Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 26 (5)
Volume: 26  Issue: 5 - September 2020
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.The effects of ozone on the acute phase of intestinal ischemia-reperfusion injury in rats
Yasemin Dere Günal, Özlem Boybeyi Türer, Pınar Atasoy, Üçler Kısa, Mustafa Kemal Aslan
PMID: 32946094  doi: 10.14744/tjtes.2020.48672  Pages 651 - 656
AMAÇ: Klinik uygulamalara benzer şekilde sıçanlarda ozonun intestinal iskemi-reperfüzyon (I/R) hasarının akut fazı üzerindeki terapötik etkilerini incelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: On sekiz Wistar albino sıçanı kontrol (CG, n=6), sham (SG, n=6) ve ozon gruplarına (OG, n=6) ayrıldı. Laparatomiyi takiben SG ve OG’de süperiyor mezenterik arter (SMA) 0/0 katgut dikişle oklüde edildi, ancak CG’de herhangi bir girişim yapılmadan insizyon kapatıldı. Eşit derecede bağırsak iskemisi elde etmek için bir doku oksijenasyon monitörü kullanıldı. İnsizyon kapatıldı ve OG’de, reperfüzyondan 20 dakika önce ozon/oksijen karışımı (0.7 mg/kg) intraperitoneal olarak enjekte edildi. SG ve OG’de 60 dakikalık iskemi sonrası cerrahi insizyon tekrar açıldı ve reperfüzyon sağlandı. Atmış dakikalık reperfüzyondan sonra tüm gruplarda bağırsak mukozal hasarının (Chiu skoru) histopatolojik değerlendirmesi ve oksidatif stres belirteçlerinin (nitrik oksit: NO, malonildialdehit: MDA, süperoksit dismutaz: SOD) biyokimyasal değerlendirmesi için 2 cm’lik ince bağırsak segmenti örneklendi.
BULGULAR: Chiu skorları SG ve OG’de CG’ye göre istatistiksel olarak yüksekti (sırasıyla, p=0.002 ve p=0.002). Chiu skoru OG’de SG’ye göre daha yüksekti, ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.175). MDA düzeyleri SG ve OG’de CG’ye göre istatistiksel olarak daha yüksekti (sırasıyla p=0.004 ve p=0.010). Ancak, SG ve OG arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.522). SOD ve NO düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı olarak fark yoktu (sırasıyla, p=0.451 ve p=0.056).
TARTIŞMA: Literatürün aksine, tek doz ozon tedavisi, sıçanlarda bağırsak I/R hasarında oksidatif stresi azaltmadı ve iskemik hasarı iyileştirmedi. Potansiyel bir klinik kullanım için farklı zaman aralıklarında farklı dozları içeren daha ileri değerlendirmeler yapılması gerekmektedir.
BACKGROUND: In this study, we aimed to examine the therapeutic effects of ozone on the acute phase of intestinal ischemia-reperfusion (I/R) injury in rats to resemble clinical practice.
METHODS: Eighteen Wistar albino rats were assigned to control (CG, n=6), sham (SG, n=6) and ozone groups (OG, n=6). A midline laparotomy was performed and a superior mesenteric artery (SMA) in the SG and OG was occluded with a 0/0 catgut suture, but in the CG, the incision was closed without any intervention. Tissue oxygenation was monitored with a tissue oxygenation monitor to achieve the same grade during intestinal ischemia. The incision was closed and, in the OG, ozone/oxygen mixture (0.7 mg/kg) was injected intraperitoneally, 20 minutes before reperfusion. Surgical incision was reopened and reperfusion was achieved after 60 minutes of ischemia in the SG and OG. After 60 minutes of reperfusion, 2 cm small intestine segment was sampled for histopathological assessment of the intestinal mucosal damage (Chiu score) and biochemical assessment of oxidative stress markers (nitric oxide: NO, malondialdehyde: MDA, superoxide dismutase: SOD) in all groups.
RESULTS: The Chiu scores of the SG and OG were statistically increased than that of the CG (p=0.002; and p=0.002, respectively). Chiu score in the OG was higher compared to that in the SG, but not statistically significant (p=0.175). MDA levels were statistically higher in the SG and OG than that of the CG (p=0.004; and p=0.010, respectively). However, the difference between the SG and OG was not statistically significant (p=0.522). SOD and NO levels were not significantly different between groups (p=0.451 and p=0.056, respectively).
CONCLUSION: Contrary to the literature, single-dose ozone therapy did not reduce the oxidative stress or improve the ischemic damage in intestinal I/R injury in rats. Further evaluation with different doses in different time periods is needed for potential clinical use.

2.Does ß-Glucan can have protective role against oxidative stress in experimental sepsis model in rats?
Meltem Demir, Kader Köse, Cevat Yazıcı, Erdoğan Mütevelli Sözüer
PMID: 32946102  doi: 10.14744/tjtes.2019.79002  Pages 657 - 662
AMAÇ: Sepsiste çok yüksek mortalite oranı oksidatif stres ile ilişkili olabilir. Bu çalışma fareler üzerinde, çekal ligasyon-perforasyon (CLP) ile oluşturulan karıniçi sepsis modelinde oksidatif stresin varlığını ve ayrıca ß-glukanın potansiyel koruyucu etkisini araştırmak için yapılmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz erkek sıçan eşit olarak “Sham”, “Sepsis” ve “ß-Glukan” olarak üç gruba ayrıldı. Sham grubunda sadece laparotomi yapıldı, Sepsis ve ß-Glukan gruplarında CLP ile sepsis oluşturuldu. ß-Glukan grubuna CLP’yi takiben intraperitonal olarak tek bir doz 4 mg ß-glukan/kg verildi. Sepsis gelişiminden sonra 48. saatin sonunda Sepsis ve ß-Glukan gruplarından ve Sham grubundan kan ve doku (karaciğer, akciğer ve böbrek) örnekleri alındı. Plazma örneklerinde miyeloperoksidaz (MPO) ve ileri oksidasyon protein ürünleri (AOPP) seviyeleri belirlendi ve plazma ve dokularda malondialdehit (MDA) ölçüldü.
BULGULAR: MPO ve AOPP, Sepsis ve ß-Glukan gruplarında daha yüksekti; ancak plazma ve doku MDA düzeyleri sadece Sepsis grubunda Sham grubundan daha yüksekti (p<0.05). Bununla birlikte, Sepsis grubuyla karşılaştırıldığında, böbrek MDA değeri hariç ölçülen tüm parametreler, ß-Glukan grubunda anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.05).
TARTIŞMA: CLP sepsis modelinde AOPP düzeylerini araştırmak için yapılan bu ilk çalışmada; nötrofillerden salgılanan MPO reaksiyonu ile üretilen ROS, lipitlere kıyasla proteinlerde oksidatif hasar oluşturabilir ve ß-glukan, sepsis tedavisi için alternatif bir ajan olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: Very high mortality rate in sepsis may be related to oxidative stress. This study was conducted on the rats to investigate the presence of oxidative stress and also the potential protective effects of the ß-glucan in the intra-abdominal sepsis model formed by cecal ligation-perforation (CLP).
METHODS: In this study, 30 Male rats were equally divided into three groups as “Sham”, “Sepsis” and “ß-Glucan”. Only laparotomy was performed in the Sham group, and sepsis was induced by CLP in Sepsis and ß-Glucan groups. Following CLP, a single dose of 4 mg ß-glucan/kg was also intraperitoneally administered to the β-Glucan group. Blood and tissue (liver, lung and kidney) samples were taken from Sepsis and ß-Glucan groups after sepsis development determined at the end of the 48th hour, also from the Sham group. The levels of myeloperoxidase (MPO) and advanced oxidation protein products (AOPP) were determined in plasma samples, and the malondialdehyde (MDA) was measured in plasma and tissues.
RESULTS: MPO and AOPP were higher in both the Sepsis and ß-Glucan groups; however, plasma and tissue MDA levels were higher only in the Sepsis group than the Sham group (p<0.05). However, when compared to the Sepsis group, all parameters measured, except kidney MDA, were significantly lower in the ß-Glucan group (p<0.05).
CONCLUSION: To our knowledge, this is the first study to investigate the AOPP levels in the CLP sepsis model, ROS produced by the reaction of MPO derived from neutrophils may form oxidative damage to the proteins, compared to the lipids, and ß-glucan may be used as an alternative agent for sepsis treatment.

3.The efficacy of curcumin on PDGF expression and NF-kappa B pathway: TNBS-induced colitis
Yuksel Altinel, Şenay Yalçın, Gulçin Ercan, Erkan Yavuz, Candaş Erçetin, Osman Bilgin Gülçiçek, Atilla Çelik, Güven Özkaya, Hafize Uzun
PMID: 32946092  doi: 10.14744/tjtes.2019.45570  Pages 663 - 670
AMAÇ: Kurkumin, nükleer faktör kappa B’nin (NF-kappa B) güçlü bir inhibitörü olduğu bilinen antioksidan ve antienflamatuvar bir moleküldür. Kurkumin’in 2,4,6-trinitrobenzen sülfonik asit (TNBS) ile indüklenen kolit modeli üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Anestezi altında kolit indüksiyonundan sonra, 42 sıçan altı gruba ayrıldı; kurkumin oral grup, kurkumin (20 mg/kg); mısır yağı oral grubu, mısır yağı (20 mg/kg) mide gavajı yoluyla, kurkumin rektal grubu, kurkumin; mısır yağı rektal grubu, mısır yağı. Kontrol grubuna 1 mL salin solüsyonu (%0.9 NaCl) rektal yolla uygulandı. Sham grubunda sadece rektal kateterizasyon yapıldı. Yedi gün sonunda, histopatolojik inceleme ve MPO, MDA, NO, PDGF, IL-6, TNF-alfa, NF-kappa B için kan ve bağırsak doku örnekleri alındı.
BULGULAR: Makroskobik hasar skoru, kurkumin oral, mısır yağı oral ve salin gruplarında sham grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Gruplar arasındaki anlamlı fark, IL-6, NO, NF-kB, PDGF, TNF-α, MDA, MPO intestinal dokunun biyokimyasal analizinde değerlendirildi (p<0.05). Kurkumin oral, kurkumin rektal, sham, mısır yağı oral, mısır yağı rektal gruplarında NF-kB kan seviyeleri, salin rektal grubuna göre anlamlı olarak arttı (p=0.001). Mısır yağı rektal ve kontrol grubunun NF-kB serum seviyeleri (p≤0.001) sham grubundan düşük bulundu (p=0.012).
TARTIŞMA: Kurkumin’in, NF-kB sinyal yolundaki duzenleyici etkisi muhtemelen iyileştirici özelliği ile gelecekteki çalışmalarda tek başına kolite karşı veya konvansiyonel anti-kolitik tedaviler de kombinasyon halinde düşünülmelidir.
BACKGROUND: Curcumin is an antioxidant and anti-inflammatory molecule known to be a potent inhibitor of nuclear factor kappa B (NF-kappa B). In this study, we aimed to investigate the therapeutic effects of curcumin on colitis induced by a 2,4,6-trinitrobenzene sulfonic acid (TNBS).
METHODS: After the induction of colitis under anesthesia, 42 rats were divided into six groups as follows; the curcumin oral group, curcumin (20 mg/kg); the corn oil oral group, corn oil (20 mg/kg) using gastric gavage, the curcumin rectal group, curcumin; the corn oil rectal group, corn oil; the control group, 1 mL saline solution (0.9% NaCl) were administered using the rectal route. In the sham group, only rectal catheterization was performed. At the end of the seven day, the blood and intestinal tissue samples were obtained for histopathological examination and for MPO, MDA, NO, PDGF, IL-6, TNF-alpha, NF-kappaB.
RESULTS: The macroscopic damage score was significantly higher in curcumin oral, corn oil oral and saline groups when compared to the sham group (p<0.05). The significant differences between groups were evaluated using the biochemical analysis of intestinal tissue for IL-6, NO, NF-κB, PDGF, TNF-α, MDA, MPO (p<0.05). NF-κB levels of blood in curcumin oral, curcumin rectal, sham, corn oil oral, corn oil rectal groups were significantly increased when compared to saline rectal group (p≤0.001). NF-κB serum levels of corn oil rectal and control group (p≤0.001) were lower than the sham group (p=0.012).
CONCLUSION: The effects of curcumin improved possibly by modulating the NF-κB signaling pathway should be considered against colitis alone or in combination with the conventional anti-colitic therapies in future studies.

