p-ISSN: 1306-696x  |  e-ISSN: 1307-7945
Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 29 (9)
Cilt: 29  Sayı: 9 - 2023
DIĞER
1. 
Ön Sayfalar
Front Matters

Sayfalar I - VIII

DENEYSEL ÇALIŞMA
2. 
Mezenter İskeminin Erken Tanısında Thiol, CRP ve Laktat'ın Öneminin Araştırılması: Hayvan Deneyi Modeli
Research of Importance of Thiol, CRP and Lactate in Diagnosing Mesenteric Ischemia At An Early Stage: Animal Model
Fırat Canlıkarakaya, Bülent Cavit Yüksel, Sadettin Er, Yasir Keçelioğlu, Salim Neselioglu
PMID: 37681723  PMCID: PMC10560810  doi: 10.14744/tjtes.2023.45234  Sayfalar 949 - 955
Giriş ve Amaç: Akut mezenterik iskemi özellikle yaşlı popülasyonda görülmektedir. Ortalama yaşam ömrünün arttığı günümüz dünyasında giderek artan bir insidansa sahiptir. Erken tanı morbidite ve mortaliteyi azaltan en önemli etken olup, erken tanıyı sağlamada sensitivitesi ve spesifitesi yüksek bir belirteç halen bulunmamaktadır. Biz bu çalışmamızda thiol ile mevcut aktif kullanılan belirteçler olan C reaktif protein ve laktat ile karşılaştırarak mezenterik iskemi erken tanısında daha sensitif ve spesifik bir serum belirteci bulmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 32 adet 10-12 haftalık 250-300 gr ağırlığında Wistar Albino erkek rat kullanıldı. 32 rat bir tanesi kontrol olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Diğer 3 grubun superior mezenter arteri bağlandı. Bir gruptan 2, ikinci gruptan 4, üçüncü gruptan 6 saat sonra kan örneği alınarak ratlar sakrifiye edildi. Sakrifiye edilen deneklerde mezenter iskemi ve düzeyi gözlendi. Alınan örnekler uygun koşullarda ayrıştırılarak biyokimyasal olarak analiz edildi.
Bulgular: CRP iskemi süresi arttıkça yükselmekle beraber bu yükseliş istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p>0, 05). Laktattaki değişimler ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0, 05). Total ve native thiol değerlerinin değişimleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0, 05).
Sonuç: Akut mezenterik iskeminin erken tanısında CRP non spesifik bir parametre olmakla beraber laktat çalışmamızda da görüldüğü gibi önemini korumaktadır. Total thiol ve native thiol değişim farkları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu anlamlı farkın kendini 4. saat değerlerinde göstermesi erken tanıda bu parametrelerin önemini gözler önüne sermektedir. Thiol parametrelerinin ucuz ve hızlı sonuçlanması sayesinde literatüre eklenecek yeni çalışmalar ile mezenter iskemi tanısında yol alınabileceği düşünülmektedir.

KLINIK ÇALIŞMA
3. 
Farklı dikiş materyallerinin bağırsak anastomoz iyileşmesi üzerine etkileri: Deneysel bir çalışma
The comparison of the suture materials on intestinal anastomotic healing: an experimental study
Osman Uzunlu, Emrah Aydın, Erdem Çomut, Esin Avcı, Hande Şenol
PMID: 37681730  PMCID: PMC10560814  doi: 10.14744/tjtes.2023.86579  Sayfalar 956 - 962
AMAÇ: Deneysel ve karşılaştırmalı çalışmada, üç farklı dikiş materyalinin intestinal anastomoz iyileşmesi üzerindeki lokal etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Üniversite Etik Kurulu'nun (E-60758568-020-176720) etik onayı alındıktan sonra çalışmaya başlandı. 24 sıçan üzerinde prospektif, deneysel bir karşılaştırmalı analiz yapıldı. Denekler üç eşit gruba ayrıldılar; Grup 1'e vikril dikiş materyali ile kolon anastomozu yapıldı, Grup 2; polipropilen dikişle kolonik anastomoz yapıldı ve Grup 3’e; polidioksanon (PDS) dikişle kolonik anastomoz uygulandı. İkinci operasyon postoperatif 7. günde yapıldı. Adezyon skoru, anastomoz kaçağı, anastomoz patlama basıncı, hidroksiprolin düzeyleri ve histopatolojik incelemeler değerlendirildi.
