Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 25 (4)
Volume: 25  Issue: 4 - July 2019
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.The protective and anti-inflammatory effect of methylene blue in corrosive esophageal burns: An experimental study
Ceren Şen Tanrıkulu, Yusuf Tanrıkulu, Fahriye Kılınç, Burak Bahadır, Murat Can, Fürüzan Köktürk, Ayşe Kefeli
PMID: 31297780  doi: 10.5505/tjtes.2018.58506  Pages 317 - 323
AMAÇ: Gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülen ve korozif madde yutulmasına bağlı oluşan özefageal yanıkları kısa dönemde özefagus perforasyonuna ve uzun dönemde darlık oluşmasına neden olmaktadır. Korozif özefagus yanıklarında tedavinin asıl amacı özefagusta darlık oluşumunu önlenmektir. Biz, bu çalışmada korozif özefagus yanıklarının tedavisinde metilen mavisinin (MB) antienflamatuvar ve koruyucu etkisini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 28 sıçan kullanıldı ve sıçanlar rastgele dört eşit gruba ayrıldı; 1. grup (Sham), 2. grup (kontrol), 3. grup (topikal tedavi) ve 4. grup (topikal ve sistemik tedavi). Sham grubu hariç diğer gruplara özefageal yanık oluşturmak için sodyum hidroksit (NaOH) verildi. Ek olarak, ikinci gruba normal salin, 3. gruba topikal metilen mavisi ve 4. gruba topikal ve sistemik metilen mavisi verildi.
BULGULAR: Hidroksiprolin seviyeleri her bir tedavi grubunda kontrol grubuna göre daha düşüktü (p=0.005 grup 3’e göre, p=0.00 grup 4’e göre). Tümör nekrozis faktör-α seviyelerine göre gruplar arasında fark yoktu. Tedavi gruplarına ait stenoz indeksleri kontrol grubuna göre daha düşüktü (p=0.016 grup 3’e göre, p=0.015 grup 4’e göre). Histopatolojik hasar skoru kontrol grubu ile karşılaştırıldığında grup 4’te belirgin olarak daha düşüktü (p=0.05).
TARTIŞMA: Metilen mavisi korozif özefageal yanıkların neden olduğu doku hasarını tedavi etmede ve özefageal stenozu önlemede etkilidir. Korozif özefageal yanıklardaki komplikasyon oranları yanık esnasında kullanılan metilen mavisi ile azaltılabilir.
BACKGROUND: In developing countries, esophageal burns are quite common. They are caused by the ingestion of corrosive substances that may lead to esophageal perforation in the short-term and stricture formation in the long-term. Prevention of stricture progression in the esophagus is the main aim of the treatment for corrosive esophageal burns. We aimed to investigate the protective and anti-inflammatory effects of methylene blue (MB) treatment on corrosive esophageal burns.
METHODS: Twenty-eight rats were used in the study and randomly divided into four equal groups; group 1 (Sham), group 2 (control), group 3 (topical treatment), and group 4 (topical plus systemic treatment). Except for group 1 (Sham group), all three groups received sodium hydroxide (NaOH) in order to generate esophageal burns. In addition, group 2 was given normal saline, group 3 topical MB, and group 4 topical and systemic MB.
RESULTS: Hydroxyproline levels were found to be lower in each of the treatment groups as compared to the control group (p=0.005 for group 3 and p=0.009 for group 4). There were no differences in the tumor necrosis factor-α (TNF-α) levels between the groups. The stenosis index (SI) in the treatment groups was also lower than the control group (p=0.016 for group 3 and p=0.015 group 4). The histopathologic damage score (HDS) was prominently lower in group 4 as compared to the control group (p=0.05).
CONCLUSION: MB is effective in treating tissue damage caused by corrosive esophageal burns and in preventing esophageal stenosis. Complication rates of corrosive esophageal burns may be decreased by using MB in the initial treatment stage.

2.Comparison of the effects of two different marine-derived omega-3 fatty acid sources, krill oil, and fish oil, on the healing of primary colonic anastomoses after colectomy applied Wistar albino rat model
Murat Ferhat Ferhatoğlu, Taner Kıvılcım, Gürcan Vural, Abdulcabbar Kartal, Ali İlker Filiz, Abut Kebudi
PMID: 31297772  doi: 10.14744/tjtes.2019.03051  Pages 324 - 330
AMAÇ: Deniz canlılarından gelen yağların farklı yağ asidi bileşimleri vardır. Balık yağı (FO), triasilgliserollere esterlenmiş yüksek oranda eikosapentaenoik ve dokosahekssaenoik asit içeriğine sahipken, krill yağında (KO) yağ asitleri temel olarak fosfolipidlere esterlenir. Bu çalışmada, iki farklı, omega-3 yağ asidi kaynağının kolon anastomozu uygulanan sıçan modelinde, anastomoz iyileşmesindeki etkinliğini karşılaştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 42 erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Yedi sıçandan oluşan altı grup şu şekilde oluşturuldu: CO3: Üçüncü günde sakrifiye edilen sol kolon anastomu yapılan sıçan (kontrol grubu); KO3: Üçüncü günde sakrifiye edilen sol kolon anastomozu yapılan sıçan + oral KO; FO3: Üçüncü günde sakrifiye edilen sol kolon anastomozu yapılan sıçan + oral FO; CO7: Yedinci günde sakrifiye sol kolon anastomozu yapılan sıçan (kontrol grubu); KO7: Yedinci günde sakrifiye edilen sol kolon anastomozu yapılan sıçan + oral KO; FO7: Yedinci günde sakrifiye edilen sol kolon anastomozu yapılan sıçan + oral FO. Peritoneal adezyonlar, anastomoz patlama basınçları, hidroksiprolin düzeyleri ve anastomotik dokunun histolojik özellikleri değerlendirildi.
BULGULAR: Kril yağı grubunun patlama basıncı ve hidroksiprolin ölçümleri, yedinci günde FO grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla, p=0.012; p=0.002). Ayrıca, enflamatuvar hücre infiltrasyonuna, fibroblast aktivitesi, neoanjiyogenez ve kollajen birikimine göre gruplar arasında, yedinci günde KO grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlendi (sırasıyla, p=0.023; p=0.028; p=0.016; p=0.012).
TARTIŞMA: Kolorektal cerrahi öncesi hastalara hem KO hem de FO desteği anastomoz kaçağı riskini azaltabilir ancak KO daha iyi bir omega-3 kaynağı olarak öne çıkmaktadır.
BACKGROUND: Oils from marine organisms have a different fatty acid composition. Fish oil (FO) has a high content of eicosapentaenoic and docosahexaenoic acids esterified to triacylglycerols; while in krill oil (KO), fatty acids are primarily esterified to phospholipids. This study aimed to compare the efficacy of two different, marine-derived omega-3 fatty acid sources in the wound healing of colon anastomoses rat model.
METHODS: For the study, we used 42 male Wistar albino rats. The rats were divided into six groups with seven rats in each group—CO3: left colonic anastomosis (control group), sacrificed on the third day; KO3: left colonic anastomosis + oral KO, sacrificed on the third day; FO3: left colonic anastomosis + oral FO, sacrificed on the third day; CO7: left colonic anastomosis (control group), sacrificed on the seventh day; KO7: left colonic anastomosis + oral KO, sacrificed on the seventh day; FO7: left colonic anastomosis + oral FO, sacrificed on the seventh day. Peritoneal adhesions, anastomotic bursting pressures, hydroxyproline levels, and histological examination of the anastomotic tissue were evaluated.
RESULTS: On day 7, bursting pressure and hydroxyproline measurements of the KO group was significantly higher than the FO group (p=0.012; p=0.002, respectively). Also, on day 7, a statistically significant difference was observed between the groups according to inflammatory cell infiltration, fibroblast activity, neoangiogenesis, and collagen deposition in favor of the KO group (p=0.023; p=0.028; p=0.016; p=0.012, respectively).
CONCLUSION: Both KO and FO supplementation in patients before colorectal surgery may reduce some risk of anastomotic leakage; and KO might be a better alternative and excellent omega-3 source.