CLINICAL ARTICLE
4.The completeness of the registration system and the economic burden of fatal injuries in Iran
Zahra Ghodsi, Soheil Saadat, Abdolrazagh Barzegar, Farshid Alaeddini, Vafa Rahimi-Movaghar, Mohammadreza Zafarghandi, Ardeshir Sheikhazadi, Ali AkbariSari, Payman Salamati
PMID: 32946088  doi: 10.14744/tjtes.2019.34903  Pages 671 - 677
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Yasal Tıp Teşkilatı (LMO) içerisinde ölümcül yaralanmaların mevcut kayıt sisteminin bütünlüğünü hesaplamak ve İran’da ulusal düzeyindeki ölümcül yaralanmaların ekonomik yükünü tahmin etmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 22 Haziran 2015–21 Haziran 2016 tarihleri arasında Hamedan Bölgesi’nde (HC) Yasal Tıp Teşkilatı, sağlık departmanları ve trafik polisi arasında üç kaynaklı yakalama-yeniden yakalama yöntemi kullanılarak kaydedilen ölümcül yaralanmaların bütünlüğünü değerlendirildi. Ayrıca, bir yıl boyunca Kaybedilmiş Yıllar (KY) ölçütü kullanarak ölümcül yaralanmaların ekonomik yükü de değerlendirildi. Ardından, uygun istatistiksel yöntemleri kullanarak tahminleri ulusal düzeyde genelleştirdik.
BULGULAR: Hamedan Bölgesi LMO’sunda 487 kayıtlı ölümcül yaralanma vardı. Erkek/kadın oranı 2.89 idi. Karayolu Trafik Kazaları (RTC) ve intihar, ölümlerin sırasıyla yüzde 45 ve yüzde 21’ini oluşturmaktaydı. Ölümcül yaralanma kayıt bütünlüğünün %86.9 olduğu tahmin edilmektedir. Hamedan Bölgesi’nin LMO bilgilerine dayanarak, ulusal düzeydeki ölümcül yaralanma numaralandırma hatalarının yüzdesinin, aynı dönemde LMO tarafından bildirilenin 1.1 katı olduğu tahmin edilmektedir (41.936’e karşı 36442). Kaybedilmiş yıllar ve ölümcül yaralanmaların ekonomik yükünün ulusal düzeyde sırasıyla 1.706.373 yıl ve 8.692.264.432 ABD doları olduğu tahmin edilmektedir.
TARTIŞMA: Ölümcül yaralanmalara ait mevcut kayıt sisteminin bütünlüğü iyidir. İran’da özellikle motorlu taşıt kazaları nedeniyle ölümcül yaralanmaların ekonomik yükü büyüktür. Ülkemizdeki ölümcül yaralanma sayısını azaltmak için stratejiler, yasal eylemler ve önleyici programlar göz önünde bulundurulmalıdır.
BACKGROUND: The present study aims to calculate completeness of the current registration system of fatal injuries in the legal Medicine Organization (LMO) and to estimate the economic burden of fatal injuries at the national level of Iran.
METHODS: We estimated the completeness of registered fatal injuries using a three-source capture-recapture method among the Legal Medicine Organization, health departments and Traffic police in Hamedan County (HC) from June 22, 2015 to June 21, 2016. We also estimated the economic burden of fatal injuries using Years of Life Lost (YLL) during one year. Then, using appropriate statistical methods, we generalized the estimates to the national level.
RESULTS: There were 487 registered fatal injuries in the LMO of HC. The male to female ratio was 2.89. Road Traffic Crashes (RTC) and suicide pertained 45 and 21 percent of deaths, respectively. The completeness of fatal injuries registration was estimated at 86.9%. Based on LMO information of HC, the percentage of fatal injuries numbering errors at the national level was estimated 1.1 times that was reported by LMO in the same period (41,936 vs. 36442). YLL and the economic burden of fatal injuries were estimated 1,706,373 years and 8,692,264,432 US$ at the national level, respectively.
CONCLUSION: The completeness of the current registration system of fatal injuries is good. The economic burden of fatal injuries, especially due to motor vehicle crashes in Iran, is substantial. Strategies, legislative actions, and preventive programs should be considered to decrease the number of fatal injuries in our country.

5.Efficacy of stomach-partitioning on gastric emptying in patients undergoing palliative gastrojejunostomy for malign gastric outlet obstruction
Reyyan Yıldırım, Bahar Candaş, Arif Arif Usta, Serdar Türkyılmaz, Adnan Çalık, Ali Güner
PMID: 32946081  doi: 10.14744/tjtes.2020.14668  Pages 678 - 684
AMAÇ: Malign mide çıkış tıkanıklığı palyatif tedavisinde konvansiyonel gastrojejunostominin palyatif etkinliği tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı, konvansiyonel gastrojejunostomi ile mide bölücü gastrojejunostominin sonuçlarını karşılaştırmak ve malign mide çıkış tıkanıklığı olan hastalarda cerrahi sonrası gecikmiş mide boşalmasını etkileyen faktörleri araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma grubu midenin bölünüp bölünmeme durumuna göre konvansiyonel gastrojejunostomi ve mide bölücü gastrojejunostomi olarak iki gruba ayrıldı. Tüm demografik veriler; hasta özellikleri ve gecikmiş mide boşalma derecesi ile 30 günlük komplikasyonları içeren ameliyat sonrası sonuçlar toplandı. Klinik sonuçların karşılaştırılmasının ardından, gecikmiş mide boşalması için risk faktörleri regresyon modelleri kullanılarak belirlendi.
BULGULAR: Elli üç hasta çalışmaya alındı. Otuz yedi hastaya konvansiyonel gastrojejunostomi, 16 hastaya ise mide bölücü gastrojejunostomi uygulandı. Hastaların demografik ve temel özellikleri gruplar arasında benzerdi. Konvansiyonel gastrojejunostomi grubunda 10 (%27) hastada grade B-C gecikmiş mide boşalması mevcut iken, mide bölücü gastrojejunostomi grubunda hiçbir hastada bu durum gözlenmedi. Gruplar arasında hastanede yatış süresi ve komplikasyonlar açısından fark yoktu. Çok değişkenli regresyon analizinde uzak metastaz varlığı (OR=0.156, %95 GA 0.034–0.720, p=0.017) ve mide bölünmesi (OR=0.127, %95 GA 0.025–0.653, p=0.014) gecikmiş mide boşalması için bağımsız faktörler olarak bulundu.
TARTIŞMA: Malign mide çıkış tıkanıklığı olan hastalarda, mide bölücü gastrojejunostomi konvansiyonel gastrojejunostomi ile karşılaştırıldığında, mide boşalmasını iyileştirerek olumlu klinik sonuçlar sağlayabilir.
BACKGROUND: Palliative efficacy of conventional gastrojejunostomy in palliation of malignant gastric outlet obstruction is debatable. This study aims to compare the outcomes of conventional gastrojejunostomy and stomach-partitioning gastrojejunostomy and to explore the factors influencing the delayed gastric emptying after surgery in patients with malignant gastric outlet obstruction.
METHODS: The study subjects were divided into the following two groups based on whether the stomach was partitioned or not: Conventional gastrojejunostomy and stomach-partitioning gastrojejunostomy. All demographic data, patient characteristics, postoperative outcomes, including delayed gastric emptying grade and 30-day complications were collected. Following the comparison of the clinical outcomes, risk factors for delayed gastric emptying were determined by regression models.
RESULTS: Fifty-three patients were included in this study. Of these, 37 patients underwent conventional gastrojejunostomy, whereas 16 patients underwent stomach-partitioning gastrojejunostomy. Patient demographics and baseline characteristics were comparable between groups. Although 10 (27%) patients in the conventional gastrojejunostomy group had delayed gastric emptying grade B-C, no patient in the stomach-partitioning gastrojejunostomy group experienced this condition. There was no difference between the groups concerning hospital stay and complications. In multivariate regression analysis, having distant metastasis (OR=0.156, 95%CI 0.034–0.720, p=0.017) and stomach-partitioning (OR=0.127, 95%CI 0.025–0.653, p=0.014) were found as independent factors for the delayed gastric emptying.
CONCLUSION: In patients with malignant gastric outlet obstruction, compared with conventional gastrojejunostomy, stomach-partitioning may provide favorable clinical outcomes by improving gastric emptying.

6.The impacts of the COVID-19 outbreak on emergency department visits of surgical patients
Beslen Göksoy, Muhammed Tahir Akça, Ömer Faruk Inanç
PMID: 32946100  doi: 10.14744/etd.2020.67927  Pages 685 - 692
AMAÇ: Coronavirus Hastalığı 2019 (COVID-19) acil servis başvurularının temelini oluşturmuştur. Bu çalışma pandeminin acil servise başvuran genel cerrahi hastalarına etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mart 2020–Mayıs 2020 (pandemi dönemi) ile Mart 2019–Mayıs 2019 (pandemi olmayan dönem) tarihleri arasında acil servise başvuran genel cerrahi hastalarının kayıtları hastane bilgisayar tabanlı veritabanından geriye dönük olarak incelendi. Birincil sonuç acil servis başvuru oranlarıdır. İkincil sonuçlar hastaların başvuru şikayetleri, tanı ve tedavileri, tedavi red oranları, triyaj kategorileri, yaş ve cinsiyetin acil servis başvuru oranlarına etkisi ve hastanede yatış oranlarıdır. Sonuçlar her iki dönemde karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Çalışma pandemi döneminde 265 hasta, pandemi olmayan dönemde 353 hasta olmak üzere toplam 618 hastayla yapıldı. Pandemi döneminde kadın hastaların başvuru oranı, erkek hastalara göre daha düşüktü (sırasıyla, %45.5’e karşı %55.5, p=0.045). Pandemi döneminde hastaneye başvuran hastaların triyaj kategorilerinin sarı ve kırmızı olma oranı daha yüksek, yeşil olma oranı ise daha düşüktü (p<0.01). Pandemi dönemindeki hastalarda cerrahi patoloji görülme oranı daha fazlaydı (p=0.019). Pandemi döneminde tanısı gastrointestinal sistem hastalıkları olan hastaların oranı daha yüksekti (p=0.011). Pandemi döneminde açık ameliyat oranı pandemi olmayan döneme göre daha yüksekti (sırasıyla, %80.5’e karşı %32.7, p<0.01). Tedavi red oranı pandemi döneminde pandemi olmayan döneme göre daha yüksekti (sırasıyla, %20’ye karşı %3.7, p<0.01). Hastanede yatış süreleri pandemi döneminde daha düşüktü (p=0.021).
TARTIŞMA: COVID-19 salgını sırasında cerrahi hastaların acil servis başvurularında %25 oranında azalma saptandı. En büyük düşüş yeşil alan başvurularında ve kadın hasta başvurularında görüldü. Pandeminin acil servise başvuran cerrahi hastalar üzerindeki etkisini değerlendirmek hem salgın sonrası dönemde hem de olası gelecek salgın dönemlerine hazırlık açısından önemlidir.
BACKGROUND: The novel Coronavirus Disease 2019 (COVID-19) formed the basis for emergency department visits. This study aims to evaluate the effects of the pandemic on emergency department visits of surgical patients.
METHODS: The hospital database records of general surgery patients who presented at the emergency department in the period of March 2020-May 2020 (pandemic period) and March 2019–May 2019 (non-pandemic period) were retrospectively analyzed and compared. The primary outcome of this study was the emergency department visit rate of patients requiring a general surgery consultation. Secondary outcomes of this study were patient complaints, diagnosis and treatments, treatment rejection rate, triage category data, the effects of age and gender, and the hospitalization rate.
RESULTS: In this study, 618 patients were included: 265 patients from the pandemic period and 353 patients from the non-pandemic period. The analysis and comparison revealed that during the pandemic period, the presentation rate of female patients was lower than that of male patients (45.5% vs. 55.5%, respectively, p=0.045). The triage category rates of patient visits to the hospital during the pandemic period were higher in yellow and red, and lower in green (p<0.01). The incidence of a surgical pathology finding was higher during the pandemic period (p=0.019). The incidence of diseases related to the gastrointestinal tract was higher during the pandemic period (p=0.011). The rate of open surgery in the pandemic period was higher than that of the non-pandemic period (80.5% vs. 32.7%, respectively; p<0.01). The treatment rejection rate was also higher in the pandemic period compared with the non-pandemic period (20% vs. 3.7%, respectively; p<0.01, r). In addition, the hospitalization period was shorter in the pandemic period (p=0.021).
CONCLUSION: A 25% reduction in the number of surgical patient visits to the emergency department was observed during the COVID-19 outbreak. The biggest decrease was seen in patients with a green triage code and female patients. It is significant to evaluate the effects of the pandemic on surgical patients visited the emergency department to manage the post-epidemic period and to prepare for possible future epidemic periods.

7.Penetrating cardiac trauma in stab wounds: A study of diagnostic accuracy of the cardiac area
Jorge Hernan Montenegro Muñoz, Oscar Dussan, Francisco Ruiz, Andres M Rubiano, Juan C. Puyana
PMID: 32946101  doi: 10.14744/tjtes.2020.70503  Pages 693 - 698
AMAÇ: Torakstaki kesici ve delici alet yaralanmaları (SW) kardiyak yaralanma şüphesini akla getirmekle beraber bunlara ilişkin tomografik açıklamalar değişkenlik gösterir. Bu çalışma, toraks içindeki farklı tomografik tanımlamaları değerlendirilmesi ve SW’nin penetran kardiyak travmasındaki tanı değerlerinin saptanması amaçlanmaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2013 - Haziran 2016 tarihleri arasında merkezimize torasik SW ile başvuran tüm hastaların tıbbi kayıtları bu çalışmaya alındı. Bunların tanı değeri potansiyelleri literatürde açıklanan farklı toraks alanları kullanılarak ölçüldü.
BULGULAR: Üç yüz altı olgu analiz edildi. Otuz sekiz (%12.4) hastada cerrahi olarak yönetilen kalp yaralanması vardı. Kardiyak yaralanma nedeniyle ölüm 7 (%18.4) hastada meydana geldi. Sağ ön klavikula çizgisi ile sol ön aksiller çizgiye kadar, 2. ve 6. interkostal boşluklar arasında tanımlanan kalp alanı daha doğruydu. Penetran kardiyak travmada %97.3, özgüllük %72, pozitif prediktif değer %33, negatif prediktif değer %99.4 ve %75.1 hassasiyete sahiptir. ROC 0.894 IC %95 (0.760–0.901) idi.
TARTIŞMA: Torasik bölgeler arasında, sağ orta klavikula çizgisi ile sol ön aksiller çizgisi ve 2. ve 6. interkostal boşluklar arasındaki topografik sınırlamalar daha kesindir ve toraks ile SW hastalarında kalp yaralanmasının yüksek göstergesidir.
BACKGROUND: Stab wounds (SW) to the thorax raises suspicion for cardiac injuries; however, the topographic description is variable. The present study aims to evaluate different topographical descriptions within the thorax and establish their diagnostic value in penetrating cardiac trauma by SW.
METHODS: Medical records of all patients admitted to our center with thoracic SW from January 2013 to June 2016 were included in this study. Diagnostic value potential was measured using different areas of the thorax described in the literature.
RESULTS: In this study, we analyzed 306 cases. Thirty-eight (12.4%) patients had a cardiac injury managed surgically. Death by cardiac injury occurred in seven (18.4%) patients. The cardiac area defined between the right mid-clavicle line until the left anterior axillary line, and between 2nd and 6th intercostal spaces was the more accurate. It has sensitivity of 97.3%, specificity 72%, positive predictive value 33%, negative predictive value 99.4% and accuracy 75.1% for penetrating cardiac trauma. ROC was 0.894 IC 95% (0.760–0.901).
CONCLUSION: Among the thoracic areas, topographical limits between the right mid-clavicle line and the left anterior axillary line, and between 2nd and 6th intercostal spaces are the more accurate and are highly indicative of cardiac injury in patients with SW to the thorax.

