A significant number of studies investigating the morbidity-mortality of geriatric patients are related to patients who are undergoing emergency operations. The present study aims to investigate the factors affecting mortality and morbidity after emergency surgery in elderly people.
METHODS: The data of 200 patients aged 65 years and over who were operated under emergency conditions in the University of Health Sciences Kartal Dr. Lütfi Kırdar Training and Research Hospital between January and December 2018 were evaluated retrospectively.
RESULTS: Patient’s demographic information, including age, gender, ASA physical status, comorbidities, functional dependency or non-dependency of patients, types of operation, anesthesia technique, duration of operation, intraoperative blood transfusion, the changes of hematocrit levels (during the perioperative period), the outcome after surgery (intensive care admission or ward transfer), were recorded. The risk prediction of short-term mortality has been estimated using CCI and APACHE II scoring systems.
CONCLUSION: The mean age of the patients was 74.8±6.7 and the number of females (n=134, 67%) outweighed the males. Higher ASA physical status scores, dependent living conditions, long operation time, general anesthesia, intraoperative blood transfusion, low Htc values (<25%), high APACHE II scores and lower scores of 10-years survival by CCI were the factors that affected the acceptance into ICU.

12.Decompressive craniectomy in traumatic brain injury: Transcranial Doppler sonography used as a guide
Ramazan Sarı, Fatih Han Bolukbasi, Eylem Burcu Kahraman Özlü, Nejat Isik, Melek Güra Çelik, İlhan Elmacı
PMID: 32436966  doi: 10.14744/tjtes.2020.04640  Pages 418 - 424
AMAÇ: Dekompresif kraniektomi (DC), travmatik beyin hasarı (TBH) sonrası intrakraniyal hipertansiyon tedavisinde kullanılan etkin bir yöntemdir. Transkraniyal Doppler ultrasonografi (TCD) ölçümlerinin dekompresif cerrahi endikasyonundaki etkisini göstermektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Glasgow Koma Skoru (GCS) <9 olan 16 TBH hastası alındı. İntrakraniyal basınç (ICP) izleme ve TCD ölçümleri sürekli olarak kaydedildi. DC, ICP ve TCD kayıtlarına göre yapıldı. Glasgow Sonuç Ölçeği (GOS) skorları 3 ay sonra değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 31.18±17.51, GCS 3 ile 14 arasında değişmekte olup, ortalama 9.62±3.95 idi. Ortalama GOS 3.12±1.85 idi. İki hastaya (%12.5) kraniektomi, 14 hastaya (%87.5) kraniektomi ve lobektomi birlikte yapıldı. ICP’deki düşüş (22.12±10.41, 22.62±7.35, 15.50±6.64) ve pulsatilite indeksi (PI) (1.96±1.10, 1.64±0.75, 1.91±2.48) 3–5 ve 1–5 günleri arasında belirgin olarak anlamlıydı. Beş güne kadar olan PI ve Vmax değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
TARTIŞMA: TCD, gerçek zamanlı bir monitör olarak, TBH hastalarının tedavisinde cerrahi yaklaşımın erken kararına yardımcı olabilir.
BACKGROUND: Decompressive craniectomy (DC) is performed in the management of intracranial hyper-tension after traumatic brain injury (TBI). This study aims to investigate the effects of transcranial Dop-pler ultrasonography (TCD) measurements on the indication of decompressive surgery.
METHODS: Sixteen TBI patients with a Glasgow Coma Score (GCS) <9 were included in this study. Intra-cranial pressure (ICP) monitoring and transcranial Doppler ultrasonography (TCD) measurements were recorded continuously. DC was performed according to the records of ICP and TCD. Glasgow Outcome Scale (GOS) scores were evaluated after three months.
RESULTS: Mean age of the patients was 31.18±17.51; GCS ranged between three and 14 with a mean of 9.62±3.95. Mean GOS was 3.12±1.85. Craniectomy was performed in two patients (12.5%) and cra-niectomy and lobectomy together were performed in 14 (87.5%) of them. The decline in ICP (22.12±10.41, 22.62±7.35, 15.50±6.64) and pulsatility index (PI) (1.96±1.10, 1.64±0.75, 1.91±2.48) were strongly significant between days 3–5, and 1–5. The range of PI and Vmax values through five days did not present any significance.
CONCLUSION: TCD, as a real-time monitor, may help for an early decision of surgical approach in the management of TBI patients.

13.The role of trauma mechanism, fracture pattern and fixation technique on clinical outcomes and epiphyseal growth arrest in the surgical treatment of distal tibial epiphysiolysis
Furkan Çağlayan Aslantaş, Mustafa Yalın, Mehmet Hakan İlter, Alkan Bayrak, Erdem Edipoğlu, Bülent Tanrıverdi, Altuğ Duramaz, Mustafa Gökhan Bilgili
PMID: 32436969  doi: 10.14744/tjtes.2019.27354  Pages 425 - 430
AMAÇ: Distal tibial epifiz kırıkları, epifiz büyüme plağına zarar verir. Distal tibial epifiz yaralanmasından sonra epifiz büyümesi durması (EBD), osteoartrit, refleks sempatik distrofi ve ayak bileği eklemi sertliği de görülebilir. Bu çalışmanın amacı, cerrahi olarak tedavi edilen distal tibial epifiz kırıklarında travma mekanizması, kırık paterni ve fiksasyon tekniğinin klinik sonuçlar ve EBD üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2011–2017 yılları arasında distal tibial epifiz kırığı nedeniyle opere edilen 27 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Travma mekanizması, fiksasyon tekniği, ameliyat öncesi süre, kırık tipinin klinik sonuçlar ve EBD üzerine etkileri incelendi. Klinik sonuçlar AOFAS (Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Skoru) ve MOXFQ (Manchester-Oxford Ayak Anketi) skorları ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 27 hastanın 17’si erkek, 10’u kadındı. Hastaların yaş ortalaması 11.9 idi (dağılım 5–17 yaş). Epifizyal hasarın en önemli komplikasyonu sekiz hastada büyüme duraklamasıydı. Travma mekanizması, fiksasyon teknikleri ve kırık paternine göre klinik skorlar ve komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0.05).
