| EDITORIAL | |
| 1. | Editörden Editorial Mehmet Hamdi Kurtoğlu, Mehmet Eryılmaz, Mehmet Mahir ÖzmenSayfa I |
| DENEYSEL ÇALIŞMA | |
| 2. | Poliüretan membranın karıniçi adezyonlar ve septik kolon anastomuzu üzerine etkileri Effects of polyurethane membrane on septic colon anastomosis and intra-abdominal adhesions Gökhan Yılmaz, Yaşar Özdenkaya, Oğuzhan Karatepe, Yusuf Tanrıkulu, Gülçin Kamalı, Orhan YalçınPMID: 33394469 doi: 10.14744/tjtes.2020.41624 Sayfalar 1 - 8 AMAÇ: Gastrointestinal sistem cerrahisinden sonra görülen anastomoz kaçağı ve adezyonlar hala önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Anastomoz kaçağı oranı %3–8 iken, kaçağa bağlı mortalite oranı %30’un üzerindedir. Karıniçi sepsis anastomoz kaçağının iyi bilinen bir nedenidir. Ayrıca, karıniçi adezyon hastane başvurularının ve morbidite ve mortalite ile ilişkili reoperasyonların önemli bir nedenidir. Bu çalışmada, bir poliüretan membranın anastomoz iyileşmesi ve karıniçi yapışıklıklar üzerine etkileri araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma için dört gruba ayrılmış 32 Wistar Albino sıçan kullanıldı. Çekal ligasyon ve perforasyon oluşturulduktan sonra peritoneal refleksiyonun 2 cm yukarısından standart sol kolon rezeksiyonu ve anastomozu yapıldı. Kontrol gruplarına (1, 3) herhangi bir tedavi verilmedi. Deney grubunda (2, 4) ise kolon anastomozunun etrafına poliüretan membran sarıldı. Patlama basıncı, hidroksiprolin, IL-6 (interlökin 6), NO (nitrik oksit), TPA (doku plazminojen aktivatörü), TNF-α (Tümör nekroz faktörü alfa) seviyeleri ölçüldü ve relaparotomi sonrası anastomozun histopatolojik özellikleri analiz edildi. Ayrıca adezyon skorları ölçüldü. BULGULAR: Üçüncü ve beşinci günler arasında sakrifiye edilen hayvanlar arasındaki ortalama patlama basıncı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0.259, p=0.177). Tüm gruplar karşılaştırıldığında, hidroksiprolin, NO, IL-6 seviyeleri arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (p=0.916, p=0.429, p=0.793, p=0.332, p=0.400, p=0.317). Bununla birlikte, grup 2 ve grup 4’te, TPA seviyeleri poliüretan membran tedavisi ile anlamlı olarak yüksekti (p=0.001, p=0.003) ve adezyon skorlarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p<0.035). Grup 2 ve grup 4, grup 1 ve grup 3’ten daha düşük adezyon skorlarına sahipti. TARTIŞMA: Biz deneysel septik kolon anastomoz modelinde poliüretan membranın histopatolojik ve biyokimyasal iyileşme üzerinde pozitif veya negatif bir etkisi olmadığını bulduk. Ancak, poliüretan membranın anastomoz çevresine uygulanması intraabdominal adezyonları etkili bir şekilde azaltmaktadır. |
| 3. | Yanık staz zonu üzerine sildenafil ve N-asetilsisteinin etkisi The effects of sildenafil and N-acetylcysteine the zone of stasis in burns Meriç Emre Bostancı, Ceylan Hepokur, Erol KisliPMID: 33394467 doi: 10.14744/tjtes.2020.25679 Sayfalar 9 - 16 AMAÇ: Yanık yarasının iyileşmesinde, yanıkta oluşan yaralanma zonları; hiperemi, staz, koagülasyon zonu büyük önem taşımaktadır. Yanığın patofizyolojisindeki gelişmeye bağlı olarak yanık ciltte oluşan yanık zonları bulunmuş ve tedavi buna göre daha da gelişmiştir. Bu zonlar; koagülasyon, staz ve hiperemi zonudur. Nekroz zonu tedavisi eksizyon ve kaybolan cildin greft olarak onarımıdır. Staz zonu eğer 24–48 saat içinde yanık tedavisi iyi yönetilirse tam olarak iyileşir. Aksi takdirde koagülasyon zonuna dahil olur. Hiperemi zonu zaten kendiliğinden iyileşebilen bir alandır. Staz zonunun kurtarılması yanık tedavisinde oldukça önem taşımaktadır. Yanık alanda oluşan hipermetabolizma sonucu ortaya çıkan aktif oksijen radikalleri staz zonunun koagulasyon zonuna dönüşümünü hızlandırdığı bilinmektedir. Bu deneysel çalışmanın amacı, yanık staz zonu üzerine sildenafil ve N-asetilsisteinin etkilerini incelemek ve yanıkta yara iyileşmesine katkısı olup olmadığını ortaya koymaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 200±20 gr ağırlığında Wistor Albino cinsi dört aylık 32 adet dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar dört gruba ayrıldı. Bu 24 sıçana anestezi altında Regas ve Ehrlich tarafından tanımlanan deneysel yanık modeli uygulandı. Grup 1; sham, Grup 2; intraperitoneal kontrol, Grup 3; sildenafil çalışma (günlük 10 mg/kg dozunda intraperitoneal 10 gün süreyle), Grup 4; N-asetilsistein çalışma (günlük 100 mg/kg dozunda intraperitoneal 10 gün süreyle) grupları olarak belirlendi. Malondialdehit, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz, katalaz düzeyleri için serum ve sitopatolojik çalışma için doku örnekleri alındı. Tüm sıçanlar deneyin 10. gününde sakrifiye edildi. Ödem, hiperemi, epitel dejenerasyonu, nekroz, iltihabi infiltrasyon ve fibrozis ölçümleri yapıldı. BULGULAR: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tedavi edilen iki grupta doku hasar skoru düşük bulundu. MDA düzeyi; Grup 3 ve Grup 4’te, Grup 2’ye göre düşük, Grup 3’te Grup 4’e göre düşük bulundu. SOD, katalaz ve GPH-Px düzeyleri, Grup 3’te ve Grup 4’te Grup 2’ye göre yüksek, Grup 3’te, Grup 4’e göre yüksek bulundu. TARTIŞMA: Çalışmamızın sonuçları, sıçanlarda oluşturulan deneysel yanık modelinde sildenafil ve N-asetilsisteinin oksidatif stres düzeyini azaltıcı, yara iyileşmesini arttırıcı olumlu etkileri olduğunu desteklemektedir. Bu konu üzerinde ileri deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 4. | Abdominal aort anevrizması tarama programı: Türkiye’den bir pilot çalışma Abdominal aortic aneurysm screening: A pilot study in Turkey Mehmet Ali Koç, Omer Arda Cetinkaya, Evren Üstüner, A. Gülsen Ceyhun Peker, Mehmet Uungan, Uğur BengisunPMID: 33394483 doi: 10.14744/tjtes.2020.89342 Sayfalar 17 - 21 AMAÇ: Bu çalışma 60 yaş ve üzeri Türk erkekleri arasında abdominal aort anevrizması (AAA) prevalansını ve bununla ilişkili faktörleri değerlendirmeyi amaçlamaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ankara ilinin Keçiören ilçesinde bulunan 62 aile hekimliği aracılığıyla 60 yaş ve üzeri erkek bireyler çalışmaya davet edildi ve 239 gönüllü çalışmaya alındı. Gönüllüler B-mod ultrason ile tarandı. Dıştan dışa çapı 3 cm ve üzeri tespit edilen aort anevrizmatik kabul edildi. Ayrıca katılımcılar yaş, boy, ağırlık, bilinen hastalıklar ve risk faktörleri açısından da sorgulandı. BULGULAR: On bir katılımcıda AAA tespit edildi (%4.6). Sigara içme öyküsü olanlarda AAA riskininin arttığı tespit edildi (Odds ratio: 12.75; CI %95, 1.2–134.3). Daha önce miyokart enfarktüsü geçirmiş olanlarda anevrizma oranının, geçirmemiş olanlara göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0.007). Benzer bir şekilde, koroner anjiyo yapılma öyküsü olanlarda yapılmayanlarra göre anevrizma oranının daha fazla olduğu görüldü (sırasıyla %9.5 ve %1.9). Ayrıca aort çapları ile diyabet ve periferik arter hastalığı