8.Diagnostic value of serum pentraxin 3 level in children with acute appendicitis
Levent Duman, Özkan Cesur, Duygu Kumbul Doğuç, Seda Çelik, Adnan Karaibrahimoğlu, Mustafa Çağrı Savaş
PMID: 32946083  doi: 10.14744/tjtes.2020.23258  Pages 699 - 704
AMAÇ: Apandisit en sık görülen cerrahi acillerden biridir. Çocuklarda apandisitin erken tanısı önemlidir, çünkü tedavideki herhangi bir gecikme büyük ölçüde komplike apandisite yol açar. Bu çalışmada, akut apandisitli çocuklarda pentraksin 3 (PTK3) düzeyinin tanısal değerini ve hastalığın ilerlemesi ile PTK3 seviyesi arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya 70 çocuk alındı. Çocuklar 3 gruba ayrıldı: Grup 1 (apandisit; n=37), grup 2 (karın ağrısı; n=25), grup 3 (kontrol; n=8). Demografik veriler, tıbbi öykü, semptomların başlangıcından kan örneklemesine kadar geçen süre, hastaların ameliyat ve patolojik bulguları kaydedildi ve beyaz küre (BK), C-reaktif protein (CRP) ve PTK3 değerleri ölçüldü.
BULGULAR: Apandisit grubunda ortalama BK, CRP ve PTK3 değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). Apandisit grubunda PTK3 en yüksek tanı değerine (AUC=0.828), özgüllüğe (%88) ve pozitif öngörü değerine (%90) sahipti. BK değerleri zaman dilimleri ile anlamlı bir korelasyon göstermedi (p=0.999). Apandisit grubunda 24–48 saatteki ortalama CRP değeri, 0–24 saattekinden daha yüksek bulundu, ancak bu sınırda anlamlı idi (p=0.068). Diğer taraftan, PTK3 değeri zaman dilimleri ile anlamlı olarak korele idi (p<0.05).
TARTIŞMA: Bu çalışma, PTK3’ün akut apandisit tanısında değerli bir enflamatuvar biyobelirteç olduğunu göstermiş ve ayrıca hastalığın ilerlemesini tahmin etmek için de yararlı olduğunu belgelemiştir.
BACKGROUND: Appendicitis is one of the most common surgical emergencies. Early diagnosis of appendicitis is important in children because any delay in treatment substantially leads to complicated appendicitis. In this study, we aimed to test the diagnostic value of pentraxin 3 (PTX3) level in children with acute appendicitis and to investigate whether there is a relationship between the progression of the disease and PTX3 level.
METHODS: This prospective study included 70 children. They were divided into three groups as follows: group 1 (appendicitis; n=37), group 2 (abdominal pain; n=25), group 3 (control; n=8). Demographic data, medical history, the time from the onset of symptoms to blood sampling, operative and pathological findings of the patients were noted, and white blood cell (WBC), C-reactive protein (CRP) and PTX3 values were measured.
RESULTS: The mean WBC, CRP and PTX3 values were found to be significantly increased in the appendicitis group (p<0.001). PTX3 has the highest diagnostic value (AUC=0.828), specificity (88%) and positive predictive value (90%) in the appendicitis group. WBC values did not show a significant correlation with the time periods (p=0.999). The mean CRP level of the appendicitis group in 24–48 hours was found to be higher than in 0–24 hours, but this was marginally significant (p=0.068). On the other hand, PTX3 value was significantly correlated with the time periods (p<0.05).
CONCLUSION: This study showed that PTX3 is a valuable inflammatory biomarker in the diagnosis of acute appendicitis and also documented that PTX3 is useful for predicting the progression of the disease.

9.Liver transplant versus non-liver transplant patients underwent appendectomy with presumed diagnosis of acute appendicitis: Case-control study
Kemal Barış Sarıcı, Sami Akbulut, Cemalettin Koç, Adem Tuncer, Sezai Yılmaz
PMID: 32946095  doi: 10.14744/tjtes.2020.52368  Pages 705 - 712
AMAÇ: Bu çalımanın amacı akut apandisit ön tanısıyla apendektomi olmuş karaciğer transplantlı ve transplant dışı hastaları karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Posttransplant dönemde akut apandisit ön tanısıyla apendektomi yapılan 13 karaciğer transplantlı hasta (transplant grubu) ile aynı dönemde apendektomi olmuş transplant dışı 52 hasta (non-transpalnt grubu) demografik ve klinikopatolojik özellikler yönünden karşılaştırıldı. Transplant ve non-transplant gruplar 1: 4 rastgele eşleştirme yöntemi kullanılarak oluşturuldu. Devamlı değişkenlerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U-testi kullanılırken kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Fisher kesin testi kullanıldı. P değeri <0.05 istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edildi.
BULGULAR: Bu çalışmaya yaşları 1 ile 84 yıl arasında değişen toplam 65 hasta alındı. Non-transplant grubundaki 52 hastanın (32 erkek ve 20 kadın) 17 ile 84 yıl arasında değişirken transplant grubundaki 13 hastanın (9 erkek ve 4 kadın) yaşları 1 ile 64 yıl arasında değişmekteydi. Gruplar arasında WBC (p=0.002), nötrofil (p=0.002), lenfosit (p=0.032), trombosit (p=0.032), RDW (p=0.001), CRP (p=0.009), PNR (p=0.042), WNR (p=0.03) ve apendiks uzunluğu (p<0.001) açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı. Negatif apendektomi oranı transplant grubunda nisbeten daha yüksek olmakla birlikte bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (%30.8 ve %21.2; p=0.477). Perfore apandisit transplant grubunda çok daha sık görülmekle birlikte bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (%30.8 ve %9.6; p=0.070).
TARTIŞMA: WBC ve nötrofil LT grubunda daha düşüktü; CRP ve RDW LT grubunda daha yüksekti. Perforasyon ve negatif apendektomi oranları LT grubunda daha yüksekti, ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.
BACKGROUND: This study aims to compare liver transplant and non-liver transplant patients who underwent appendectomy with a presumed diagnosis of acute appendicitis.
METHODS: Demographic and clinicopathological features of 13 liver transplant recipients (transplant group) who underwent posttransplant appendectomy with a presumed diagnosis of acute appendicitis were compared with the features of 52 non-liver transplant patients (non-transplant group). They underwent appendectomy with a presumed diagnosis of acute appendicitis during the same time period. The transplant group was matched at random in a 1: 4 ratio with the non- transplant group. While the continuous variables were compared using the Mann Whitney-U test, categorical variables were compared with Fisher’s exact test. A p-value of less than 0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: A total of 65 patients aged between one year and 84 years were included in this study. While the age of the 52 patients (32 male and 20 female) in the non- transplant group ranged from 17 years to 84 years, the age of the 13 patients (nine male and four female) in the transplant group ranged from one year to 64 years. Statistically significant differences were noted between both groups concerning WBC (p=0.002), neutrophil (p=0.002), lymphocyte (p=0.032), platelets (p=0.032), RDW (p=0.001), CRP (p=0.009), PNR (p=0.042), WNR (p=0.03), and appendiceal length (p<0.001). The negative appendectomy rate was relatively higher in transplant than the non-transplant group but this difference was not statistically significant (30.8% vs. 21.2%; p=0.477). Perforated acute appendicitis occurred more frequently in the transplant group; however, this difference was not statistically significant (30.8% vs. 9.6%; p=0.070).
CONCLUSION: WBC and neutrophil were lower in the LT group; however, the CRP and RDW were higher in the LT group. Further, perforation and negative appendectomy rates were higher in the LT group, although this difference was not statistically significant.

10.Does being a refugee affect prognosis in patients who underwent surgery due to peptic ulcer perforation?
Gamze Çitlak, Mustafa Ertuğrul Yurtteri, Yiğit Soytaş, Sercan Yüksel, Mürşit Dincer, Ekrem Ferlengez
PMID: 32946091  doi: 10.14744/tjtes.2020.44902  Pages 713 - 718
AMAÇ: Türkiye çok sayıda Suriyeli göçmene ev sahipliği yapmasına rağmen, sağlık sorunlarının yorumlanması yetersiz ve anlaşılmamış gibi görünmektedir. Mülteci olmanın, peptik ülser perforasyonu (PUP) hastalığı için prognostik bir faktör olup olmadığını araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve mülteci olan hastaların PUP açısından prognozlarını karşılaştırmak için retrospektif bir çalışma tasarlandı. PUP nedeniyle ameliyat edilen 130 erkek ve 13 kadından oluşan 143 hastanın 105’i Türk, geri kalan 38’i mülteci idi. Hastaların dosyaları, ameliyat notları ve poliklinik verileri değerlendirildi.
BULGULAR: Sekiz (%7.6) Türk vatandaşı ve bir (%2.6) mülteci hastada mortalite saptandı ve iki grup arasında mortalite açısından istatistiksel bir anlamlılık saptanmadı (p=0.445). Yaş, perforasyon çapı ve lokalizasyonu, reoperasyon ihtiyacı, nazogastrik dekompresyon süresi, CRP, hematokrit, albümin, kreatinin, BUN düzeyleri mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu.
TARTIŞMA: Bir mülteci olmak, peptik ülser hastalığının etiyopatogenezinde bir risk olarak tanımlanmış olmasına rağmen, Türkiye’de mülteci olmanın PUP için negatif bir prognostik faktör olmadığını tespit ettik.
BACKGROUND: Although Turkey hosts the largest number of Syrian immigrants, the interpretation of their health problems seems to be inadequate and understudied. In this study, we aimed to investigate whether being a refugee is a prognostic factor or not for peptic ulcer perforation (PUP).
METHODS: A retrospective study was designed in Turkish Citizen patients and the refugees to compare the prognosis who underwent surgery for PUP. After ethical committee approval, the data of 143 patients, constituting 130 males and 13 females, operated for PUP, were collected. Patients’ files, surgery notes and outpatient policlinic data were evaluated.
RESULTS: In this study, 105 patients were Turkish Citizen, while the remaining 38 patients were refugees. Eight (7.6%) Turkish and one (2.6%) refugee patient died. There was no statistical significance between the two groups concerning mortality (p=0.445). Age, perforation diameter and localization, need of reoperation, nasogastric tube detention time, CRP, hematocrit, albumin, creatinine, BUN levels were found statistically significant for mortality.
CONCLUSION: Although being a refugee has been identified as a risk in the etiopathogenesis of peptic ulcer disease, we found that being a refugee in Turkey is not a negative prognostic factor for PUP.

11.Guideline implementation and raising awareness for unintended perioperative hypothermia: Single-group “before and after” study
Serkan Şenkal, Umut Kara
PMID: 32946096  doi: 10.14744/tjtes.2020.55237  Pages 719 - 727
AMAÇ: İstenmeyen perioperatif hipotermi vücut sıcaklığının 36°C’nin altına düşmesi olarak tanımlanır. Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği (TARD) 2013 yılında “İstenmeyen Perioperatif Hipoterminin Önlenmesi Rehberini” yayınladı. Amacımız rehber önerilerini içeren bir protokol oluşturmak ve hastanemizde perioperatif hipotermi insidansını azaltmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Cerrahi geçiren hastalarda perioperatif hipotermi insidansını azaltmaya yönelik oluşturulan protokol ile ileriye yönelik bir kalite iyileştirme çalışması yaptık. Hastaların perioperatif hipotermi insidansını; implementasyondan önce (24 Kasım 2015–15 Ocak 2016) ve implementasyondan sonra (6 Nisan 2016–21 Temmuz 2017) ölçtük ve karşılaştırdık.
BULGULAR: İstenmeyen perioperatif hipotermi (<36°C) insidansı preimplementasyon kolunda %35, postimplementasyon kolunda %23.8 olarak bulundu ve bu farkın istatistik olarak anlamlı olduğu görüldü (p=0.002).
TARTIŞMA: Kanıta dayalı uygulamalar ile yapılan müdahaleler sonucunda istenmeyen perioperatif hipotermi insidansı belirgin olarak azaltılabilir.
BACKGROUND: Unintended Perioperative Hypothermia (UPH) is defined as a core body temperature less than 36°C. The Turkish Society of Anesthesiology and Reanimation [Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği (TARD)] published a “Guideline for the Prevention of the Unintended Perioperative Hypothermia” in 2013. This study aims to decrease the incidence of unintended UPH in our hospital using a protocol, which is prepared according to the recommendations in the Guideline for the prevention of unintended perioperative hypothermia.
METHODS: A prospective quality improvement study was conducted with the protocol, which was prepared to decrease the incidence of unintended perioperative hypothermia in patients undergoing surgery. We measured and compared the perioperative hypothermia incidence before the implementation (November 24th, 2015 – January 15th, 2016) and after the implementation (April 6th, 2016 – July 21st, 2017).
RESULTS: The incidence of unintended perioperative hypothermia was 35% and 23.8% in the pre-implementation and postimplementation sections, respectively, and the difference was statistically significant (p=0.002).
CONCLUSION: The incidence of unintended perioperative hypothermia can be significantly decreased with the evidence-based implementations.

