Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 25 (3)
Volume: 25  Issue: 3 - May 2019
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.The role of heparin-binding protein in the diagnosis of acute mesenteric ischemia
Sedat Kocak, Tarık Acar, Birsen Ertekin, Merve Güven, Zerrin Defne Dundar
PMID: 31135943  doi: 10.5505/tjtes.2018.49139  Pages 205 - 212
AMAÇ: Akut mezenterik iskemi (AMİ), acil servislere sık başvuru nedenlerinden biri değildir. Ancak tanısal zorluklar ve bununla ilişkili yüksek mortalite düzeyleri sürmektedir. Görüntüleme yöntemleri yanı sıra birçok biyokimyasal belirteç tanısal amaçlı araştırılmış olmasına rağmen yeterince özgül ve duyarlı bir belirteç ortaya konamamıştır. Bu çalışmada, enflamasyonun erken safhasında rol oynadığı belirlenen heparin-bağlayıcı proteinin (HBP)AMİ tanısında yararlı olup olamayacağı araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada daha önce yapılmış, AMİ’nin bir tavşan modelinden elde edilmiş serum örnekleri kullanıldı. Kontrol, sham ve iskemi grubu olmak üzere üç gruba ayrılan deneklerden 0., 1., 3. ve 6. saatlerde elde edilen kan örneklerinde HBP, C-reaktif protein (CRP) ve interlökin-6 (IL-6) düzeyleri ölçüldü. Herbir belirtecin zamanla değişimi ve biribirleriyle karşılaştırılması istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışılan belirteçlerin hiçbirinde 1. saatte gruplar arasında anlamlı bir fark belirlenmedi. Üçüncü saatten itibaren iskemi grubunda CRP ve IL-6 düzeyleri, kontrol ve sham gruplarına göre anlamlı yükselme göstermiştir (p<0.001). HBP değerleri ise 6. saatten itibaren iskemi grubunda diğerlerine göre anlamlı yükselme gösterdi (p<0.001).
TARTIŞMA: Heparin-bağlayıcı protein düzeyleri, AMİ’nin tavşan modelinde CRP ve IL-6’ya göre daha geç yükselme gösterdi. Ancak yine de bir erken tanı belirteci olma potansiyel taşımaktadır. Yapılacak klinik çalışmalarla tanısal sensitivite ve spesifisitesinin değerlendirilmesi gerekmektedir.
BACKGROUND: Acute mesenteric ischemia (AMI) is associated with a high mortality rate, yet diagnostic difficulties persist. Although many biomarkers have been investigated for diagnostic purposes, as well as imaging methods, a sufficiently specific and sensitive marker has not been identified. This research was designed to examine whether heparin-binding protein (HBP), which has a role in the early phase of inflammation, could be useful in the diagnosis of AMI.
METHODS: Serum samples obtained from a previously performed rabbit model of AMI were used in the study. HBP, C-reactive protein (CRP) and interleukin 6 (IL-6) levels were measured in blood samples obtained at baseline and 1, 3, and 6 hours from subjects that were separated into 3 groups: control, sham, and ischemia. The change in each marker over time and comparisons of the groups were evaluated statistically.
RESULTS: A significant difference was not detected at the first hour in any of the studied markers. At the third hour, the CRP and IL-6 levels in the ischemia group indicated a significant increase in comparison with the control and sham groups (p<0.001). The HBP values showed a significant increase at the sixth hour in the ischemia group in comparison with the others (p<0.001).
CONCLUSION: The HBP level demonstrated a slower increase in a rabbit model of AMI compared with CRP and IL-6. However, it still has the potential to become an early diagnostic biomarker. Diagnostic sensitivity and specificity should be evaluated in further clinical trials.

2.Effects of dapagliflozin in experimental sepsis model in rats
Zehra Betül Kingir, Zarife Nigar Özdemir Kural, Muhammet Emin Cam, Ozlem Tugce Cilingir, Turgut Şekerler, Feriha Ercan, Özlem Bingöl Özakpınar, Derya Ozsavci, Mesut Sancar, Betul Okuyan
PMID: 31135951  doi: 10.5505/tjtes.2018.82826  Pages 213 - 221
AMAÇ: Bu çalışmada, sıçanlarda dapagiflozinin deneysel sepsis modeli üzerindeki olası koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sprague-Dawley sıçanlara cerrahi operasyonların 5 gün öncesinde serum fizyolojik (1 mL/kg, p.o.) veya dapagliflozin (10 mg/kg, p.o.) verilmeye başlandı. Sepsis, anestezi altında, çekal ligasyon ve perforasyon modeli ile oluşturulurken, sham kontrol gruplarına sadece laparotomi yapıldı. Serumda BUN, kreatinin ve glukoz düzeyleri; dokularda (böbrek, karaciğer ve akciğer) ise MDA, GSH, MPO, TNF-α, IL-1β, kaspaz 8 ve kaspaz 9 düzeyleri belirlendi. Bu dokularda histolojik değerlendirme de yapıldı.
BULGULAR: Sepsiste dapagliflozin uygulaması, böbrek dokularında oksidatif stresi (MDA) azalttı, antioksidan düzeyleri (GSH) arttırdı ve enflamasyonu (MPO) azalttı (p<0.05). Sepsiste dapagliflozin uygulaması akciğer dokularında oksidatif stresi (MDA) azalttı, akciğer ve karaciğer dokularında ise enflamasyonu (MPO) azalttı (p<0.05). Ayrıca, böbrek, akciğer ve karaciğer dokularında kaspaz 8 ve 9 düzeylerini arttırdı (p<0.05). Histopatolojik sonuçlara göre, dapagliflozin uygulaması böbrek dokularında orta derece; akciğer ve karaciğer dokularında ise hafif iyileştirdi.
TARTIŞMA: Bu çalışmada, dapagliflozinin deneysel sepsis modelinde böbrek hasarını önleyici etkisinin olduğu gösterilmesine rağmen akciğer ve karaciğer dokuları üzerine hafif koruyucu etkisi olduğu bulunmuştur.
BACKGROUND: The aim of this study was to evaluate the possible protective effects of dapagliflozin in an experimental sepsis model in rats.
METHODS: Saline (1 mL/kg, p.o.) or dapagliflozin (10 mg/kg, p.o.) was administered to Sprague-Dawley rats for 5 days prior to the surgical procedures. Under anesthesia, sepsis was induced by cecal ligation puncture, while sham control groups underwent laparotomy only. Blood urea nitrogen, creatinine, and glucose levels were measured in serum samples and the levels of malondialdehyde (MDA), glutathione (GSH), myeloperoxidase (MPO), tumor necrosis factor alpha, interleukin 1 beta, caspase 8, and caspase 9 were determined in tissue samples (kidney, liver, and lung). Histological evaluation was also performed.
RESULTS: The administration of dapagliflozin in a sepsis model reduced oxidative stress (MDA), increased antioxidant levels (GSH), and reduced inflammation (MPO) in the kidney (p<0.05). Dapagliflozin also decreased oxidative stress (MDA) in lung tissue and decreased inflammation (MPO) in lung and liver tissue (p<0.05). Caspase 8 and 9 levels in kidney, lung, and liver tissue were increased (p<0.05) in the dapagliflozin group compared with the sepsis group. According to the histopathological results, sepsis was moderately improved in renal tissue and slightly attenuated in lung and liver tissue with the administration of dapagliflozin.
CONCLUSION: Dapagliflozin had a preventive effect on sepsis-induced kidney damage, but the protective effect was mild in lung and liver tissue in the present study.