3.Relationship between arterial oxygen tension and mortality of patients in intensive care unit on mechanical ventilation support
Ayhan Kaydu, Günseli Orhun, Nahit Çakar
PMID: 31297778  doi: 10.5505/tjtes.2018.51430  Pages 331 - 337
AMAÇ: Hiperoksinin yoğun bakım ünitelerinde mekanik ventilasyon desteği ile takip edilen hastalarda mortalite ve morbiditeyi artıran bağımsız bir risk faktörü olduğuna dair farklı çalışmalar olmasına rağmen bu konu belirsizliğini korumaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, etik komite onayı alındıktan sonra mekanik ventilatör desteği ile yoğun bakım ünitesine takip edilen 18 yaş üzerindeki 7689 hastanın ilk 24 saatteki verileri incelenerek yapılan geriye dönük, gözlemsel bir çalışmadır. Hastaların demografik özellikleri, mekanik ventilasyon ve kan gazı parametleri analiz edildi. Hiperoksemiyi PaO2 ≥120 mmHg, normoksemiyi PaO2 60–120 mmHg olarak tanımlandı. PaCO2 değeri <30 mmHg olan hastalar hipokapnik, 30–50 mmHg olanlar normokapnik, >50 mmHg olanlar hiperkapnik olarak tanımlandı.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 59.60±16.96 (dağılım, 18–93) yıl idi. Ortalama PaO2 değeri 16.2 kPa (121.50 mmHg) ve FiO2 değeri %60 idi. İki yüz otuz iki hasta normoksi (%51.5) ve 218 hastada (%48.5) hiperoksi gözlendi. Hastaların mortalite oran %56 idi. PaO2 düzeyleri ve PCO2 düzeyleri ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). PaO2 ve FiO2 sınıflamasına göre mortalitede istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). PCO2 sınıflamasına göre sağkalım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.602, p>0.05).
TARTIŞMA: Yoğun bakım ünitesindeki mekanik ventilatör desteği ile takip edilen hastalarda oksijen ve karbondioksit değerleri ile mortalite arasında anlamlı ilişki bulunmadı.
BACKGROUND: Although there are studies demonstrating hyperoxia may be an independent risk factor for increased mortality and morbidity, this issue remains unclear. Our research then aimed to examine the relationship between arterial oxygen tension, arterial carbon dioxide tension, and in-hospital mortality of critically ill patients in intensive care unit (ICU).
METHODS: After obtaining ethics committee approval, we analyzed a retrospective data of patients over the age of 18 who survived at least 24 hours in the ICU on mechanical ventilatory support between year 2008 and 2012. The demographic properties, mechanical ventilation, and blood gas parameters were studied. We defined hyperoxia group as PaO2 value of ≥120 mmHg and normoxemia group as PaO2 of 60–120 mmHg. Patients with PaCO2 value <30 mmHg were determined to have hypocapnia, those with 30–50 mmHg normocapnia, and those with >50 mmHg hypercapnia.
RESULTS: Between 2008 and 2012, a total of 7689 patients were admitted to the ICU. Of 450 patients meeting the inclusion criteria of the study, 263 (58.4%) were male and 187 (41.6%) were female. Normoxia was observed in 232 (51.5%) patients and hyperoxia in 218 (48.5%) patients. The mean PaO2 was 16.2 kPa (121.50 mmHg), and FiO2 was 60%. 254 (56%) of the patients had died during the five-year period. There was no statistically significant difference in mortality between PaO2 levels and PCO2 levels (p>0.05). According to the classification of PaO2 and FiO2, there was no statistically significant difference in mortality (p>0.05) among patients. In addition, no statistically significant difference was found between the survival rates according to PCO2 classification (p=0.602, p>0.05).
CONCLUSION: There was no significant association between mortality and oxygen and carbon dioxide of patients in ICU on mechanical ventilatory support.

4.Comparison of Ankaferd Blood Stopper and silver sulfadiazine use in burn wounds: An experimental study
Serden Ay, Yaşar Ünlü
PMID: 31297776  doi: 10.14744/tjtes.2019.38265  Pages 338 - 342
AMAÇ: Bu deneysel çalışma yanık yaralarında Ankaferd Blood Stoper ve gümüş sülfadiazinin (SSD) etkinliğini karşılaştırmak üzere dizayn edilmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma için Wistar albino cinsi 21 sıçan kullanıldı. Yanık oluşturmak için 3x3 cm çapında yuvarlak özel dizayn edilmiş pirinç prob kullanıldı. Yanık oluşturulduktan sonra, sıçanlar üç gruba ayrıldı. Ankaferd Blood Stoper (Grup ABS) grup 1’de, Gümüş sülfadiazin (Grup SSD) grup 2’de, izotonik emdirilmiş spançlarda (Grup kontrol) grup 3’de kullanıldı. İyilişme dönemi klinik ve histoplatolojik olarak takip edildi. Yara ölçümleri yapıldı, %50 ve %80 re-epitelizasyona ulaştığı günler her sıçan için belirlendi.
BULGULAR: Ortalama %50 re-epitelizasyon zamanı sırasıyla ABS grubu için 10.8 gün, SSD grubu için 13.8 gün ve kontrol grubu için 16.8 gündü (p<0.001). Yine ortalama %80 re-epitelizasyon zamanı sırasıyla ABS grubu için 16.4 gün, SSD grubu için 19.7 gün ve kontrol grubu için 25.2 gündü (p<0.001). Ortalama enflamatuvar skora göre, ABS grubunda anlamlı bir fark mevcuttu (p<0.05).
TARTIŞMA: Çalışmamız ABS’nin yanık tedavisinde, SSD’ye oranla daha iyi sonuçları olduğunu göstermiştir.
BACKGROUND: The present study was designed to compare the effectiveness of topical silver sulfadiazine (SSD) and Ankaferd Blood Stopper® (ABS) usage in experimental partial-thickness burns in rats.
METHODS: Twenty-one male Wistar albino rats weighing 250–290 (range: 270±19) g were used in the present study. A round brass probe that was specifically designed (3×3 cm diameter) was used to induce the burns in rats. After the presence of partial-thickness burns was confirmed, the rats were divided into three groups: Group 1 (ABS group) Ankaferd Blood Stopper® pad, Group 2 (SSD group) silver sulfadiazine (Silverdin®), and Group 3 (Control group) 1% isotonic saline solution-impregnated pad. The healing period was followed up clinically and histopathologically. The day on which 50% and 80% of re-epithelization at first were detected for each rat was also recorded.
RESULTS: The mean times of 50% and 80% of re-epithelization at first were 10.8 days, 13.8 days, and 16.8 days in Groups 1, 2, and 3, respectively (p<0.001), and 16.4 days, 19.7 days, and 25.2 days, respectively (p<0.001). The mean inflammatory scores were also found to be better in the ABS group than in other groups (p<0.05).
CONCLUSION: Our study showed that ABS has better results for the healing of the burn wound than SSD in experimental partial-thickness burns in rats.