12.The concordance of optic nerve sheath diameter measurements with the clinical course in children with traumatic head injury
Rasime Pelin Kavak, Meltem Özdemir, Nezih Kavak, Nurcan Ertan, Bahadır Külah
PMID: 32946080  doi: 10.14744/tjtes.2020.13446  Pages 728 - 734
AMAÇ: Travmatik beyin hasarlı (TBH) çocuklarda kafa içi basıncının (KİB) takibi prognoz ve tedavi açısından önemlidir. Optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ölçümleri kafa içi basıncının monitorizasyonunda önerilen yöntemlerden birisidir. Bu çalışmada, TBH olan pediatrik olguların takibinde beyin bilgisayarlı tomografideki (BT) OSKÇ değişiminin pediatrik Glasgow Koma Skoru (pGKS) ile korelasyonunu değerlendirmeyi ve aynı zamanda KİB göstergesi olan OSKǒnin hasta takibinde kullanılabilirliğini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2016–Ocak 2018 tarihleri arasında acil servise kafa travması ile başvuran 921 pediatrik hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, travma tipi, beyin BT bulguları, pGKS, serebral hemoraji tipleri ve izole kafatası kırıkları (İKK) incelendi. Hastalar BT bulgularına dayalı; parankimal beyin hasarı, İKK ve normal beyin BT’si olanlar şeklinde üç grupta değerlendirildi. OSKÇ ölçümü BT ile yapıldı. Hastaların OSKÇ ölçüm sonuçlarının klinik verilerle uyumu karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmamızda hastaların yaş ortancası 36 (IQR=64) ay olup, hastaların %64.2’si erkekti. Parankimal yaralanması hastaların OSKǒsi ve pGKS’si, İKK olan ve normal beyin BT’si olan hastalardan anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.05). Çalışmamızda pGKS’nin birinci ve ikinci ölçüm OSKÇ değerleri arasında negatif yönlü anlamlı korelasyon verdiği saptandı (p<0.05). Çalışmamıza almış olduğumuz ve kontrol beyin BT’si çekilen gruplarda, ikinci beyin BT’de saptanan OSKÇ düzeyleri anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA: Beyin BT bulguları ve pGKS birlikte değerlendirildiğinde OSKÇ ölçümleri klinik takipte güvenilir ve anlamlı parametrelerdir. Tekrarlayan OSKÇ ölçümlerinin, ikincil yaralanmaların olası olumsuz etkilerini ve başvuru esnasında yaşanan travmanın şiddetini belirlemede faydalı olacağına inanıyoruz.
BACKGROUND: Intracranial pressure (ICP) monitoring is of profound importance concerning prognosis and treatment among children with traumatic brain injury (TBI). Measurements of the optic nerve sheath diameter (ONSD) are one of the methods recommended for ICP monitoring. In this study, we aimed to evaluate the correlation of ONSD change in brain computed tomography (CT) with pediatric Glasgow Coma Score (pGCS) in the follow-up of pediatric cases with TBI, and also to evaluate the usability of the ONSD, which is the indicator of ICP.
METHODS: The data of 921 pediatric patients who were admitted to the emergency department with head injury between January 2016 and January 2018 were retrospectively evaluated in this study. Age, gender, trauma type, brain CT finding, pGCS, type of intracranial hemorrhage (ICH), and isolated skull fracture (ISF) were investigated. The patients were evaluated in three groups based on CT findings: (i) patients with parenchymal brain injury, (ii) patients with ISF, and (iii) patients with normal brain CT results. The measurements of ONSD were performed using CT. Whether the ONSD measurement results of the patients were compatible with the clinical data was investigated.
RESULTS: The median age of the patients was 36 months (interquartile range [IQR] = 64) and 64.2% were male. The ONSD values and pGCSs of the patients with parenchymal injury were found to be significantly higher than patients with ISF and normal brain CT findings (p<0.05). The pGCSs showed a significant negative correlation with the first and second measurement results of ONSD (p<0.05). In groups undergoing control brain CT, ONSD levels in the second brain CT were found to be significantly high (p<0.05).
CONCLUSION: In the clinical follow-up, ONSD measurements are reliable and significant parameters when evaluated with brain CT findings and pGCSs. We think that repeated ONSD measurements will be useful in determining possible adverse effects of secondary injury, as well as in determining the severity of the trauma during admission.

13.Relationship of mortality with neutrophil/lymphocyte ratio, platelet/lymphocyte ratio, and mean platelet volume in patients undergoing acute abdominal surgery
Şükran Merve Çolakoğlu, Döndü Genç Moralar, Büşra Tok Çekmecelioğlu, Gülsüm Oya Hergünsel
PMID: 32946103  doi: 10.14744/tjtes.2020.81783  Pages 735 - 741
AMAÇ: Akut karın cerrahisi sonrası yüksek oranda mortalite ve morbidite görülmekte, postoperatif dönemde sıklıkla yoğun bakım ihtiyacı olmaktadır. Yoğun bakım ünitelerinde, prognoz ve mortaliteyi belirlemek amacıyla çeşitli skorlama sistemleri kullanılmakta ancak mortalite ve prognozu öngörmede yeterli olmamaktadır. Bu amaçla kolay uygulanabilir, etkin yöntemler araştırılmaktadır. Biz bu çalışmada, akut karın cerrahisi geçiren hastalarda nötrofil-lenfosit oranı (NLO), trombosit-lenfosit oranı (TLO) ve ortalama trombosit hacmi (OTH) gibi kan parametrelerinin mortalite ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya, akut karın ameliyatı geçiren 249 hasta alındı. Hastalar sağ kalan (n=126) ve ölenler (n=123) olarak iki gruba ayrıldı. Hasta verileri retrospektif olarak incelendi. NLO, TLO ve OTH değerleri gruplar arasında karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirmesi II-IV skorları (APACHEII-IV), Sıralı Organ Yetmezliği Değerlendirme skorları (SOFA), Glasgow Koma Skalası gibi veriler değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda mortalite oranı %49.4 idi. NLO ve TLO değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Ancak, OTH ölenler grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.004).
TARTIŞMA: Çalışma sonuçlarımız akut karın cerrahisi sonrası hayatını kaybedenlerde OTH değerlerinin anlamlı derecede yüksek olduğunu ve NLO ve TLO’nın mortalite ile ilişkili olmadığını göstermiştir.
BACKGROUND: Acute abdominal surgery has a high rate of mortality and morbidity, and intensive care is often needed in the postoperative period. In intensive care units, various scoring systems are used to determine prognosis and mortality but are not sufficient to predict mortality and prognosis. For this purpose, easily applicable, effective methods are being investigated. In this study, we aimed to investigate the relationship between mortality and blood parameters, such as neutrophil-lymphocyte ratio (NLR), platelet-lymphocyte ratio (PLR), and mean platelet volume (MPV), in patients undergoing acute abdominal surgery.
METHODS: This study included a total of 249 patients who underwent acute abdominal surgery. The patients were divided into two groups as survivors (n=126) and non-survivors (n=123). The patient data were retrospectively analysed. The NLR, PLR, and MPV values were compared between the groups. Data including age, sex, Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II-IV scores (APACHEII-IV), Sequential Organ Failure Assessment scores (SOFA), Glasgow Coma Scale were assessed.
RESULTS: The mortality rate was 49.4% in our study. There was no statistically significant difference in the NLR and PLR values between the groups. However, MPV was significantly higher in the non-survivors group (p<0.004).
CONCLUSION: Our study results showed that MPV values were significantly higher in the non-survivors following acute abdominal surgery, and NLR and PLR were not associated with mortality.

14.Treatment of acute appendicitis: Urgent surgery or emergent surgery?
Emre Bozkurt, Mustafa Fevzi Celayir
PMID: 32946082  doi: 10.14744/tjtes.2020.23236  Pages 742 - 745
AMAÇ: Akut apandisit, hızla ilerleyen bir iltihabi hastalık olup, standart tedavisi acil cerrahi girişimdir. Bununla birlikte, son zamanlarda bazı olgularda yarı elektif olarak apendektomi planlanabileceği konusunda görüşler belirtilmektedir. Bu çalışmamızdaki amacımız zorunlu nedenlere bağlı ameliyatın ertelendiği durumlarda ve komplike olmayan olgularda sıvı ve antibiyotik tedavisi altında güvenli olarak apendektomi uygulanabileceğini ortaya koymaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız Ekim 2014–Şubat 2015 tarihleri arasında akut apandisit ön tanısı ile apendektomi yapılmış 160 olguyu içermektedir. Hastalar, ameliyat öncesi bekleme süresi 10 saat altı ve üstü olacak şekilde iki gruba ayrıldı ve patoloji sonuçları, komplikasyon oranları ve hastanede kalış sürelerine göre karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 160 hasta alındı. Grup A’da 79, Grup B’de 81 hasta vardı. Hastaların demografik verileri, patoloji raporları ve komorbid durumları incelendiğinde istatistiksel anlamlı fark yoktu. Ortalama ameliyat öncesi bekleme süresi ve ameliyat süreleri karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark saptandı. Hastaneden kalış süreleri, yara yeri enfeksiyonu ve karıniçi apse açısından her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA: Komplike olmayan akut apandisit tanısı alan hastaların, acil serviste ameliyat öncesi uygun medikal tedavi ve gözlem altında geçirdiği bekleme süresinin, komplikasyon ve hastanede yatış süresi üzerine olumsuz etkisi yoktur.
BACKGROUND: The standard treatment of acute appendicitis, which is a rapidly progressive inflammatory disease, remains surgery. However, several studies have suggested antibiotics treatment for acute appendicitis, especially in centers where surgery at all hours is not possible. Therefore, in this study, we investigated the relationship between the preoperative waiting period and postoperative complications in patients who underwent interval surgery following conservative management during the same admission.
METHODS: All patients who were diagnosed with uncomplicated acute appendicitis between October 2014 and February 2015 and underwent surgery at a single center were included in this retrospective study. Patients were divided into two groups based on the waiting period between the diagnosis and the time of surgery: group A (emergency, waiting period <10 h) and group B (urgency, waiting period ≥10 h). The demographic features, preoperative waiting period, antibiotics use, pathological diagnosis, postoperative complications, length of hospital stay, and readmission were compared between the two groups.
RESULTS: This study comprised 160 patients, including 79 and 81 patients in groups A and B, respectively. The demographic features, comorbidities, and pathological diagnosis were comparable between the two groups. The average preoperative waiting period was significantly longer in group B than in group A. However, the mean length of hospital stay and the rate of postoperative complications, including infections at the surgical sites and intra-abdominal abscesses, were similar between the two groups.
CONCLUSION: Our analyses revealed that there were no disadvantages associated with a longer preoperative waiting period in patients diagnosed with uncomplicated appendicitis.