CLINICAL ARTICLE
3.Role of neutrophil-to-lymphocyte ratio and platelet-to-lymphocyte ratio in identifying complicated appendicitis in the pediatric emergency department
Binnaz Celik, Hulya Nalcacioglu, Mustafa Ozcatal, Yasemin Altuner Torun
PMID: 31135939  doi: 10.5505/tjtes.2018.06709  Pages 222 - 228
AMAÇ: Çocuklarda komplike ve komplike olmayan apandisitin saptanmasında yardımcı olarak başlangıç hematolojik parametrelerin olası klinik faydalarını değerlendirmek amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2015’ten 2016’ya kadar akut apandisit için küratif cerrahi geçiren 334 pediatrik hasta geriye dönük olarak incelendi. Hastalar histopatolojik raporlara dayanarak komplike veya komplike olmayan apandisit olarak sınıflandırıldı. Klinik bulgular ve temel hematolojik parametrelerden lökosit sayısı, nötrofil yüzdesi, trombosit sayısı, nötrofil-lenfosit oranı (NLR), trombosit-lenfosit oranı (PLR), ortalama trombosit hacmi, kırmızı hücre dağılım genişliği, trombosit dağılım genişliği gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Komplike akut apandisit 36 (%10.8) hastada bulundu. Komplike apandisitte WBC (p<0.001), nötrofil yüzdesi (p<0.001), NLR (p<0.001), PLR (p=.004) komplike olmayan gruba göre daha yüksek iken, RDW, MPV, PDW düzeyleri anlamlı fark bulunmadı. ROC eğrilerinin analizi, WBC için 14.870 hücre/mm3 (eğri altındaki alan [AUC], 0.675; duyarlılık, %86.1; özgüllük, %41.6), NLR için 10.4 (AUC, 0.717; duyarlılık, %61.1, özgüllük, %73.2), PLR için 284 (AUC, 0.647; duyarlılık, %42; özgüllük, %86) komplike akut apandisitin belirlenmesinde en iyi kestirim değerler olarak bulundu.
TARTIŞMA: Bu çalışma, daha yüksek NLR ve PLR düzeylerine sahip akut apandisitli hastalarda komplikasyon gelişme olasılığının daha yüksek olabileceğini göstermiştir. Klinisyenlerin acil servisteki yüksek riskli akut apandisit hastalarını tespit etmelerine yardımcı olmak için fizik muayene, görüntüleme çalışmaları ve diğer laboratuvar testleri ile birlikte NLR ve PLR kullanılmasını öneririz.
BACKGROUND: The objective of this research was to evaluate the potential clinical utility of baseline hematological parameters measured on admission as adjuncts in the identification of complicated and uncomplicated appendicitis in children.
METHODS: The records of a total of 334 pediatric patients who underwent curative surgery for acute appendicitis (AA) between 2015 and 2016 were retrospectively investigated. The patients were categorized as complicated or uncomplicated appendicitis based on the histopathological reports. The clinical features and baseline hematological parameters of leukocyte count, neutrophil percentage, thrombocyte count, neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR), platelet-to-lymphocyte ratio (PLR), mean platelet volume (MPV), red cell distribution width (RDW), and platelet distribution width (PDW) of the groups were compared.
RESULTS: Complicated AA was determined in 36 (10.8%) patients. The white blood cell count (WBC) (p<.001), neutrophil percentage (p<.001), NLR (p<.001), and PLR (p=.004) were higher in the complicated appendicitis group compared with the uncomplicated group, while the RDW, MPV, and PDW levels were uninformative. Analysis of receiver operating characteristic curves yielded the cut­off values of 14.870 cell/mm3 for WBC (area under the curve [AUC]: 0.675; sensitivity: 86.1%; specificity: 41.6%), 10.4 for NLR (AUC: 0.717; sensitivity: 61.1%; specificity: 73.2%), and 284 for PLR (AUC: 0.647; sensitivity: 42%; specificity: 86%) were found to be the best predictive values for the determination of complicated acute appendicitis.
CONCLUSION: The present study demonstrated that AA patients with higher NLR and PLR levels might be more likely to develop a complication. The NLR and PLR values combined with a physical examination, imaging studies, and other laboratory tests may help clinicians to identify high-risk AA patients in the emergency department.

4.Role of Alvarado score and biological indicators of C-reactive protein, procalicitonin and neopterin in diagnosis of acute appendicitis
Fatih Dal, Yusuf Cicek, Salih Pekmezci, Bekir Kocazeybek, Hrisi Bahar Tokman, Dildar Konukoglu, Osman Şimşek, Zeynep Taner, Serhat Sirekbasan, Server Sezgin Uludağ
PMID: 31135946  doi: 10.5505/tjtes.2018.57362  Pages 229 - 237
AMAÇ: Akut apandisit (AA), günümüzde hala kesin tanısını koymak mümkün değildir. Tanıdaki gecikmeler, komplikasyon oranlarını artırmaktadır. Alvarado skorlaması (AS) ve biyolojik belirteçlerin (C-reaktif protein [CRP], prokalsitonin [PCT], neopterin [NP]) tek ve AS ile birlikte kullanılmalarının tanıya olan katkılarının araştırılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Kliniği’ne, 04.03.2014–29.07.2015 tarihleri arasında, AA ön tanısıyla, gönüllü 100 hastadan, yatış öncesi serumları alınarak -70 derecede saklandı. Hastalar, AA pozitif (n=60), negatif (n=40) gruplandı. AA pozitif grup; komplike (n=11), nonkomplike (n=49) olarak gruplandırılarak, AS, CRP, PCT ve NP değerleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların; 45’i erkek (%45), 55’i kadın (%55),yaş ortalamaları 32.8±13.7 18–92) yıl idi. Gruplar arasında, yaş, cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu. AS dağılımı; AS ≤4 (n=24) üçü, AS 5–7 (no: 35) 22’si, AS 8–10 (no: 41) 38’i ameliyat edildi. Ameliyat edilen 63 hastanın üçünde normal apendiks saptandı. AA pozitif ve negatif grupların, serum CRP, PCT, NP değerlerinin tanıda yetersiz olduğu ancak AS’nin sensivite ve duyarlılığını artırdığı görüldü. Biyolojik belirteçlerin ortalaması karşılaştırıldığında; komplike AA grup ayrımında anlamlıydı (p<0.05).
TARTIŞMA: Alvarado skorlaması, iyi bir skorlama olmasına karşın, ek inceleme ve klinik yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Serum CRP, PCT ve NP değerleri, tek başlarına, AA tanısında yetersizdir. Ancak AS’nin değerini arttırmakta ve komplike AA olgularını ayırmada yararlıdır.
BACKGROUND: The determination of a definitive preoperative diagnosis of acute appendicitis (AA) remains a challenge; however, delays in diagnosis increase complication rates. The aim of this study was to investigate the contribution of the Alvarado score (AS) alone and the AS combined with the use of the biological indicators of C-reactive protein (CRP), procalcitonin (PCT) and neopterin (NP) in the diagnosis.
METHODS: Serum was collected from 100 patients who were admitted to the general surgery clinic of Istanbul University, Cerrahpasa Medical Faculty between March 4, 2014 and July 29, 2015 with the pre-diagnosis of AA and who agreed to take part in the study. The serum samples were stored at -70°C. The patients were divided into 2 groups: AA-positive (n=60) and AA-negative (n=40). The AA positive group was divided into subgroups of complicated (n=11), uncomplicated AA (n=49) and the AS, CRP, PCT, NP levels were compared.
RESULTS: The study population consisted of 45 men (45%) and 55 women (55%), with a mean age of 32.8±13.7 years (range: 18–92 years). There was no significant difference between the groups in age and gender. There were 24 patients with an AS ≤4 (3 had surgery), 35 patients with an AS of 5–7 (22 had surgery), and 41 patients with an AS of 8–10 (38 had surgery). Three of the 63 patients who underwent surgery were diagnosed with a normal appendix. The serum CRP, PCT, and NP measures were found to be inadequate to make an AA diagnosis alone, these values increased the sensitivity and specificity of the AS. The biological indicators were also significant in differentiating between the complicated and uncomplicated AA groups (p<0.05).
CONCLUSION: Although the AS is useful, additional testing and clinical approaches are valuable to inform the diagnostic procedure. When considered alone, serum CRP, PCT and NP values are insufficient for a diagnosis of AA. However, they increased the diagnostic value of the AS and can be helpful in distinguishing complicated AA cases.