arasında negatif korelasyon olduğu görüldü. TARTIŞMA: Abdominal aort anevrizması rüptüre olduğu zaman ölüm oranı yüksek fakat önlenebilir bir hastalıktır. AAA’yı önlemeye hastalığın toplumda görülme oranını araştırarak başlamak gereklidir. Sonuçlarımız literatür ile uyumlu bulunmuştur. Fakat çalışmamız bir pilot çalışma olarak tasarlanmıştır ve daha geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 5. | Akut apandisit yönetiminin normal dönemde ve COVID-19 pandemisi esnasında karşılaştırmalı analizi Comparative analysis of the management of acute appendicitis between the normal period and COVID-19 pandemic Serhat Meriç, Talar Vartanoglu Aktokmakyan, Merve Tokocin, Yunus Emre Aktimur, Nadir Adnan Hacım, Osman Bilgin GülcicekPMID: 33394473 doi: 10.14744/tjtes.2020.46487 Sayfalar 22 - 25 AMAÇ: Bilindiği üzere akut apandisit, en sık acil abdominal cerrahi nedenidir. COVID-19 pandemisinin akut apandisit ve cerrahi tedavisi üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılan çalışmalar kısıtlıdır ve yeterli bilgi mevcut değildir. Mevcut karşılaştırmalı çalışma, COVID-19 pandemisi sırasında ve geçen yıl aynı periyodu kapsayan dönemde apendektomi ameliyatı geçiren hastaların apendektomi sonuçlarını ve enfeksiyon kontrolünü bildirmeyi amaçlamaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Gerçekleştirilen geriye dönük gözlemsel çalışma, karşılaştırmalı olarak 13.03.19–13.05.19 ve 13.03.20–13.05.20 tarihleri arasında akut apandisit nedeniyle ameliyat edilen hastalar üzerinde gerçekleştirildi. BULGULAR: Çalışmaya 150 hasta (2019’da 110 hasta; 2020’de 40 hasta [COVID-19 pandemi sırasında]) dahil edildi ve hastalar sırasıyla Grup A (Normal dönem) ve Grup B (Pandemi dönemi) olarak isimlendirildi. Ortalama yaş, ortalama VKİ ve ortalama kalış süresi arasında anlamlı bir fark olmadığı için istatistiksel olarak kıyaslanabilir gruplar olarak değerlendirildi. Grup A ve Grup B komorbiditeleri arasında anlamlı fark gözlendi (p=0.033). Grup A ve Grup B’nin laboratuvar değerleri ve radyolojik bulguları arasında anlamlı bir fark yoktu. Grup A ile Grup B’nin perforasyon sayısı arasında anlamlı fark tespit edildi (p=0.029). Grup A ve Grup B’nin yoğun bakım ihtiyacı ile laparoskopiden konvansiyonel apendektomiye geçiş sayıları arasında anlamlı bir fark yoktu. TARTIŞMA: Çalışmamızda da görüldüğü üzere, hastaneye geç başvuru, komplike olgulara neden olmuş ve zaten sıkıntılı bir dönem olan pandemi sürecinde, akut apandisit yönetimini daha da zorlaştırmıştır. COVID-19 salgını sırasında, acil cerrahide uygulanan ilkeler hem şüpheli hem de doğrulanmış COVID-19 olgularına uygulanmalıdır. |
| 6. | Acil serviste akut apandisit ile renal kolik ayırıcı tanısında hemogram parametrelerinin etkinliği The efficacy of hemogram parameters in the differential diagnosis of renal colic and acute appendicitis in the emergency department Ahmet Sönmez, Akkan Avcı, Gökben Sönmez, Müge Gülen, Selen Acehan, Begüm Şeyda Avcı, Adnan Kuvvetli, Salim SatarPMID: 33394474 doi: 10.14744/tjtes.2020.69091 Sayfalar 26 - 33 AMAÇ: Acil serviste akut apandisit ile renal kolik’in ayırıcı tanısında WBC, PLR ve NLR değerlerinin etkinliğini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’nun onayı alındıktan sonra başlandı. Hastane otomasyon ve arşiv sisteminde dosya verilerine tam olarak ulaşılan toplam 440 hasta çalışmaya dahil edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan 440 hastanın %59.5’i erkek (n=262), %40.5’i (n=202) ise kadındı. Hastaların yaş ortalaması 37.74±13.39/yıl idi. Hastaların patolojik tanısına göre, 207 hastanın akut apandisitle uyumlu olduğu tespit edildi. Hematolojik parametrelerin ayırıcı tanıda kullanım etkinliği ROC analizi ile incelendiğinde en güçlü tahmin etme özelliğine nötrofil/lenfosit oranının (NLR) sahip olduğu saptandı (AUC, 0.716, SS=0.024, %95 GA 0.668–0.764). NLR’den sonra ikinci sırada platelet/lenfosit oranının (PLR) ayırıcı tanıda güçlü tahmin edici olduğu saptandı (AUC, 0.608, SS=0.027, %95 GA 0.555–0.661). TARTIŞMA: Akut apandisit ve renal kolik akut abdominal ağrı ile acil servise sıklıkla başvurmaktadır. Akut apandisitli hastalar cerrahi yöntemler ile tedavi edilirken, renal kolikli hastalarda akut dönemde tıbbi tedavi uygulanmaktadır. Bu iki hasta grubunun ayırıcı tanısının net olarak yapılması önem arz etmektedir. PLR ve NLR değerlerinin ayırıcı tanının net olarak yapılamadığı durumlarda kullanılabileceğini düşünmekteyiz. |
| 7. | COVID-19 pandemisi süresince acil servise başvuran akut kolesistit hastalarına genel yaklaşımımız ve perkütan kolesistostomi deneyimi Clinical approach to patients admitted to the emergency room due to acute cholecystitis during the COVID-19 pandemic and percutaneous cholecystostomy experience Hüseyin Çiyiltepe, Gülşah Yıldırım, Mehmet Mahir Fersahoğlu, M.timuçin Aydın, Yetkin Özcabı, Nuriye Esen Bulut, İksan Taşdelen, Ayşe Tuba Fersahoğlu, Zühal Demirhan Yananlı, İbrahim Aydın, Birol Ağca, Hakkı Muammer Karakaş, Umit Akyüz, Kemal MemisoğluPMID: 33394479 doi: 10.14744/tjtes.2020.80083 Sayfalar 34 - 42 AMAÇ: Akut kolesistit (AC), safra kesesi taşlarının yaygın bir komplikasyonu olup acil servis başvurularının önemli bir bölümünü oluşturur ve kolesistektomi tek kesin tedavi yöntemidir. Erken dönem kolesistektominin bildirilmiş birçok avantajı mevcuttur. COVID-19 pandemi sürecinde yapılan operasyonlar ile ilişki morbidite ve mortalite artmıştır. Biz bu çalışmada pandemi sürecinde acil serviste AC tanısı konulan hastalara genel klinik yaklaşımımızı ve perkütan kolesistostomi deneyimini sunmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: 11 Mart 2020 ile 31 Mayıs 2020 tarihleri arasında hastanemiz acil servisine AC nedeniyle başvuran 72 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar ayaktan tedavi edilen (Grup 1), yatırılarak tedavi edilen (Grup 2) ve perkütan kolesistostomi ile tedavi edilen (Grup 3) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bu üç grubun demografik ve klinik özellikleri karşılaştırıldı. BULGULAR: Grup 1’de 36 (%50), Grup 2’de 25 (%34,7) ve Grup 3’te 11 hasta (%15.3) vardı. Hastaların demografik özellikleri birbirine benzerdi. Grup 3’teki hastaların acil servise başvuru anındaki CRP ve WBC değerleri diğer iki gruba göre belirgin yüksekti. Ayrıca Grup 3’teki hastalarda safra kesesi duvarı daha kalın, kese boyutu daha büyük saptandı. Hastalara ortanca 3.5 günde perkütan kolesistostomi takıldığını ve yatış gününün Grup 2’deki hastalara kıyasla daha uzun olduğunu saptadık (sırasıyla, 3.9 gün ve 9.2 gün, p=0.00). Taburculuk sonrası yeniden yatış oranları birbirine benzerdi. Ayaktan takip yapılan Grup 1’deki hastaların hiçbirinde yatış gerekmedi. Yetmiş iki hastanın tamamında cerrahi gerektiren acil bir durum ortaya çıkmadı ve mortalite izlenmedi. TARTIŞMA: Birçok yayın ilk yatış anında düşük morbidite ile laparoskopik kolesistektomi yapılabileceğini vurgulasa da, AC COVID-19 pandemisi ve buna benzer acil durumlarda elektif cerrahiye ertelenebilecek bir klinik durumdur. Bu amaçla perkütan kolesistostomi efektif kullanılmalı ve gerekirse endikasyonlar genişletilmelidir (Daha genç hastalar, CCI veya ASA daha düşük hastalar gibi). Bu yaklaşım ile hem hastayı hem de operasyonu gerçekleştirecek sağlık ekibini COVID-19 riskinden koruyabiliriz. |