15.Comparison of early and delayed diagnosis of mortality in ERCP perforations: A high-volume patient experience
Ersin Borazan, Buğra Tolga Konduk
PMID: 32946098  doi: 10.14744/tjtes.2020.61289  Pages 746 - 753
AMAÇ: Endoskopik retrograt kolanjiyopankreatografi (ERCP) perforasyonu nadir görülen, fakat mortalitesi yüksek seyredebilen bir komplikasyondur. Bu çalışmada, cerrahi veya tıbbi tedavi edilen ERCP perforasyonlarına insidans, klinik veriler ve tanı zamanına göre klinik değerlendirme yapıldı. ERCP perforasyonlarının azaltılabilmesi için klinik özelliklerinin ortaya konulması, literatür ile karşılaştırılması ve mortalitenin azaltılması hedeflendi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu klinik geriye dönük çalışmada 8 yılda yapılan tüm ERCP işlemleri (n=8676) içinde 51 perforasyon saptandı. Erken tanı konulan [Grup 1: 40], geç tanı konulan [Grup 2: 11] gruplar primer tanıları, ERCP öncesi kan ve biyokimyasal incelemeleri, perforasyon tipi, tedavi yöntemi, klinik özellikleri, yatış süresi, mortalite yönünden karşılaştırıldı. Ek olarak ERCP sırasında papillotomi, stent yerleştirilmesi, koledok dilatasyonu, ERCP işlemi sayısı yönünden karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastanemizde ERCP perforasyonu oranı %0.59’du. Hastaların çoğunluğu koledokolitiazis ve periampuller tümörlerdi. Hastaların yaşı 62.78±17.13 (24–89); %56.9'u (n=29) kadındı. En sık stapfer tip II perforasyonlar (%49) görüldü. Ancak mortalitenin %62.5’i stapfer tip I’di. Toplam mortalite %13.72 (n=7) idi. Cerrahi tedavi edilen hastaların (n=24) yatış süresi (13.38±10.09 gün) daha fazla idi. Tıbbi tedavi edilenlere (%74.1) daha çok koledok stenti yerleştirilmişti (p=0.039). Grup 1, ERCP sırasında görsel olarak veya kontrast madde kaçağı (13/40) ile veya şüphe nedeniyle tomografi ile tespit edildi. Grup 2 hastaların Pre-ERCP lökosit seviyesi daha yüksekti (p=0.044). Acil cerrahi gereksinimi %72.7 ve mortalite %36.4 idi. Perforasyonunun erken ve geç farkedilmesi arasında mortalite açısından farklılık belirlendi (p=0.014).
TARTIŞMA: Erken tanı konulanlarda, tip I perforasyonlar hariç, daha az cerrahi gereksinim olmuştur. Tip II perforasyonlar, akut karın ve sepsis bulguları yok ise, çoğunlukla non-operatif güvenli bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Erken tanı ve tedavi mortaliteyi azaltmaktadır.
BACKGROUND: Although ERCP (Endoscopic retrograde cholangiopancreatography) perforation is a rare complication, it results in high morbidity and mortality. In this study, clinical evaluation was performed concerning the incidence, clinical data and time of diagnosis for ERCP perforations that were either surgically or medically treated. To reduce the ERCP perforations and related mortality, in this study, we aimed to reveal the clinical features and compare them with the literature.
METHODS: In this clinical retrospective study, 51 perforations were detected in 8676 ERCP procedures performed in the past eight years in our hospital. We compared the two groups: early diagnosed patients [Group 1: n=40] and the delayed diagnosed patients [Group 2: n=11] concerning primary diagnosis, blood and biochemical tests before ERCP, perforation type, treatment method, clinical features, length of stay, and mortality. These groups were compared concerning stent placement, papillotomy choledochal dilatation and the number of ERCP procedures.
RESULTS: The ERCP perforation rate in our hospital was 0.59%. The majority of patients who underwent ERCP procedures was due to the choledocholithiasis and periampullary tumors. The mean age was 62.78±17.13 (24–89 years old) and 56.9% of the patients (n=29) were women. Stapfer type II perforations (49%) were the most common type of perforation. However, 62.5% of the total mortality occurred in patients with type I perforation. The overall mortality rate was 13.72% (n=7). The duration of hospitalization (13.38±10.09 days) was higher in the patients who were treated surgically (n=24). Choledochal stents were utilized mostly in the medically treated patients (74.1%) (p=0.039). The patients in Group 1 were detected visually by the operator during the ERCP by leakage of contrast substance (13/40) or by abdominal tomography due to clinical suspicion. Patients in Group 2 had higher pre-ERCP leukocyte levels (p=0.044). The urgent surgery requirement in Group 2 was 72.7%, while the mortality rate was 36.4%. Significant mortality difference was observed between the early and late detection of perforations, indicating a higher rate in Group 2 (p=0.014).
CONCLUSION: In the patients who were diagnosed early, fewer surgical interventions were required, except for the type I perforations. Type II perforations can often be safely treated non-surgically if there are no signs of acute abdomen and sepsis. Early diagnosis and treatment significantly reduce ERCP-related mortality.

16.Sedoanalgesia modality during laser photocoagulation for retinopathy of prematurity: Intraoperative complications and early postoperative follow-up
Sedat Saylan, Ali Akdoğan, Şebnem Kader, Ersagun Tuğcugil, Ahmet Beşir, Mehmet Kola, Yakup Aslan
PMID: 32946099  doi: 10.14744/tjtes.2020.62378  Pages 754 - 759
AMAÇ: Erken teşhis ve tedavi edilmezse retinal dekolmana ve körlüğe neden olabilen prematüre retinopatisinin (PR) tedavisinde uygulanan laser fotokoagülasyon tedavisi (LFT) cerrahi bir prosedürdür. LFT’de uygulanan anestezi yöntemi sedo-analjeziden genel anesteziye, havayolu yönetimi spontan ventilasyondan endotrakeal entübasyona kadar değişkenlik göstermektedir. Bu çalışma ile kırılgan popülasyon olan prematüre bebeklerde entübasyon ve mekanik ventilasyondan kaçınarak sedoanaljezi uygulamalarımızın etkinliğini, bu anestezi yöntemini intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışma, PR nedeniyle anestezi altında lazer fotokoagülasyon uygulanmış 89 olguyu içermektedir. Hastaların demografik özellikleri, preoperatif risk faktörleri, anestezi tekniği, özellikle havayolu yönetimi, cerrahi süresince ventilasyon durumundaki değişiklikler, intraoperatif komplikasyonlar, postoperatif komplikasyonlar, yoğun bakım takip süreci kayedildi ve istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Lazer fotokoagülasyon uygulanan 89 hastadan ikisi entübe halde takip edildiği için çalışma dışı bırakıldı. İntraoperatif komplikasyon gelişmesi sonucu maske ventilasyon uygulanan hasta sayısı 12 (%13.8) idi. Ortalama operasyon süresi 36.2±10.1 dakika idi. Hastaların %86.2’sinde (n=75) cerrahi işlem spontan ventilasyon korunarak sedoanaljezi ile tamamlanandı.
TARTIŞMA: Erken tanı ve acil tedavi gerektiren PR hastalarının cerrahi müdahalesi sırasında sedoanaljezi uygulaması intraoperatif ve postoperatif komplikasyonları azaltabilir. Anestezi yöntemi olarak sedoanaljezi yaklaşımının spontan ventilasyonu koruyarak etkili bir alternatif yöntem olarak uygulanabileceği kanısındayız.
BACKGROUND: Laser photocoagulation (LPC) is a surgical procedure used in the treatment of premature retinopathy that may cause retinal detachment and blindness if not diagnosed and treated early. The anesthesia method used in LPC varies from sedoanalgesia to general anesthesia and airway management varies from spontaneous ventilation to endotracheal intubation. In this study, we aimed to evaluate the effectiveness of sedoanalgesia applications and this anesthesia procedure concerning intraoperative and postoperative complications by avoiding intubation and mechanical ventilation in premature infants with a fragile population.
METHODS: This retrospective study included 89 patients who underwent laser photocoagulation under anesthesia for premature retinopathy. Patients’ demographic characteristics, preoperative risk factors, anesthesia technique, especially airway management, changes in ventilation status during surgery, intraoperative complications, postoperative complications, and intensive care follow-up, were recorded and analyzed statistically.
RESULTS: Two of the 89 patients who underwent laser photocoagulation were excluded from this study because they were followed up intubated. The number of patients who received mask ventilation due to intraoperative complications was 12 (13.8%). The mean operation time was 36.2±10.1 minutes. In 86.2% (n=75) of the patients, the surgical procedure was completed with sedoanalgesia while maintaining spontaneous ventilation.
CONCLUSION: Sedoanalgesia application during the surgical intervention of patients with Retinopathy of Prematurity (ROP) requiring early diagnosis and emergency treatment will minimize intraoperative and postoperative complications. We believe that sedoanalgesia as an anesthetic method can be applied as an effective alternative method while preserving spontaneous ventilation.

17.The role of C-reactive protein to lymphocyte ratio in the differentiation of acute and perforated appendicitis
Serhat Koyuncu, Okan Ismail
PMID: 32946093  doi: 10.14744/tjtes.2020.47973  Pages 760 - 764
AMAÇ: Bu çalışmada, CRP lenfosit oranının akut apandisit (AA) ve perfore apandisit (PA) ayrımında radyolojik tetkiklerin tanıyı netleştirmede yetersiz kaldığı vakalarda rutin kullanılan laboratuvar parametrelerine göre üstünlüğünü araştırmak amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kesitsel ve ileriye yönelik olarak plananlanan bu çalışmada hastalar perfore ve non-perfore akut apandisit olarak iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastaların yaşı, cinsiyeti, yatış süresi, tanı anındaki lökosit, nötrofil, lenfosit, C reaktif protein (CRP), lenfosit oranı (CLR) değerleri kayıt altına alındı. Tek değişkenli analiz ile istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar saptanan değerler arasında regresyon analizleri yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 131 hasta alındı (AA grubunda 111 hasta ve PA grubunda 20 hasta). Yaş (p=0.03), cinsiyet (p<0.001), hastanede kalış süresi (p<0.001), CRP (p<0.001), NLR (p=0.004), CLR (p<0.001) değerleri her iki grup arasında anlamlı olarak farklı tespit edildi. Ancak yapılan regresyon analizinde sadece CLR anlamlı bir risk faktörü olarak bulundu (p=0.016). ROC analizinde CLR’de en yüksek AUC değeri gösterildi (0.83). PA’nin kestirim değeri 0.45 olarak bulundu.
TARTIŞMA: Bu çalışma CLR’nin AA ve PA hastalarının ayırımı için önemli bir parametre olduğunu gösterdi. Ayrıca, bu hastaların preoperatif risk sınıflandırmasında değerli bir belirleyicidir.
BACKGROUND: This study aimed to investigate the superiority of C-reactive protein (CRP) lymphocyte ratio (CLR) in acute appendicitis (AA) and perforated appendicitis (PA) compared to routine laboratory parameters in patients where radiological tests were insufficient to clarify the diagnosis.
METHODS: In this cross-sectional and retrospective study, the patients were divided into two groups as PA and AA. Age, sex, length of hospital stay, leukocytes, neutrophil, lymphocyte, CRP, and CLR were recorded at the time of diagnosis. Regression analyses were performed for the parameters, which were found to be statistically significant in univariate analysis.
RESULTS: One hundred thirty-one patients were included in this study (111 patients in the AA group, and 20 patients in the PA group). Age (p=0.03), gender (p<0.001), length of hospital stay (p<0.001), CRP (p<0.001), NLR (p=0.004) and CLR (p<0.001) were significantly different between both groups. However, only CLR was found as a significant risk factor in PA cases (p=0.016). The ROC analysis showed the highest AUC value in CLR (0.83). The cut-off value for predicting PA was found 0.45.
CONCLUSION: This study provided that the CLR is an important parameter for the differentiation of AA and PA patients. Besides, it is a valuable predictor in the preoperative risk classification of these patients.

18.Pediatric head traumas: A different perspective
Soner Yaşar, Alparslan Kırık, Mehmet Ozan Durmaz
PMID: 32946084  doi: 10.14744/tjtes.2020.24287  Pages 765 - 768
AMAÇ: Pediyatrik kafa travmaları çalışmamızı sunmak ve sonuçlarımızı güncel literatürle tartışmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2010 ve 2019 yılları arasında kliniğimizde kafa travması nedeniyle tedavi gören çocukların verileri geriye dönük olarak incelendi. Başvuru sırasındaki klinik durumu, radyolojik bulgular, tedavi yöntemleri ve sonuçları analiz edildi.
BULGULAR: Doksan çocuk kafa travması nedeniyle tedavi edildi, bunların 60’ı erkek, 30’u kız idi. Yaş ortalaması 6.6 idi. Elli beş hastada lineer kafatası kırığı, 15 hastada epidural hematom görüldü. Yirmi hastaya cerrahi tedavi uygulandı, 70 hastaya konservatif tedavi uygulandı. Çalışmamızda hiçbir hasta kaybedilmedi, üç hastaya taburcu olduktan sonra nörolojik defisit nedeniyle fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulandı.
TARTIŞMA: Çocuklar kafa travmasına daha erişkinlere göre yatkındır, ancak mortalite yetişkinlerden daha azdır. Konservatif tedavi ilk hedef olmalı, ancak önemli boyutlarda hematomlu ve kötüleşen nörolojik tablosu olan çocuklar için cerrahi tedavi düşünülmelidir.
BACKGROUND: We aim to present our series on pediatric head traumas and discuss our results with the current literature.
METHODS: The data of children who underwent treatment for head trauma in our department between 2010 and 2019 were retrospectively reviewed. Their clinical condition at admission, radiological findings, treatment methods and outcomes were analyzed.
RESULTS: Ninety children underwent treatment for head trauma, 60 of them were male and 30 were female. The mean age was 6.6 years. Linear skull fracture was seen 55 patients, while epidural hematoma in 15 patients. Twenty patients underwent surgical treatment, while 70 patients underwent conservative treatment. No patient died in our series, three patients underwent rehabilitation due to neurological deficits after discharge.
CONCLUSION: Children were more prone to head trauma, but their mortality was less than the adults. Conservative treatment should be the first goal, but surgical management should be reserved for children with significant hematoma and declining neurological conditions.