TARTIŞMA: Travma mekanizması, kırık paterni ve fiksasyon materyali ne olursa olsun, distal tibial epifiz kırıklarında komplikasyonları azaltmak ve EBD’yi önlemek için anatomik bir redüksiyon elde edilmelidir.
BACKGROUND: Distal tibial epiphyseal fractures damage to epiphyseal growth plate. Epiphyseal growth arrest (EGA), reflex sympathetic dystrophy and ankle joint stiffness may also occur after distal tibial epiphyseal injury. This study aims to evaluate the role of trauma mechanism, fracture pattern and fixation technique on clinical outcomes and EGA in the surgically treated distal tibial epiphyseal fractures.
METHODS: Twenty seven patients who underwent surgery for distal tibial epiphyseal fracture between the 2011 and 2017 were evaluated retrospectively. The effects of trauma mechanism, fixation technique, preoperative duration, fracture patterns on the clinical results and EGA were examined. AOFAS (The American Orthopedic Foot and Ankle Score) and MOXFQ (The Manchester-Oxford Foot Questionaire) were used for clinical evaluation.
RESULTS: Twenty seven patients (17 male and 10 female) were included in this study. The most important complication of epiphyseal injury was the growth pause in eight patients. No statistically significant difference was observed concerning clinical scores and complications according to trauma mechanism, fixation techniques and fracture patterns (p>0.05).
CONCLUSION: Regardless of the trauma mechanism, fracture pattern and the fixation material, an anatomical reduction should be obtained in distal tibial epiphyseal fractures to reduce complications and prevent the EGA.

14.Computed tomography vs. magnetic resonance imaging in unstable cervical spine injuries
Meltem Songür Kodik, Cenk Eraslan, Ömer Kitiş, Yusuf Ali Altuncı, Hüseyin Biçeroğlu, Ali Akay
PMID: 32436971  doi: 10.14744/tjtes.2019.35813  Pages 431 - 438
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı atlanabilen anstabil servikal yaralanmaların belirlenmesinde bilgisayarlı tomografinin (BT) rolünü araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada acil servise Haziran 2014 ile Haziran 2018 arasında künt servikal travma tanısı ile başvuran olgular yer almaktadır. Tüm olgular ilk önce yapılan bir BT incelemesini takiben servikal manyetik rezonans görüntülemesine (MRG) tabi tutulmuşlardır. Tüm görüntüleme sonuçları gözden geçirilmiş ve kararlar acil tıp uzmanı, nöroradyolojist ve beyin cerrahından oluşan bir ekip tarafından fikir birliği ile alınmıştır. Diğer değişkenler arasında yaş, cinsiyet, Glasgow koma skalası, ek morbidite, çoklu travma, nörolojik defisitler, intrakraniyal hemoraji, ekstremite kırıkları ve yaralanmanın mekanizması yer almaktadır.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 195 hastanın bilgileri analiz edildiğinde; hastaların ortalama yaşı (±standart sapma) 47.34±21.90 yıl olup 140’ı erkek (%71.8) 18’i (%9.2) 18 yaşın altında idi. En sık görülen yaralanma mekanizması yüksekten düşme idi (n=100; %51.3). Altın standart olarak MRG kullanılmış olup, anstabil servikal travma tanısında BT’nin duyarlılığı %77.7 (%95 GA [67.1–86.1]) iken, özgüllüğü %100.0 (%95 GA [59.0–100.0]) saptanmıştır.
TARTIŞMA: Her ne kadar BT anstabil servikal yaralanmaların tanısında rölatif olarak iyi olsa da duyarlılığı yeterli değildir. Bundan dolayı anstabil yaralanması olan olgularda MRG çekilmesi daha uygundur.
BACKGROUND: This study aimed to investigate the role of computed tomography (CT) in identifying missed unstable blunt cervical injuries.
METHODS: Patients admitted to the emergency department between June 2014 and June 2018 with a diagnosis of blunt cervical trauma were included in this study. All participants underwent cervical magnetic resonance imaging (MRI) after an initial cervical CT investigation. All imaging results were reviewed, and decisions were taken by the consensus of a team consisting of an emergency medicine specialist, a neuroradiologist, and a neurosurgeon. Other variables included age, sex, the Glasgow Coma Scale, medical comorbidities, multi-trauma, neurological deficits, accompanying intracranial hemorrhage, extremity fractures, and the mechanism of the injury.
RESULTS: Data for 195 patients were analyzed. The mean (±standard deviation) age of the participants was 47.34±21.90 years, and 140 (71.8%) were males. Eighteen patients (9.2%) were below age <18. The most frequent mechanism of injury was fall from height (n=100; 51.3%). Using MRI as the gold standard, the sensitivity of CT in diagnosing unstable cervical injury was 77.7% (95% CI [67.1–86.1]), while its specificity was 100.0% (95% CI [59.0–100.0]).
CONCLUSION: Although computed tomography is relatively good in diagnosing unstable cervical injuries, its sensitivity in detecting positive cases is not as successful. Thus, the use of MRI in patients with an unstable injury seems to be warranted.