| 8. | Akut apandisit tanısında cerrahın BT’yi etkin kullanımı Effective use of CT by surgeons in acute appendicitis diagnosis Mehmet Mahir Fersahoğlu, Hüseyin Çiyiltepe, Anıl Ergin, Ayşe Tuba Fersahoğlu, Nuriye Esen Bulut, Ahmet Başak, Bora Karip, Birol Ağcadoi: 10.14744/tjtes.2020.13359 Sayfalar 43 - 49 AMAÇ: Akut apandisit (AA), halen genel cerrahi acilleri arasındaki önemini korumaktadır ve bir insanın hayatında AA gelişme riski, erkeklerde %8.6 ve kadınlarda %6.7’dir. AA’nın klinik tanısı yaklaşık %20 yanlış pozitif ve yanlış negatiflik oranına sahiptir. Görüntüleme yöntemlerinden de bu alanda en çok ultrason (US) ve bilgisayarlı tomografiden (BT) faydalanılmıştır. Bu çalışmanın amacı AA tanısı amacıyla çekilen kesitsel görüntüleme incelemelerinin değerlendirmesinde hastayı muayene eden klinisyenin değerlendirme sonuçları ile radyoloji uzman değerlendirmesi arasındaki ilişkiyi saptamaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada Ocak 2010 ile 2017 tarihleri arasında, Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’nde apendektomi yapılan 1891 hastanın dosyası geriye dönük olarak incelendi. AA kliniği ile apendektomi yapılan ve BT sonuçlarında apendiks normal olarak rapor edilen hastaların dosyasından, hastanın acil servise başvurusundaki klinik muayene bulguları ile birlikte ilgili cerrahın BT değerlendirme sonuçları (AA ile uyumlu, normal apendiks veya apendiks görüntülenmedi) kayıt edildi. BULGULAR: Akut apandisit şüphesiyle apendektomi yapılan 1891 hastanın 1478’ine tanı amacıyla BT çekildi ve 145’i radyoloji uzmanları tarafından normal olarak rapor edildi. Radyoloji uzmanları tarafından tamamı normal olarak rapor edilen bu BT sonuçlarının cerrahlar tarafından yapılan değerlendirmesinde 105’i (%72.4) AA ile uyumlu bulunurken, 18’i (%12.4) normal olarak değerlendirildi. Yirmi iki (%15.2) hastada cerrahlar tarafından apendiks vizüalize edilemedi. Patoloji sonucu lenfoid hiperplazi - fibröz obliterasyon gelen olguların %70.0’i; AA sonucu gelenlerin %73.8’i; Flegmenöz apandisit sonucu gelenlerin %75.6’sı ve gangranöz/perfore apandisit sonucu gelenlerin ise %64.0’ü genel cerrah tarafından yapılan BT değerlendirmesinde apandisit tanısı almıştır. TARTIŞMA: Hastanın klinik değerlendirmesini yapan cerrah tarafından yorumlanan BT sonucunda tanısal doğruluk oranları belirgin bir şekilde artmaktadır. Genel cerrahi uzmanlık eğitimi sırasında abdominal kesitsel görüntüleme tekniklerini yorumlayabilme yetisi kazanılmasıyla birlikte doğru tanıya ulaşma şansı artacaktır. |
| 9. | Beyaz küresi normal hastalarda akut apandisit tanısı koymada ve komplike apandisiti ön görmede bilirubin değerlerinin etkinliği Efficacy of bilirubin values in diagnosing acute appendicitis in patients with normal white blood cell count and predicting complicated appendicitis Birkan Birben, Gökhan Akkurt, Tezcan Akın, Aziz Ahmet Surel, Mesut TezPMID: 33394484 doi: 10.14744/tjtes.2020.91441 Sayfalar 50 - 54 AMAÇ: Akut apandisitin değerlendirilmesinde laboratuvar parametreleri önemli tanısal değere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, lökosit değerleri normal referans aralığında olan hastalarda bilirubin değerlerinin akut ve komplike apandisiti ön görmedeki etkinliğini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Lökosit değeri normal referans aralığında olan ve apendektomi yapılan 18 yaş ve üzeri 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri total ve direkt bilirubin ve C-reaktif protein değerleri incelendi. Hastalar patoloji sonucuna göre normal apendiks ve akut apandisit olarak ikiye ayrıldı. Akut apandisitlerde, basit apandisit ve komplike apandisit olarak sınıflandırıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 200 hastanın 110’u (%55) kadın, 90’ı (%45) erkekti ve yaş ortanca değeri 37±16 yıl idi. Patoloji sonuçları 45’inde (%22.5) normal apendiks, geri kalanında ise akut apandisit olarak raporlandı. Akut apandisit tanısı alanların 141’inde (%91) basit apandisit ve 14’ünde (%9) komplike apandisit saptandı. Normal apendiks ve akut apandisit karşılaştırıldığında total ve direkt bilirubin seviyeleri akut apandisit tanısı alanlarda daha yüksek bulundu. Akut apandisiti ön görmede işlem karakteristik eğrisi analizinde total bilirubin ve direkt bilirubin’in eğri altında kalan alanı sırasıyla 0.597 ve 0.625 idi. TARTIŞMA: Lökosit değerinin normal olduğu hastalarda yüksek bilirubin değerleri akut apandisit tanısını ön görmede faydalı olabileceği sonucuna varıldı. |
| 10. | Türkiye’deki iki farklı hastanenin toraks travmalı politravma olgularındaki verilerinin karşılaştırmalı analizi Comparative analysis of two different Turkish hospital reports on polytrauma patients with thoracic trauma Sadık Yaldız, Cumhur Murat Tulay, Demet Yaldız, Ali Hızır Arpat, Abdulkerim Bayülgen, Mehmet Gökhan Pırzırenli, Cenk BaltaPMID: 33394480 doi: 10.14744/tjtes.2020.80195 Sayfalar 55 - 60 AMAÇ: Çalışmanın amacı; biri Suriye sınırına yakın olan, ülkemizdeki iki farklı hastanenin travma birimlerinde, toraks travmalı politravma hastalarının yönetiminde ve sonuçlarında farklılık olup olmadığını değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2012–Ocak 2014 arasında, toraks travmalı politravma geçiren, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi’ndeki (MH) 348 olgu, Suriye sınırına yakın Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki (ŞH) 917 olgu ile yaş, cinsiyet, yaralanma mekanizması, eşlik eden yaralanmalar, kısaltılmış yaralanma ölçeği (AIS), yaralanma ciddiyeti skoru (ISS), tedavi yöntemleri ve mortalite açısından geriye dönük olarak analiz edildi. BULGULAR: ŞH olgularında; kesici delici alet yaralanmaları (MH; %9’a karşı ŞH; %17, p<0.05), ateşli silah yaralanmaları (MH; %5’e karşı ŞH; %18, p<0.05), ortalama ISS (MH; 30.2±8.4’e karşılık ŞH; 42.8±10.2, p<0.001) ve mortalite (MH; %2.6’ya karşı ŞH; %11.1, p<0.001) oranları daha yüksekti. ŞH olgularında en yüksek bileşen AIS karın (AIS karın= 4.8±0.7) olmakla birlikte, MH olgularında en yüksek bileşen AIS ekstremiteydi. (AIS ekstremite= 3.6±0.2). TARTIŞMA: ŞH olgularındaki demografik özellikler, yaralanma mekanizmalarındaki farklılıklar ve yüksek mortalite, sınırlarımızdaki ihtilaf bölgesine yakın olmanın getirdiği cerrahi zorlukları göstermekte ve yansıtmaktadır. Ülkemizde biri Suriye sınırına yakın diğeri ise sınıra uzak iki hastanenin verileri, Suriye ihtilafının Türk sağlık sistemi üzerindeki etkisini vurgulamıştır. |