19.The value of inflammatory markers in diagnosing acute appendicitis in pregnant patients
Ahmet Akbas, Zeliha Aydın Kasap, Nadir Adnan Hacım, Merve Tokocin, Yüksel Altınel, Hakan Yiğitbaş, Serhat Meriç, Bakiye Okumuş
PMID: 32946079  doi: 10.14744/tjtes.2020.03456  Pages 769 - 776
AMAÇ: Gebelik esnasında en sık obstetrik dışı cerrahi müdahaleye neden olan hastalık akut apandisittir (AA). AA tanısı laboratuvar testleri eşliğinde anamnez ve fizik muayene ile birlikte konulmaktadır. Gebelikte gözlenen fizyolojik ve anatomik değişiklikler nedeni ile AA tanısı gebe olmayan hastalara göre daha zordur. Bu çalışmada, hamilelik esnasında AA tanısında beyaz küre (WBC), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), CRP/albümin oranı (CAR) ve lenfosit/CRP oranı (LCR) önemini araştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada, Eylül 2015–Aralık 2019 yıları arasında genel cerrahi kliniğinde AA ön tanısı ile yatışı yapılarak takibi yapılan gebe hastalar “International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems-10” (ICD-10) tanı kodu kullanılarak retrospektif olarak belirlendi. Hastalar iki gruba ayrılarak I. Gruba AA nedeni ile apendektomi uygulanan, patolojik değerlendirme sonucuna göre süpüratif apandisit tanısı konulan hastalar, II. Gruba AA ön tanısı ile yatırılan ve takiplerinde ameliyat edilmeden şifa ile taburcu edilen gebe hastalar dahil edildi. Kontrol grubuna (Grup III) ise hastanemiz kadın doğum polikliniğinde takibi yapılan çalışma kriterlerine uygun, rastgele seçilmiş, çalışmaya katılmayı kabul eden 32 sağlıklı gebe prospektif olarak belirlenerek dahil edildi.
BULGULAR: Çalışmaya, yaş ortalaması 29.20±4.47 olan 96 gebe hasta (32 sağlıklı gebe, 32 akut batın müşahede ile takip edilen gebe, 32 apendektomi uygulanmış gebe) alındı. Bu hastalardan ameliyat ve histopatolojik bulgulara göre süpüratif apandisit olmayan üç olgu (negatif apendektomi) ile perfore apandisit tespit edilen iki olgu çalışma dışı bırakıldı. Yapılan değerlendirmelerde Grup I oluşturan hastaların WBC değeri (p=0.001), CAR değeri (p=0.001), NLR değeri (p=0.001) grup II ve III’den anlamlı düzeyde yüksek iken, LCR değerinin düşük olduğu gözlendi (p=0.001).Yapılan çok değişkenli lojistik regresyon analizine göre; WBC, CAR, NLR yüksekliği ile LCR düşüklüğü gebe hastalarda AA tanısında bağımsız değişken olduğu gözlendi.
TARTIŞMA: Tıbbi öykü, fizik muayene ve görüntüleme tekniklerine ek olarak, gebe kadınlarda AA tanısı için WBC, NLR, CAR ve LCR değerlerinin göz önünde bulundurulması klinisyene karar vermede kolaylık sağlayabilir.
BACKGROUND: Acute appendicitis (AA) is the most common extra-obstetric condition requiring surgery during pregnancy. AA diagnosis is made by laboratory tests along with anamnesis and physical examination findings. Due to the physiological and anatomical changes during the pregnancy, AA diagnosis is more challenging in pregnant women compared to non-pregnant patients. The present study evaluated the significance of white blood cell counts (WBC), neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR), C-reactive protein/albumin ratio (CAR) and lymphocyte-to-C-reactive protein ratio (LCR) to diagnose acute appendicitis during pregnancy.
METHODS: Pregnant patients admitted to General Surgery Inpatient Clinic with AA pre-diagnosis in September 2015-December 2019 period were screened using International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems-10 (ICD-10) diagnosis code (K35= acute appendicitis, Z33= pregnancy), and AA patients were identified retrospectively. The patients were divided into two groups. The Group I included the patients who had appendectomy due to AA and had a suppurative appendicitis diagnosis based on the pathological evaluation. On the other hand, Group II had the patients admitted as an inpatient with AA pre-diagnosis, but discharged from the hospital with full recovery without operation. Group III, i.e., the control group, on the other hand, was constituted by 32 randomly and prospectively recruited healthy pregnant women who were willing to participate in the study and who had matching study criteria among the patients followed in Obstetrics and Gynecology outpatient clinic of our hospital.
RESULTS: This study included 96 pregnant women with an average age of 29.20±4.47 years (32 healthy pregnant women, 32 pregnant women followed for acute abdominal observation and 32 pregnant women who underwent appendectomy). Of these patients, three cases who turned out not to have suppurative appendicitis (negative appendectomy) and two cases found to have perforated appendicitis based on intraoperative and histopathological evaluations were excluded from this study. The results showed that Group I patients had significantly higher WBC (p=0.001), CAR (p=0.001) and NLR (p=0.001), but significantly lower LCR values (p=0.001) compared to the Groups II and III. Besides, based on logistic regression analysis, it was revealed that higher WBC, CAR and NLR values and lower LCR values were independent variables that could be used for the diagnosis of AA in pregnant women.
CONCLUSION: Considering WBC, NLR, CAR and LCR parameters in addition to medical history, physical examination and imaging techniques could help clinicians diagnose acute appendicitis in pregnant women

20.Factors affecting the mortality at patients with burns: Single centre results
Ayetulah Temiz, Ayşe Albayrak, Rıfat Peksöz, Esra Dışcı, Ercan Korkut, Yusuf Tanrıkulu, Yavuz Albayrak
PMID: 32946089  doi: 10.14744/tjtes.2020.37862  Pages 777 - 783
AMAÇ: Yanıklar, hasta ve ailelerine ciddi fiziksel ve psikolojik morbidite meydana getirmeleri yanında önemli bir mortalite nedenidir. Ayrıca bu tür yaralanmalar, tedavi süreçleri ve bıraktığı sekeller nedeniyle önemli mali yükler de getirmektedir. Bu çalışmada amaç, yanık mortalitesini etkileyen faktörleri belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yanık merkezimize Eylül 2008–Aralık 2016 yılları arasında yanık nedeni ile başvuran hastaların kayıtları incelendi. Hastaların mortaliteleri değerlendirilirken yaş, cinsiyet, yanık yüzey alanı yüzdesi, sevk durumu, yanma yeri, yanık derecesi, hastaneye başvuru için geçen süre, yanma etyolojisi, kan ve kan ürünleri alıp almaması, tam kan sayımı, rutin biyokimya, kuagülasyon parametreleri, C-reaktif protein (CRP), sedimentasyon hızı, nötrofil lenfosit oranı (NLR) ve trombosit-lenfosit oranı (PLR) gibi bazı laboratuvar değerleri incelendi.
BULGULAR: Toplam 133 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastanın yaşı (p=0.001), yanık derecesi (p<0.001), yanık yüzey alanı (p<0.001), hastaneye başvuru süresi (p<0.001), yanma etiyolojisi (p<0.001), eritrosit süspansiyonu, Taze Donmuş Plazma ve albümin transfüzyonu verilmesi (p<0.001), MPV (p<0.001), NLR (p<0.001) ve PLR (p<0.001) değerlerinin yanık hastalarında mortalite ile ilişkili olduğu tespit edildi.
TARTIŞMA: Bu çalışmada, hastanın yaşı, yanık derecesi, yanık yüzey alanı, hastaneye başvuru süresi, yanma etiyolojisi, eritrosit, TDP ve albümin transfüzyonu, MPV, NLR ve PLR değerlerinin yanık hastalarında mortalite ile ilişkili olduğu tespit edildi. Yaptığımız bu çalışma ile yanık hastaları değerlendirilirken mortalite ile ilişkili tespit edilen bu parametreler göz önünde bulundurularak hastaların mortalitesini azaltacak tedavi rehberlerinin oluşturulması sağlanabilir.
BACKGROUND: Burns are a primary cause of mortality along with the severe physical and psychological morbidities in patients and their families. Such kinds of injuries bring about considerable financial burdens due to the treatment processes and sequels. The present study aims to investigate the factors that affect the mortality of burns.
METHODS: The archives files of the patients admitted because of burn injuries in our burn centre between September 2008 and December 2016 were examined in this study. Some of the lab values, such as age, sex, percentage of total burn surface area (TBSA), referral status, burning site, degree of burns, time of admission to hospital, aetiology of burning, blood and blood products collection, complete blood count, routine biochemistry, coagulation parameters, C-reactive protein (CRP), sedimentation rate, neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) and platelet-to-lymphocyte ratio (PLR), were examined while evaluating the patients’ mortalities.
RESULTS: A total of 133 patients were included in this study. The patient’s age (p=0.001), the degree of burns (p<0.001), surface area of burns (p<0.001), the time of hospital admission (p<0.001), burning aetiology (p=0.006), erythrocyte suspension, fresh frozen plasma, along with the administration of albumin transfusion (p<0.001), mean platelet volume (MPV) (p=0.028), NLR (p<0.001) and PLR (p<0.030) values were found to be associated with mortality in patients with burns.
CONCLUSION: In this study, age, burn grade, TBSA, hospital admission time, burn aetiology, erythrocyte, fresh frozen plasma and albumin transfusion, MPV, NLR and PLR values were found to be associated with mortality in patients with burns. With this study, it is possible to produce the treatment guidelines to reduce mortality by taking these parameters into consideration, which were determined to be associated with mortality while evaluating the patients with burns.

21.The efficacy of continuous lumbar drainage in post-traumatic cerebrospinal fluid fistulas
Alparslan Kırık, Soner Yaşar
PMID: 32946085  doi: 10.14744/tjtes.2020.26446  Pages 784 - 788
AMAÇ: Kliniğimizde yatırılarak kontinü lomber drenaj (KLD) uygulanan posttravmatik beyin omurilik sıvısı (BOS) fistülü olan hastaların klinik sonuçlarını araştırmak ve bunu non-travmatik nedenlerle KLD uygulanan hastalarla karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2018–Aralık 2019 tarihleri arasında beyin ve sinir cerrahisi kliniğine yatırılan ve KLD takılan hastaların dosyası incelendi. Bu hastaların tanısı, demografik özellikleri, BOS sonuçları ve klinik sonuçları değerlendirildi. Travma nedeniyle dura defekti ve BOS fistülü olan hastaların sonuçları diğer sebeplerle BOS fistülü olan ve lomber drenaja alınan hastalarla karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplam 45 hastaya 51 kez KLD uygulandı. Hastalardaki yaş ortalaması 38.84 yıl olup hastaların 27’si (%60) erkek idi. Yedi (%15.55) hastaya posttravmatik BOS fistülü nedeniyle, 38 hastaya ise tümör veya malformasyon cerrahisi sonrası KLD uygulandı. Beş hastada ateşli silah yaralanması (ASY) sonrası dura defektine bağlı BOS fistülü gelişmiş iken iki hastada trafik kazası sonrası BOS fistülü gözlenmiştir. Staphylococcus epidermidis posttravmatik BOS fistülü olan bir hastada, Serratia marcescens ise posterior fossa tümörüne sekonder BOS fistülü olan hastada üremiştir. Posttravmatik KLD uygulan yedi hastadan hiçbirisi takip sürecinde ölmemiş iken tümörlere bağlı KLD uygulan hastalarda bir tanesi takip sürecinde sepsisden dolayı kaybedilmiştir.
TARTIŞMA: Posttravmatik BOS fistüllerinde KLD uygulaması güvenli ve etkili bir tedavi yöntemidir. Özellikle ateşli silah yaralanmalı hastalarda BOS fistülünün tedavisinde revizyon cerrahisi yapılmadan önce mutlaka KLD uygulanmalıdır. Daha geniş travma gruplarında daha farklı parametreler ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: This study aims to investigate the clinical outcomes of patients who underwent closed continuous lumbar drainage (CLD) for post-traumatic cerebrospinal fluid (CSF) fistula and to compare with those of non-traumatic patients.
METHODS: The data of patients who were treated in the department of neurosurgery between January 2018 and December 2019 and underwent CLD were analyzed. The diagnosis, demographic characteristics, CSF results and clinical outcomes of these patients were evaluated. The outcomes of the patients with dura defect and CSF fistula due to trauma were compared with patients who underwent CLD for other diagnoses.
RESULTS: In this study, 45 patients underwent CLD for 51 times. The mean age was 38.84 years, and 27 (60%) of the patients were male. Seven (15.55%) patients underwent CLD due to post-traumatic CSF fistula and 38 patients after tumor or malformation surgery. While five patients developed CSF fistula due to dura defect after gunshot injury, two patients developed CSF fistula secondary to motor vehicle accident. Staphylococcus Epidermidis was isolated in one patient among post-traumatic CSF fistula patients while Serratia Marcescens was isolated in patients with CSF fistula secondary to posterior fossa tumor surgery. While none of the seven patients died during the follow-up period in post-traumatic group, one of the 38 patients with CLD secondary to tumor surgery was lost due to sepsis in the follow-up period.
CONCLUSION: CLD in post-traumatic CSF fistulas is a safe and effective treatment method. Especially in patients with gunshot wounds, CLD should be performed before revision surgery in the treatment of CSF fistula. Studies with different parameters are needed in larger trauma populations.