BULGULAR: Tüm hayvanlar hayatta kaldı ve deney sırasında anastomoz kaçağı, bağırsak tıkanıklığı veya yara enfeksiyonu gözlenmedi. Adezyon skoru Diamond sınıflamasına göre değerlendirildi ve tüm gruplarda aynıydı. Medyan anastomoz patlama basıncı vikril grubunda 125.75 mmHg (10-241), polipropilen grubunda 159.25 mmHg (113-190), PDS grubunda 154.50 mmHg (20-212) bulundu. Hidroksiprolin doku konsantrasyonları; vikril grubunda 1699.92±220.8 ng/mg (1509.81-2186.47), polipropilen grubunda 1126.24±607.12 ng/mg (53.22-1815.63) ve PDS grubunda 1547.86±335.2 ng/mg (973.66 -1973.2) bulundu. Histopatoloji ile değerlendirilen enflamatuvar yanıt açısından gruplar arasında fark yoktu. Değerlendirilen tüm değişkenlerde istatistiksel anlamlılık görülmedi.
SONUÇ: Bu deneysel çalışma, intestinal anastomoz ve doku iyileşmesinin dikiş materyallerine bağlı farklı sonuçları olmadığını göstermektedir. Emilebilen, yavaş emilebilen ve emilemeyen dikiş materyalleri her durumda ve güvenle kullanılabilir.

DENEYSEL ÇALIŞMA
4. 
Papaverinin sepsis kaynaklı akut akciğer hasarında iyileştirici etkisinin sıçan modelinde radyoloji ve histoloji yoluyla gösterilmesi
Demonstration of ameliorating effect of papaverine in sepsis-induced acute lung injury on rat model through radiology and histology
Bahattin Özkul, İbrahim Halil Sever, Gürkan Yiğittürk, Çağrı Serdar Elgörmüş, Seray Gizem Gür, Oytun Erbaş
PMID: 37681716  PMCID: PMC10560817  doi: 10.14744/tjtes.2023.73580  Sayfalar 963 - 971
AMAÇ: High mobility group box-1/receptor for advanced glycation end products (HMGB-1/RAGE) etkileşiminin, periton içine feces enjekte edilerek (FIP) indüklenen akut akciğer hasarındaki (AAH) rolünün gösterilmesi, çözülebilir RAGE (sRAGE) ve HMGB-1 seviyelerinin tespit edilerek papaverinin RAGE ilişkili NF-κB yolağı üzerindeki etkisinin araştırılması ve bu etkilerin enflamatuvar ve oksidatif stres biyobelirteçlerin, toraks BT’de Hounsfield Unit (HU) değerlerinin ve histopatolojik sonuçların incelenerek desteklenmesi çalışmamızın hedefleridir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sepsisle indüklenen AAH modeli oluşturmak üzere 37 Wistar sıçana FIP uygulandı. Hayvanlar aşağıdaki gibi dört gruba ayrıldı: Kontrol grubu (tedavi almayan), plasebo grubu (FIP ve 1 saat sonra salin uygulanan), FIP ve 1 saat sonra 20 mg/kg/gün ve 40 mg/kg/gün papaverin uygulanan gruplar. FIP uygulanmasından 20 saat sonra tüm hayvanlara BT çekildi ve akciğer parankiminde HU değerleri ölçüldü. Tümör nekrosis faktör (TNF)-, HMGB1, sRAGE, C- reaktif protein (CRP), malondialdehit (MDA) ve laktik asit (LA) plazma değerleri belirlendi ve arteryel kan gazından PaO2 and PaCO2 ölçüldü. Akciğer hasarı histopatolojik olarak değerlendirildi.