| 11. | Pediatrik acile başvuran yüz bölgesindeki laserasyonların tanımlayıcı incelenmesi A descriptive study of facial lacerations presenting to pediatric emergency in Turkey Abbas Albayati, Burak Özkan, Atilla Eyüboğlu, Çağrı A Uysal, Nilgün M ErtaşPMID: 33394475 doi: 10.14744/tjtes.2020.57879 Sayfalar 61 - 66 AMAÇ: Yüz travması pediatrik çağında son derece yaygındır. Pediatrik acile sevk ve başvuruların önde gelen sebeplerin arasında düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı yüz kesileri ile pediatrik acile başvuran hastaların demografik özelliklerinin incelenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: 2012 ile 2017 yılları arasında basit yüz laserasyonu ile Başkent Üniversitesi Hastanesi pediatrik acil servisine başvuran toplam 1160 hasta geriye dönük olarak incelendi. On sekiz yaşına kadar olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara plastik ve rekonstrüktif cerrahi doktorları tarafından müdahele edildi. Ağız içi ve maksillofasiyal kırıkla ilişkili yüz kesileri olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların yaşı, cinsi, travmanın sebebi, laserasyonun konumu, travmanın zamanlaması ile ilgili bilgiler toplandı. Yaş Ulusal Çocuk Sağlığı ve İnsan Gelişimi Enistitüsü (NICHD) pediatrik terminolojisine göre beş gruba sınıflandırıldı: 0–12 ay (süt çocukluğu dönemi), 12 ay–2 yıl (oyun çocukluğu dönemi veya Toddler yaş grubu), 2–5 yıl (erken çocukluk), 6–11 yıl (orta çocukluk) ve 12–17 yıl (püberte). Her yaş grubuna şu analizler yapıldı: Olgu sayısı, erkek-kadın oranı, travmanın ve hastaneye başvurunun zamanlaması (örn. sabah, öğleden sonra, akşam, geç akşam ve gece), travmanın gerçekleştiği alan (örn. evde, okulda, spora salonunda... vs), mevsime göre insidans, travmanın türü (örn. düşme, kafayı sert bir objeye vurmak... vs) ve laserasyonun lokalizasyonu (alın, periorbital, yanak... vs). BULGULAR: Bu çalışmaya toplam 1160 hasta alındı. Olguların sayısı ve oranları şöyledir: 0–12 ay (n=127, %10.9), 12–24 ay (n=113, %9.7), 3–5 yıl (n=385, %33.1), 6–11 yıl (n=403, %34.7) ve 12–17 yıl (n=132, %11.3). Çocukların ortalama yaşı 6.5 yıl (ortalık, 5 ay–17.9 yıl). Popülasyonun %35’i altı yaşından küçüktü. En yüksek insidans 6–11 yaş grubunda görüldü. Genel olarak erkek hastalar olguların çoğunluğunu oluşturmaktaydı (%59.31). TARTIŞMA: Bu veriler yüz kesisi ile acil servisine başvuran hastalarla ilgili detaylı bir yorum ve gözlem sunmuştur. Bu çalışmalar Türkiye’deki yüz travması geçiren çocukların yüz kesilerinin tabiatı, oranı ve şiddetini azaltacak yaralanma önleme programlarında faydalıdır. Bu tür yaralanmalar ile ilgilenen plastik cerrah ve diğer sağlık personellerinin yaralanma önleme tavsiyelerinde bulunmaları çocukluk çağı yaralanma oranlarının azaltmasında yararlıdır. |
| 12. | Yoğun bakımda yatan acil cerrahi hastalarda C-reaktif protein/albümin oranı ve hematolojik parametrelerin prognozu ön görmedeki etkisi The effects of C-reactive protein/albumin ratio and hematologic parameters on predicting the prognosis for emergency surgical patients in intensive care Pakize Özçiftci Yılmaz, Erkan KaracanPMID: 33394472 doi: 10.14744/tjtes.2020.45758 Sayfalar 67 - 72 AMAÇ: Acil cerrahi patolojilerin tanı ve tedavisinin saatler içinde yapılması gerekmekte olup, geç kalınan durumlarda hastanın prognozu daha da kötüye gidebilmektedir. Bu konuda kolay ve etkili belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, yoğun bakıma yatan acil cerrahi hastalarında C-reaktif protein (CRP)/albümin oranı ve hematolojik parametrelerin prognozu ön görmede kullanılabilirliğini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma yoğun bakımında takip edilen hastaların dosyalarının geriye dönük olarak taranması ile yapıldı. Acil cerrahi sonrası yatan hastalar ‘acil grubu’ olarak, elektif majör cerrahi sonrası yatan hastalar ‘kontrol grubu’ olarak alındı. Hastaların demografik özelliklerinin yanı sıra, yoğun bakımda yatış süreleri, mekanik ventilatör ihtiyacının olup olmadığı, yoğun bakıma yatıştan önce, ameliyat öncesi kan değerlerinden platelet/lenfosit (P/L), nötrofil/lenfosit (N/L), CRP/albümin değerleri kaydedilip her iki grubun değerleri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya toplam 341 hasta alındı, bunların 111’i acil (%32.6) (Grup 1), 230’u elektif (%67.4) (Grup 2) olgu idi. Acil ve elektif olgular karşılaştırıldığında, Grup 1’de ortalama CRP/albümin değeri 49.05 saptanırken, Grup 2’de 32.8 olarak saptanmıştır (p=0.001). N/L değerleri ise Grup 1’de 11.9, Grup 2’de 9.87 bulunmuştur (p=0.04). Diğer bir hematolojik parametre olan P/L değerlerine bakıldığında ise Grup 1’de 272.62 bulunurken, Grup 2’de 229.17 olarak saptanmıştır (p=0.03). Hastanede yatış günleri Grup 1’de ortalama 13.61 gün iken, Grup 2’de 12.43 gündür. CRP/albümin >40 olduğunda duyarlılığı %80.49, seçiciliği ise %67.22 olarak belirlenmiştir (p<0.001). TARTIŞMA: CRP/albümin oranı cerrahi olguların aciliyetini belirlemede ve mortalitesi hakkında öngörüde bulunmada etkili bir belirteç olarak kullanılabilir. |
| 13. | Trafik kazalarının gebelik üzerine etkisi: Her olguda hastaneye yatış gerekli midir? The effects of traffic accidents on pregnancy: Is hospitalization necessary in every case? Sunullah Soysal, Didem Soysal, Meral Çevik, Aslı Tuğçe Temurlenk, Arzu Denizbaşi, Tanju PekinPMID: 33394466 doi: 10.14744/tjtes.2020.25668 Sayfalar 73 - 78 AMAÇ: Bu çalışmada trafik kazası geçirmiş gebelerde hastaneye yatışın gerekli olup olmadığını göstermek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: İstanbul Türkiye’deki bir hastanede 2012 ve 2018 yılları arasında trafik kazası geçirmiş hastalar çalışılarak, gebe hastaların kayıtları incelendi. Hastaların demografik ve obstetrik özellikleri, kaza türü, travma çeşidi, Glasgow koma skoru, hastaneye yatış endikasyonu, hastanın hastaneye yatış önerisine yanıtı ve kazanın obstetrik ve maternal sonuçları değerlendirildi. BULGULAR: Toplamda çalışmaya 95 hasta dahil oldu. Elli hastaya hastaneye yatış önerildi, bu hastaların %58’i yatışı kabul etmedi. Yatışı kabul etmeyen hastaların hiçbirisinde komplikasyon gelişmedi. Hastaların yüzde 3.2’sinde preterm doğum, %3.2 fetal kayıp ve %5.3 plasenta dekolmanı görüldü. Bir anne (%1.1) trafik kazası sonucu oluşan çoklu travma nedeniyle kaybedildi. Gebelik haftasının artışıyla hastaneye yatış gerekliliği artarken, diğer parametrelerin hastaneye yatış üzerinde herhangi bir etkisi bulunmadı. TARTIŞMA: Gebelik haftasının artmasıyla, trafik kazası geçirmiş gebelerin hastaneye yatış gereksinimleri artar. Hastaneyi yatışı kabul etmeyen minör travmalı gebelerde herhangi bir komplikasyon gelişmedi. |