15.Effect on mortality of treatment method and surgery time for hip fracture patients aged over 65 years
Cihat Ekici, Özhan Pazarcı, Seyran Kılınç, Zekeriya Öztemür, Hayati Öztürk, Gündüz Tezeren, Okay Bulut
PMID: 32436981  doi: 10.14744/tjtes.2020.81780  Pages 439 - 444
AMAÇ: Sunulan çalışmada 65 yaş üstündeki kalça kırığı nedeni ile ameliyat edilen hastalarda implant çeşidi ve cerrahi zamanlamanın mortaliteye etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Altmış beş yaş üstü 301 hasta incelendi. Hastalar Grup 1 çimentolu hemiartroplasti, Grup 2 çimentosuz hemiartroplasti ve Grup 3 femur proksimal çivi yapılanlar olarak ayrıldı. Ameliyat zamanı, kırık ve demogrofik bilgileri geriye dönük kaydedildi.
BULGULAR: Bilgilerine ulaşılamayan 59 hasta çıkarıldıktan sonra çalışmaya 242 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 80.5 (65–100) idi. Tedavi yöntemine göre hasta gruplarına bakıldığında; Grup 1 (n=146) %60.3, Grup 2 (n=54) %22.3, Grup 3 (n=42) %17.4. İlk 48 saate opere edilenlerle, sonrasında opere edilenler arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p=0.834). Tedavide implant seçiminin survey üzerine etkisi vardı (p=0.016). Çimentolu hemiartroplasti yapılan hastaların surveyinin çimentosuz hemiartroplasti ve proksimal femoral çivi (PFN) yapılanlara göre daha uzun olduğu görüldü.
TARTIŞMA: Her üç grupta da ilk 48 saatte ameliyata alınmamanın mortalite üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görüldü. Bunun yanında yaş ve cinsiyet mortalite üzerine etkilidir. Ayrıca implant seçimide mortaliteyi etkilemektedir.
BACKGROUND: This study aimed to evaluate the effects on mortality of implant selection used and time to surgery in patients aged over 65 years operated for hip fractures.
METHODS: A total of 301 patients aged over 65 years were investigated in this study. Patients were divided into three groups as follows: Group 1 cemented hemiarthroplasty (CH), Group 2 cementless hemiarthroplasty (CLH), and Group 3 proximal femoral nail (PFN). Time of surgery, fracture and demographic information were retrospectively recorded.
RESULTS: After removing 59 patients with missing information, this study included 242 patients. Mean age of patients was 80.5 years. When patient groups were examined according to treatment method, Group 1 (n=146) comprised 60.3%, Group 2 (n=54) comprised 22.3% and Group 3 (n=42) comprised 17.4% of the study group. There was no significant difference in survival between the patients operated in the first 48 hours and the patients operated later (p=0.834). There was an effect on the survival of treatment implant selection (p=0.016). Patients with CH were observed to survive longer than patients with CLH and PFN.
CONCLUSION: Operation in the first 48 hours was not observed to affect mortality. Additionally, while sex and age were found to be effective on mortality, implant selection was also concluded to affect mortality.

16.Effects of different anesthesia techniques on intraoperative blood loss in acetabular fractures undergoing the Modified Stoppa approach
Ahmet Emrah Açan, Cem Yalın Kılınç, Emre Gültaç, Başak Altıparmak, Ali İhsan Uysal, Nevres Hürriyet Aydoğan
PMID: 32436967  doi: 10.14744/tjtes.2019.09294  Pages 445 - 452
AMAÇ: Asetabulum kırığı nedeniyle Modifiye Stoppa yaklaşımı ile ameliyat edilen hastalardaki intraoperatif kanama miktarına, anestezi tekniğinin etkisini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2014 ve Temmuz 2018 tarihleri arasında asetabulum kırığı nedeniyle Modifiye Stoppa yaklaşımı ile ameliyat edilen 63 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. İki taraflı asetabulum kırığı (n=6), antiagregan tedavisi (n=3), anestezi kayıtlarında eksiklik (n=3), hemodinamik instabilite nedeniyle acil pelvik cerrahi geçirmiş (n=5), dalak yırtığı (n=2) ve karaciğer yırtığı (n=1) olan, toplam 20 hasta çalışmadan dışlandı. Hastalar genel anestezi yapılanlar (GA) (n=22) ve kombine epidural-genel anestezi yapılanlar (CEGA) (n=21) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İntraoperatif kanama miktarı ve intraoperatif ve/veya ameliyat sonrası kan transfüzyon ihtiyacı, değerlendirilen ana ölçüm parametreleriydi.
BULGULAR: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, kırık tipi, yaralanma mekanizması, yaralanma ile cerrahi arasındaki süre, yaralanma şiddet skoru, eşlik eden yaralanmalar ve komorbiditeler açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu (p>0.05). Ortalama intraoperatif kanama miktarı GA grubunda 717.27 ml (300–1.600 ml) ve CEGA grubunda 473.81 ml (150–1.020 ml) bulundu (p<0.001). İzole asetabulum kıırğı olan olgularda ise, intraoperatif kan transfüzyon ortalaması, GA grubundaki 14 hastada 2.43 ünite (1–5 ünite) ve CEGA grubundaki 15 hastada 1.27 ünite (1–4 ünite) bulundu (p<0.001).
TARTIŞMA: CEGA yapılan hastalarda, GA yapılan hastalara göre daha az intraoperatif kanama görüldü. Bu, uzun öğrenme eğrisi ve yüksek kanama riski olan asetabulum cerrahi için önemli bir avantajdır.
BACKGROUND: This study aims to evaluate the effects of the anesthesia technique on the intraoperative blood loss in acetabular fracture patients undergoing the Modified Stoppa approach.