BULGULAR: TNF-, IL-6, CRP, HMGB1, MDA, LA seviyeleri, histopatoloji skorları ve BT’den elde edilen HU değerleri normal gruba göre plasebo grubunda anlamlı derecede artmış ve sRAGE seviyeleri düşmüştü (Tüm bulgularda p<0.05). Papaverine uygulanan dozdan bağımsız olarak tüm bulguları anlamlı olarak tersine çevirmiş ve sRAGE seviyelerini artırarak ve proinflamatuvar sitokinleri baskılayarak HMGB1/RAGE etkileşiminin inhibisyonunu göstermiştir.
SONUÇ: AAH sıçan modelinde papaverinin iyileştirici etkileri olduğu sonucuna vardık.

KLINIK ÇALIŞMA
5. 
İnsidental saptanan apendiks nöroendokrin tümörleri: Tek merkezin uzun dönem sonuçları
Incidental presentation of appendix neuroendocrine tumor: Long-term results from a single institution
Marlen Süleyman, Abdullah Senlikci, Abdullah Durhan, Koray Kosmaz
PMID: 37681719  PMCID: PMC10560821  doi: 10.14744/tjtes.2023.78038  Sayfalar 972 - 977
AMAÇ: Apendiks nöroendokrin tümörleri (NET), apendiksin en sık görülen tümörleridir ve sıklıkla insidental olarak saptanır. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde insidental olarak tanı konulmuş apendiks NET’leri retrospektif olarak değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2009-Ocak 2022 tarihleri arasında Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’nde akut apandisit tanısı ile apendektomi yapılan 8304 hastanın 33’ünün histopatolojik sonuçları apendiks NET olarak değerlendirildi ve bu olguların retrospektif analizi yapıldı. Hastalar yaş, cinsiyet, tümör infiltrasyonu, tümör yerleşimi, tümör boyutu, cerrahi sınır, Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre grade, yapılan cerrahi, lenf nodu metastazı, Ki67 indeksi, mitoz sayısı, takip süresi ve sağkalım açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmada apendiks NET oranı %0.4 olarak bulundu.Tanı alan 33 olgunun 15’i (%45.5) erkek ve 18’i (%54.5) kadındı, hastaların yaş ortalaması 35.48 (16-84 arası) idi. 1 olguda (%3.03) pozitif cerrahi sınır saptandı ve sağ hemikolektomi gerçekleştirildi. Diğer tüm olgular apendek-tomi sonrası takibe alındı. Medyan takip süresi 89 (7-145) aydı. Hiçbir olguda nüks gözlenmedi. Bir olguda takip sırasında tümör dışı nedenlere bağlı mortalite gelişti.
SONUÇ: Apendiks NET’ler genellikle asemptomatiktir ve akut apandisit nedeniyle yapılan apendektomi sonrası insidental olarak ortaya çıkar. Apendiks NET’ler genellikle 2 cm’nin altındadır ve iyi prognoza sahiptir.

6. 