| 14. | Blast yaralanması hastalarında kulak zarı perforasyonunun iç kulağı koruyucu etkisi var mıdır? Does tympanic membrane perforation have a protective effect on the inner ear in blast-injured patients? Hamdi Taşlı, Mert Cemal Gökgöz, Volkan Kenan Çoban, Zaur Nagiyev, Ömer KarakoçPMID: 33394482 doi: 10.14744/tjtes.2020.87639 Sayfalar 79 - 84 AMAÇ: Blast etki ile gerçekleşen işitme kaybı, yaygın olarak el yapımı patlayıcı cihazların yüksek enerji patlamalarından kaynaklanan akustik travmadır ve işitme sistemi patlama hasarından etkilenebilir. Bu çalışmanın amacı, kulak zarı perforasyonunun (KZP) iç kulak üzerindeki blast yaralanmasına karşı koruyucu etkisini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Blast yaralanması olan toplam 43 yetişkin hasta, her iki kulağındaki sağlam kulak zarı, tek taraflı KZP ve iki taraflı KZP olarak üç alt gruba ayrıldı. Her hastaya odyoloji bölümünde kemik iletimi dahil olmak üzere kapsamlı bir odyogram uygulandı. BULGULAR: Toplam 43 (%100) erkekten oluşan hastaların yaş ortalaması 31.44±8.01 yaş (18–52 yıl) idi. İşitme kaybı tipi her kulak için ayrı ayrı değerlendirildiğinde, 31 (%36) sensörinöral, 26 (%30.2) yüksek frekanslı sensörinöral, 8 (%9.3) iletim tipi ve 21 (%24.4) mikst tip işitme kaybı gözlendi. Kırk üç hastanın 21’inde (%48.8) KZP izlendi. Bu hastalarda KZP dördünde (%9.3) sağ tarafta, yedisinde (%16.3) sol tarafta ve 10’unda (%23.3) iki taraflı idi. Akustik travma türü değerlendirildiğinde, el yapımı patlayıcı patlamasından 15 (%34.9), silah patlamasından 12 (%30.2), bomba yüklü araç patlamasından altı (%14), roket atışından üç (%7), havan patlamasından üç (%7), mayın patlamasından iki (%4.7) ve zırhlı araçta patlamaya maruz kalma travmasından iki (%4.7) hasta etkilenmişti. TARTIŞMA: Blast yaralanmalı hastaların neredeyse tamamında, kulak zarı perfore olsun veya olmasın, işitme eşiklerinde anlamlı fark izlenmedi ve blast yaralanmasından kaynaklanan kulak zarı perforasyonunun iç kulak üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olmadığı sonucuna varıldı. |
| 15. | Gebelikte akut apandisit Acute appendicitis in pregnancy Yusuf Yavuz, Mustafa Sentürk, Tufan Gümüş, Mehmet PatmanoPMID: 33394465 doi: 10.14744/tjtes.2020.22792 Sayfalar 85 - 88 AMAÇ: Akut apandisit gebelerde non-obstetrik akut karının en sık nedenidir. Bu çalışmada, acil servisimize karın ağrısı nedeniyle başvuran ve akut apandisit tanısı konulan hastalarımızı literatür eşliğinde inceledik. GEREÇ VE YÖNTEM: 2016–2019 yılları arasında Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran 17 adet gebe akut apandisit hastası elektronik kayıt ortamında geriye dönük olarak incelendi. Hastalarımız yaş, gebelik haftası, klinik durumları, yapılan operasyon, ultrasonografi sonuçları, patoloji sonuçları, ek hastalık durumları, laboratuvar sonuçları ve yatış süreleri yönünden değerlendirildi. BULGULAR: Hastalarımızın yaş ortalaması 25.5 (18–41) idi. Başvuru anında 3 hasta birinci trimester (%17.6), 11 hasta ikinci trimester (%64.8), üç hasta da üçüncü trimesterde (%17.6) idi. Hastalarımızın hepsinde karın ağrısı şikayeti mevcuttu. Yapılan ultrasonografi incelemede 11 hastada akut apandisit saptanırken altı hastada apandisit izlenemedi. Miadı gelen İki tanesine apendektomi operasyonuyla eş olarak sezeryan işlemi de uygulandı. Hastalarımızın hastanede yatış süresi ortalama 2.9 (2–5) idi. Histopatolojik olarak opere olan hastalarımızın 13’ü (%86.7) akut apandisit tanısı almış idi. Ameliyat sonrası dönemde anne ve bebeklerde ek problem izlenmedi. TARTIŞMA: Karın ağrısı ile acil servise başvuran gebe hastalarda akut apandisit non-obstetrik bir patoloji olarak göz önünde tutulmalıdır. Klinik seyir ve fizik muayene bakımından farklılıklar gösteren bu durum titiz ve multidisipliner bir yaklaşımla irdelenmesi anne ve bebek sağlığı açısından önem arz ettiği kanısındayız. |
| 16. | COVID-19 salgını döneminde akut kolesistit tedavisinde laparoskopi yerine perkütan kolesistostomi: Tek merkez deneyimi Percutaneous cholecystostomy instead of laparoscopy to treat acute cholecystitis during the COVID-19 pandemic period: single center experience Erkan Somuncu, Yasin Kara, Mehmet Celal Kızılkaya, Emre Bozdağ, Zeynep Betül Yıldız, Cenk Özkan, Aziz Şener, Rıdvan Gökay, Mahmut Ozan Aydın, Mehmet Abdussamet Bozkurt, Ali KocataşPMID: 33394477 doi: 10.14744/tjtes.2020.69804 Sayfalar 89 - 94 AMAÇ: Laparoskopik kolesistektomi (LC), cerrahi için uygun hastalarda akut kolesistit (AC) için kabul edilen standart tedavidir. Perkütan kolesistostomi (PC), yüksek riskli hastalar için cerrahi için kalıcı bir tedavi sağlayabilir veya cerrahi tedavi için bir köprü görevi görebilir. PC’yi COVID-19 pandemisinde değerlendirdik. GEREÇ VE YÖNTEM: AC’li 50 hasta COVID-19 salgınının başlangıcından Haziran 2020’ye kadar kabul edildi. Pankreatit, kolanjit ve/veya eksik veriler çalışmadan çıkarıldı. Kalan 36 hastanın tümü kaydedildi ve tanımlayıcı istatistiksel analiz elde edildi. Hastalar üç gruba ayrıldı: PC (n=14); Sadece antibiyoterapi (OC) (n=14) ve LC (n=8) ile konservatif tedavi. BULGULAR: Ortalama yaş 53 (dağılım: 26–78 yıl) idi. Kadın/erkek oranı 1.11’dir. PC geçen yıl aynı dönemde sekiz (%11) hastada, pandemik dönemde 14 (%39) hastada tercih edildi. Otuz altı hastanın dördü COVID-19 için pozitifti ve bunlardan biri PC grubunda idi. PC grubunda kardiyak arrest nedeniyle bir (% 7.1) mortalite vardı. Gruplar arasında hastanede kalış süresi istatistiksel olarak anlamlı değildi. TARTIŞMA: Pandemi döneminde LC önerilmemektedir, bu nedenle PC AC tedavisinde etkili ve güvenli bir alternatif olabilir. |
| 17. | Laparoskopik kolesistektomi sonrası kalan safra taşlarından kaynaklanan torasik komplikasyonlar: Torasik bir yaklaşım her zaman zorunlu mudur? Thoracic complications from retained abdominal gallstones after laparoscopic cholecystectomy: is it always mandatory a thoracic approach? Gennaro Perrone, Mario Giuffrida, Antonio Tarasconi, Elena Bonati, Fausto CatenaPMID: 33394462 doi: 10.14744/tjtes.2020.07280 Sayfalar 95 - 103 AMAÇ: Kalan safra taşlarından kaynaklanan torasik komplikasyonlar oldukça nadirdir; insidansları %0.08 ile %0.3 arasında değişmektedir. Bu komplikasyonların tanı ve tedavisi, nadir görülen prezentasyonları ve torasik yaklaşımın tartışmalı rolü nedeniyle zordur. Literatürde bildirilen tüm olguları içeren bu yazı, bu nadir duruma dair en iyi uygulamayı tartışmayı amaçlamaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: PubMed, Medline, Embase, ScienceDirect kullanılarak, Ocak 1993’ten Mayıs 2019’a kadar makaleler için kapsamlı bir literatür taraması yapıldı. Taramada şu tıbbi konu başlıkları (MeSH (Medical Subject Headings)) kullanıldı: “kolelitoptizi”, “torasik”, “safra taşları” “kalmış”, “dökülmüş”. Laparoskopik kolesistektomi sonrası