METHODS: We retrospectively identified 63 patients who underwent a Modified Stoppa approach for acetabular fracture from January 2014 to July 2018. A total of 20 patients were excluded from this study for the following reasons: bilateral acetabular fractures (n=6), undergoing antiaggregant treatment (n=3), incomplete anesthesia records (n=3), emergency pelvic surgery due to hemodynamic instability (n=5), splenic rupture (n=2), and liver laceration (n=1). The patients were divided into two groups as follows: patients undergoing general anesthesia (GA) (n=22) and patients undergoing combined epidural-general anesthesia (CEGA) (n=21). The main outcome measurements studied were the intraoperative blood loss and the need for intraoperative and/or postoperative blood transfusions.
RESULTS: No statistically significant differences were found between the groups concerning the age, gender, type of fracture, mechanism of injury, time from injury to surgery, Injury Severity Score, associated injuries, and comorbidities (p>0.05). The mean intraoperative blood losses were 717.27 ml (300–1.600 ml) in the GA group and 473.81 ml (150–1.020 ml) in the CEGA group (p<0.001). In the cases with only an isolated acetabular fracture, the intraoperative blood transfusion means were 2.43 units (1–5 units) in 14 patients in the GA group and 1.27 units (1–4 units) in 15 patients in the CEGA group (p<0.001).
CONCLUSION: Less intraoperative bleeding was seen in those patients undergoing CEGA when compared to those undergoing GA. This is a significant advantage for acetabular surgery, which has a long learning curve and a high risk of bleeding.

17.Associations between initial injury severity in acute hand, wrist or forearm injuries and disability ratings and time to return to work
Sercan Çapkın, Ali Cavit, Kutay Yılmaz, Eralp Erdoğan, Tufan Kaleli
PMID: 32436973  doi: 10.14744/tjtes.2019.40524  Pages 453 - 461
AMAÇ: Modifiye El Yaralanması Ciddiyet Skoru (MEYCS) ile değerlendirilen el, el bileği ve ön kol yaralanmalarının başlangıçtaki anatomik şiddeti ile yaralanma sonrası özürlülük oranları ve işe geri dönüş zamanı arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya akut el, el bileği ve önkol yaralanması nedeniyle ameliyat edilen 94 hasta alındı. Yaralanmanın şiddeti MEYCS ile belirlendi. Yaralanmadan 6 ay sonra hastaların özürlülük oranları ‘Özürlülük Ölçütü, Sınıflandırması ve Özürlülere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkında Yönetmelik’e göre hesaplandı. İşe geri dönüş süresi, yaralanma ile hastanın işe geri dönüşü arasındaki sürenin (gün) uzunluğu olarak tanımlandı. MEYCS ile özürlülük oranları ve işe geri dönüş zamanı arasındaki ilişki Sperman korelasyon analizi ile araştırıldı.
BULGULAR: Ortalama MEYCS; 125.23 (5–880), üst ekstremite özürlülük oranı (ÜEÖO);17.64±22.6 (dağılım: 0–94) ve total vücut özürlülük oranı (TVÖO); 10.57±13.45 (dağılım: 0–56) olarak bulundu. Çalışmaya dahil edilen 87 (92.6%) hasta eski işine geri döndü. Ortalama işe geri dönüş zamanı; 138.69 (dağılım: 35–365 gün) olarak bulundu. MEYCS ile ÜEÖO ve TVÖO arasında, işe geri dönüş zamanı ile ÜEÖO ve TVÖO arasında istatiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulundu (p<0.001).
TARTIŞMA: Sonuç olarak, yaralanmanın başlangıçtaki şiddeti arttıkça hastaların özürlülük oranları ve işe geri dönüş zamanları artmaktadır. Hastaların ilk değerlendirmesinde yaralanmanın ciddiyetini saptayarak prognoz hakkında ön görüye sahip olmak hastaların gelecekteki kalıcı sakatlık seviyesini tahmin etmede ve böylelikle hasta beklentilerinin makul düzeyde tutulması sağlanarak psikososyal destek açısından önemli olabilir.
BACKGROUND: This study aimed to examine the relationships between the initial anatomic severity of hand, wrist and forearm injuries, as evaluated by the Modified Hand Injury Severity Score (MHISS), and each of the following parameters: disability rating and time to return to work.
METHODS: In this study, 94 patients who underwent operations due to acute hand, wrist and forearm injuries were included. MHISS was used to assess the severity of the injury. Disability rates of the patients were calculated six months after injury in accordance with the ‘Regulation on Disability Criteria, Classification and Health Board Reports to be Given to Disabled People’. The time to return to work was defined as the length of time (in days) between the injury and the patient’s return to work. Spearman rank correlation analysis was performed to analyse correlations between the MHISS and each of the following: disability rates and time to return to work.
RESULTS: The mean overall MHISS was 125.23 (5–880). The mean overall upper extremity disability ratio (UEDR) was 17.64±22.6 (range: 0–94), and the mean overall total body disability ratio (TBDR) was 10.57±13.45 (range: 0–56). Among the study population, 87 (92.6%) patients were able to return to their jobs. The mean overall time to return to work was 138.69 (range: 35–365 days). A statistically significant correlation was found between MHISS and UEDR, TBDR and time to return to work and UEDR, TBDR (p<0.001).
CONCLUSION: As a result, as the initial injury severity increased, greater disability remained and the time to return to work increased. Predicting prognosis by determining the injury severity in the initial evaluation of patients may be important in predicting a patient’s future permanent disability level, which can contribute to maintaining patient expectations at a reasonable level, thereby aiding in psychosocial support.