Akut kolesistit tedavisinde perkütan kolesistostomi – COVID 19 pandemisi öncesi ve sonrasının karşılaştırmalı analizi
Percutaneous cholecystostomy in the management of acute cholecystitis-comparative analysis of before and after the COVID 19 pandemic
Fatih Kılınç, Çağlayan Çakır, Ömer Yıldız, Alpen Yahya Gümüşoğlu, Abdülcelil Gezmiş, Fidan Aygün
PMID: 37681720  PMCID: PMC10560820  doi: 10.14744/tjtes.2023.22901  Sayfalar 978 - 986
AMAÇ: Perkütan Kolesistostomi (PK), cerrahi açıdan yüksek risk taşıyan akut kolesistit (AK) hastaları için minimal invaziv bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmanın amacı, COVID 19 pandemisi öncesi ve sırasında PK ile tedavi edilen akut kolesistitli hastaların özelliklerini karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2019-2021 yılları arasında akut kolesistit (AK) tanısı ile PK uygulanan hastaların verileri hastane kayıt sistemi taranarak analiz edildi. 11 Mart 2020 - 11 Mart 2021 arasındaki COVID 19 pandemi döneminde akut kolesistitli toplam 110 hasta PK ile tedavi edildi. Mart 2019-Mart 2020 arasındaki pandemi öncesi dönemde PK uygulanan 99 hasta kontrol grubu olarak çalışmaya eklendi. Çalışmaya dahil edilen 209 hastanın verileri kaydedildi ve tanımlayıcı istatistiksel analiz yapıldı. İki grubun hasta özellikleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Mart 2019-Mart 2021 tarihleri arasında AK tanısı konulan ve cerrahi açıdan yüksek risk taşıması nedeniyle ameliyat edilemeyen 209 hastanın değerlendirilmesi yapıldı. Hastaların yaş ortalaması pandemi döneminde 63.84 (21-97), pandemi öncesi dönemde 68.43 (31-100) olarak bulundu. Pandemi grubunda kadın hasta oranı %45.5, pandemi öncesi grupta %44.5’ti. Ortalama işlem-taburculuk süresi pandemi döneminde 3.85 gün, pandemi öncesi 3.34 gün saptandı. American Society of Anesthesiologists fiziksel durum sınıflaması (ASA-PS) pandemi grubu hastaların %56.4’ünde 1 veya 2, pandemi öncesi grubun %78.8’inde 3 veya 4 olarak belirlendi. Pandemi döneminde 45 (%40,9) hastada AK’ye eşlik eden komorbidite yoktu, pandemi öncesi dönemde 77 (%77.8) hastada AK’ye eşlik eden en az bir komorbid durum saptandı. Akut kolesistit için şiddet derecesi, pandemik gruptaki hastaların %97.3’ünde 2 (orta) ve pandemi öncesi gruptaki hastaların %26.3’ünde 3 (ağır) olarak saptandı. Pandemi dönemindeki 110 hastadan 14’ü COVID 19 pozitif veya şüpheliydi. Her iki grupta da PC ile ilişkili mortalite gözlenmedi. Pandemi döneminde PK yapılan 40 hastaya, pandemi öncesi dönemde ise 38 hastaya cerrahi uygulandı.
SONUÇ: Perkütan kolesistostomi, COVID 19 pandemisinin alevlendiği dönemde ameliyathane ve yoğun bakım yükünü azaltan etkili ve güvenli bir tedavi yöntemidir. Bu nedenle COVID 19 hasta sayısının arttığı dönemlerde PC endikasyonlarını genişletmek mantıklı bir seçenek gibi görünüyor.

7. 