5.Assessing the therapeutic effect of resveratrol in heart failure following blunt chest trauma and the potential role of endocan as a biomarker of inflammation using rats
Aysun Çağlar Torun, Şerife Tütüncü
PMID: 31297782  doi: 10.5505/tjtes.2018.77246  Pages 343 - 349
AMAÇ: Bu çalışma, sıçanlarda künt göğüs travmasına bağlı gelişen kardiyak hasar üzerine resveratrolün terapötik etkisini ve endokanın enflamasyon sürecinde bir biyobelirteç olarak kullanılmasını araştırmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sıçanlar randomize olarak aşağıdaki dört gruba ayrıldı (her grupta, n=7): bir kontrol grubu (tedavi veya travma olmadan); travma uygulanan grup (travma grubu); resveratrol grubu (resveratrol, [0.3 mg/kg] intraperitoneal [i.p.] yol grubu yoluyla uygulandı); ve resveratrol + travma grubu (travmanın uygulanmasından 1 saat önce i.p. yolla resveratrol [0.3 mg/kg] verilen).
BULGULAR: Travma grubundaki tümör nekroz faktörü-α ve indüklenebilir nitrik oksit sentazın immünreaktivitesi artarken, resveratrol + travma grubundaki reaksiyon şiddeti azaldı. Grupların ortalama endokan değerleri farklıydı (p<0.001). Resveratrol + travma grubundaki ortalama endokan ortalaması diğer gruplardan daha yüksekti.
TARTIŞMA: Resveratrol, künt göğüs travması sonrası akciğer hasarında anti-enflamatuvar ve antioksidan etkilere sahip olup tedavi sürecine katkıda bulunmuştur. Künt göğüs travması sonrası oluşan kardiyak hasarda enflamasyonun takibinde endokanın bir biyobelirteç olarak klinik kullanımı ile ilgili daha fazla çalışma yapılması gerektiğine inanıyoruz.
BACKGROUND: The present study investigated the therapeutic effect of resveratrol on cardiac injury resulting from blunt chest trauma and the utility of endocan as a biomarker of the inflammation process using rats.
METHODS: The rats were randomly divided into the following four groups (n=7 in each group): a control group (no treatment or trauma); trauma-induced group (trauma group); resveratrol group (resveratrol 0.3 mg/kg administered via the intraperitoneal [i.p.] route group); and resveratrol + trauma group (resveratrol 0.3 mg/kg administered via the i.p. route 1 hour prior to the induction of trauma).
RESULTS: The immunoreactivity of tumor necrosis factor-α and inducible nitric oxide synthase in the trauma group was increased, whereas the reaction intensity in resveratrol + trauma group was deceased. The mean endocan values of the differed between the groups (p<0.001). The mean endocan value in the resveratrol + trauma group was higher than that of the other groups.
CONCLUSION: Resveratrol exhibited anti-inflammatory and antioxidant effects in lung injury after blunt chest trauma and contributed favorably to the treatment process. We believe that there is a need for further studies on the clinical use of endocan as a biomarker of inflammation in cardiac injury after blunt chest trauma.

6.Role of angiotensin-converting enzyme as prognostic marker in thoracic trauma: A prospective observational study
Suresh Kumar, Ajay Kumar Pal, Arvind Kumar Suman, Sanjeev Kumar, Ganesh Chandra Yadav, Mohd. Kaleem Ahmad
PMID: 31297773  doi: 10.5505/tjtes.2018.14894  Pages 350 - 354
BACKGROUND: Chest injuries, accounting for 25% of all trauma-related deaths, are one of the main causes of death in young
adults. Our priority is the early identification of life-threatening injuries both immediate and delayed. The role of various biomarkers,
such as Clara cell protein 16, von Willebrand factor, interleukin-6, tumor necrosis factor, and angiopoietin, has been studied in
trauma-related acute respiratory distress syndrome (ARDS). Serum angiotensin-converting enzyme (ACE) levels have been studied
in non-trauma-related ARDS. The aim of this prospective observational study was to evaluate the role of ACE levels as a prognostic
marker in thoracic trauma.
METHODS: A prospective observational study was conducted to evaluate serum ACE levels in thoracic trauma patients and to
explore its prognostic potential with regard to clinical outcome. A total of 48 thoracic trauma patients were included in the study.
RESULTS: The mean ACE level in the study population was 66.54±11.18. A strong positive correlation was found among serum ACE
levels and Thoracic Trauma Severity Score (TTSS).
CONCLUSION: Our study demonstrates that serum ACE levels are increased in thoracic trauma patients with higher levels, indicating
the severe nature of trauma in concordance with increased TTSS scores.

CLINICAL ARTICLE
7.Role of ultrasonography in determining the cricothyroid membrane localization in the predicted difficult airway
Demet Altun, Achmet Ali, Kemalettin Koltka, Mehmet Buget, Mehmet Çelik, Can Doruk, Ali Emre Çamcı
PMID: 31297781  doi: 10.14744/tjtes.2019.65250  Pages 355 - 360
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, ultrason (US) ve elle muayene yöntemlerinin başarı oranlarını araştırmak ve bilgisayarlı tomografiye (BT) karşı US ile elle muayenenin kıyaslanarak krikotiroid membranın (KTM) tanımlamak.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 110 hasta alındı. Tiroit kartilajın çıkıntısından sternal çentiğin ortasına kadar düzlemde orta hat belirlendikten sonra, iki nokta arasındaki mesafe (milimetre) ölçüldü. A noktası-KTM’nin orta noktası ile B noktası-tiroit kartilajın inferiyor kısmı arasındaki mesafe (milimetre) US ve elle muayene ile tek bir araştırmacı tarafından işaretlenerek ölçüldü. Ayrıca A noktası ile B noktası arasındaki mesafe BT kullanılarak hesaplandı. US ve elle muayene ile KTM’in belirlenmesi için geçen süre ve VAS skoru kullanılarak her iki yöntemin kolaylığı kaydedildi. Ek olarak hastaların demografik ve morfometrik karakteristikleri not edildi.
BULGULAR: Krikotiroit membran elle muayene ile 50 hastada (%45.5) ve US ile 82 (%74.5) hastada doğru olarak saptandı. Blant-Altman analizine göre US ile elle muayeneye göre daha iyi uyum gözlendi. KTM yerinin belirlenmesi için geçen süre US ile elle muayeneden daha kısa idi (p<0.001). VAS değerleri elle muayene ve US ile sırasıyla 5.13±1.1, 3.32±0.9 bulundu (p<0.001). Artan boyun kalınlığı ve tiromental mesafe elle muayene başarısını etkileyen risk faktörü olarak saptanırken US için risk faktörü olarak vücut kitle indeksi (VKİ) bulundu.
TARTIŞMA: Krikotiroit membranın lokalizasyonu US ile elle muayeneden daha doğru ve kolay saptanmıştır. Ayrıca US ile bulunan sonuçlar BT’ye daha yakın bulunmuştur.
BACKGROUND: The aim of this study was to investigate the success rates of ultrasound (US) and palpation methods in identifying the cricothyroid membrane (CTM), and compare the results with the gold standard method—computed tomography (CT) scan.
METHODS: A total of 110 patients were included into the study. The midline was estimated by a single investigator using both the US and palpation methods from the prominence of the thyroid cartilage to the center of the sternal notch, and the distance was measured (in millimeters) between the two points: Point A (the midpoint of CTM) and Point B (the inferior process of thyroid cartilage). Furthermore, the distance between Point A and Point B was calculated using the CT images. Time taken to assess the CTM by using US and palpation methods were recorded. Moreover, difficulty in using the two methods was measured with the visual analog scale (VAS). In addition, demographic and morphometric characteristics of the patients were noted.
RESULTS: The CTM was detected accurately in 50 (45.5%) patients with palpation and 82 (74.5%) with US. In the Bland–Altman analysis, a better agreement was observed with US. The time to assess CTM was shorter with US than with palpation, p<0.001. The VAS scores for the palpation and US difficulty were 5.13±1.1 and 3.32±0.9 (p<0.001), respectively. While an increased neck circumference and thyromental distance were found to be independent risk factors for the success rates of determining the CTM by palpation, body mass index is an independent risk factor for US.
CONCLUSION: Localization of the CTM is more accurate and easier with US than palpation. Furthermore, the results gathered with US are in a closer range to CT scan.