5.Use of angiographic embolization in trauma-induced pediatric abdominal solid organ injuries
Kubilay Gürünlüoğlu, Canan Ceran, İsmail Okan Yıldırım, Ramazan Kutlu, Kaya Saraç, Turan Yıldız, Ercan Bayrakçı, Aytaç Taşçı, Ahmet Kadir Arslan, Mehmet Demircan
PMID: 31135937  doi: 10.5505/tjtes.2018.00056  Pages 238 - 246
AMAÇ: Anjiyografik embolizasyon (AE) çocuklarda künt karın travmasına bağlı solid organ yaralanmalarında sınırlı olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada, künt travmaya bağlı karındaki solid organ hasarına bağlı kanamalı hastalarda kanamayı kontrol etmek için AE’yi etkin ve güvenilir bir yöntem olarak kullanma deneyimimizi sunuyoruz.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız da künt karın solid organ yaralanması geçirmiş ve son dört yıl içinde kliniğimize başvuran 17 yaş altı hastaları geriye dönük olarak araştırıldı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Embolizasyon yapılan hastaların (AE) (n=11) yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) kalış süresi ortalama dört gün olup ortalama hastanede kalış süresi 12 gündü. Ortalama hasta organ yaralanma derecesi 4.18±0.40 idi. Ameliyatsız tedavi uygulanan (embolizasyonsuz) (n=72) yaş ortalaması 9.1±3.8 yıl idi. YBܒde ortalama kalış süresi iki gündü (dağılım, 2–10 gün) ve ortalama hastanede kalış süresi 5.5 gündü (dağılım, 4–30 gün). Hastaların ortalama organ yaralanma derecesi 1.73±0.75 idi. AE gerektiren hastalarda solid organ hasarı daha ciddi derecede yüksekti (p<0.001). Bu nedenle yoğun bakım ünitelerinde (p<0.001) ve hastanede kalış süresi uzundu (p<0.001). Hematokritteki düşüş ortalama -7.33±5.3 (p<0.001) idi. AE sonrası hematokrit değişikliği (%) ile AE sonrası 72 saatlik ortalama AE sonrası kan kaybı 2±0.97 (p>0.05) idi. Tüm hastalar şifa ile taburcu edildi.
TARTIŞMA: Anjiyografik embolizasyon, künt karın travmasına bağlı solid organ yaralanması olan çocuk hastalarda kanama kontrolü için etkili ve güvenilir bir yöntem olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: Knowledge of the utility of angiographic embolization (AE) in pediatric cases of blunt abdominal solid organ trauma injuries is limited. The current study is an examination of AE as an effective and reliable method to control bleeding in patients with persistent bleeding due to blunt trauma-induced abdominal solid organ injury.
METHODS: This was a retrospective examination of patients <17 years of age who had experienced blunt abdominal solid organ injury and who presented at a single institution within 4 years. A statistical analysis of the data was performed.
RESULTS: The mean length of intensive care unit stay was 4 days for those who underwent embolization (n=11), and the mean length of hospital stay was 12 days. The average pre-AE blood loss, as measured by the decrease in hematocrit (%) from admission to embolization, was −7.33±5.3% (p<0.001). The average post-AE blood loss, as measured by the change in hematocrit 72 hours post AE, was 2±0.97% (p>0.05). All of the patients were discharged with a full recovery.
CONCLUSION: AE was a safe and effective method to control solid organ hemorrhage in pediatric patients with blunt abdominal injuries.

6.SAPS III or APACHE IV: Which score to choose for acute trauma patients in intensive care unit?
Melike Korkmaz Toker, Aykan Gülleroğlu, Ayşe Gül Karabay, İlhan Güney Biçer, Yavuz Demiraran
PMID: 31135940  doi: 10.5505/tjtes.2018.22866  Pages 247 - 252
AMAÇ: Çalışmanın amacı, hayatta kalan çoklu travma hastalarında basitleştirilmiş akut fizyoloji skoru (SAPS) III ve akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi (APACHE) IV’ün mortaliteyi öngörmedeki etkinliğini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma üçüncü basamak bir hastanenin 13 yataklı yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) gerçekleştirildi. YBܒde tedavi edilen çoklu travma hastalarının geriye dönük bir incelemesi yapıldı. Toplanan veriler yaş, cinsiyet, yoğun bakım kabul ve yoğun bakımdaki sonuçları içeriyordu. APACHE IV, SAPS III ve öngörülen mortalite oranı web tabanlı bir hesap makinasıyla hesaplandı.
BULGULAR: Doksan hastanın %20’si (n=18) kadın, %80’i (n=72) erkekti. Genel mortalite oranı %25.6 idi. APACHE IV, APS ve SAPS III puan ortalamaları 69.27±34.51, 66.42±33.72 ve 26.36±27.14 bulundu. APACHE IV ve SAPS III’e göre ortalama öngörülen mortalite oranı 26.36±27.14 ve 17.07±24.88 idi. Eğrinin altındaki alan (EAA) sırasıyla APACHE IV ve SAPS III için 0.87, 0.93 idi.
TARTIŞMA: Çoklu travmalı yoğun bakım hasta grubunda, SAPS III’ün performansı APACHE IV skoruna göre daha hassas ve ayırt edicidir.
BACKGROUND: The aim of the present study was to evaluate the effectiveness of the Simplified Acute Physiology Score (SAPS) III and the Acute Physiology and Chronic Health Evaluation (APACHE) IV in the prediction of in-hospital mortality in surviving multi-trauma patients.
METHODS: This study was conducted in the 13-bed intensive care unit (ICU) of a tertiary hospital. A retrospective review of multi-trauma patients whose care was managed in the ICU was performed. Data collection included details of age, gender, ICU admission, and outcome. APACHE IV and SAPS III scores, as well as the predicted mortality rate (PMR), were calculated using web-based calculators.
RESULTS: Of the 90 patients 20% (n=18) were female and 80% (n=72) were male. The overall mortality rate was 25.6%. The mean APACHE IV, Acute Physiology Score (APS) and SAPS III score was 69.27±34.51, 66.42±33.72, and 26.36±27.14, respectively. The mean PMR according to the APACHE IV and the SAPS III was 26.36±27.14 and 17.07±24.88, respectively. The area under the curve result of receiver operating characteristic curve analysis was 0.87 for the APACHE IV and 0.93 for the SAPS III.
CONCLUSION: The performance of the SAPS III was more sensitive and discriminative than the APACHE IV scoring system for multi-trauma ICU patients.