Thiol/disülfid hemostazı, delta nötrofil indeks ve iskemi modifiye albümin’in inkarsere ve strangüle herni olgularında klinik etkinliği
Investigation of the clinical efficacy of thiol–disulfide homeostasis, delta neutrophil index, and ischemia-modified albumin in cases of incarcerated and strangulated hernia
Mehmet Arslan, Gökhan Akkurt, Burcu Akkurt, Ozgur Akgul, Ozcan Erel
PMID: 37681722  PMCID: PMC10560808  doi: 10.14744/tjtes.2023.48313  Sayfalar 987 - 995
AMAÇ: İnkarsere ve/veya strangüle inguinal herni tanısı ile başvuran hastaların tedavisi çoğu zaman cerrahidir. Strangülasyon ve nekroz mevcut ise laparotomi ihtiyacı doğar ve buna bağlı morbidite riskinde artış olabilir. Günümüzde ameliyat öncesinde bağırsakta iskemi ve nekroz olup olmadığını net olarak saptamak mümkün değildir. Bu çalışmada, thiol/disülfid hemostazı, delta nötrofil indeks (DNİ) ve iskemi modifiye albumin (İMA) para-metrelerinin inkarsere ve strangüle herni olgularında klinik etkinliğini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Nisan 2021- Kasım 2021 yıllarında genel cerrahi polikliniğine inguinal herni nedeniyle ve acil servise inkarsere ve/veya stran-güle herni ön tanısı ile başvuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar dört gruba ayrıldı; inguinal herni nedeniyle elektif onarım yapılan hastalar (Grup 1), inkarsere herni nedeniyle operasyon yapılmadan gözlemlenen hastalar (Grup 2), inkarserasyon nedeni ile bağırsak rezeksiyonu yapılmadan fıtık onarımı yapılan hastalar (Grup 3) ve strangülasyon nedeni ile bağırsak rezeksiyonu uygulanan hastalar (Grup 4) şeklinde gruplandırıldı. Ek olarak Grup 1'de olan hastalar kontrol grubu, Grup 2, 3 ve Grup 4'de olan hastalar inkarsere/strangüle herni grubu olarak tanımlandı. Hastaların demogra-fik verileri, yatış süresi, vücut kitle indeksi (VKİ), ek hastalıkları, öykü ve fizik muayene bulguları, radyolojik tetkikleri, uygulanan tedavi, WBC (White blood cells), laktat, DNİ, thiol-disülfid ve İMA parametreleri değerlendirildi.
BULGULAR: İnkarsere/strangüle grubundaki WBC, disülfid/native thiol, disülfid/total thiol ve İMA değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek iken, kontrol grubundaki native thiol, total thiol değerleri inkarsere/strangüle grubuna göre daha yüksek olarak izlendi (p<0,05). Laktat bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamakta iken (p>0.05), Grup 4 hastalarda WBC ortalaması Grup 1’e göre, bağırsak rezeksiyonu ve anastomoz yapılanlarda DNİ ortalaması ise takiple taburcu edilen gruba göre daha yüksek olarak izlendi (p<0.05).
SONUÇ: İnkarsere/strangüle herni olgularında, thiol disülfid hemostazı, İMA ve DNİ paremetrelerinin ameliyat öncesinde değerlendirilmesinin; intraoperatif olarak karşılaşılabilecek zorlukları ve hastaya uygulanacak olan cerrahi işlemi önceden tahmin etmede etkin ve kolay uygulanabilir bir yöntem olabileceği düşüncesindeyiz.

8. 
Acil cerrahi tedavi uygulanan enfektif endokardit hastalarının hastane içi sonlanımları
In-hospital outcomes of patients undergoing emergent surgical treatment in patients with infective endocarditis
Ali Kemal Kalkan, Serkan Kahraman, Gökhan Demirci, Hicaz Zencirkiran Agus, Ender Oner, Kübra Kalkan, Mustafa Yildiz
PMID: 37681726  PMCID: PMC10560818  doi: 10.14744/tjtes.2023.23162  Sayfalar 996 - 1003
AMAÇ: Enfektif endokardit birkaç farklı klinik duruma neden olabilen ve acil cerrahi tedavi gerektirebilen ciddi bir kalp hastalığıdır. Çalışmamızda akut cerrahi tedavi uygulanan enfektif endokarditli hastaların hastane içi mortalite sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif çalışmamıza akut cerrahi tedavi uygulanan enfektif endokarditli ardışık toplam 107 hasta dahil edildi. Hastalar hastane içi mortalite varlığına göre hastane içi mortalite olmayan grup 1 (n=89) ve hastane içi mortalite olan grup 2 (n=18) olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grupta demografik, laboratuvar ve klinik parametreler değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama yaş (50±14; 64±14, p<0.001) ve kronik böbrek yetmezliği insidansı [9 (%10.1); 8 (%44,4), p=0.001] grup 2'de daha yüksek, ejeksiyon fraksiyonu ise grup 2'de daha düşüktü [50.0±9.3; 44.6±12.9, p=0.039]. Pozitif kan kültürü insidansı da grup 2'de daha yüksekti [41 (46.1); 14 (77.8), p=0.014]. Aortik biyoprotez ameliyatı [2 (2.2); 6 (33.3), p<0.001] ve mitral biyoprotez ameliyatı [4 (4.5); 5 (27.8), p=0.008] grup 2'de daha yüksekti ve septik şok insidansı da grup 2'de daha yüksekti [1 (1.1); 3 (16.7), p=0.015]. Ayrıca çok değişkenli lojistik regresyon analizlerinde ileri yaş [Odds oranı: 1.068, %95CI: 1.009-1.130, p=0.024] ve pozitif kan kültürünün [Odds oranı: 4.436, %95CI: 1.044-18.848, p=0.044] hastane içi mortalitenin bağımsız belirteçleri olduğu bulundu.