8.Mapping and prediction of organ procurement in cases resulting in mortality due to traumatic injuries: A matched cohort analysis
Özgür Albuz
PMID: 31297783  doi: 10.14744/tjtes.2019.77250  Pages 361 - 368
yoğun bakım merkezlerinde on sene boyunca travmaya bağlı yaralanmalardaki mortal seyreden hastalardaki organ tedariği sürecini değerlendirerek travma sonrası mortal sonuçlanan hastalardaki organ bağışındaki tıbbi belirteçleri ortaya koymaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Geriye dönük olarak planlanan bu çalışmada etik kurul onayını takiben, acil cerrahi ünitesinde, ameliyathanede ve cerrahi yoğun bakımda organ bağışçısı olan hastaların 2000–2011 yılları arasındaki kayıtları incelendi. Hasta demografileri, bağışlanan organların dağılımları, entübasyon sahası, hastaneye nakil şekli ile hasta yakınlarının organ bağışını kabulleri esnasında hastanın bulunduğu servis, travma türü, yaralanma mekanizmasıyla şiddetleri incelendi. Sürekli değişkenler bağımsız gruplarda student t-test veya Mann-Whitney U-testiyle, ikili değişkenler Pearson ki-kare testiyle değerlendirildi. Acil serviste (AS) hayatını kaybeden ve kaybetmeyen olgular yaş bakımından 1: 3 eşleştirmeyle kıyaslandı. Sonuçlar çoklu lojistik regresyonla değerlendirildi.
BULGULAR: Sistolik kan basıncı (SKB) 90 mmHg’nin altındaki hastalarla, penetran travma olguları AS’ye organ bağışı adayı olma olasılıkları çok daha yüksektir. Sırasıyla (%68.2 ve %15.2, AOR: 4.59 [1.14, 18.40] [p<0.031]) ve %63.6 ve %37.9 (AOR: 6.25 [1.27–30.49] [p<0.024]). Beyin travması açısından AIS ≥3 olmasının ve 1500 cc veya daha fazla hastane kan ürünleri replasmanı yapılan olgularda AS sonrası organ bağışçısı olma olasılıkları daha yüksektir (%54.5 ve %97, AOR: 0.074 [0.014–0.548] [p<0.01]) ve (%10 ve %58.1, AOR: 0.098 [0.016-0.591], [p<0.01]).
TARTIŞMA: Travma sonrası potansiyel organ vericileri belirlemede acil servise kabulde SKB’nin 90 mmHg altında olması ve ciddi penetran hasarlanmalar, beyin travması hasar skoru (AIS ≥3) ve 1500 cc üzeri kan ve kan ürünü replasmanlarına göre potansiyel donörlerin belirlenmesinde daha öngördürücüdür.
BACKGROUND: The prediction of posttraumatic potential organ donors is a complex process. The aim of this study is to evaluate the organ procurement process in trauma-related injuries and determine the medical markers in organ donors and posttraumatic mortal patients at the first level emergency, in emergency surgical service, and surgical intensive care departments.
METHODS: In this retrospective study, after the approval of the ethics committee, the records of the patients in the emergency surgery unit, the operating room, and the organ donors in surgical intensive care unit between the years 2000 January–2011 December were examined. Patient demographics, distribution of donated organs, intubation area, transfer to the hospital, patient’s service, trauma type, injury mechanism, and severity of the injury were examined. Continuous variables were evaluated with independent samples by the Student’s t-test or Mann-Whitney U test and binary variables with the Pearson Chi-Square test. The patients who lost their lives and survived in the emergency department (ED) were compared with an age ratio of 1: 3. Final results were evaluated by multiple logistic regression.
RESULTS: The patients with ≤90 mmHg systolic blood pressure (SBP) or penetrant serious injuries were more likely to be candidates for organ donation in ED, respectively; 68.2% vs. 15.2% [AOR: 4.59 (1.14, 18.40), p<0.031] and 63.6% vs. 37.9% (AOR: 6.25 [1.27–30.49] [p<0.024]). Patients with AIS head ≥3 and in-hospital blood replacement of 1500 cc or more, were more likely to be organ donors after ED: 54.5% vs. 97% (AOR: 0.074 [0.014 kan0.548], [p<0.01]) and 10% vs. 58.1% (AOR: 0.098 [0.016–0.591], p<0.01]).
CONCLUSION: In terms of predictive traits for organ procurement, a SBP of ≤90 mmHg and presence of serious penetrant injuries were found to be more predictive for organ transplantation than other factors such as AIS Head ≥3 or 1500 cc or more replacement of blood and blood products.

9.Comparison of ultrasound and physical examination with computerized tomography in patients with blunt abdominal trauma
Azad Hekimoğlu, Onur Ergun, Seda Özkan, Engin Deniz Arslan, Baki Hekimoğlu
PMID: 31297785  doi: 10.5505/tjtes.2018.88288  Pages 369 - 377
AMAÇ: Künt travmalarda karın bölgesi üçüncü en sık etkilenen yerdir. Bu hastaların değerlendirilmesinde bilgisayarlı tomografi (BT) altın standarttır. BT’nin hastaya olan zararlı etkileri ve maliyet yönünden düşünüldüğü zaman her acil servise gelen hastaya çekilmesi uygun bir yaklaşım olmayabilir. Çalışmamızda künt batın travması ile acil servise gelen hastaların ultrasonografi (US) ve fizik muayene bulgularının altın standart olan BT ile karşılaştırılması yapılarak gereksiz BT çekimlerinin önüne geçilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemiz acil servisine batın travması ile gelen 2248 hastanın dosya ve görüntüleri geriye dönük olarak tarandı ve çalışmaya uygun olan ve acil servisteki fizik muayenesinin ardından US ve sonrasında BT çekilen 535 yetişkin hasta çalışmaya alındı. Karın içi serbest sıvı ve organ laserasyonlarının US ve fizik muayene bulguları BT sonuçları ile ayrı ayrı karşılaşırıldı. Elde edilen değerlerin uyumluluk, duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif tahmini değerleri istatistiksel olarak hesaplandı.
BULGULAR: Künt batın travmalı hastalarda US’nin karın içi serbest sıvıyı gösterme duyarlılığı BT ile istatistiksel olarak benzerdi (p=0.302). Karın içi organ yaralanmalarının saptanmasında ise US’nin duyarlılığı %49.6, özgüllüğü %99.3 olarak bulundu. Fizik muayenenin ise BT’ye göre serbest sıvı ve organ yaralanmasının saptanmasında genel duyarlılığı %59, özgüllüğü %87 olarak hesaplandı. Organ yaralanmaları için ayrı ayrı istatistiksel olarak hesaplandığı zaman fizik muayenenin duyarlılık ve özgüllüğünün yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir belirleyiciliğinin olmadığı görüldü (p<0.001).
TARTIŞMA: Ultrasonografinin karın içi sıvı saptanmasında gerçekten güvenilir bir yöntem olduğu anlaşılmakla birlikte organ yaralanmalarının saptanmasında US ve fizik muayenenin güvenilir olmadığı görülmektedir.
BACKGROUND: In cases of blunt abdominal trauma, the abdomen is the third most affected region. Computerized tomography (CT) is the gold standard for the evaluation of these patients. However, considering its damaging effects and high cost, it may not be proper to refer every patient applying to the emergency unit for a CT examination. In this study, our objective was to compare the accuracy of ultrasonography (US) and physical examination in blunt abdominal trauma patients to the gold standard CT in order to prevent unnecessary CT examinations.
METHODS: In this retrospective study, the files and images of 2248 patients, who applied to the emergency department of our hospital were screened. A total of 535 adult patients who underwent CT scanning after the ultrasonographic and physical examinations were included in the study. The findings of the US and physical examinations, the intraabdominal free fluid, and organ lacerations were compared to the results of CT. The compatibility, sensitivity, specificity, positive estimated value, and the negative estimated value of the obtained data were analyzed with statistical methods.
RESULTS: The sensitivity of US in the demonstration of the intraabdominal free fluid was comparable with the sensitivity of CT in the patients with blunt abdominal trauma (p=0.302). The sensitivity and specificity of US was 49.6% and 99.3% respectively in the determination of the intraabdominal organ injuries. The sensitivity and specificity of the physical examination was 59% and 87% respectively in the determination of the free fluid and organ injury as compared to CT. Although the sensitivity and specificity of the physical examination were high separately in the organ injuries according to the statistical calculations, they seemed not to have had a statistically significant predictive value (p<0.001).
CONCLUSION: Even though US is a reliable method for the determination of the intraabdominal fluid, US and physical examination are not reliable in the determination of the organ injuries as compared to CT.