kalan safra taşlarından kaynaklanan torasik komplikasyonları olan tüm vakalar ekstrapole edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya 24 hasta dahil edildi. En yaygın semptomlar ateş, hemoptizi ve litoptiziydi. Semptomlar laparoskopik kolesistektomi sonrası ortalama 9.8±14.2 ay (1 hafta ile 60 ay arası) sonra ortaya çıktı. On dört hastada (%58.4) gecikmiş tanı saptandı. Sadece dört hasta tek başına antibiyotik tedavisi ile başarılı bir şekilde tedavi edildi (%16.7); 20 hasta ise cerrahi veya girişimsel radyolojiye ihtiyaç duydu (%83.3). Yedi hasta (%29.2) abdominal yaklaşımla başarıyla tedavi edildi. On hastada (%41.6) sağ akciğer dekortikasyonu ve pulmoner kama rezeksiyonu gerekti. TARTIŞMA: Klinisyenler, tanısal gecikmeyi önlemek için, tekrarlayan sağ taraflı plevral/akciğer rahatsızlıkları olan tüm hastalarda, kolelitiyazis ile ilişkili hastalıklar için önceki kolesistektomi hakkında her zaman bilgi almak zorundadır. Arttırılmış yaklaşım uygulanmalıdır: ampirik antimikrobiyal tedavi ve ardından mikrobiyolojik veriler elde edilir edilmez hedefe yönelik tedavi; daha sonrasında yapılan abdominal cerrahi hastaların yaklaşık %30’unda etkiliyken, geri kalan hastalarda torasik bir yaklaşım gerekir. |
| 18. | Yaşlı hastalarda stabil olmayan intertrokanterik kırıkların tedavisinde metafizyel sabit kısa saplı ile diyafizyel sabit uzun saplı hemiartroplasti sonuçlarının karşılaştırılması Metaphyseal vs. diaphyseal fixed-stem hemiarthroplasty in treating unstable intertrochanteric fractures in elderly patients Evren Karaali, Osman ÇiloğluPMID: 33394460 doi: 10.14744/tjtes.2020.09990 Sayfalar 104 - 108 AMAÇ: Kalça hemiartroplastisi (HA) için metafizyel ile diyafizyel ve kısa sap ile uzun sap gibi çeşitli cerrahi teknikler tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, yaşlı hastalarda stabil olmayan intertrokanterik kırıkların tedavisinde metafizyel sabit kısa saplı ile diyafizyel sabit uzun saplı HA sonuçlarını karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma geriye dönük olarak yapıldı ve instabil intertrokanterik kırığı olan ve HA ameliyatı geçiren 65 yaş üzerinde olan 129 hastayı içeriyordu. Sonuçların ölçümü iki yıllık Harris kalça skoru ve Parker ve Palmer’ın hareketlilik skoru idi; komorbiditeler ve mortalite oranları karşılaştırıldı. BULGULAR: Ortalama operasyon süresi ve tam ağırlık taşıma süresi grup B’de anlamlı olarak daha kısaydı (her ikisi için p<0.05). Harris kalça skorlarına gelince, B grubu üçüncü ay değerlendirmesi için daha iyi sonuçlar gösterdi (p=0.006). Ancak iki yıllık değerlendirmeler benzerdi (p=0.067). Ayrıca, B grubunda iki yıllık değerlendirmede daha yüksek Parker ve Palmer hareketlilik skorları elde edildi (p<0.001). Protez dislokasyonu, kortikal porozis ve çökme sıklığı grup A’da daha yüksekti (herkes için p<0.05). TARTIŞMA: Diyafiz sabit uzun saplı HA, metafiz sabit kısa saplı HA’dan daha üstün görünmektedir, çünkü birincisi daha iyi fonksiyonel skorlar, erken mobilizasyon ve düşük komplikasyon oranları ile ilişkilidir. |
| 19. | Adölasanlarda deplase Tillaux-Chaput kırıkların mini açık cerrahi ile yönetimi Surgical management of displaced adolescent Tillaux Fractures with the mini-open technique Muhammet Salih Ayas, Ahmet Köse, Eşref Terzi, Recep Dincer, Murat Topal, Erdem Yunus Uymur, Ali ŞahinPMID: 33394471 doi: 10.14744/tjtes.2020.44609 Sayfalar 109 - 114 AMAÇ: Tillaux-Chaput kırıkların optimal tedavisi tartışmalıdır. Bu çalışma ile, mini-açık cerrahi ile tedavi edilen olgularımızın sonuçları (açık redüksiyon ve internal fiksasyon); etkililik ve komplikasyonlar açısından, diğer prosedürleri (açık, perkütan ve artroskopi destekli) literatür verileri ile karşılaştırmak ve de birincil tedavinin mini açık cerrahi olup olmadığı sorusuna bir cevap aramaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2014–2017 yılları arasında tedavi edilen 30 Tillaux-Chaput kırığı olgusunun 22’sine mini açık cerrahi prosedür ile açık redüksiyon ve internal fiksasyon uygulandı. Kırıkların hepsi bir adet kanüllü vida ile tespit edildi. Hastalar geriye dönük olarak yaş, cinsiyet, yön, operasyon süresi, komplikasyonlar ve AOFAS skoru incelendi. Fonksiyonel sonuçları yaralanma zamanından 12 ay sonra istatistiksel olarak değerlendirildi. Takipler; klinik muayene, elde edilen görüntüleme sonuçları ve AOFAS skoru ile yapıldı. BULGULAR: Hastaların, 14’ü (%63.6) erkek ve sekizi (%36.4) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 13.8 idi. Ortalama ameliyat süresi 21 dakika idi. Tüm kırıklarda ortalama 14 haftada kaynama elde edildi. Olguların hiçbirinde komplikasyon görülmedi. Ortalama takip süresi 24.7 aydı. Ameliyat öncesi ortalama AOFAS skoru 53.3 puandı, ameliyat sonrası AOFAS skoru 93.6 puandı. Bu veriler arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Son takipte AOFAS skoru tüm olgular için mükemmeldi. TARTIŞMA: Literatürde belirtilenin aksine mini açık cerrahi prosedürün birçok avantajı mevcuttur. Cerrahi süre kısadır. Sinir yaralanma riski çok düşüktür. Bu çalışma Tillaux-Chaput kırıklarının tedavisinin mini açık cerrahi prosedür ile güvenilir ve etkili bir şekilde yapılabileceğini göstermektedir. Başarılı sonuçlar için mini-açık cerrahi, tam anatomik redüksiyon ve internal fiksasyon öneriyoruz. |
| 20. | Acil servise öne omuz çıkığı nedeniyle başvuran hastalarda çıkık ile birlikte kırık görülme risklerinin ve Fresno-Quebec Kuralları’nın geçerliliğinin geriye dönük değerlendirilmesi Diagnostic accuracy of Fresno-Quebec Rules and risk factors for an associated fracture in patients presenting to the emergency department with anterior shoulder dislocation: A retrospective study Vahide Aslıhan Durak, Teoman AtıcıPMID: 33394468 doi: 10.14744/tjtes.2020.29402 Sayfalar 115 - 121 AMAÇ: Acil servise başvuran hastalarda en sık görülen omuz yaralanması anterior omuz çıkığıdır. Bu yaralanmaların %25’e kadarında eşlik eden kırık görülebilmektedir. Genel yaklaşım, redüksiyon öncesi ve sonrasında röntgen çekilmesidir. Radyasyon maruziyetini ve tedavide gecikmeleri en aza indirmek için, hangi hastaların redüksiyon öncesi radyografiye ihtiyaç duyacağını belirlemek üzere Fresno-Quebec Kuralları (FQK) tanımlanmıştır. Bu çalışmada, Fresno-Quebec algoritmasında kullanılan klinik belirteçlerin eşlik eden kırığı ortaya koymadaki etkinliğini incelemeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Omuz çıkığı şüphesi ile acil serviste değerlendirilmiş hastaların dosyaları FQK’na göre geriye dönük olarak gözden geçirildi. FQK’nın eşlik eden kırığı belirlemedeki duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değerleri incelendi. BULGULAR: Seksen dokuz (%65.9) erkek ve 46 (%34.1) kadın hasta çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı 46 (16–89) idi. Doksan dokuz (%73.3) hasta ilk kez omuz çıkığı geçirirken, 36 (%26.7) hastada tekrarlayan çıkık mevcuttu. Tekrarlayan çıkığı olan hastaların yarısı (18 olgu) atravmatik çıkıktı. Kalan 18 hastada da tekrarlayan çıkık öyküsü olmakla beraber son başvurularında travmatik neden ve dört tanesinde de kırıklı-çıkık mevcuttu. FQK’nın kırıklı-çıkıkları belirlemede %1000 duyarlılığı olduğu bulundu. Tekrarlayan fakat travma sonrası gelişmiş çıkıklarda yaralanma mekanizmasının şiddetinin belirleyici olmadığı görüldü. Tekrarlayan fakat travmaya bağlı çıkığı olan hastaların dört tanesinde eşlik eden kırık mevcutken, bu dört olgunun sadece bir tanesi yüksek enerjili yaralanma sonucu meydana gelmişti. TARTIŞMA: FQK anterior omuz çıkığı sebebi ile acil servise başvuran hastalarda eşlik eden kırığı belirlemede %100 duyarlılığa sahiptir. Kullanması ve hatırlaması kolay parametrelere dayanmaktadır. Bu kuralları kullanarak, gereksiz radyografileri %30 oranında azaltmak, maliyeti ve radyasyon maruziyetini düşürmek mümkündür. |