18.Compliance with PECARN head injury decision rules in children under two years old
Aydın Gerilmez, Arif Tarkan Calışaneller
PMID: 32436970  doi: 10.14744/tjtes.2019.36902  Pages 462 - 468
AMAÇ: Çocukluk çağında acil servise başvuruların yaygın nedenlerinden biri çoğunluğu minör olan kafa travmalarıdır. Bu hastalarda BT (bilgisayarlı tomografi) çekim ihtiyacının belirlenmesine yardımcı olması amacıyla son birkaç yılda bazı klinik karar kuralları yayınlanmıştır. Bu çalışmada iki yaşından küçük minör kafa travmalı çocuklarda BT çekim kararlarında PECARN (Pediatric Emergency Care Applied Research Network) kurallarına uyum araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük, tek merkezli çalışma iki yaşından küçük, travma oluşumunu takip eden ilk 24 saat içinde acil servise ilk başvurusunu yapan ve başvuru Glaskow Koma Skala skorları 14 ve 15 olan hafif kafa travmalı hasta grubunda yürütüldü.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 262 hasta dahil edildi. Bu hastaların 214’üne (%81.7) BT incelemesi yapıldığı, 48’ine (%18.3) yapılmadığı saptandı. BT taraması yapılmayan 48 hastanın hiçbirinde klinik olarak önemli travmatik beyin hasarı gelişmediği belirlendi. BT incelemesi yapılan 214 hastadan 89’unda (%34) BT çekim kararı verilirken PECARN kurallarına uyulduğu, 125 (%47.7) hastada bu kurallarına uyulmadığı saptandı. PECARN kriterlerini karşılamayan ve BT incelemesi yapılan hastaların hiçbirinde klinik olarak önemli travmatik beyin hasarı gelişmediği, PECARN kriterlerini karşılayan 89 hastanın sadece dördünde (%1.5) klinik olarak önemli travmatik beyin hasarı geliştiği saptandı. Bu sonuçlara göre, kurumumuzda PECARN kurallarına uyum oranı %52.3 idi.
TARTIŞMA: PECARN kılavuzunun tüm belirleyici kriterleri dahil edilerek yürütülen çalışmamızda PECARN kurallarına uyum oranının düşük olduğu saptanmıştır. Gereksiz BT çekim oranlarının düşürülmesi için klinisyenlerin bu kuralları direkt veya modifiye ederek kullanması iyi bir başlangıç noktası oluşturabilir. Fakat klinisyen deneyimi, ebeveyn beklentisi, medikolegal çekinceler ve ekonomik faktörlerin bu karar üzerindeki etkisi unutulmamalıdır.
BACKGROUND: One of the most common complaints about presentation at the Emergency Department (ED) in childhood is minor head trauma. In recent years, clinical decision rules (CDRs) have been published to assist in determining the need for performing computed tomography (CT) in these patients. The present study aims to investigate the compliance with Pediatric Emergency Care Applied Research Network (PECARN) rules in the decisions for CT examination in children aged below two years old with minor head trauma in our center.
METHODS: This retrospective, single-center study was conducted on a patient group aged below two years old, who presented at the ED within 24 hours of a trauma incident and were diagnosed as mild head trauma Glasgow Coma Scale score 14 and 15).
RESULTS: A total of 262 patients were included in this study. Of these patients, 214 (81.7%) received CT examination, and 48 (18.3%) patients did not receive any CT examination. None of these 48 patients showed clinically important traumatic brain injury (ci TBI). Among 214 patients who received CT examination, 89 (34%) patients met the PECARN rules criteria and 125 (47.7%) patients did not meet PECARN rules criteria. None of the patients who received CT examination and did not meet the PECARN rules criteria showed ci TBI. Among 89 patients who recieved a CT examination and also met the PECARN rules criteria, only 4 (1.5%) patients showed ci TBI. According to these results, the rate of compliance with PECARN rules in our institution ED was 52.3%.
CONCLUSION: In this study, which was conducted by including all the predictor values of the PECARN guidelines, the rate of compliance with PECARN rules was determined to be very low. Using these rules directly or with modification could establish a starting point for clinicians to reduce the rates of unnecessary CT scans. However, the effects of the clinician’s experience, parental expectations, medicolegal constraints and economic factors on the decision making process should not be forgotten.

CASE SERIES
19.The role of VATS in the diagnosis and treatment of diaphragmatic injuries after penetrating thoracic traumas
Fazlı Yanık, Yekta Altemur Karamustafaoğlu, Yener Yörük
PMID: 32436965  doi: 10.14744/tjtes.2019.02682  Pages 469 - 474
AMAÇ: Penetran torasik travması sonrasında görülebilen diyafragma yaralanmalarının tanısında bazı zorluklar yaşanabilmektedir. Tanı konulamamış küçük diyafragma yaralanmaları, sonraki dönemde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilirler. Bu çalışmanın amacı, penetran toraks travması sonrasında görülebilen diyafragma yaralanmalarının tanı ve tedavisinde VATS’nin (Video Yardımlı Torakoskopik Operasyonlar) rolünü değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, 268 penetran toraks travmalı hasta arasından, Haziran 2008 ile Haziran 2018 tarihleri arasında bölümümüzde diyafragma yaralanması şüphesi ile VATS uygulanan toplam 22 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Yirmi (%91) hasta erkek, iki hasta (%9) kadın olup, yaş ortalamaları 28.01±6.4 (18–42) yıldı. Penetran travmanın yerine göre 11 (%50) hastada sağ taraftan, diğerlerine sol taraftan VATS yapıldı. On (%45) hastada diyafragma laserasyonu tespit edildi ve tamir edildi. VATS ile diyafragma laserasyonunun saptanan altı olguda (%27) radyolojik olarak ek travmatik patolojiler saptandı. Radyolojik olarak yaralanmanın atlanma oranı %18’di. VATS’ın özgüllüğü, duyarlılığı, pozitif prediktif değeri ve negatif prediktif değerini sırasıyla %75, %71.5, %60 ve %83.3 olarak hesaplandı. Penetran travma tipleri, yaşları ve cinsiyetleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). 36.2±9.3 (9–62) ve aylık ortalama takip süresince hiçbir komplikasyon görülmedi.