10.How necessary is the computerized brain tomography in minor head trauma?
Serhat Yıldızhan, Mehmet Gazi Boyacı, Şerife Özdinç
PMID: 31297787  doi: 10.5505/tjtes.2018.94849  Pages 378 - 382
AMAÇ: Kafa travmaları tüm yaş gruplarında görülebilen, sağlık ve ekonomi açısından önemli kayıplara neden olabilen bir sağlık sorunudur. Çalışmamızın amacı, acil servise minör kafa travması nedeniyle başvuran ve bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) çekilen hastalarda, anormal BBT prevalansını ve beyin cerrahi kliniğine yatış oranlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi’ne 01.01.2017–31.12.2017 tarihleri arasında kafa travması nedeniyle gelen ve BBT çekilen hastalar geriye dönük olarak incelendi. Hastane bilgi sisteminden bu hastaların elektronik dosyalarına, BBT’lerine ve konsültasyon notlarına ulaşıldı.
BULGULAR: Bir yıllık (2017) süre içerisinde acil servise başvuru yapan 43.389 hastaya ulaşıldı. İnceleme sonucunda 2515 (%5.7) hastaya BBT çekildiği saptandı. Bu hastaların 1152’sinin (%45) başvuru nedeni travma idi. Travmaya bağlı olarak BBT çekilen 618 (%53.6) hastanın 18 yaş altı olduğu, 280 (%24.3) hastanın iki yaş altı olduğu, 179 (%15.5) hastanın beyin cerrahisi kliniği ile konsülte edildiği ve 94 (%8.1) hastaya yatış verildiği saptandı. BBT çekilen sadece 68 (%5.9) hastada anormal BT bulguları saptandı.
TARTIŞMA: Acil servise minör kafa travması ile gelenlerde, daha önce tespit edilen ve güvenilirliği kanıtlanan BBT çekim endikasyon kriterlerinin kullanılması, düşük riskli hastaların takip edilmesi, gereksiz BBT çekimlerini ve çekime bağlı uzun dönemde gelişebilecek komplikasyonları azaltabilir.
BACKGROUND: Head trauma is a health problem that may be observed in all age groups, and it may cause significant losses in terms of health and economy. The purpose of our study is to evaluate the abnormal computerized brain tomography (CBT) prevalence and the rate of admission to brain surgery clinics in patients who applied to the Emergency Service Department for CBT due to minor head trauma.
METHODS: In the present study, the patients who were admitted to Afyonkarahisar Health Sciences University, Faculty of Medicine Hospital, Emergency Service Department between January 1st, 2017, and December 31st, 2017, due to head trauma and in who CBT was performed were examined retrospectively. The electronic files, CBTs, and consultation notes of these patients were accessed in the information system of the hospital.
RESULTS: A total of 43,389 patients who applied to the Emergency Service Department in 1 years’ time (2017) were examined retrospectively. As a result of the examination, it was determined that a total of 2,515 (5.7%) patients received CBT. The reason for a total of 1,152 (45%) of these patients was traumatic injury. It was determined that 618 (53.6%) of the patients in who CBT was performed due to trauma were aged <18 years; 280 (24.3%) patients were aged <2 years; 179 (15.5%) patients had to consult with the Brain Surgery Clinic; and 94 (8.1%) were hospitalized. It was also determined that there were abnormal computed tomography (CT) findings in only 68 (5.9%) of the patients in who CBT was performed.
CONCLUSION: The use of CBT indication criteria, which have been previously established and which reliability has been proven, in emergency trauma cases applying to the Emergency Service Department with minor head traumas may reduce the complication risk that may appear as a result of an unnecessary CBT and avoid complications that may occur in the long run due to CBT.

11.Retrospective analysis of decompressive craniectomy performed in pediatric patients with subdural hematoma
M. Özgür Taşkapılıoğlu, Ali İmran Özmarasalı, Gökhan Ocakoğlu
PMID: 31297771  doi: 10.5505/tjtes.2018.02403  Pages 383 - 388
AMAÇ: Dekompresif kraniyektominin (DK) pediyatrik subdural hematom hastalarındaki sonuca etkisi tam olarak belirlenmemiştir. Bu çalışmada pediyatrik yaş grubunda travmatik subdural hematom hastalarında DK rolünü araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Pediyatrik akut subdural hematom hastalarında DK deneyimimiz sonuç analizleri ile açıklandı.
BULGULAR: On bir (7 tek taraflı ve 4 iki taraflı) DK uygulandı. Hastaların yaşları 8 ay ile 15 yaş arasında idi. Ortalama Glasgow koma skoru (GKS) başvuru anında 7.8 idi ve hastaların tümü ilk iki saat içinde duraplasti ile birlikte DK ameliyatına alındı. Tüm hastalar ameliyat sonrası dönemde 10 gün yoğun bakım ünitesinde izlendi. Hastaların ortalama hastanede kalış süreleri 22 gün ve ortalama takip süreleri 3.7 yıl idi.
TARTIŞMA: Pediyatrik subdural hematom hastalarında erken DK hastaneye başvuru anındaki GKS’den bağımsız olarak yararlıdır. Pediyatrik yaş grubunda endikasyonlar, cerrahi teknik ve DK’nın zamanlaması için daha geniş hasta sayılı çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: The impact of decompressive craniectomy (DC) on the overall outcome of pediatric acute subdural hematoma patients has not been fully determined to date. In this paper, we aimed to investigate the role of decompressive craniectomy performed to treat traumatic subdural hematoma in patients from the pediatric age group.
METHODS: We described our experience with DC in pediatric acute subdural hematoma patients and analyzed the outcomes.
RESULTS: Eleven (7 unilateral and 4 bilateral) DCs were performed. The patients’ ages ranged from 8 months to 15 years. The mean GCS score at admission was 7.8. All patients underwent DC with duraplasty within 2 hours of injury. All the patients were admitted to the intensive care unit for 10 days postoperatively. The mean hospital stay was 22 days and the mean follow-up period was 3.7 years.
CONCLUSION: Early DC for pediatric subdural hematoma patients, independent of their initial GCS, was recommended. Larger studies are needed to define the indications, surgical techniques, and timing of DC in the pediatric population.