22.Intraperitoneal rupture of the hydatid cyst disease: Single-center experience and literature review
Cemalettin Koc, Sami Akbulut, Tevfik Tolga Sahin, Adem Tuncer, Sezai Yilmaz
PMID: 32946087  doi: 10.14744/tjtes.2020.32223  Pages 789 - 797
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı intraperitoneal hidatik kist rüptürü gelişen hastalarla ilgili merkezimizin deneyimlerini literatür verileri ışığında sunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2003 ile Temmuz 2020 tarihleri arasında kliniğimiz tarafından intraperitoneal hidatik kist rüptürü sebebiyle ameliyat edilen 29 hastanın demografik, klinik, radyolojik ve postoperatif takip verileri retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Yaşları 16 ile 79 yıl (median: 39, IQR=25.5) arasında değişen 29 hastanın 16 (55.2%)’sı erkek ve 13’ü kadın idi. Hastaların 21(72.4%)’inde spontaneous, 7’sinde travmatik (iatrogenic=2) ve birinde ateşli silah yaralanmasına bağlı hidatik kist rüptürü gelişti. Hastaların çoğu semptom ve bulguların başlamasından sonraki ilk 24 saat içinde acil servise başvurmuştu. WBC sayıları 8.600 ile 30.900/mm3 (median=12.100, IQR=5.7) arasında değişmekteydi. Rüptüre kistlerin 25 (86.2%)’i karaciğer, 2’si dalak ve geriye kalan 2’si pelvis lokalizasyonundaydı. Karaciğerde rüptüre olan kistlerin 19 (76%)’u sağ lob lokalizasyonundaydı. Rüptüre kistlerin çapları 40 ile 200 mm (median= 90, IQR=50) arasında değişmekteydi. Karaciğer yerleşimli rüptüre kistlerin 20 (80%)’sine konservatif cerrahi (partial pericystectomy gibi) işlem uygulanırken geriye kalan 5 (20%) hastaya radikal cerrahi (pericystectomy gibi) işlem uygulandı. Cerrahi işlem sırasında karaciğer yerleşimli rüptüre kistlerin 12 (48%)’inde kist kavitesinde veya karaciğer kesi yüzeyinde safra orifisi tespit edildi. Koledok çapı geniş olan veya kist kavitesinde geniş safra orifisi olan 6 (24%) hastaya koledok explorasyonu ve t-tube drenaj işlemi uygulandı. Bir hasta kist rüptürüne sekonder kardiopulmoner komplikasyonlar sebebiyle postoperatif birinci günde kaybedildi. Postoperatif median 1416 günlük takipte 7 (24.1%) hastada nüks gelişti.
TARTIŞMA: Intraperitoneal rüptür hidatik kist hastalığının hayatı tehdit eden bir komplikasyonudur. Hızlı tanı ve cerrahi tedavinin zamanlaması hayati önem arz eder. Anaflaktik komplikasyon gelişen hastalarda allerjik reaksiyonlara yönelik medikal tedaviye olabildiğince hızlıca başlanmalıdır. Her ne kadar skolosidal ajanlar kullanılsa bile rüptür sonucunda periton boşluğuna dökülen kız veziküller daha sonra nüks gelişmesi için en önemli risk faktörüdür. Bu yüzden tüm karın boşluğu itina ile kontrol edilmelidir.
BACKGROUND: The primary aim of this study was to present our experience on intraperitoneal rupture of the hydatid cyst in guidance of literature data.
METHODS: Demographical, clinical, radiological and postoperative follow-up data of 29 patients who underwent surgical treatment in our institution with an indication of intraperitoneal rupture of the hydatid cyst from January 2003 to July 2020 were analysed retropectively.
RESULTS: Among the 29 patients with an age range of from 16 to 79 years ( median= 39, IQR=25.5), 16 were male (55.2%) and 13 were female (44.8%). Intraperitoneal rupture of the hydatid cyst was spontaneous in 21 (72.4%), traumatic in 7 (24.13%) (2 of them were iatrogenic) and was due to shotgun in one patient. Vast majority of the patients were admitted to the emergency department in the first 24 hours after the onset of sign and symptoms. WBC varied from 8.600 to 30.900/mm3 (median=12.100, IQR=5.7). Ruptured cysts were localised in liver (n=25, 86.2%), in spleen (n=2, 6.89%) or in pelvis (n=2, 6.89%) and diameter varied from 40 to 200 mm (median= 90, IQR=50). Among the cysts ruptured in liver, 19 (76%) of them were localised in right lobe. Among the ruptured cysts of liver, 20 (80%) of them underwent conservative surgery (partial pericystectomy etc), remaining 5 patients (20%) underwent a radical surgical treatment (pericystectomy etc). A biliary orifice was diagnosed during surgical exploration in either cyst cavity or cut surface of liver in 12 (48%) of the patients. Patients with a dilated common bile duct or a visible biliary duct orifice in cystic cavity underwent common bile duct exploration and T-tube drainage procedure (n=6, 24%). One patient died on postoperative day one, due to cardiopulmonary complications secondary to cyst rupture. All along the postopeartive follow-up of median 1416 days, seven (24.1%) patients were diagnosed for diseased recurrence.
CONCLUSION: Intraperitoneal rupture of the hydatid cyst is a life-threatening complication of hydatid cyst disease, for which diagnosis without delay and timing of surgical treatment is essential. Anaphylactic shock cases require rapidly initiation of medical treatment against allergic reactions. Despite scolocidal agents, vesicular spread into peritoneal cavity account for the major risk factor for disease recurrence. Hence, abdominal cavity should be explored cautiously.

23.The mid-term effects on quality of life and foot functions following pilon fracture
Yüksel Uğur Yaradilmis, Mustafa Caner Okkaoglu, Alparslan Kılıç, Bahtiyar Haberal, İsmail Demirkale, Murat Altay
PMID: 32946104  doi: 10.14744/tjtes.2020.85601  Pages 798 - 804
AMAÇ: Pilon kırıkları az görülmesine rağmen tedavisi zor olması nedeniyle ortopedik cerrahlar tarafından önemsenmiştir. Değişen cerrahi yöntemlere rağmen kötü sonuç ve yüksek komplikasyonlar görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, pilon kırığı nedeniyle açık redüksiyon ve iç fiksasyon (ORIF) yaptığımız hastalarda ayak fonksiyonları ve hayat kalitesini etkileyen değişkenleri incelemek ve komplikasyonlarla ilişkilendirmek.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Ocak 2010–Aralık 2016 tarihleri arasında, pilon kırığı nedeniyle ORIF uygulanan 45 hasta demografik verileri, kırık sınıflaması ve cerrahi tekniğe göre toplam 10 kategoriye göre AOFAS ve SF-12 ile değerlendirildi. Hastalar fonksiyonel değerler haricinde komplikasyonlar olarak enfeksiyon, yumuşak doku defekti, dizilim bozukluğu, kaynamama, artroz ve Sudeck atrofisi açısından da hastaların kayıtları incelendi. AOFAS 85 altı olan ve düşük SF12 olan hastaların değişkenleri incelendi ve komplikasyonlarla ilişkisi değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama takip süresi 3.7 yıl olup (2–7 yıl). AOFAS değerlerine bakıldığında, Ruedi-Allgower sınıflaması arttığında (p=0.010), AO sınıflaması arttığında (p=0.020), eşlik eden lateral malleol kırığında (p=0.028) ve Ovadia-Bell kriterleri’ne göre non-anatomik olması durumunda (p=0.031) AOFAS değerleri 85’in altına düşmektedir. SF-12 PCS değerlerine bakıldığında, Ruedi-Allgower sınıflaması arttığında (p=0.018), Ovadia-Bell kriterleri’ne göre non-anatomik olması durumunda (p=0.012) SF-12 PCS değerlerinde düşme gözlendi. SF-12 PCS ile AOFAS değerlerinde korelasyon gözlendi (p=0.000).
TARTIŞMA: Tibia pilon kırıklarında ORIF ile başarısızlık nedeni Ruedi 3, lateral malleol kırığı, cerrahi anatomik olmayan redüksiyon olarak bulundu. Ayak fonksiyonlarındaki başarısızlık hem erken dönem hem de orta dönemde hayat kalitesini doğrudan etkilemektedir.
BACKGROUND: Although pilon fractures are uncommon, they are of importance to orthopaedic surgeons because of the difficulty of treatment. Poor outcomes and high complication rates are seen despite various surgical methods. This study aims to examine the changes affecting the quality of life and foot functions in patients applied with open reduction and internal fixation (ORIF) for a pilon fracture.
METHODS: In this study, a total of 45 patients treated with ORIF for a pilon fracture in our clinic between January 2010 and December 2016 were evaluated with AOFAS and SF-12 in a total of 10 categories according to demographic data, fracture classification and surgical technique. In addition to functional values, patient records were examined regarding complications, including infection, soft-tissue defect, malalignment, non-union, arthrosis and Sudeck atrophy. In patients with AOFAS <85 and low SF-12 scores, variables were examined and the relationship with complications was evaluated.
RESULTS: The mean follow-up period was 3.7 years (range 2 to 7). The AOFAS value was determined to fall to <85 when the Ruedi Allgower classification increased (p=0.010), when AO classification increased (p=0.020), when there was a concomitant lateral malleolar fracture (p=0.028), and when the status was non-anatomic according to the Ovadia Bell criteria (p=0.031). The SF-12 PCS value was observed to decrease when the Ruedi Allgower classification increased (p=0.018) and when the status was non-anatomic according to the Ovadia Bell criteria (p=0.012). A correlation was determined between the SF-12 PCS and the AOFAS values (p=0.000).
CONCLUSION: The reasons for the failure of ORIF in tibia pilon fractures were found to be Ruedi 3 classification, concomitant lateral malleolar fracture, and non-anatomic surgical reduction. Failure in foot functions has a direct effect on quality of life in both the short and mid term.

24.Management of thoracolumbar injury classification and severity score of 4 (TLICS=4) thoracolumbar vertebra fractures: Surgery versus conservative treatment
Evren Karaali, Osman Ciloglu, Altuğ Duramaz, Aslihan Kusvuran Ozkan, Timur Ekiz
PMID: 32946086  doi: 10.14744/tjtes.2020.30524  Pages 805 - 810
AMAÇ: Torakolomber yaralanma sınıflaması ve ciddiyet skoru 4 (TLICS = 4) olan nörolojik intakt torakolomber vertebra kırıklı hastalarda cerrahi tedavi ve korse tedavisinin klinik ve radyografik sonuçlarının karşılaştırılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Travmatik torakolomber kırık (T11-L2), TLICS 4 skoru ve en az 24 ay takip edilen hastalar alındı. Hastalar cerrahi ve korse gruplarına ayrıldı. Gruplar klinik ve demografik özellikler, lokal kifoz açıları (LKA), vertebra yükseklik kaybı yüzdesi (VYK), Oswestry Engellilik İndeksi (ODI), Visual Analog Skala (VAS) ve işe geri dönme süresi açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Cerrahi grubunda 74 hasta (71 erkek, 3 kadın), korse grubunda 76 hasta (58 erkek, 18 kadın) vardı. Cerrahi grupta ameliyat sonrası ilk altı ay içinde VAS skorlarında daha iyi olsa da 24. ayda gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (sırasıyla, p<0.001 ve p=0.270). ODI, LKA ve VYK cerrahi grubunda anlamlı olarak düşüktü (sırasıyla, p<0.001, p<0.001 ve p<0.001). İşe geri dönüş süresi ameliyat grubunda anlamlı olarak daha kısa idi (p<0.001).
TARTIŞMA: Torakolomber kırıkları olan nörolojik olarak intakt TLICS 4 hastaların cerrahi tedavisinin, korseye göre daha iyi klinik ve radyografik sonuçları olduğunu saptandı. Ayrıca, hastaların işe dönüş sürelerinin cerrahi tedavi ile kısaltıldığı gösterildi. TLICS 4 torakolomber vertebral kırıkların tedavisinde cerrahi tedavi ilk ve uygun seçenek olarak görünmektedir.
BACKGROUND: This study aims to compare clinical and radiographic outcomes of surgical treatment and conservative treatment with bracing in neurologically intact patients with score 4 of TLICS thoracolumbar vertebra fractures.
METHODS: Patients with traumatic thoracolumbar junction fractures (T11-L2), the score of TLICS 4, and minimum 24-month follow-up were included in this study. Patients were divided into surgery and bracing groups. The groups were compared concerning clinical and demographical features, local kyphotic angles (LKA), vertebra height loss percentage (VHL), Oswestry Disability Index (ODI), Visual Analog Scale (VAS) and time to return to work.
RESULTS: There were 74 patients (71 males, 3 females) in the surgery group and 76 patients (58 males, 18 females) in the bracing group. Although the surgery group showed better improvement in VAS scores within six months postoperatively, no significant difference was observed at the 24th-month evaluation (p<0.001 and p=0.270, respectively). ODI, LKA and VHL were significantly lower in the surgery group (p<0.001, p<0.001 and p<0.001, respectively). In addition, return to work was significantly earlier in the surgery group (p<0.001).
CONCLUSION: The findings obtained in this study suggest that the surgical treatment for TLICS 4 patients with thoracolumbar fractures has better clinical and radiographic outcomes than the bracing. Moreover, returning time to the work of patients is shortened with surgical treatment. The surgical treatment seems to be the first and the appropriate choice in the management of TLICS 4 thoracolumbar vertebral fractures.