SONUÇ: İleri yaş, düşük ejeksiyon fraksiyonu, yüksek kreatinin, pozitif kan kültürü, yüksek sistolik pulmoner arter basıncı, septik şok enfektif en-dokardit nedeniyle acil cerrahi uygulanan hastalarda hastane içi ölümü öngördürücüsü olarak belirlendi.

9. 
Altmış beş yaş üstü hastalarda, preoperatif dönemde yoğun bakım ünitesi ihtiyacını öngörmede kılavuza ihtiyaç var mı? ASA, LUSS, CACI, SORT indekslerinin karşılaştırılması
Is a guideline required to predict the ICU need of patients over 65 years of age during the pre- operative period? A comparison of the ASA, lung ultrasound score, Charlson age-added comorbidity index, surgical outcome risk tool indexes
Ayşe Vahapoğlu, Zuhal Çavuş, Fatma Korkan, Oğuz Özakin, Ülkü Aygen Türkmen
PMID: 37681718  PMCID: PMC10560819  doi: 10.14744/tjtes.2023.43082  Sayfalar 1004 - 1012
AMAÇ: Altmış beş yaş üstü cerrahi uygulanan hastaların, pre-intra ve postoperatif değişkenlerinin tümü postoperatif yoğun bakım ünitesi (YBÜ) takip gerekliliğini belirler. Ameliyat öncesi hem cerrahi hem anesteziyi ilgilendiren, kolay ve hızlı şekilde gerçekleştirilecek ideal skorlama sistemleri ile postoperatif YBÜ endikasyonu belirlenerek yüksek riskli hastalarda morbidite ve mortalite gelişimi engellenebilir. Çalışmamızda, YBÜ endikas-yonunu belirlemede Amerikan Anesteziyolojistler Derneği (ASA) skoru, Akciğer Ultrason skoru (LUSS), Charlson Yaş Ekli Komorbidite İndeksi (CACI), Cerrahi Sonuç Risk Aracı (SORT) skorunun etkinliklerini karşılaştırdık. Çalışmamızın hipotezi, real görsel olan LUSS’un, YBÜ endikasyonu belirlemede tarama testi olan SORT, CACI ve diğer skor olan ASA’ya göre üstün olduğunu göstermektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya, 65 yaş üstü, elektif şartlarda cerrahi uygulanacak, 101 hasta alındı. Hastaların demografik özellikleri, klinik paramet-releri, YBÜ endikasyonları, ASA, LUSS, CACI ve SORT’ları prospektif olarak hesaplanıp kaydedildi. Hastaların ASA, LUSS, CACI ve SORT’larının, postoperatif YBÜ’ne yatış ihtiyacının belirlenmesine etkisi incelendi.