12.Effect of temporary vascular shunting as a previous intervention on lower extremity arterial injury: Single center experiences in the Syrian Civil War
Ali Ihsan Hasde, Çağdaş Baran, Fatih Gümüş, Mahmut Kış, Evren Ozcinar, Mehmet Cakici, Levent Yazıcıoğlu, Bülent Kaya
PMID: 31297775  doi: 10.5505/tjtes.2018.29302  Pages 389 - 395
AMAÇ: Bu geriye dönük çalışmanın amacı, ateşli silah yaralanmalarında ilk müdahelede geçici vasküler şant (GVŞ) uygulamasının etkilerini irdelemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ekim 2013 ve Mart 2016 tarihleri arasında ateşli silah yaralanması nedeniyle ameliyat edilen 96 hasta çalışmaya alındı. Hastalar; ilk girişim olarak GVŞ uygulanan hastalar (GVŞ grubu, n=24) ve ilk girişim olarak kompresyon, turnike ve ligasyon/klempaj uygulanan hastalar (GVŞ yapılmayan grup, n=72) olmak üzere iki gruba ayrıldı.
BULGULAR: Yaralanma mekanizması karşılaştırıldığında, her iki grup arasında fark yoktu. Aynı şekilde ortalama hematokrit seviyesi, ortalama sistolik kan basıncı, eşlik eden ven ile sinir ve yumuşak doku ve kemik yaralanmaları her iki grupta benzerdi. Tüm ampütasyon oranı %19 idi. Biri GVŞ grubunda, 17’si diğer GVŞ yapılmayan hasta grubunda olmak üzere toplam ampütasyon sayısı 18 idi. Ortalama travmaya uğramış ekstremite skoru (MESS) GVŞ grubunda 6.45 iken GVŞ yapılmayan grupta 7.44 idi. İskemi süresi GVŞ grupta 4.84±1.84 saat iken GVŞ yapılmayan grupta 5.95±1.92 saat idi. MESS ve iskemi süresindeki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değerlendirildi.
TARTIŞMA: Geçici vasküler şant kullanımının iskemi süresini kısaltmak ve cerrahi revaskülarizayon için zaman kazandırması bakımından hastalar için faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Sonuç olarak, bu çalışma GVŞ kullanımının yaralanma başlangıcından nihai cerrahi onarımına kadar başarılı bir köprü görevi gördüğünü ve ampütasyon oranını azalttığını göstermektedir.
BACKGROUND: The goal of this retrospective study was to clarify the effect of using temporary vascular shunt (TVS) as a previous intervention.
METHODS: A total of 96 cases with war-related lower extremity arterial injury and surgically treated between October 2013 and March 2016 were included in the study. The patients were divided into two groups: those in which TVS was performed as a previous intervention on admission (TVS group, n=24) and those in which compression, tourniquet, and ligation/clampage were performed as a previous intervention on admission (non-TVS group, n=72).
RESULTS: In comparing injury pattern, there was no difference between the two groups. In addition, mean hematocrit level, mean systolic blood pressure, the incidence of concomitant vein injury, nerve injury, soft tissue damage, and bone injury were similar in both groups. The overall amputation rate was 19%. There were a total of 18 amputations, with 1 (4%) in the TVS group and 17 (24%) in the non-TVS group. The difference on amputation rate was statistically significant. The mean values of the mangled extremity severity score (MESS) were 6.45 in the TVS group and 7.44 in the non-TVS group. The overall mean MESS was 7.1. The duration of ischemia (DoI) was 4.84±1.84 h in the TVS group and 5.95±1.92 h in the non-TVS group. These differences in MESS and DoI were statistically significant.
CONCLUSION: We think that it may be beneficial for patients to consider a TVS to reduce DoI and gain time for surgical revascularization. As a result, the present study demonstrates that the use of TVS may successfully serve as a bridge between initial injury and definitive repair with a reduction in amputation rates.

13.Effectiveness of conservative approach in right colon diverticulitis
Sabahattin Destek, Vahit Onur Gül
PMID: 31297777  doi: 10.14744/tjtes.2019.47382  Pages 396 - 402
AMAÇ: Kolon divertikül hastalarının yaklaşık %10–25’i hayatları boyunca kolon divertiküliti ile karşılaşmaktadırlar. Batı ülkelerinde sağ taraflı divertiküler hastalık nadir görülen bir durum iken, Asya ülkeleri arasında yaygındır. Bu çalışmanın amacı, sağ kolon divertiküliti saptanılan hastalarımızın klinik ve tedavi sonuçlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2011 ve 2015 yılları arasında çekum ve sağ kolon divertiküliti tanısıyla tedavi edilen 22 hastanın demografik ve klinik verileri analiz edildi. Radyolojik inceleme ve klinik bulgulara göre hastalara Hinchey Evrelemesi yapıldı. Daha sonra Hinchey Evrelemesine göre hastaların demografik ve klinik özelliklerinin oransal olarak değerlerine ve istatistiksel olarak olarak anlamlılığına bakıldı.
BULGULAR: Araştırmamıza sağ kolon divertiküliti tanısı konulan 22 hasta alındı. Kadın/erkek oranı 0.69 idi. Karın tomografisi ile yapılan değerlendirme sonrasında hastaların %68.1’i Hinckey evre I, %31.8’i Hinckey evre II divertikülit saptandı. Çoğunlukla Hinchey Evre I divertikülit sağ kolonda (%66.7) ve Hinchey Evre II divertikülit çekumda (%57.1) bulundu. Hinchey Evre II hastalarının ortalama yaşı daha yüksekti (ortalama, 63.6 yıl) ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). İki hastada apendektomi ve bir hastada sağ hemikolektomi yapılmıştı. Diğer 19 hastaya konservatif tedavi uygulandı. Ortalama hastanede yatış süresi 3.4 gündü. İki yıllık takipte konservatif tedavi alan dört hastada nüks görüldü; cerrahi tedavi alan hastalarda nüks görülmedi.
TARTIŞMA: Sağ kolon divertiküliti genellikle doğu toplumlarında 50 yaş altı erkeklerde ve soliter olarak görülmektedir. Tedavi seçeneği olarak özellikle komplike olmayan olgularda konservatif yöntemler tercih edilmelidir. Cerrahi tedavi ise genellikle nüks ve komplike olguların tedavisinde kullanılmalıdır.
BACKGROUND: Approximately 10%–25% of patients with colon diverticular disease experience colonic diverticulitis during their lives. Right-sided diverticulosis is a rare condition in Western countries, but it is common among Asian countries. The aim of this study was to evaluate the clinical and treatment outcomes in our patients with right colon diverticulitis.
METHODS: Demographic and clinical data of 22 patients with a diagnosis of cecum and right-sided colon diverticulitis between 2014 and 2017 were analyzed. The Hinchey staging was applied according to the radiological evaluation and clinical findings. Then, the proportions of demographic and clinical features of the patients according to the Hinchey staging and its statistical significance were evaluated.
RESULTS: Our study included 22 patients who suffered from right colon diverticulitis. The female-to-male ratio was 0.69. A total of 68.1% of the patients were the Hinchey Stage I, and 31.8% were the Hinchey Stage II, all of which were evaluated by tomography. The Hinchey Stage I diverticulitis was mostly found in the right colon (66.7%) and the Hinchey Stage II diverticulitis in the cecum (57.1%). The mean age of the Hinchey Stage II patients was higher (63.6 years) and statistically significant (p<0.05). Two patients had appendectomy, and one had right hemicolectomy. Conservative treatment was applied to other 19 patients. The mean hospitalization time was 3.4 days. Four patients who received conservative treatment at the 2-year follow-up had recurrence. No recurrence was observed in patients receiving surgical treatment.
CONCLUSION: Right colon diverticulitis is usually seen in solitary men aged <50 years from Eastern societies. As a treatment option, conservative methods should be preferred, especially in uncomplicated cases. Surgical treatment is usually used in the treatment of recurrent and complicated cases.