25.Comparison of functional outcomes in patients fixed with dynamic hip screw and proximal femur nail-anti-rotation in A1 and A2 type intertrochanteric femur fractures
Hüseyin Fatih Sevinç, Meric Cirpar, Ibrahim Deniz Canbeyli, Bülent Dağlar, Birhan Oktas, Serhat Durusoy
PMID: 32946090  doi: 10.14744/tjtes.2020.39888  Pages 811 - 817
AMAÇ: Dinamik hip screw (DHS) ve proksimal femoral çivi-antirotasyonu (PFN-A) implantları ile tedavi edilen hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı’nda femur intertrokanterik kırığı nedeniyle DHS ve PFN-A kullanılarak ameliyat edilen, en az 12 ay takibi olan 66’sı erkek, 56’sı kadın olan toplam 122 hasta alındı. Hastaların erken postoperatif grafilerinde kırığın redüksiyonu değerlendirilmesi, boyun cisim açısı ve tip apeks mesafesi ölçümleri yapıldı. Postoperatif 1. ay, 3. ay, 6. ay, 12. ay yapılan takiplerinde kalça eklem hareket açıklığı, uyluk-kalça ağrısı, Trendelenburg pozitifliği bakıldı ve takiplerdeki ve kaynama sonrası çekilen grafilerinde redüksiyon, fiksasyon kaybı, boyun cisim açısı ve tip apeks mesafesi ölçümleri yapıldı. Hastalar kaynama sonrası dönemde Kalça Harris Skoru ile değerlendirildi.
BULGULAR: Kullanılan implanttan bağımsız olarak implant yetmezliği görülen grupta erken postoperatif ölçülen tip apeks mesafesi ortalaması 27.6 iken implant yetmezliği görülmeyen grupta 21,6 idi ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. Kullanılan implanttan bağımsız olarak implant yetersizliği görülen grupta erken postoperatif ölçülen boyun cisim açısı ortalaması 123 iken implant yetersizliği görülmeyen grupta 130 idi ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. İmplant yetersizliği görülen hastaların tümünde erken postoperatif ölçülen boyun cisim açısının 128 derecenin altında olduğu saptandı. İmplant yetersizliği görülmeyen hastaların %94’ünün erken postoperatif ölçülen boyun cisim açısının 128 derecenin üstünde olduğu saptandı.
TARTIŞMA: İmplant yetersizliği olan hastaların tümünde erken postoperatif boyun cisim açısının 128° altında olması ve implant yetersizliği görülmeyen hastaların %94’ünde erken postoperatif boyun cisim açısının 128° ve üzerinde olması cerrahi sırasında bu açının anatomik şekilde restore edilmesinin önemini ortaya çıkarmaktadır. İmplant yetersizliği görülen grupta TAD’nin ortalama 27.5 mm ve implant yetersizliği görülmeyen grupta ortalama 21.7 olması, bu sistemlerin implantasyonunda tedavi başarısı açısından tekniğin en az seçilen implant türü kadar önemli olduğunu göstermektedir.
BACKGROUND: We aimed to compare clinical and functional outcomes between patients treated with Dynamic hip screw (DHS) and Proximal Femoral Nail-Antirotation (PFN-A) implants.
METHODS: This study included 122 patients (66 men [54.1%] and 56 women [45.9%]) who underwent surgery with DHS and PFN-A for an intertrochanteric femur fracture and had at least 12 months follow-up. Reduction assessment, femoral neck-shaft angle and tip-apex distance measurements were performed in early postoperative radiographs. On control visits in months 1, 3, 6 and 12, range of motion, thigh or hip pain, and Trendelenburg positivity were assessed in clinical examination and reduction assessment, femoral neck-shaft angle and tip-apex distance measurements were performed on radiographs after the union. Patients were assessed using Hip Harris Score after the union.
RESULTS: Regardless of implant type used, mean tip-apex distance measured at the immediate postoperative period was 27.6 in patients with implant failure, whereas 21.6 in patients without, indicating a significant difference. Again, mean femoral neck-shaft angle measured at the immediate postoperative period was 123 degree in patients with implant failure, whereas 130 degree in those without, indicating a significant difference. It was found that the femoral neck-shaft angle was <128 degree in all patients with implant failure whereas it was >128 degree in 94% of patients without implant failure at immediate postoperative period.
CONCLUSION: The findings regarding femur neck-shaft angle at the immediate postoperative period was <128 degree in all patients with implant failure and that it was ≥128 degree in 94% of patients without implant failure emphasize the importance of anatomic restoration in femur neck-shaft angle during surgery. The finding that mean tip-apex distance was 27.6 mm in patients with implant failure and 21.6 mm in patients without implant failure indicates that the technique is as important as implant type selected for treatment success of the implantation.

26.Injury mechanisms of ankle fractures with dislocation and analysis of differences on functional outcome
Yüksel Uğur Yaradilmis, Caner Öğük, Mustafa Caner Okkaoglu, Ahmet Ateş, İsmail Demirkale, Murat Altay
PMID: 32946097  doi: 10.14744/tjtes.2020.57034  Pages 818 - 825
AMAÇ: Mevcut sınıflandırmalarda ve literatürde çıkığın eşlik ettiği ayak bileği kırıklarına ayrıca önem verilmemiştir. Çalışmamızda, ayak bileği kırıklarına eşlik eden çıkıklardaki yaralanma mekanizması, fonksiyonel sonuçlar ve komplikasyonlar açısından farklılıkları belirlemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Ocak 2012–Aralık 2018 tarihleri arasında, ayak bileği kırığı nedeniyle ameliyat edilen 285 hasta geriye dönük olarak incelendi. Kırıklara eşik eden çıkıklar kaydedildi. Çıkığın eşlik ettiği ayak bileği kırıkları (AF-D) ile çıkığın eşlik etmediği ayak bileği kırıkları (AF-WD) arasında fonksiyonel skorlar ve komplikasyonlar karşılaştırıldı. Mevcut sınıflamalar (Lauge-Hansen ve Danis-Weber sınıflamaları) ile çıkığın birlikteliği ve fonksiyonel sonuçlara etkisi de değerlendirildi. Hastalar fonksiyonel değerler haricinde takiplerdeki enfeksiyon, yumuşak doku defekti, dizilim bozukluğu, kaynamama, artroz ve Refleks Sempatik Distrofi Sendromu (RSD) açısından da incelendi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 44.7±12.04 (18–72), takip süresi 3.2 yıl idi. Hastaların 88’inde (%30.8) ayak bileği kırıkları çıkıkla birlikte gözlendi. Çıkık hastalarının hepsinde koronal planda çıkık gözlenirken, 37’sinde sagital planda da anteriora çıkık gözlendi. AF-WD ve AF-D gruplarında sırasıyla AOFAS 84.05±10.5, 80.33±9.47 (p=0.379), VAS değerlendirmesi ise 1±0.5, 1.23±0.48 (p=0.117) olmak üzere benzer fonksiyonel sonuçlar gözlendi. AOFAS değerleri Lauge-Hangene ve Danis-Webere göre değerlendirildiğinde altgruplar arası fark gözlenmedi (p=0.562, 0.723). AF-WD grubunda 2, AF-D grubunda 7 artroz gözlendi (p=0.004). AF-WD grubunda 2, AF-D grubunda 10 hastada RSD gözlendi (p=0.000).
TARTIŞMA: Ayak bileği kırığına eşlik eden çıkıkların, fonksiyonel skorlarda kötüleşmeye neden olmadığı gözlenmekle birlikte artroz ve RSD bu hastalarda daha sık bulundu. Mediko legal açıdan artroz hakkında hastaların bilgilendirilmesi gerekmekte ve RSD de bu hastalarda önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
BACKGROUND: In the existing classifications, no importance is given to dislocations accompanying ankle fractures. The present study aims to investigate differences in injury mechanisms of ankle fractures with concomitant dislocation injury in respect of functional outcomes and complications.
METHODS: A retrospective evaluation was carried out of 285 patients who underwent surgery in our clinic for an ankle fracture between January 2012 and December 2018. A comparison was made of functional scores and complications between the patients with ankle fracture with dislocation (AF-D group) and patients with ankle fracture without dislocation (AF-WD). The correlation of dislocation with current classifications (Lauge-Hansen and Danis-Weber) and the effects on functional outcomes were also evaluated. In addition to functional scores, a record was also made for each patient of infection during follow-up, soft-tissue defect, malalignment, non-union, arthrosis and Reflex Sympathetic Dystrophy Syndrome (RSD).
RESULTS: The mean age of the patients was 44.7±12.04 years (range, 18-72 years) and the mean follow-up period was 3.2 years. Ankle fracture with dislocation was observed in 88 (30.8%). Similar functional results were determined in the AF-WD and AF-D groups with mean AOFAS 84.05±10.5, and 80.33±9.47, respectively (p=0.379), and mean VAS scores of 1±0.5 and 1.23±0.48, respectively (p=0.117). When the AOFAS values of the dislocation function results were evaluated according to the Lauge-Hansen and Danis-Weber subgroups, no significant difference was observed (p=0.562, 0.723). Arthrosis was seen in two of the AF-WD group and seven of the AF-D group (p=0.004). RSD was determined in two of the AF-WD group and in 10 of the AF-D group (p=0.000). From a medico-legal perspective, patients should be informed about arthrosis, and RSD is another significant problem encountered in this patient group.
CONCLUSION: Although dislocation accompanying ankle fracture was not seen to worsen functional results, arthrosis and RSD were determined more often in these patients.

CASE REPORTS
27.Tension gastrothorax secondary to trauma in the emergency room: A case report
Abdullah Algın, Mehmet Özgür Erdogan, Mehmet Sarıaydın, Korkut Bozan, Serdar Özdemir, Ibrahim İnan
PMID: 32946105  doi: 10.14744/tjtes.2019.94694  Pages 826 - 828
Tansiyon gastrotoraks, abdominal içeriğin toraksa yer değiştirmesi ve intratorasik bölgeye uygulanan baskı sonucu mediastinal kayma ile seyreden klinik bir durumdur. Genellikle doğuştan veya edinilmiş (cerrahiye sekonder) diyafragma defekti nedeniyle olup, nadiren travmaya sekonder görülür.Kırk yaşında erkek hasta, araç içi trafik kazası sonrası acil servise başvurdu. Hafif göğüs ağrısı dışında aktif bir şikayeti yoktu. Oskültasyonda sol akciğer tabanında solunum sesleri ile birlikte bağırsak sesleri duyuldu. Çekilen bilgisayarlı toraks tomografisinde sol taraflı diyafragma hernisi izlendi. Kısa süre sonra desatürasyon ve juguler venöz dolgunluk gelişen hastaya nazogastrik dekompresyon uygulandı. Ardından açık cerrahi girişim amaçlı ameliyata alındı. Akut başlangıçlı ciddi solunum yetersizliğinin ayırıcı tanısında travmatik tansiyon gastrotoraks düşünülmelidir. Hızlı klinik ve radyolojik değerlendirme ile tanı konulabilir.
In tension gastrothorax, the abdominal contents are displaced into the thorax, leading to a mediastinal shift that arises from the pressure placed on the intrathoracic region. This condition is often due to a congenital or acquired (secondary to surgery) diaphragmatic defect and is rarely seen secondary to trauma. A 40-year-old man presented to the emergency department after an in-vehicle traffic accident. He had no active complaint other than mild chest pain. On auscultation, breath sounds were audible in the left lung base and bowel sounds were heard. Computed tomography of the thorax revealed left-sided diaphragmatic hernia. The jugular vein was distended, and the patient became desaturated in the emergency room. Nasogastric decompression was performed, and the saturation improved. The patient underwent open surgery. Traumatic tension gastrothorax should be considered in the differential diagnosis of acute-onset severe respiratory failure. It can be diagnosed by rapid clinical and radiological evaluation.

28.Hemorrhagic adrenal myelolipoma after trauma to left adrenal gland: A case report
Tse-Hao Chen, Pei Fang Lai, Yung-hsiang Hsu
PMID: 32946106  doi: 10.14744/tjtes.2019.UTD-99457  Pages 829 - 832
Miyelolipomlar, matür yağ dokusu ve hematopoetik elementlerden oluşan nadir iyi huylu tümörlerdir. Travmatik adrenal yaralanma ile ilişkili adrenal miyelolipomlar, bezin sınırlı boyutu ve iyi korunan pozisyonu nedeniyle sol tarafta nispeten nadirdir ve daha az yaygındır. Elli dokuz yaşında kadın hasta, altı saat önce yataktan düştükten sonra sol karın bölgesine yayılan aralıklı sol yan ağrısı şikayeti ile acil servise başvurdu. Vital bulguları stabildi ve sol yan bölgede ve sol karın bölgesinde hassasiyeti mevcuttu. Başlangıç hemoglobin düzeyi 12.9 g/dL idi. Travma için ultrason ile yatak başı değerlendirmede sol böbrek sınırları belirsiz olarak saptandı. Kontrastlı abdominal bilgisayarlı tomografide (BT) sol suprarenal bölgede 11.6×10.4×8.8 cm boyutunda yer kaplayıcı bir kitle ile birlikte alt polde aktif kanama saptandı. Anjiyografide herhangi bir aktif kontrast madde ekstravazasyonu saptanmadı. Anjiyografi ile eş zamanlı olarak BT eşliğinde biyopsi başarılı bir şekilde gerçekleştirildi. Biyopsi örneğinin patolojik değerlendirmesi, az sayıda eritrosit ve lökosit içeren çoğunlukla yağ dokusunun varlığını ortaya koymuştur. Hastaya adrenal miyelolipom tanısı konuldu ve tümör rezeksiyonu ile sol adrenalektomi için üroloji servisine yatırıldı. Tüm künt abdominal yaralanmaların %5’inden azında tesadüfen bulunan adrenal miyelolipomun olağandışı bir sunumu olan travmatik adrenal yaralanma, karın travmasına bağlı kanama olgularında acil tedavi için dikkate alınmalıdır.
Myelolipomas are rare benign tumors comprised of mature adipose tissue and hematopoietic elements. Adrenal myelolipomas associated with traumatic adrenal injury are relatively rare and less common on the left due to the limited size and well-protected position of the gland. A 59-year-old female admitted to the emergency department with intermittent left flank pain radiating to the left abdomen after falling from the bed six hours earlier. Her vital signs were stable, and she had tenderness over the left flank area and left abdomen. Her initial hemoglobin level was 12.9 g/dL. Bedside focused assessment with sonography for trauma revealed unclear left kidney margins. Contrast abdominal computed tomography (CT) revealed a space-occupying mass, 11.6×10.4×8.8 cm in dimension, in the left suprarenal region with active bleeding in the lower pole. Angiography did not reveal any active contrast medium extravasation. The CT-guided biopsy, was well performed concomitantly with angiography. Pathological assessment of the biopsy specimen revealed the presence of mostly adipose tissue with few erythrocytes and leukocytes. She was diagnosed with adrenal myelolipoma and admitted to the urology ward for left adrenalectomy with tumor resection. Traumatic adrenal injury, an unusual presentation of adrenal myelolipoma incidentally found in less than 5% of all abdominal blunt injuries, should be considered in cases of bleeding with trauma to the flank for prompt treatment.

LookUs & OnlineMakale