| 21. | Pediyatrik yanık hastalarında polilaktik membran veya gümüşlü hidrofiber pansumanların kan ve dokuda interlökin-6, tümör nekrozis faktör-α, transforming büyüme faktörü-b3 düzeylerine etkisi Impaction of the polylactic membrane or hydrofiber with silver dressings on the interleukin-6, tumor necrosis factor-α, transforming growth factor-b3 levels in the blood and tissues of pediatric patients with burns Mehmet Demircan, Kubilay Gürünlüoğlu, Harika Gözde Gözükara Bağ, Alper Koçbıyık, Mehmet Gül, Nuray Üremiş, Semir Gül, Semra Gürünlüoğlu, Yusuf Türköz, Aytaç TaşçıPMID: 33394485 doi: 10.14744/tjtes.2020.30483 Sayfalar 122 - 131 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, yanmış çocuklarda iki farklı yanık sargısının (gümüşlü hidrofiber [HFAg] ve polilaktik membran [PLM]), yanık sonrası gelişen enflamasyonun şiddetini gösteren önemli biyo belirteçler olan interlökin-6 (IL-6), tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α) ile yanık yara iyileşmesinde önemli rol oynayan dönüştürücü büyüme faktörü-b3’nın (TGF-b3) kanda ve dokuda tedavi sürecindeki değişim açısından incelenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam vücut yüzey alanının %25–50'si ikinci derece kısmi kalınlıkta haşlanma yanıkları olan 1–16 yaş arası çocuklar, iki tedavi grubu çalışmaya dahil edildi. Gruplardan belirli aralıklarla PLM ile ve HFAg ile pansuman yapılan hastalardan 21 günlük tedavi döneminde 3–7–14–21. günlerde kan ve doku örnekleri alındı. Sağlıklı çocuklardan bir defa kan ve deri doku örneği alınarak kontrol grubu oluşturuldu. Gruplardan alınan kan ve doku örneklerinde IL-6, TNF-α, TGF-b3 düzeylerine bakıldı. Sonuçlar ististiksel olarak analiz edidi. BULGULAR: PLM grubunda IL-6 ve TNF-α seviyeleri, HFAg grubundan daha erken normal düzeye ulaştı. PLM grubunda, TGF-b3 seviyeleri diğer gruplara göre daha uzun süre yüksek kaldı. TARTIŞMA: Bu çalışmada, PLM'nin hem sistemik hem de yanık dokusunda enflamasyonu daha erken kontrol ettiğini bulduk. Ayrıca, PLM'nin, kanda ve yanık dokusunda hipertrofik skar gelişimini engelleyen TGF-b3 seviyesini artırdığını da bulduk. |
| 22. | Türkiye’de akut sol kolon divertikülitinin şiddet, progresyon ve nüksüne etkili faktörler: Çok merkezli çalışma Factors predicting severity level, progression and recurrence risk of acute left colonic diverticulitis in Turkey: A multicenter study Julide Sağıroğlu, Damla Beyazadam, Ali Fuat Kaan Gök, Hasan Ökmen, Adnan Özpek, Süleyman Atalay, Handan Ankaralı, Özgür Ekinci, Acar Aren, Yavuz Kurt, Gürhan Baş, Cemalettin ErtekinPMID: 33394481 doi: 10.14744/tjtes.2020.81839 Sayfalar 132 - 138 MAÇ: Akut sol kolon divertiküliti (ASKD) klinikte lokalize divertikülitten perforasyon ve fekal divertikülite varan geniş bir yelpazede görülebilir; tedavi hastalığın şiddetine göre konservatif yöntemlerden acil cerrahiye kadar değişkenlik gösterebilir. Akut sol kolon divertikülitinin ameliyatsız tedavisini takiben görülebilen nüksüne neden olan risk faktörleri hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, cerrahi tedavi gerektiren hastaların uygun zamanda belirlenmesine yönelik olarak ASKD şiddet, progresyon ve nüksünü belirleyici faktörlerin tanımlanmasını amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız çok merkezli ve ileriye yönelik olarak gerçekleştirildi. Kiliniğimizde aralık 2017–Haziran 2019 tarihleri arasında klinik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleriyle ASKD tanısı konularak yatışlı tedavisi yapılan (n=144) 18 yaş üzeri hastalar çalışmaya dahil edildi, 18 yaş ve daha genç, gebe veya emziren, önceden tanısı konulmuş Crohn, ülseratif kolon hastalığı, kolo-rektal ve/veya anal kanalda malign tümörü mevcut fakat ameliyat edilmemiş hastalar çalışmadan dışlandı. Hastaların yatış esnasındaki laboratuvar parametreleri, Modifiye Hinchey Skoru (MHS), klinik özellikleri, demografi, beslenme, sigara ve alkol alışkanlıkları, vücut kütle indeksleri (VKİ), önceki divertikülit atakları, mevcut kronik hastalıklarının yanısıra taburculuktan itibaren 18 ay içindeki divertikülit nüksleri kaydedildi. BULGULAR: Sigara içme alışkanlığı önceden divertikülit atağı geçirmiş (p=0.04) veya acil cerrahiye alınmış (p=0.04) hastalarda anlamlı olarak daha fazla görüldü. Nüksetme, MHS 1b ve 2 de, 0 ve 1a’dan anlamlı olarak yüksekti (p=0.03). Acil cerrahi girişim yapılan hastalar incelendiğinde 50 yaş üzeri hastaların, daha genç hastalardan anlamlı olarak fazla olduğu görüldü (p=0.049). Yatış esnasında bulantı, ateş, solunum sayısı, prokalsitonin, total bilirubin ve direkt bilirubin seviyeleri MHS 4 olan hastalarda, diğer hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla, p=0.03, 0.049, 0.02, 0.001, 0.002, 0.001). Nüksetme, sigara içme alışkanlığı, önceden ASKD öyküsü, düşük VKİ ve pandivertikülit mevcudiyeti olan hastalarda diğer hastalara göre yüksekti. TARTIŞMA: Laboratuvar parametreleri, VKİ, yaş, klinik özellikler, önceden geçirilen divertikülit öyküsü ve sigara kullanımı, ASKD’nin şiddet ve seyri hakkında belirleyicidir. Önceden en az bir ASKD atağı geçirmiş olan MHS 1b-2 hastalarda sigara alışkanlığı ve düşük VKİ mevcudiyeti ASKD nüksüne yatkınlık oluşturmaktadır. Kontrol kolonoskopi sonuçları nüksetme olasılığı hakkında yönlendiricidir. |