14.Effects of psychological factors on the clinical outcomes of fifth metacarpal neck fractures and their relation to injury etiology
Levent Adıyeke, Suavi Aydogmus, Mustafa Sabuncuoğlu, Emre Bilgin, Tahir Mutlu Duymus
PMID: 31297786  doi: 10.5505/tjtes.2018.93928  Pages 403 - 409
AMAÇ: Acil kliniğe başvuran hastalar arasında 5. metakarp boyun kırığına bağlı yaralanmalar yaygındır. Travma mekanizması çeşitli tiplerde olabildiği gibi bazı durumlarda istemli yaralanamalar görülebilmektedir. Beşinci metakarpal boyun kırık yaralanmaları etiyolojiye bağlı olarak tedavi ve rehabilitasyon aşamalarında psikolojik faktörlerin önemli rolü olabilmektedir. Bu aşamada istemli veya istemsiz olarak meydana gelen yaralanmalarının sonuçlarının karşılaştırıldığı bir araştırma yapılmamıştır. Bu çalışmada, yaralanma mekanizmaları arasındaki sosyoekonomik düzey, eğitim seviyesi ve klinik sonuçlar arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma metakarp boyun kırıklı 59 hastayı kapsamaktadır. Hastalar iki ayrı grup olarak değerlendirildi. Grup 1 istemli yaralanmalı hastalar ve Grup 2 istemsiz yaralanmalı hastalar ile oluşturuldu. Her iki grup öfke analizi, dürtüsel düzey ve anksiyete düzeylerinin somatik bulgular VAS ve Q-DASH skorları ile olan ilişkisi açısından değerlendirildi. Ayrıca öfke, dürtüsellik ve anksiyete düzeylerinin sosyoekonomik ve eğitim seviyesi ile olan ilişkisi değerlendirildi.
BULGULAR: Grup 2 hastalarda öfke ve dürtüsellik değerleri Grup 1’e göre daha düşük olduğu ve Grup 2’deki bu düşük değerlerin VAS ve Q-DASH skorındaki düşüşle parelel olduğu görüldü. Grup 1 hastalarda Barrat dürtüsellik skor 61.5 (42–78), anksiyete skor 64 (55–77), öfke skoru 20 (16–30) ve Grup 2’de barrat dürtüsellik skor 61 (55–69), anksiyete skor 66 (58–72), öfke skoru 19 (14–26) ortalama değer olarak bulundu. Eğitim düzeyi düşük olan hastalarda dürtüsellik skor değerleri ve öfke skor değerleri Grup 2’de düşük bulunmuştur. Düşük gelire sahip hasta sayısı her iki grupta yüksek olarak bulunmuş ve bu hastalarda dürtüsellik skor değeri, öfke skor değeri Grup 1’de yüksek, anksiyete skor değeri Grup 2’de yüksek olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA: Sosyodemografik faktörlerin ve etiyolojinin istemli yaralanma oluşmasında psikolojik faktörler açısından etkinliği saptanamamış, ancak istemli beşinci metakarp boyun kırıkların klinik olarak el fonksiyonları üzerindeki etkileri ve tedavi sonrası ağrı seviyesinde etkili rol oynadığı görülmüştür.
BACKGROUND: The fifth metacarpal neck fracture injuries are commonly found in patients who applied to emergency clinics. The mechanism of trauma in these types of injuries seems to be different and, in some cases, appears to be intentional. Psychological factors play an important role in the treatment and rehabilitation, as well as in the etiology of metacarpal neck fractures. However, to the best of our knowledge, no research has yet compared the clinical outcomes of patients with fifth metacarpal neck fractures caused intentionally with those of patients with such fractures caused by unintentional injuries. Our goal is to investigate the relationships between the mechanism of injury, socioeconomic status, and clinical outcomes of patients with fifth metacarpal neck fractures.
METHODS: The study included 59 patients with fifth metacarpal neck fractures. The patients were separated into two groups. Group 1 consisted of patients with intentional injuries, and Group 2 consisted of patients with unintentional injuries. Both groups were evaluated in terms of the anger analysis, impulsivity, and the level of anxiety in relation to somatic findings Visual Analogue Scale (VAS) and The Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand Score (QDASH). In addition, the relationship between anger, impulsivity, and anxiety scores with the socioeconomic status and educational level was assessed.
RESULTS: It was observed that the anger and impulsivity values of Group 2 patients were lower than the Group 1, and the decrease in Group 2 was correlated with the VAS and Q-DASH values. Group 1 barrat impulsivity score 61.5 (42–78), anxiety score 64 (55–77), state anger score 20 (16–30), and Group 2 barrat impulsivity score 61 (55–69), anxiety score 66 (58–72), and anger score 19 (14–26) were found as mean values. The impulsivity score and anger score were found to be lower in Group 2 at the low educational level. The number of patients with a low income was found to be high in both groups, and the impulsivity score and the anger score were higher in Group 1, while the anxiety score was higher in Group 2.
CONCLUSION: Sociodemographic factors and the etiology of intentional injuries could not be detected, but psychological factors play a role in the clinical sequelae of intentional fifth metacarpal fractures, their effects thereof on the hand function and the pain course after treatment.

15.Examining implant superiority in the treatment of simple pertrochanteric fractures of the proximal femur in elderly patients
Mehmet Ali Talmaç, Mehmet Akif Görgel, Raffi Armağan, Mehmet Mesut Sönmez, Hacı Mustafa Özdemir
PMID: 31297774  doi: 10.14744/tjtes.2019.21270  Pages 410 - 416
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, basit pertrokanterik kırıklar için proksimal femur antirotasyon çivisinin (PFNA) klinik ve radyolojik sonuçlarını dinamik kalça çivisi (DHS) ve perkütan kompresyon plağı (PCCP) ile karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 203 hasta alındı. Hastaların 73’ünde PFNA (PFNA grubu), 68’inde DHS (DHS grubu) ve 62’sinde PCCP (PCCP grubu) ile fiksasyon yapıldı. Ana sonuç ölçümleri perioperatif özellikler, Harris kalça skoru, boyun-şaft açısının değişimi ve abdüktör kas kuvveti kaybı idi. Veriler gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ortalama tahmini toplam kan kaybı ve kan transfüzyonu alan hasta oranı PFNA grubunda istatistiksel anlamlı olarak düşüktü. Ortalama operasyon ve floroskopi süreleri PCCP grubunda istatistiksel anlamlı olarak yüksekti. Ortalama boyun şaft açısındaki değişim ve abdüktör kas gücü kaybı PFNA grubunda istatistiksel anlamlı olarak yüksekti. Ortalama Harris kalça skorları benzerdi.
TARTIŞMA: Bulgularımız, PFNA’nın perioperatif verilerde üstün olmasına rağmen DHS ve PCCP’nin redüksiyonun ve abdüktör kas gücünün sürdürülmesinde üstün olduğunu göstermiştir. Her üç implant da fonksiyonel sonuçlar açısından benzer ve tatmin edici idi.
BACKGROUND: The aim of this study was to compare the clinical and radiological results of the proximal femoral nail antirotation (PFNA) with those of the dynamic hip screw (DHS) and percutaneous compression plate (PCCP) in the treatment of simple pertrochanteric fractures.
METHODS: A total of 203 patients were included in the study. PFNA fixations were performed in 73 patients (PFNA group), DHS in 68 patients (DHS group), and PCCP in 62 patients (PCCP group). The main outcome measurements were perioperative properties, the Harris hip score, changes in the neck–shaft angle, and loss of the abductor muscle strength. Data were compared between the groups.
RESULTS: The mean estimated total blood loss and the number of patients receiving the blood transfusion rate in the PFNA group were statistically significantly lower. The mean operation and fluoroscopy times in the PCCP group were statistically significantly higher. The mean loss of the abductor muscle strength and changes in the neck–shaft angle in the PFNA group were statistically significantly higher. The mean Harris hip scores were similar.
CONCLUSION: Our findings demonstrated that although PFNA was superior with regard to the perioperative data, DHS and PCCP were superior in maintaining the reduction and the abductor muscle strenght. All three implants were similar and had satisfactory functional outcomes.