7.Acute biliary pancreatitis during pregnancy and in the post-delivery period
Semih Hot, Seracettin Eğin, Berk Gökçek, Metin Yeşiltaş, Dursun Özgür Karakaş
PMID: 31135938  doi: 10.14744/tjtes.2019.03846  Pages 253 - 258
AMAÇ: Akut pankreatit, özellikle üçüncü trimesterde veya doğum sonrası dönemde, 1000–5000 gebelikte yaklaşık bir oranında görülür. Gebeliğe bağlı akut pankreatitin en yaygın nedeni, olguların %65’inden fazlasını oluşturan kolelitiazistir. Bu çalışma, gebeliğe bağlı akut biliyer pankreatit olgularında tek bir merkezin dört yıllık deneyiminin detaylı bir analizini sunmayı amaçlamıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu tek merkez geriye dönük çalışmada, acil cerrahi kliniğinde 1 Ocak 2014–1 Ocak 2018 tarihleri arasında gebeliğe bağlı akut biliyer pankreatit nedeniyle hastaneye yatırılan 55 ardışık hastanın tıbbi kayıtları incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya gebeliğe bağlı akut biliyer pankreatitli elli beş hasta dahil edildi. Elli beş kadından 13’ü (%24) hamile, 28’i (%51) doğum sonrası (altı hafta), 14’ü (%25) bir yıl (6 hafta–1) grubuydu. Üç grup arasında istatistik olarak anlamlı fark yoktu. Her hasta için en uygun tedavi hedef alındı. Altı hastada (%10) tekrarlayan akut pankreatit vardı. Anne veya fetal mortalite ve morbidite yoktu.
TARTIŞMA: Gebeliğe bağlı akut biliyer pankreatit sadece hamile kadınları içermez ve bu olguların görülme sıklığı beklenenden daha yüksektir. Gebeliğe bağlı akut biliyer pankreatit konservatif tedavi ile başarılı bir şekilde tedavi edilebilir, çünkü genellikle hafif-orta şiddette bir klinik ile seyreder. Ancak, cerrah ilk trimester dışındaki hastalar için erken kolesistektomiyi akılda tutmalıdır.
BACKGROUND: Acute pancreatitis has an incidence of approximately 1 in 1000 to 5000 pregnancies, and is most often seen in the third trimester or the postpartum period. The most common cause of pregnancy-related acute pancreatitis is cholelithiasis, which accounts for more than 65% of cases. The aim of this study was to present a detailed analysis of 4 years of experience with cases of acute biliary pancreatitis related to pregnancy from a single center.
METHODS: The medical records of 55 consecutive patients who were hospitalized in the emergency surgery clinic for acute biliary pancreatitis related to pregnancy between January 1, 2014 and January 1, 2018 were examined in this single-center, retrospective study.
RESULTS: Fifty-five patients with acute biliary pancreatitis related to pregnancy were included in the study. Of the 55 women, 13 (24%) were in the pregnant group, 28 (51%) in the postpartum (6 weeks) group, and 14 (25%) were in the 1-year (6 weeks-1 year) group. There was no statistically significant difference between the 3 groups. The most appropriate treatment for each patient was targeted. Six (10%) patients had recurrent acute pancreatitis. There was no maternal or fetal mortality or morbidity.
CONCLUSION: Acute biliary pancreatitis related to pregnancy is not limited to pregnant women, and the incidence of these cases was greater than expected. Acute biliary pancreatitis related to pregnancy can be successfully managed with conservative treatment because it usually has a mild to moderate clinical course. However, the surgeon should keep an early cholecystectomy in mind for patients other than those in the first trimester.

8.The correlation between Injury Severity Score, vital signs, and hemogram values on mortality in firearm injuries
Ozcan Turan, Mehmet Eryilmaz, Ozgur Albuz
PMID: 31135949  doi: 10.5505/tjtes.2018.68338  Pages 259 - 267
AMAÇ: Birçok ülkede kişilerin maruz kaldığı travmanın şiddeti ve ortaya çıkan hasarı değerlendirmek için bazı skorlama sistemleri geliştirilmiş ve geliştirilmeye devam etmektedir. Burada amaç hastanın hasar oranlarını en iyi biçimde belirleyerek mortalite ve morbiditeye etki eden faktörleri saptayarak bunları en aza indirgemeye çalışmaktır. Travmanın ağırlığının tespiti için ortaya konulan kriterlerin ölçülebilir ve karşılaştırılabilir objektif kriterler olması önemlidir. Bu amaçla anatomik ve fizyolojik birçok puanlama sistemleri oluşturulmuştur. Bu araştırmada acil servise ilk kabul anındaki vital skorların, hemogram değerlerinin ve yaralanma şiddeti skorunun (ISS) mortaliteyi öngörmeye katkısını ortaya koymaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma geriye dönük kohort çalışması olarak tasarlandı. Aralık 2015–Mart 2016 tarihleri arasında acil servisimize başvuran ateşli silah yaralanması olan hastalar çalışmaya alındı. Değişkenlerin dağılımı açısından sürekli değişkenler için t-testi veya Mann-Withney U-testi kullanılarak ikili değişkenler analiz edildi. Acil servise kayıttan sonra bağımsız mortalite belirleyicilerini belirlemek için lojistik regresyon ve istatistiksel analiz için SPSS17.0 programı kullanıldı. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Toplam 418 hasta alındı. Sağ kalan ve ölen hastalar arasında beyaz kan hücresi (WBC), solunum hızı, Glasgow Koma Skalası (GCS), Kısaltılmış Yaralanma Skoru (AIS) ve ISS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p<0.05). Sistolik kan basıncının 90 mmHg’nin altında ve kalp atım hızının 100 atım/dk üzerinde olmasının mortalite açısından bağımsız değişkenler olduğu belirlendi.
TARTIŞMA: Acil servise kabul anındaki ISS’nin objektif değerlendirmesi, hemoglobin gereksinimi, mortalite ve morbiditeyi öngörmek için önemli bir unsurdur.
BACKGROUND: Several scoring systems have been and continue to be developed in numerous countries with the goal of quickly and accurately assessing the severity of trauma injuries. The aim of this study was to identify factors that help to determine the gravity of damage and to minimize it, in order to reduce mortality and morbidity. It is important that the criteria set for the determination of the severity of trauma are objective, measurable, and comparable. This study was an assessment of the contribution of vital signs, hemogram values, and trauma severity scores recorded at initial admission in the prediction of mortality in patients with firearm trauma wounds.
METHODS: This was a retrospective cohort study. Patients with gunshot injuries who were admitted to the emergency department (ED) of a single facility between December 2015 and March 2016 were included in the study. Statistical software was used to perform bivariate analyses using a t-test or the Mann-Whitney U test for continuous variables, depending on the distribution of variables, and logistic regression analysis was utilized to determine independent predictors of mortality after ED admission. A p value of <0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: A total of 418 patients were included. A statistically significant difference was found between the white blood cell count, respiratory rate, Glasgow Coma Scale score, Abbreviated Injury Scale score, and the Injury Severity Score (ISS) of the patients who survived and those who died (p<0.05). The analysis also indicated that a systolic blood pressure below 90 mmHg and a heart rate above 100 beats/minute were independent variables in terms of the expectation of mortality.
CONCLUSION: The objective assessment of the ISS at admission to the ED is an important element in the calculation of hemoglobin requirements, mortality, and morbidity.