TARTIŞMA: Penetran toraks travma sonrası şüpheli izole diyafragma laserasyonu düşünülen, radyolojik olarak belirlenemeyen hemodinamik olarak stabil hastalarda VATS’ın önemli ve uygulanabilir olduğu görüşündeyiz.
BACKGROUND: Diaphragmatic injuries, which can be seen after penetrating thoracic traumas, have some difficulties in diagnosis. Undiagnosed small diaphragmatic lacerations may lead to serious health problems. This study aims to evaluate the role of VATS (Video Assisted Thoracoscopic Surgery) in the diagnosis and treatment of diaphragmatic injuries after penetrating thoracic traumas.
METHODS: Among 268 penetrating thoracic trauma patients, we retrospectively evaluated a total of 22 patients performed VATS due to suspected diaphragmatic injury in our department between June 2008 and June 2018.
RESULTS: Twenty (91%) patients were male, and two (9%) patients were female with a mean age of 28.01±6.4 (18–42) years. In 11 (50%) patients, VATS was performed on the right side and the others on the left side according to the penetrating area of trauma. In 10 (45%) patients, diaphragmatic laceration was detected and was repaired. In six cases (27%) in which diaphragmatic laceration detected with VATS, preoperative traumatic pathologies were detected radiologically. The missed injury rate was 18%. VATS had a specificity, sensitivity, positive predictive value and negative predictive value of 75%, 71.5%, 60% and 83.3%, respectively. There was no significant statistical difference between types of penetrating trauma, ages and gender of cases (p>0.05). No complication was detected during the mean follow up period of 36.2±9.3 (range 9–62) months.
CONCLUSION: Our opinion is that VATS is important and feasible in hemodynamically stable patients with suspected isolated diaphragmatic laceration after penetrating thoracic trauma that cannot be determined by radiologically.

CASE REPORTS
20.Transcatheter embolization in pediatric blunt renal trauma: Case report and review of the literature
İbrahim Kartal, Hasan Ali Durmaz, Sanem Güler Çimen, Sertaç Çimen, Hamit Ersoy
PMID: 32436984  doi: 10.14744/tjtes.2019.93043  Pages 475 - 481
Bu yazıda, pediatrik olgularda künt abdominal travma sonucu gelişen renal yaralanmaların tedavisinde transkateter embolizasyon kullanımı ve sonuçları, bir olgu ve literatür eşliğinde değerlendirildi. Abdominal künt travma sonrası çocuklarda renal yaralanma gerçekleşmesi durumunda tedavi tercihi renal travmanın derecesine ve hastanın hemodinamisine bağlı olmakla birlikte, tedavide mümkün olduğunca non-operatif yöntemlerin kullanılması önerilmektedir. Transkateter embolizasyon kullanımı erişkinlerde renal yaralanmalarda pratikte yaygın olarak kullanılırken, çocuklarda kullanımı ile ilgili deneyim azdır. Yedi yaşında erkek hastada künt abdominal travma ve buna bağlı olarak gelişen grade IV renal yaralanma nedeniyle takibe alındı. Konservatif yöntemlerle takip edilen hastada travma sonrası 15. günde hematüri ve hemodinamide bozulma gerçekleşti. Renal anjiyografide; sağ inferior segmental arterde psödoanevrizma ve arteriyovenöz fistül saptandı. Hastaya transkateter embolizasyon başarılı şekilde uygulandı, herhangi bir komplikasyon olmadığı gibi renal hasarda görülmedi. Literatür değerlendirmesinde pediatrik künt abdominal travma sonrası renal yaralanama nedeniyle yapılan transkateter embolizasyonun renal yaralanma derecesine bakılmaksızın başarı oranı %89.47’dir. Transkateter embolizasyon başarısızlığı nedeniyle dört hastada nefrektomi yapılmış, hiçbir hastada uzun dönemde komplikasyon gözlenmemiştir. Bu sonuçlar eşliğinde çocuklarda, künt abdominal travma sonrası renal yaralanmaların transkateter embolizasyon ile tedavisinde; düşük komplikasyon ile yüksek başarı bildirilmekte ve uzun dönemde renal fonksiyonun korunmasında da güvenilir bir yöntem olduğu anlaşılmaktadır.
This study aims to evaluate the clinical use and outcomes of transcatheter embolization in the setting of pediatric blunt renal trauma cases using an index case and review of the literature. Although the treatment method selection depends on the grade of the trauma and the hemodynamıc status of the patient, conservative methods are considered initially in the setting of pediatric blunt renal trauma. Transcatheter embolization, which is a relatively conservative treatment option, is commonly utilized in adult blunt renal trauma patient population; however, experience in the pediatric population is scarce. A seven-year-old male patient was admitted due to grade IV renal injury secondary to blunt abdominal trauma. He was conservatively followed until -on the post-trauma day 15- he developed gross hematuria and an unstable hemodynamic status. A renal angiogram was performed, which revealed right-sided renal inferior segmental artery pseudoaneurysm and arterio-venous fistula. Subsequently, a transcatheter embolization was performed. There were no complications and no permanent renal injury. Review of the literature revealed that the success rate of transcatheter embolization is 89.47% in the setting of pediatric blunt abdominal trauma-related renal injury regardless of the renal trauma grade. Four patients underwent nephrectomy due to a failed transcatheter embolization procedure. There are not any patients who suffered from embolization-related complications. These results suggest that transcatheter embolization can be safely performed in children with renal injuries due to blunt abdominal trauma with high success and low complication rates and preservation of renal function.