CASE REPORTS
16.Steel rod impalement injuries involving the spine: A case report and literature review
Can Sarica, Seyho Cem Yucetas, Necati Ucler, Sadi Balli, Kasim Turgut, Leyla Topcu Sarica, Suleyman Kilinc
PMID: 31297784  doi: 10.5505/tjtes.2018.83727  Pages 417 - 423
Yüksekten düşme sonrasında özellikle inşaat işçilerinin etkilendikleri çelik çubuk saplanması bilinen bir travma türüdür, fakat sadece çok az sayıda şanssız kişi bu tarz bir travma sonrasında spinal kord hasarı ile karşımıza gelmektedir. Yüksek enfeksiyon riski, farklı güzergahlara bağlı çok fazla varyasyon gösteren klinik tablolar ve ilgili herhangi bir mevcut kılavuzun bulunmaması bu tarz travmalarının başarılı yönetimini zorlaştırmaktadır. Bu yazıdaki amacımız, nadir görülen spinal kord hasarına neden olan çelik çubuk saplanması olan bir hasta sunmak, ilgili literatürleri tarayarak bu travmanın yönetimini geliştirmek ve enfeksiyon başta olmak üzere komplikasyonlara neden olan risk faktörlerini belirlemektir. Otuz yedi yaşında erkek inşaat işçisi çalışırken yüksekten düşme sonrası perinesinden girip L4 omurga gövdesine saplanan çelik çubuk nedeniyle başvurdu. Muayenesinde sol ayakta motor ve duyu kaybı mevcuttu. Çelik çubuk genel anestezi altında operasyon odasında çekildi ve sonrasında laparotomi ile rektal laserasyon primer onarılıp kolostomi açıldı. Farklı bir oturumda laminektomi yapıldı. Hastanın taburcu olduktan üç ay sonraki muayenesi gelişi ile aynıydı ve hasta koltuk değnekleri ile yürüyebiliyordu. Bu olgu, dikkatli bir ameliyat öncesi planlama, multidisipliner yaklaşım ve farklı sekanslı planlanan girişimler ile kabul edilebilir bir klinik sonuç elde edilmesi açısından örnek teşkil etmektedir. Laparatomi öncesi kapalı olarak çubuğun çıkartılabileceğinin uygunluğunu ve olası yararlarını ortaya koymaktadır. Bağırsak perforasyonu enfeksiyon riskini artırmaktadır fakat bu durumda bile enfeksiyon önlenebilir. Olay ve cerrahi arasındaki sürenin kısa olması enfeksiyon ihtimalini azaltabilir.
Steel rod impalements, mostly experienced by construction workers due to falls from heights, are known entities, but only some individuals unfortunately suffer spinal cord injury. The management of the spine involved injuries is challenging due to the lack of guidelines, various clinical presentations resulting from different trajectories, and high risk of infection. We report a case of steel rod impalement involving the spinal canal and review the literature to enhance the management strategies and to identify the risk factors for possible complications, particularly infection. A 37-year-old male construction worker presented to our emergency department due to falling onto a concrete reinforcing steel rod that penetrated through his perineum to the L4 vertebra. Examination revealed paralysis and sensory loss of the left foot. The rod was removed in the operating room (closed removal) under general anesthesia, followed by laparotomy. Rectal laceration was primarily repaired, and colostomy was performed. In a separate session, laminectomy was performed. At 3 months post-discharge, the patient was ambulatory with armrest based on the same motor examination performed on presentation This case is a good example of careful preoperative planning, multidisciplinary involvement, and appropriately sequenced interventions resulting in an acceptable outcome for an injury with high morbidity and mortality and demonstrates the feasibility and potential benefits of closed removal of the rod in an operating room just before laparotomy. The presence of an intestinal perforation increases the infection risk, but infections can still be prevented in this setting. Shorter time intervals between the incidence and surgery may reduce the infection rate.

17.Spontaneous transvaginal small bowel evisceration following hysterectomy: a case report
Fatih Yanar, Gizem Oner, Beyza Ozcinar, Ali Fuat Kaan Gok, Cemalettin Ertekin
PMID: 31297779  doi: 10.14744/tjtes.2019.57318  Pages 424 - 426
Transvajinal ince bağırsak evisserasyonu nadir görülmekle birlikte, tanı konulduğu anda acil cerrahi girişim gerektiren bir klinik tablodur. Olgumuzda da evissere olan bağırsak segmentinde iskemi bulguları gelişmiş, ince bağırsak mezosunda yırtık oluşmuş ve ince bağırsak rezeksiyonu yapılması gerekmiştir. Seksen dokuz yaşında kadın hasta dört saattir olan ani başlayan karın ağrısı, bağırsakların vajinadan çıkma şikayeti ile getirildi. Hastanın yapılan muayenesinde yaklaşık 50 cm’lik ince bağırsak ansının mezosu ile birlikte vajenden evissere olduğu görüldü. Bağırsak ansları ödemli olup, yer yer iskemi bulguları ve mezoda yırtılma mevcuttu. Hasta acil olarak ameliyata alındı. Yetmiş cm’lik ince bağırsak rezeksiyonunu takiben fonksiyonel uc-uca anastomoz yapıldı. Vajen defekti transvajinal olarak çift kat üzerinden tamir edildi. Transvajinal ince bağırsak evisserasyonu literatürde az rastlanan bir durumdur. En sık postmenapozal, yaşlı, daha önceden geçirilmiş vajinal ameliyatı olan, enteroseli olan kadınlarda görülmektedir. Tedavisi acil cerrahi girişimdir. Yapılacak cerrahi hastanın bulgularına göre transvajinal olarak vajen güdüğünün tamir edilmesinden, laparotomi yapılmasına hatta bağırsak rezeksiyonu yapılmasına kadar değişiklik gösterebilir. Postmenapozal, daha önceden geçirilmiş vajinal ameliyatı olan hastalar gibi risk taşıyan hastalar ani başlayan karın ağrısı ile başvurduklarında transvajinal ince bağırsak evisserasyonu da ayırıcı tanıda düşünülmelidir. Tanısı konulduktan sonra da hastalar en kısa sürede ameliyata alınıp gerekli cerrahi girişim yapılmalıdır.
Transvaginal small bowel evisceration is a rare, life-threatening condition, requiring urgent surgical intervention. In our case, ischemia developed in the intestinal segment with evisceration, with a laceration in the small intestine of the mesentery, and finally, a small bowel resection was required. An 89-year-old woman was brought to the hospital with a sudden onset of abdominal pain, which lasted for 4 hours. Upon the examination, it was found that approximately 50 cm of the small intestine was eviscerated from the vagina, with its mesentery. The intestines were edematous, and also there were signs of ischemia on the mesentery. The patient was urgently transferred to surgery. Functional end-to-end anastomosis was performed, following a 70 cm small bowel resection. The vaginal defect was repaired transvaginally. Transvaginal small bowel evisceration is rarely described in the literature. It is most commonly seen in postmenopausal, elderly women who underwent vaginal surgery before and who have enterocele. The treatment is an emergent surgical approach. Surgical treatment should be based on individual patient. Various surgical techniques have been described for the repair of transvaginal small bowel evisceration, such as vaginal, abdominal, laparoscopic, and combined approaches. Transvaginal small bowel evisceration should be considered in the differential diagnosis of patients with a sudden onset abdominal pain. Patients with an increased risk for transvaginal small bowel evisceration are postmenopausal women and patients who underwent vaginal surgery before. After the accurate diagnosis, patients should be operated as soon as possible, and necessary surgery should be done.

LookUs & OnlineMakale