| 23. | Kombine topikal-lokal anestezi tekniği travmatik posterior segment üretral darlıkların ve prostatik üretral stenozların tedavisinde visual internal üretrotomi için yeterli midir? Is combined topical-local anesthesia technique adequate for visual internal urethrotomy in the treatment of traumatic posterior urethral strictures and prostatic urethral stenoses? Kubilay Sarıkaya, Cagri Senocak, Fahri Erkan Sadioglu, Ömer Faruk BozkurtPMID: 33394478 doi: 10.14744/tjtes.2020.84426 Sayfalar 139 - 145 AMAÇ: Travmatik posterior segment üretral darlıkların ve prostatik üretral stenozların tedavisinde visual internal üretrotomi (VIU) için spinal anestezi (SA) ile %2 lidokainli intraüretral topikal instilasyon+vizüel intraüretral lokal anestezi (T+LIA) kombinasyonunun etkinliğini karşılaştırmak. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Ekim 2018 ve Ocak 2020 tarihleri arasında travmaya ikincil gelişen posterior segment üretral darlık ve prostatik üretral stenoz nedeniyle VIU operasyonu yaptığımız toplam 178 hastanın sonuçları geriye dönük olarak incelendi. Hastalar uygulanan anestezi tipine göre kombine T+LIA (n=146, %82.08) grubu ve SA (n= 32, %17.97) grubu olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların ameliyat öncesi klinik verileri ve ameliyat sonrası sonuçları incelenerek gruplar arasında karşılaştırıldı. BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 67.99±10.87 yıl ve ortalama takip süreleri 5.32±3.27 aydı. T+LIA grubundaki hastaların median yaşının SA grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p=0.033). Gruplar arasında ameliyat öncesi Q-max değeri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.931). Benzer şekilde, ameliyat sonrası dönemde hastaların Q-max değerlerinde düzelme oranının gruplar arasında benzer düzeyde olduğu görüldü (p=0.572). Ameliyat öncesi komplikasyon varlığı ve nüks oranları da gruplar arasında benzer bulundu (sırasıyla, p=0.879, p=0.904). TARTIŞMA: Travmatik posterior segment üretral darlıkların ve prostatik üretral stenozların tedavisinde VIU için T+LIA anestezisi spinal anestezi ile kıyaslandığında yüksek başarı oranı ve kabul edilebilir komplikasyon oranı ile güvenle uygulanabilir ve etkin bir yöntemdir. |
| OLGU SERISI | |
| 24. | Şiddetli gastrointestinal kanama, kaçak ve perforasyonlar için over-the-scope klip uygulamaları: Tek merkez deneyimi Over-the-scope clip application for severe gastrointestinal bleeding, leak, or perforation: A single-center experience Ali Kocataş, Erkan Somuncu, Mehmet Abdussamet BozkurtPMID: 33394464 doi: 10.14744/tjtes.2020.15719 Sayfalar 146 - 150 AMAÇ: Kapsam dışı klips (OTSC) cihazları artık endoskopistler tarafından gastrointestinal kanama, perforasyon veya sızıntı için yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bu tekniğin terapötik başarı oranını incelemekti. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma tek merkezli ve geriye dönük olarak yapıldı. Çalışmaya gastrointestinal kanaması, sızıntısı veya perforasyonu olan toplam 23 hasta alındı. Prosedür deneyimli endoskopist tarafından gerçekleştirildi. BULGULAR: Üst gastrointestinal sistem defekti olan hastaların altısında perforasyon, bir olguda anastomoz kaçağı vardı. Sekiz hastada alt gastrointestinal kanalda perforasyon vardı ve iki olgu anastomoz kaçağı vardı. Sadece altı hastada kanama tespit edildi ve tümü üst gastrointestinal kanama idi. Anastomoz sızıntıları, perforasyonlar ve kanama OTSC ve ek prosedürlerle tedavi edildi. Tek başına OTSC kırpmanın başarı oranı %56.5 iken, ek terapötik prosedürlerle (klemp, stent, skleroterapi) başarı oranı %86.9’du. Kanama, perforasyon ve anastomoz kaçağı kategorilerine göre yapılan analizler, klip uygulamasının kanamadaki başarı oranının perforasyon veya anastomoz kaçağına göre anlamlı derecede yüksek olduğunu ortaya koydu (p=0.002). Hastanede ortalama kalış süresi beş gündü (min-maks: 2–30 gün). OTSC prosedürü ile ilişkili herhangi bir komplikasyon yoktu. TARTIŞMA: OTSC, gastrointestinal kanama, perforasyon veya anastomoz sızıntısının yönetimi için güvenli ve etkili bir yöntemdir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 25. | Dekompresyon hastalığına bağlı oluşan intraperitoneal ve retroperitoneal alanda serbest hava kabarcıkları Retroperitoneal extensive free air bubbles due to decompression illness Hakan Abdullah Özgül, Ahmet Peker, Işıl Başara Akın, Canan Altay, Mustafa SeçilPMID: 33394470 doi: 10.14744/tjtes.2019.43436 Sayfalar 151 - 153 Dekompresyon hastalığı (DKH), ortama basıncındaki hızlı düşüşe bağlı ortaya çıkan hava kabarcıklarının neden olduğu nadir bir durumdur. Bu hava kabarcıkları hem fiziksel hem de kimyasal etkiler göstererek, semptomsuz klinik prezentasyondan ölüme dek geniş bir spektrumda bulgulara neden olabilir. Literatürde DKH ile ilişkili olarak; bilinç değişiklikleri, kas-iskelet sisteminde ve karında şiddetli ağrı, solunum sıkıntısı ve cilt değişiklikleri tariflenmiştir. DKH tanısını koymak zordur ancak tanıda öykü ve fizik muayene yol göstericidir. Radyolojik değerlendirme, DKH tanılı hastalarda olası komplikasyonları belirlemek ve karın içi serbest hava kabarcıklarına yol açan diğer akut patolojileri dışlamak için yararlıdır. DKH tanısı konan hastaların bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerinde, portal venöz sistem, iliak ve mezenterik venler, vena kava inferior (VCI) ve serebral ve spinal arterlerde hava kabarcıkları daha önce tariflenmiştir. Bu yazıda, abdominal BT’de belirgin olan karın içi serbest hava kabarcıkları görülen iki DKH olgusunun klinik ve BT bulguları sunuldu. |
| 26. | Gezici dalak torsiyonuna bağlı oluşan akut karın: Nadir bir klinik prezentasyon Acute abdomen due to torsion of the wandering spleen: A rare clinical presentation Mehmet Tolga Kafadar, Yildiray Daduk, Murat Karakoçdoi: 10.14744/tjtes.2020.00734 Sayfalar 154 - 156 Gezici dalak, asıcı bağlarının yokluğu veya gevşekliği nedeniyle dalağın normal anatomik lokalizasyonunda olmaması şeklinde tanımlanmıştır. Doğuştan ve edinsel faktörler etiyolojide rol oynamaktadır. Nadir görülen bir durumdur ve torsiyon veya enfarktüs gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir. Nadiren hastalar akut karın tablosu ile de acile başvurabilirler. Kronik karın ağrısı veya karıniçi kitle ile prezente olabilir. Klinik tanısı genellikle zor olduğu için, radyolojik incelemeler tanıda oldukça önemli yer tutar. Bu yazıda, akut karın tablosu ile başvuran ve acil şartlarda laparoskopik splenektomi uyguladığımız, 24 yaşında gezici dalak torsiyonu olgusu sunuldu. |
| 27. | Paintball oyunu sonrası gelişen: Travma sonrası süperfisyal temporal arter psödoanevrizması Posttraumatic pseudoaneurysm of the superficial temporal artery: After paintball game Ismail Kakillioğlu, Ali Fuat Tekin, Ömer Faruk Ünal, Afife UğuzPMID: 33394476 doi: 10.14744/tjtes.2020.64947 Sayfalar 157 - 159 Yirmi yaşında bir erkek, sağ temporal bölgede ağrısız ancak kozmetik bir problem oluştuğu için şişlikten yakındı. Yüzeyel temporal arterin psödoanevrizması çok nadirdir. Genellikle temporal bölgeye künt travma sonrası ortaya çıkar ve izleyen 2–6 hafta boyunca ağrısız, preauriküler, pulsatil bir kitle şeklinde ortaya çıkar. Teşhis sadece fizik muayene ve ultrason ile konur. Lokal anestezi altında yapılan ameliyat çok etkili bir tedavi yöntemidir. |