9.Etiology, management, and survival of acute mechanical bowel obstruction: Five-year results of a training and research hospital in Turkey
Dursun Özgür Karakaş, Metin Yeşiltaş, Berk Gökçek, Seracettin Eğin, Semih Hot
PMID: 31135942  doi: 10.14744/tjtes.2019.44834  Pages 268 - 280
AMAÇ: Akut mekanik bağırsak tıkanıklığı (AMBT) acil servisler için halen ciddi bir cerrahi problemdir. AMBT’nin etiyoloji, yönetimi ve sağ kalımı açısından değerlendirmeyi amaçlamaktayız.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2014 ile Aralık 2018 tarihleri arasında bağırsak tıkanıklığı için yatırılmış hastalar geriye dönük incelendi. Yaş, cinsiyet, etiyoloji, yönetim ve sağ kalım AMBT açısından geriye dönük değerlendirildi. Adezyonlar, tümörler, herniler ve peritoneal karsinomatoza daha detaylı değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 735 hasta dâhil edildi. %60’ı ince bağırsak %40’ı kalın bağırsak tıkanıklığıydı. Yaş ortalaması 59.9±16.02 yıldı. %52.9’u erkek, %47.1’i kadındı. AMBT’nin en sık nedeni adezyonlar, tümörler ve hernilerdi (sırasıyla, %43.3, %26.2 ve %6). İnce bağırsak için en sık neden adezyon (%69.3), kalın bağırsaklar için ise tümörlerdi (%61.6). AMBT’nin en sık yönetimi konservatif yaklaşımdı (%53.2), cerrahi palyasyon %24.9 ve rezeksiyon %21.9 oranında uygulanmıştı. Konservatif yaklaşım en sık adezyonlarda (%76.7), cerrahi palyasyon peritoneal karsinomatozada (%65.7), ve rezeksiyon ise volvulusta (%61.9) uygulanmıştı. Mortalite oranı %8.6 bulundu. Adezyon için kolorektal cerrahi (%51.4), tümör için splenik fleksura distal (%71.3) yerleşimli kolorektal kanserler (%93.8) ve herniler için ise sıklıkla gastrointestinal cerrahi (%57.1) sonrası gelişen insizyonel herni (%47.7) en sık nedenlerdi.
TARTIŞMA: Adezyon, tümör ve herniler AMBT’nin sırasıyla en sık nedenleridir. En sık yönetim şekli konservatif yaklaşımdır ve çoğunlukla adezyonlar için uygulanır. Femoral ve inguinal herni sıklığı azalırken insizyonel herni sıklığı artmakta, peritoneal karsinomatoza son yıllarda herni kadar sık gözlenmektedir.
BACKGROUND: Acute mechanical bowel obstruction (AMBO) is still a major surgical problem for emergency departments. The aim of this study was to evaluate AMBO in terms of etiology, management, and survival.
METHODS: Data of the age, sex, etiology, management, and survival of patients who were hospitalized for bowel obstruction between January 2014 and December 2018 were evaluated retrospectively. Adhesions, tumors, hernias and peritoneal carcinomatosis were evaluated in detail.
RESULTS: A total of 735 patients were included in the study. The obstruction was located in the small bowel (AMSBO) in 60% and in the large bowel (AMLBO) in 40%. The mean patient age was 59.9±16.02 years and 52.9% of the patients were male. Adhesion, tumor, and hernia were the most common etiologies of the overall AMBO group (43.3%, 26.2%, and 6%, respectively). The most common etiology for AMSBO was an adhesion (69.3%), while it was a tumor for AMLBO cases (61.6%). The most common management of AMBO patients was a conservative approach (53.2%; adhesions: 76.7%). Surgical palliation was performed in 24.9% (peritoneal carcinomatosis: 65.7%), and resection was performed in 21.9% (volvulus: 61.9%). The mortality rate in the group was 8.6%. The most common etiology was colorectal surgery (51.4%) for adhesions, colorectal cancer (93.8%) for tumors, and incisional hernia (47.7%) in cases of hernia-related AMBO.
CONCLUSION: Adhesions, tumors, and hernias are the most common etiologies of AMBO. The incidence of femoral/inguinal hernia have decreased while that of incisional hernia has increased, and it was further observed that peritoneal carcinomatosis has now become as common as hernia as a cause.

10.Extension-block pinning to treat bony mallet finger: Is a transfixation pin necessary?
Sercan Çapkın, Abdul Fettah Buyuk, Serkan Sürücü, Ozgur Mert Bakan, Dogan Atlihan
PMID: 31135948  doi: 10.5505/tjtes.2018.59951  Pages 281 - 286
AMAÇ: Kemiksel çekiç parmak yaralanmalarının tedavisinde popüler bir tedavi yöntemi olan ekstansiyon blok pinleme yönteminde kullanılan transfiksasyon pininin gerekliliğini araştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: Doyle sınıflamasına göre tip 4B çekiç parmak yaralanması olan hastalar tariflediğimiz pin-ortez ekstansiyon blok yöntemi ile tedavi edildi. Radyolojik sonuçlar ameliyat sonrası çekilen röntgenlerle, fonksiyonel sonuçlar Crawford kriterlerine göre değerlendirildi.
BULGULAR: Yaş ortalaması 26 olan 13 hasta (9 erkek, 4 kadın) çalışmaya dahil edildi. Yaralanma ile cerrahi arasında geçen ortalama süre 3.3 gün, ortalama takip 8.2 ay (dağılım, 4–12 ay) dı. Tüm hastalarda ortalama 5.1 haftada (dağılım, 5–6 hafta) radyolojik kemik kaynaması elde edildi. Son kontrollerde ortalam aktif distal interfalangeal eklem fleksiyonu 76.1° (dağılım, 65°–80°) ve ortalama ekstansiyon kaybı 3.84° (dağılım, 0°–15°) di. Crawford kriterlerine göre, sekiz hastada mükemmel sonuç, dört hastada iyi sonuç, bir hastada kötü sonuç elde edildi. Son kontrollerde hiç bir hastada ağrı yoktu.
TARTIŞMA: Kullandığımız pin-ortez ekstansiyon blok tekniğinde tatmin edici klinik ve radyolojik sonuçlar elde ettik. Randomize kontrollü ve ileriye yönelik çalışmalar ile tekniğin etkinliği teyit edilecektir.
BACKGROUND: Extension-block pinning is a popular treatment for mallet fractures, but it is associated with several pitfalls. Of note, transfixation Kirschner wires used to fix the distal interphalangeal (DIP) joint may cause iatrogenic nail bed injury, bone fragment rotation, chondral damage, or osteoarthritis. The objective of this study was to determine whether a transfixation pin was necessary for extension-block pinning in the treatment of bony mallet fracture.
METHODS: Patients were treated with a pin-orthosis extension-block technique if they had been diagnosed with a type IVB mallet fracture according to Doyle’s classification. Radiological outcomes were evaluated based on postoperative X-ray results, and functional outcomes were evaluated using Crawford’s criteria.
RESULTS: Thirteen patients (9 males and 4 females) with a mean age of 26 years were included. The mean time between the injury and surgery was 3.3 days, and the mean follow-up period was 8.2 months (range: 4–12 months). Radiographic bone union was achieved in all patients within an average of 5.1 weeks (range: 5–6 weeks). At the final follow-up, the DIP joint had an average degree of flexion of 76.1° (range: 65°–80°) and an average extension deficit of 3.84° (range: 0°–15°). According to Crawford’s criteria, 8 patients had excellent results, 4 patients had good results, and 1 patient had a fair result. No patient reported pain at the final follow-up.
CONCLUSION: Satisfactory clinical and radiological outcomes were obtained with the pin-orthosis extension-block technique. Future prospective and randomized studies are justified to confirm the efficacy of this technique.