21.Surgical approach for acute ischemic colitis after scuba diving: A case report
Eun Soo Choi, Han Deok Kwak, Jae Kyun Ju
PMID: 32436978  doi: 10.14744/tjtes.2019.67523  Pages 482 - 485
Tüplü dalış sırasında dekompresyon nedeniyle ortaya çıkabilecek klinik belirtiler büyük ölçüde değişmekle birlikte esas olarak gastrointestinal sistemde sadece hafif semptomlar bildirilmiştir. Özellikle, hava embolisinin neden olduğu iskemik kolit nadirdir. Biz başarısız konservatif tedavi uygulanan ancak cerrahi olarak başarılı bir şekilde tedavi edilen tam kalınlıkta iskemik kolit olgusunu sunuyoruz. Bildirdiğimiz hususlar tüplü dalıştan sonra dekompresyonun gastrointestinal sistemde ciddi semptomlara neden olabileceğini ve cerrahi bir yaklaşım gerektirebileceğini düşündürmektedir. Tedavi semptomların şiddetine ve hastanın durumuna bağlı olmakla birlikte cerrahi yaklaşımlar düşünülmelidir.
The clinical manifestations that may occur due to decompression during scuba diving vary widely, but only mild symptoms have been reported mainly in the gastrointestinal tract. In particular, ischemic colitis caused by air embolism is rare. We report a case of full-thickness ischemic colitis treated with failed conservative treatment but successfully treated surgically. The case that was presented here suggests that decompression after scuba diving may cause severe symptoms in the gastrointestinal tract and may require a surgical approach. Treatment depends on the severity of the symptoms and the patient’s condition, but surgical approaches should be considered.

22.Rhinoceros-related delayed traumatic diaphragmatic rupture
Michael Sebastian, Alia Abdullah, Mohamed Abusharia, Fikri M Abu-Zidan
PMID: 32436979  doi: 10.14744/tjtes.2019.73857  Pages 486 - 488
Hayvanların neden olduğu yaralanmalar, saldıran hayvanın davranışına ve anatomisine dayanarak analiz edilmelidir. İnsanlarda gergedanla ilgili yaralanmalar son derece nadirdir. Bu vesileyle, bir gergedan tarafından göğsünden boynuz darbesi aldıktan üç yıl sonra başvuran kadın hastada yaşamı tehdit eden travmatik diyafragma hernisi olgusunu bildiriyoruz. Kırk yedi yaşında kadın hasta karın ağrısı, safralı kusma ve bir günlük obstipasyon ile başvurdu. Önceden bir hafta boyunca tekrarlayan kolik tarzında karın ağrısı atakları geçirmişti. Hastadan üç yıl önce hayvanat bahçesinde veteriner asistanı olarak çalışırken göğsüne bir gergedan tarafından boynuz darbesi aldığını ve yoğun bakım ünitesine kabul edildiği öğrenildi. Muayenede karın şişkin, yumuşak ve gevşekti. Bağırsak sesleri abartılıydı. Batın grafileri çoklu hava sıvı seviyeleri gösterdi. Röntgen çekimi sırasında takip edilen gastrografin kontrast maddesi ince bağırsakta takılıp kaldı ve yedi saat sonra bile kolona ulaşmadı. Abdominal ve torasik bilgisayarlı tomografi taraması, kolonun splenik fleksurasının sol göğüste sol diyafragma fıtığı içine yerleşmiş olduğunu gösterdi. Acil laparotomide sol diyaframda 4 cm’lik postero-lateral defekt içine fıtıklaşan kolonun splenik fleksurasının sağlıklı olduğu görüldü. Bu kolon segmenti redükte edildi ve defekt emilemeyen sütürlerle onarıldı. Ameliyat sonrası iyileşme sorunsuzdu. Hasta ameliyattan 10 gün sonra taburcu edildi. İnsanlarda gergedanın neden olduğu yaralanmalar son derece nadirdir. Yaşamı tehdit eden travmatik diyafragma hernisi birkaç yıl ertelenebilir. Tanısı için şüphe indeksinin yüksek düzeyde olması gereklidir.
Animal-related injuries should be analyzed based on the behavior and anatomy of the attacking animal. Rhinoceros-related injuries in humans are extremely rare. Hereby, we report a life-threatening traumatic diaphragmatic hernia in a woman who presented three years after a rhinoceros gored her chest. A 47-year-old lady presented with abdominal pain, bilious vomiting and obstipation of one-day duration. She had recurrent attacks of colicky abdominal pain for a week before that. The patient gave the history of being admitted to the ICU three years before, after being gored by a rhinoceros into her chest while working as a veterinary assistant in the zoo. On examination, the abdomen was distended but soft and lax. Bowel sounds were exaggerated. Abdominal x-rays showed multiple air-fluid levels. A gastrographin follow through study hold up in the small bowel and did not reach the colon after seven hours. Abdominal and chest CT scan showed the splenic colonic flexure to be located in the left chest through a left diaphragmatic hernia. Urgent laparotomy showed a healthy splenic flexure of the colon that herniated through a 4 cm postero-lateral defect in the left diaphragm. The colon was reduced, and the defect was repaired with non-absorbable sutures. Postoperative recovery was smooth. The patient was discharged home 10 days after the surgery. Rhinoceros-related injuries in humans are extremely rare. Life-threatening traumatic diaphragmatic herniation may be delayed for few years. High index of suspicion is needed for its diagnosis.