BULGULAR: Ameliyat sonrası YBÜ'ne yatırılması gereken hastaların yaşı, ameliyat sonrası YBÜ'ne yatırılması gerekmeyenlere göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). Gruplar cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), sigara kullanımı ve anestezi tipi açısından farklılık göstermedi (p>0.05). ASA, LUSS, CACI, SORT postop YBÜ'ne yatırılması gereken hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). Ameliyat sonrası YBÜ endikasyonu olan hasta-lardan, ameliyat sonrası YBÜ’ne ihtiyacı olan hastaların oranı daha yüksekti (p<0.001). Konsültasyon sayısı, ameliyat sonrası YBÜ’ne yatış gerektiren hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). SORT’un, ameliyat sonrası YBÜ'ne yatış ihtiyacını tahmin etmede en yüksek doğruluk olduğu bulundu.
SONUÇ: Altımış beş yaş üstü elektif cerrahi uygulanan hastaların preoperatif değerlendirme sürecinde YBÜ endikasyonunu belirlemede ASA, LUSS, CACI, SORT’un etkili olduğu tespit edilmiştir. Buna karşın SORT’un etkinliği diğerlerinden üstün bulunmuştur.

10. 
Diyabetik ayak hastalarında yüksek HbA1c düzeyi ile hastalık şiddeti ve cerrahi seviye ilişkisi
Elevated HbA1c level associated with disease severity and surgical extension in diabetic foot patients
Simay Akyüz, Adile Begüm Bahçecioğlu Mutlu, H. Erhan Guven, Ali Murat Başak, Kerim Bora Yilmaz
PMID: 37681727  PMCID: PMC10560815  doi: 10.14744/tjtes.2023.08939  Sayfalar 1013 - 1018
AMAÇ: Diyabetik ayak hastalarında standart tedavi ve bakım yaklaşımında özellikle hücresel bağışıklık, enfeksiyon ve diğer komplikasyonların ortaya çıkmasını sınırlandırmak ve yara iyileşmesini sağlamak için glukoz ve HbA1c seviyesinin optimum düzeyde tutulması öncelikle önemsenmektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu araştırma, genel cerrahi diyabetik ayak kliniğinde, diyabetik ayak tanısıyla servis yatışı yapılarak cerrahi uygulanan ardışık 301 hasta ile yürütülmüştür. Hastalara ait HbA1c değerleri ile WAGNER ve PEDİS evreleri ile yapılan cerrahi işlemler arasındaki ilişki analiz edildi ve tedavi sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: HbA1c değerleri %10.1 ve üzeri olanlar ile, Wagner evre 4 diyabetik ayak yara gelişimi arasında istatistiksel olarak %90’lık anlamlı bir iliş-ki olduğu saptandı (p=0.037). HbA1c %10 ve üzeri olanlar ile PEDIS evre 3 yara gelişmesi arasında %85 oranında istatistiksel olarak kuvvetli bir ilişki olduğu saptandı. HbA1c değerleri arttıkça, PEDIS evre 3 yara oluşumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu analiz edilmiştir (p=0.003). HbA1c değerleri ile olgulara uygulanan cerrahi operasyonlar karşılaştırıldığında istatistiki olarak %26 oranında kuvvetli olmayan bir ilişki olduğu ve HbA1c değerleri arttıkça cerrahi amputasyon seviyesinin artabileceği saptandı.
SONUÇ: Bu araştırmanın sonuçları, diyabetik ayaklarda HbA1c değerleri yükseldikçe, Wagner ve PEDIS evrelerinin artacağı ve ilişkili olarak hastalık şiddetinin artacağı yönündedir. Yanı sıra cerrahi amputasyon sınırlarının artmasıyla doku kaybının artabileceği öngörülmektedir. Diyabetik ayak hastalık şiddetinin düşürülmesi ve uzuv kaybının önüne geçilebilmesi için diyabet tedavi ve glisemik kontrol uyumunun arttırılması gerekmektedir.

11. 