11.Outcomes of salvage total hip arthroplasty after failed osteosynthesis for collum femoris fractures
Turgut Akgul, Fevzi Birişik, Gökhan Polat, Cengiz Sen, Önder İsmet Kılıçoğlu
PMID: 31135945  doi: 10.5505/tjtes.2018.55506  Pages 287 - 292
AMAÇ: Bu çalışmada osteosentez sonrası komplikasyon gelişmiş veya başarısız olunmuş kollum femoris kırıklarının, kurtarıcı total kalça artroplastisi (TKA) ile tedavisinin sonuçları araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: 1988 ile 2012 yılları arası kollum femoris kırığı tedavisinde kapalı repozisyon ve osteosentez sonrası başarısızlık gelişen ve kurtarıcı TKA yapılan 20 hasta (6 erkek, 14 kadın; ortalama yaş: 56.7) çalışmaya alındı. Kollum femoris kırıkları sonrası osteosentez şekli, başarısızlık gelişme süresi ve TKA uygulama süreleri kaydedildi. Hastalara sementsiz femoral ve asetabuler komponent kullanıldı. Komplikasyonlar operasyon esnası ve sonrası olarak belirlendi. Son kontrolde Haris kalça skorlaması ile klinik sonuçlar ve çekilen grafiler ile gevşeme varlığı değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların takip süreleri ortalama 59.4 (dağılım, 15–178) ay idi. TKA uygulanan 20 hastanın kollum femoris kırıklarının sınıflaması osteosentez sonrasında komplikasyonlar kaynamama 4 (%25), malunion 2 (%10), avasküler nekroz 9 (%45), implant yetersizliği 4 (%20) idi. Komplikasyonlar gelişmesinde kanüle vida ve DHS arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamakta idi (p=0.084). Komplikasyon olarak erken dislokasyon (%5), protez çevresi kırık (%5) ve asetabuler protrüzyon (%5) saptandı. Erken dislokasyon gelişen hastada 10. yılda gevşeme saptanması üzerine revizyon yapıldı. TKA öncesi HHS 54.05 iken son kontrolde 86.45 olarak değerlendirildi ve istatistiksel olarak aralarında anlamlı bir fark saptandı (p<0.0001).
TARTIŞMA: Çalışma bulgularımız, kollum femoris kırıklarında başarısız osteosentez sonrası TKA uygun cerrahi teknik ile başarılı ve güvenli bir yöntem olduğunu göstermektedir.
BACKGROUND: This study is an investigation of the outcomes of salvage total hip arthroplasty (THA) to treat collum femoris fractures that resulted in complications or failure after osteosynthesis.
METHODS: Twenty patients (6 male, 14 female; mean age: 56.7 years) who underwent salvage total hip arthroplasty (THA) between 1988 and 2012 due to failure developing after closed reposition and osteosynthesis in the treatment of collum femoris fractures were included in the study. The type of osteosynthesis, and the length of time until failure and before THA application after collum femoris fracture were recorded. Cementless acetabular and femoral components were used in all of the patients. Complications were defined as those occurring during and after surgery. The clinical results were assessed with the Harris Hip Score (HHS) and the presence of loosening was assessed with radiological evaluation in follow-up.
RESULTS: The mean length of the follow-up period was 59.4 months (range: 15–178 months). The collum femoris fractures of the 20 patients were classified as: 5 Garden type II, 13 type III, 2 type IV, and 3 Pauwels type I, 8 type II, and 9 type III. Cannulated screws were used in 13 patients (65%) and dynamic hip screw (DHS) fixation was used in 7 patients (35%). Complications observed after osteosynthesis were nonunion in 4 cases (20%), malunion in 2 (10%), avascular necrosis in 10 (50%), and implant failure in 4 (20%). A mean of 9.66 months (range: 3–54 months) elapsed before osteosynthesis failure and the mean length of time until THA was 31.6±51.7 months. There was no statistically significant difference between cannulated screw and DHS fixation in the development of complications (p=0.084). Early dislocation (5%), periprosthetic fracture (5%) and acetabular protrusion (5%) were recorded as complications. A revision was made upon determination of loosening in the 10th year in the patient who developed early dislocation. While the mean HHS was 54.05±8.22 before THA, it was evaluated to be 86.45±8.73 at the last follow-up, which was a statistically significant difference (p<0.0001).
CONCLUSION: The study findings demonstrated that THA applied with suitable surgical technique is a safe and successful method that may be used after failed osteosynthesis in cases of collum femoris fracture.