23.Torsion of wandering spleen nine years after gastric volvulus: Effect of multiparity?
Serkan Karaisli, Turan Acar, Nihan Acar, Erdinç Kamer, Mehmet Hacıyanlı
PMID: 32436983  doi: 10.14744/tjtes.2019.91606  Pages 489 - 492
Gezici dalak nadir görülen bir durumdur ve torsiyon veya enfarktüs gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara sebep olabilir. Semptomsuz olabilir, kronik abdominal ağrı veya intraabdominal kitle ile prezente olabilir. Klinik tanısı genellikle zor olduğu için, radyolojik incelemeler tanıda çok önemli bir rol oynamaktadır. Otuz yedi yaşında multipar kadın karın ağrısı şikayeti ile acil servise başvurdu. Hastanın öyküsünden dokuz yıl önce gastrik volvulus nedeniyle ameliyat geçirdiğini öğrenildi. Ameliyat öncesi tanı ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile yapıldı. İrreversibl infarkt nedeniyle splenektomi yapıldı. Gezici dalak torsiyonu, akut karına neden olabilen nadir bir klinik durumdur. Bilgisayarlı tomografi ameliyat öncesi tanı için altın standarttır. Gastrik volvulus ve gezici dalak benzer etiyolojilere sahiptir. Literatürde, bu iki hastalığın yetişkinlikte birlikteliği nadiren bildirilmiştir. Bununla birlikte, bildiğimiz kadarıyla, bu olgu, yetişkinlikte farklı zamanlarda bu iki patolojinin ortaya çıkışını bildiren ilk çalışmadır.
Wandering spleen is a rare condition and has life-threatening complications, such as torsion or infarction. It may be asymptomatic or may present with chronic abdominal pain or intraabdominal mass. Since clinical diagnosis is usually difficult, radiological examinations play a very important role in diagnosis. A 37-year-old multiparous woman was admitted to the emergency room with a complaint of abdominal pain. The patient stated that she underwent an operation due to gastric volvulus nine years ago. Preoperative diagnosis was made by ultrasonography and computed tomography. Splenectomy was performed because of the irreversible infarction. Wandering spleen torsion is a rare clinical condition that may cause an acute abdomen. Computerized tomography is the gold standard for preoperative diagnosis. Gastric volvulus and wandering spleen have similar etiologies. In the literature, the coexistence of these two diseases in adulthood is rarely reported. However, to our knowledge, this case is the first report to describe the emergence of these two pathologies at different times in adulthood.

24.A rare case: Isolated superior mesenteric vein injury occurring after blunt abdominal trauma
Mehmet Kubat
PMID: 32436972  doi: 10.14744/tjtes.2019.39932  Pages 493 - 495
Künt karın travmalarına bağlı intraabdominal vasküler yaralanmalara ender rastlanmaktadır. Süperiyor mezenterik ven (SMV) ve portal ven yaralanmalarının acil şartlarda görüntülenmesi oldukça zordur. Bu yazıda, düşük hızlı araç içi trafik kazasında direksiyon simidine çarpma ile oluşan künt batın travması sonucu izole SMV yaralanması olan hasta ve tedavi yaklaşımımız sunuldu. Altmış iki yaş erkek hasta acil servise girişini takiben yapılan muayenesinde karında minimal distansiyon ve yaygın hassasiyet olduğu görüldü. Ultrasonografisinde, karın içerisinde yaygın mayi varlığı ve şüpheli karaciğer yaralanması bildirildi. Abdominal tomografide perihepatik ve perisplenik alanlarda sıvı varlığı saptandı. Solid organ yaralanmasının olmadığı görüldü. Laparatomide ince bağırsak mezenterinde yaralanma görüldü. SMV üzerinde splenik ven birleşimi altında defekti mevcuttu. Uç yan damar anastomozu ve primer onarım gerçekleştirildi. Altı ay süreyle yapılan takiplerinde hastanın aktif şikâyeti olmadığı, yapılan tetkikler sonucunda SMV ve portal ven de patoloji olmadığı görüldü. Hemodinamik açıdan stabil olan süperior mezenterik venöz yaralanmalarında tecrübeli cerrahlarca uygulanan vasküler onarım tekniklerinin kullanılmasının anatomik ve fonksiyonel bütünlüğün devamlılığı açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz.
Intraabdominal vascular injuries due to blunt abdominal trauma are rare. It is very difficult to visualize superior mesenteric vein (SMV) and portal vein injuries under emergency conditions. In this case study, we reported a low-speed car accident, a patient with isolated SMV injury as a result of a blunt abdominal trauma that arose from a collision with a steering wheel. A 62-year-old male patient was admitted to the emergency department with minimal distention and diffuse tenderness in the abdomen. The presence of diffuse fluid in the abdomen and suspected liver injury were reported in ultrasonography. The presence of fluid in perihepatic and perisplenic areas was detected in abdominal tomography. No solid organ injury was observed. Laparotomy revealed an injury in the small intestine mesentery. There was a defect on SMV under splenic vein combination. End side vein anastomosis and primary repair were performed. During six months follow-up, the patient did not have active complaints, and there was no pathology in the SMV and portal vein. We think that the use of vascular repair techniques applied by experienced surgeons in hemodynamically stable superior mesenteric venous injuries is important concerning continuity of anatomical and functional integrity.

LookUs & OnlineMakale