12.Finite element analysis of the effect of intramedullary nail compression amount on fracture union in distal tibial diaphyseal fractures
Sadullah Turhan
PMID: 31135952  doi: 10.14744/tjtes.2019.86613  Pages 293 - 297
AMAÇ: Intramedüller çivi (IMN) uygulanan tibia distal diafiz kırığı olgularında farklı kompresyon miktarlarının kırık yüzeyindeki stres değerleri ve kaynama süreleri arasındaki ilişkiyi araştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2006–2016 yılları arasında tibia cisim kırığı olan 95 hasta çalışmaya alındı. AO sınıflamasına göre 43-A1, 43-A2, 43-A3, Gustillo-Anderson sınıflamasına göre kapalı kırık olan hastalar çalışmaya alındı. Yetmiş sekiz hasta erkek, 17 hasta kadın olup ortalama yaş 33.99 (SS± 10.65) idi. Hastalar üç gruba ayrıldı. Grup 1’de (33 hasta) kompresyon yapılmadı. Grup 2’de (32 hasta) ve 3 (30 hasta) IMN ile dinamik kompressif tespit yapıldı. Kompresyon miktarı Grup 2’de 1 mm, Grup 3’de 1.5 mm olarak uygulandı. Hastaların ameliyat sonrası ve takiplerinde çekilen röntgen grafileri Rust kriterlerine göre, fonksiyonel sonuçlar ise Johner-Wrush kriterlerine göre değerlendirildi. Ayrıca Grup 2 ve 3’de uygulanan 1 mm ve 1.5 mm kompresyon ile ilgili sonlu eleman çalışması yapıldı. İstatistiksel olarak tek yönlü Anova, Fisher kesin testi, Pearson ki-kare, Mann-Whitney U-test ve Student t-testleri kullanıldı.
BULGULAR: Bütün hastalarda kaynama elde edildi. Radyolojik kaynama Grup 1’de ortalama 16.08 (SS±2.02) hafta, Grup 2’de 13.54 (SS±1.52) hafta ve Grup 3’de 12.56 (SS±1.73) haftada sağlandığı görüldü. Kompresyon uygulanmayan grupta kaynama süresi, kompresyon uygulanan diğer gruplara göre anlamlı düzeyde uzundu (p<0.001). Fonksiyonel sonuçlar Grup 1’de 28 (%85) hasta mükemmel, beş (%15) hasta iyi-orta, Grup 2’de 27 (%92) hasta mükemmel, beş (%8) hasta iyi-orta, Grup 3’de 26 (%92) hasta mükemmel, dört (%8) hasta iyi-orta olarak değerlendirildi. Toplam beş hastada diz önü ağrısı mevcuttu. Hiçbir hastada enfeksiyon görülmedi.
TARTIŞMA: Kilitli kompressif çiviler tibia cisim kırıklarında oldukça etkin bir tedavi yöntemidir. Çivi üzerinden uygulanan kompresyon kaynama süresini belirgin şekilde kısaltmaktadır.
BACKGROUND: The objective of this study was to investigate the relationship between the stress values on the fracture surface and union periods seen in cases of different compression amounts used to manage distal tibial diaphyseal fractures treated with intramedullary nailing (IMN).
METHODS: Ninety-five patients (mean age: 33.99±10.65 years; male: n=78, female: n=17) with tibial shaft fracture were included in the study. The patients were divided into 3 groups: No compression was used in Group 1 (33 patients), and dynamic compressive fixation was performed with IMN in Group 2 (1 mm, 32 patients) and Group 3 (1.5 mm, 30 patients). A finite element study was performed for Group 2 and Group 3.
RESULTS: The average time to achieve radiological union was 16.08±2.02, 13.54±1.52, and 12.56±1.73 weeks in Groups 1, 2, and 3, respectively. Comparatively, the union period in the non-compression group was significantly longer (p<0.001). The functional results were evaluated as excellent in 28 (85%) patients and good-medium in 5 (15%) in Group 1, excellent in 27 (92%) and good-medium in 5 (8%) in Group 2, and excellent in 26 (92%) and good-medium in 4 (8%) in Group 3.
CONCLUSION: IMN is a highly effective treatment method for tibial shaft fracture.

13.23-gauge transconjunctival vitrectomy for posterior segment intraocular foreign bodies
Yasemin Ozdamar Erol, Kemal Tekin, Pelin Yilmazbas
PMID: 31135941  doi: 10.5505/tjtes.2018.44763  Pages 298 - 302
AMAÇ: Göz içi arka segment yabancı cisimlerinin (GİASYC) yönetiminde 23-gauge (G) transkonjonktival vitrektomi (TV) sonuçlarının bildirilmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada GİASYC nedeniyle 23-G TV uygulanan 14 hastanın 14 gözü incelendi. Tüm olgularda cerrahiye 23-G sistem kullanılarak başlandı ve GİASYC’ler genişletilmiş sklerotomilerden çıkartıldı. Çalışmadaki tüm olgular erkek olup, ortalama yaş 36.6±11.0 yıldı.
BULGULAR: Yabancı cisim 11 olguda vitreus içerisindeyken, üç olguda retina içindeydi. 23-G TV cerrahisi öncesinde, altı hastada komplike katarakt, beş hastada vitreus içi kanama ve bir olguda retina dekolmanı tespit edildi. On ikisi metalik ve ikisi cam tipinde olan yabancı cisimlerin boyutları 3 mm ile 7 mm arasında değişmekteydi. Cerrahi tamponat olarak, beş olguda silikon yağı kullanılırken dört olguda gaz tamponat (C3F8) kullanıldı. Cerrahi sonrası ortalama takip süresi 8.15±2.9 aydı. Son muayenede, çalışmaya dahil edilen 14 gözün 10’unda görme keskinliği (GK) 0.1 veya üzerindeyken, dört gözde 0.1’in altındaydı ki bunlardan ikisinde perimaküler skar, birinde yoğun sub-epiretinal membran ve birinde nüks retina dekolmanı mevcuttu.
TARTIŞMA: Göz içi arka segment yabancı cisimlerinin çıkarılmasında 23-G TV etkin ve minimal invaziv bir yöntem olarak görünmektedir.
BACKGROUND: This study is a report of the outcomes of 23-gauge (G) transconjunctival vitrectomy (TV) performed to treat a posterior segment intraocular foreign body (IOFB).
METHODS: The data of 14 eyes of 14 patients who underwent 23-G TV for the removal of a posterior segment IOFB were reviewed in this study. Surgery was initiated with a 23-G system in each case and the posterior segment IOFB was removed through the enlarged sclerotomy site. All of the patients were male. The mean age of the patients was 36.6±11.0 years.
RESULTS: The foreign body (FB) was located in the vitreous in 11 eyes and in the retina in 3 eyes. Before the 23-G TV, complicated cataract was detected in 6 eyes, vitreous hemorrhage was detected in 5 eyes, and retinal detachment was detected in 1 eye. The size of the FB ranged from 3 mm to 7 mm; 12 of the FBs were metallic and 2 were glass. Silicone oil was used as a tamponade agent in 5 eyes and gas tamponade (C3F8) was used in 4 eyes. The mean follow-up time was 8.15±2.9 months. At the last examination, of the 14 eyes included in the study, the visual acuity (VA) was 0.1 or better in 10 eyes and less than 0.1 in 4 eyes because 2 eyes had peri-macular scar, 1 eye had massive sub-epiretinal membrane and 1 eye had retinal re-detachment.
CONCLUSION: 23-G TV is seen as an effective and minimally invasive technique to remove posterior segment IOFBs.

CASE REPORTS
14.Prehospital emergency thoracotomy performed by helicopter emergency medical service team: A case report
Tomasz Darocha, Sylweriusz Kosinski, Wojciech Serednicki, Tomasz Derkowski, Pawel Podsiadlo, Jan Szpor, Tomasz Sanak, Robert Galazkowski
PMID: 31135944  doi: 10.5505/tjtes.2018.50284  Pages 303 - 306
Göğüs yaralanmaları ile başvuran kritik hastalarda acil torakotomi hayat kurtarıcı bir işlem olabilir. Halen, olay yerinde uygulanan torakotomi için endikasyonlar acil ekip varlığında veya gelmeden 10 dakika önce meydana gelen kalp durması nedeniyle göğsün veya karnın üst bölümünün penetran yaralanmasıdır. Künt göğüs travmasında acil torakotomi için endikasyonlar daha düşük netlikte tanımlanmıştır. Bu olguda bir helikopter acil tıbbi servis ekibi olay yerinde acil torakotomi gerçekleştirmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, Polonya’da böyle bir müdahale ilk kez tarif edilmektedir. Kırk bir yaşındaki bir erkek, kazaen traktör altında kalarak ezilmiştir. Tüm mevcut önlemler alınmış olmasına rağmen, yaralının kalbi aniden durmuş. Helikopter acil müdahale ekibi hastane öncesi kardiyopulmoner arest tedavisinin ayrılmaz bir bileşeni olarak olay yerinde acilen torakotomi gerçekleştirmiştir. Hasta hayatta kalmış ve daha sonra hastaneden iyi bir fiziksel durumda taburcu edilmiştir. Serebral performans kategorisi 1’e göre nörolojik defisit saptanmamıştır. Hasta önceki aktivitelerine herhangi bir komplikasyon veya defisit olmaksızın geri dönmüştür. Tamamen eğitimli bir ekibin varlığı, olay yerinde potansiyel olarak kritik acil durumda torakotomi yapılmasına olanak sağlar. Künt toraks yaralanması olan iyi seçilmiş bir hasta grubunda, hastane öncesi acil torakotomi önemli ve hayat kurtarıcı bir işlem olabilir.
Emergency thoracotomy can be a life-saving procedure in critically injured patients who present with chest injuries. Currently, the indications for an on-the-scene thoracotomy are penetrating trauma of the chest or upper abdomen with cardiac arrest that has occurred in the presence of an emergency team or within 10 minutes prior to their arrival. The indications for an emergency thoracotomy in blunt chest trauma are less clearly defined. In the present case, a helicopter emergency medical service (HEMS) team performed an emergency thoracotomy at the scene. To the best of our knowledge, it is the first description of such a procedure in Poland. A 41-year-old male was crushed in a tractor accident. Though all available measures were taken, a sudden cardiac arrest occurred. The HEMS team performed an emergency thoracotomy at the scene as an integral part of prehospital cardiopulmonary arrest management. The patient survived, and was later discharged from the hospital in good physical condition. No neurological deficit was identified (cerebral performance category 1). The patient returned to his previous activities with no complications or deficits. The presence of a fully trained crew allows for the performance of a potentially critical on-the-scene emergency thoracotomy. In a well-selected group of patients with blunt thoracic injury, a prehospital emergency thoracotomy may be a significant and life-saving procedure.

15.Strangulated inguinal hernia accompanied by paratesticular leiomyosarcoma
Birol Agca, Yalin Iscan, Timucin Aydin, Aytaç Şahin, Kemal Memisoglu
PMID: 31135950  doi: 10.5505/tjtes.2018.68709  Pages 307 - 310
Spermatik kord kaynaklı sarkomlar yumuşak doku sarkomlarının %2.1 ve genitoüriner sistemde ise %1–2 oranlarında görülen nadir malignitedir. Yetmiş dört yaşında erkek hasta son üç gündür süren kasık ağrısı ve şişlik şikâyeti ile acil polikliniğimize başvurdu. Fizik muayenede sağ inguinal bölgede yaklaşık 5x5 cm boyutlarında sert redükte edilemeyen kitle ve sağ inguinal herni tespit edildi. Bilgisayarlı tomografide sağ inguinal bölgede büyük bir herni kesesi ve içerisinde 77x55 mm ölçülerinde kitle saptanan hastaya radikal orşiektomi ve herni onarımı yapıldı. Kitlenin patolojik değerlendirmesinde paratestiküler leiomyosarkom tanısı konuldu. Ameliyat sonrası yedinci ayda lokal nüks veya uzak metastaz izlenmedi. Sonuç olarak paratestiküler leiomyosarkomlar nadir görülmelerine rağmen özellikle inguinal kitle ile başvuran ileri yaştaki hasta grubunda akılda tutulması gereken bir durumdur.
Sarcomas that arise from the spermatic cord constitute 2.1% of soft tissue sarcomas and are observed at a rate of 1% to 2% in the genitourinary system. A 74-year-old patient presented at the emergency department with complaints of groin pain and swelling persisting for 3 days. On physical examination, a firm mass that was approximately 5x5 cm in size and could not be reduced was observed at the right inguinal area as well as a right inguinal hernia. Computed tomography revealed a large hernia sac in the right inguinal area and a mass that was 77x55 mm in size within the hernial sac. A radical orchiectomy and hernia repair were performed. A diagnosis of leiomyosarcoma was made based on the pathological evaluation of the mass. At the 7-month postoperative follow-up, no local relapse or distant metastasis was found. To conclude, although paratesticular leiomyosarcoma is rare, it should be kept in mind as one of the possible diagnoses for older patients presenting with an inguinal mass.

16.A rare case of fatal venous and cerebral air embolism
Semih Petekkaya, Osman Celbiş, Bedirhan Sezer Oner, Ömer Turan, Zeynep Yener
PMID: 31135947  doi: 10.5505/tjtes.2018.58201  Pages 311 - 315
Venöz hava embolisi kafa ve göğüs bölgelerine künt travma maruziyeti, torasentez, arteryel kateterizasyon gibi girişimler, vurgun hastalığı, kardiyak ve nöroşirürji cerrahi operasyonları sonrası ender olarak gelişebilmekte, gelişmesi halinde ise kardiyovasküler sistemde blokaj meydana getirerek ölüme yol açabilmektedir. Düşük miktarlardaki venöz hava embolileri sıklıkla asemptomatik olup, venöz hava embolisinin ölümcül olabilmesi için 75 cm3 ile 200–300 cm3 arasında hacme sahip havanın dolaşıma geçmesi gerekmektedir. Zedelenmiş sistemik ven yapısının içine giren hava dolaşım sisteminde önce sağ atriyuma sonra sırası ile sağ ventrikül ve pulmoner artere ulaşmaktadır. Çalışmamızda üzerine televizyon düşmesi sonucu künt göğüs ve kafa travması geçiren, yapılan incelemelerde kafatası kemiklerinde deplase kırıklar ve akut subdural-epidural hematom saptanması üzerine operasyona alınan, ancak operasyon sırasında ani kardiyak arrest gelişmesi üzerine öldüğü bildirilen üç yaşındaki kız çocuğu olgusu sunuldu. Küçük çocuğun yapılan medikolegal otopsisinde saptanan venöz ve serebral hava embolisi ile birlikte diğer otopsi bulguları sunularak, bu tür olgularda medikolegal otopsi uygulamasında dikkat edilmesi gereken noktaların ve gelişen ölümün patofizyolojisinin tartışılması amaçlanmaktadır.
A venous air embolism can occur as a result of circumstances that include blunt head or chest trauma, thoracentesis, arterial catheterization, neurosurgery, cardiac surgery, and Caisson disease. The formation of a venous air embolism requires an air source, interaction between the air source and the vessel, and a pressure gradient supporting air migration into the vessel. Air enters through the impaired venous structure and travels to the right side of the heart and the pulmonary arteries, and depending on the amount of air, may occasionally be fatal. This report is the description of the case of a 3-year-old child who developed a fatal venous and cerebral embolism during neurosurgery for the treatment of skull fractures with epidural and subdural bleeding due to blunt head and chest trauma resulting from a television falling on her. The pathophysiology of death and notes regarding the medico-legal autopsy procedure in such cases are discussed. Meticulous autopsy techniques must be used to determine the presence of an air embolism in cases of blunt trauma, especially in patients with blunt trauma to the head who die during neurosurgery, and possible future malpractice claims should be kept in mind.

LookUs & OnlineMakale