Majör yanıklı hastalarda glikoz, serum insülin düzeyleri ve insülin direncinin araştırılması: Retrospektif kesitsel bir çalışma
Investigation of glucose, serum insulin levels, and insulin resistance in patients with major burn: a retrospective cross-sectional study
Murat Ali Çınar, Ahmet Erkılıc, Kezban Bayramlar, Ali Güneş, Yavuz Yakut
PMID: 37681721  PMCID: PMC10560816  doi: 10.14744/tjtes.2023.76062  Sayfalar 1019 - 1025
AMAÇ: Literatürde majör yanıklı hastalarda insülin rezistansının görüldüğü ve bunun persistan olduğunu belirten yayınlar olsa da yeterli düzeyde değildir. Bu çalışma, majör yanıklı hastalarda travma sonrası erken dönemde insülin seviyeleri ile insülin rezistansını araştırmak ve insülin rezistansının görülme sıklığını belirlemek amacıyla planlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya toplam 68 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların hastaneye yatışlarından itibaren 4 hafta boyunca haftalık olarak değerlendirmeleri yapıldı. Değerlendirmede demografik bilgiler, yanık hasarının özellikleri, HbA1c, açlık serum glukoz düzeyleri, procalcitonin, insülin seviyeleri ile insülin direnci (IR) gibi parametrelere bakıldı.
BULGULAR: Hastaların yanık yaralanmaları değerlendirildiğinde; 69 (%75) hastada alev yanığı, 15 (%16.3) hastada elektrik yanığı saptandı. Çalışmaya alınan 68 hastanın sadece 25'inde bazı haftalarda IR görüldü. Sadece 11 (%16.17) hastada, hastaneye kabul edildikleri birinci günden taburcu olana kadar IR belirlendi. IR olan ve olmayan hastalar 2 grup olarak değerlendirildi, biyokimyasal parametreleri karşılaştırıldı ve glukoz ve prokalsitonin düzeyleri arasında anlamlı fark bulunamadı (p>0.05). Takip edilen tüm hastalarda ilk hafta glukoz düzeyi >100 mg/dl olarak belirlendi ancak sonraki haftalarda bu değerler normal referans aralığındaydı.
SONUÇ: Majör yanıklı hastalarda serum insülin düzeylerinin ve insülin rezistansının araştırıldığı bu retrospektif kesitsel çalışmada hastaların sadece bir kısmında insülin direncine rastlandı. İnsülin direncinin görüldüğü hastalarda ise bu durum persistant olduğuna dair yeterli kanıtlara ulaşılamadı. Sonuç olarak, Homa-IR'nin direkt yanık travmasıyla ilgisi olmadığı ve tedavinin seyri sırasında başka ek patolojilerin buna sebep olabileceği görüşündeyiz.

12. 
Sol torakoabdominal bıçak yaralarının tedavisinde tanısal laparoskopi gerekli midir?
Is diagnostic laparoscopy necessary in the management of left thoracoabdominal stab wounds?
Hasan Okmen, Kivilcim Ulusan, Acar Aren
PMID: 37681725  PMCID: PMC10560811  doi: 10.14744/tjtes.2023.33423  Sayfalar 1026 - 1031
AMAÇ: Diyafram rüptürünün tanısı ve cerrahi tedavi gerektiren hastaların ayırt edilebilmesi, mevcut teşhis algoritmalarına ve ileri görüntüleme tek-niklerinin varlığına ragmen halen güçtür. Zamanında tedavi edilmediğinde, kesici/delici alet yaralanmalarına bağlı akut travmatik diyafragma hasarı, organ herniasyonu mevcudiyetinde artan bir eğilimle birlikte, yüksek bir mortalite ve morbidite oranına sahiptir. Bu çalışmada, anterior torakoabdo-minal bıçak yarası olan hastalarda tanısal laparoskopinin etkinliğini araştırmayı ve olguların takip sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ekim 2012-2022 arasında kesici/delici alet yaralanması ile başvuran hastaların yer aldığı kurumsal veri tabanımızı retrospektif olarak inceledik. Tanısal laparoskopi uygulanan hastalar diyafragma yaralanması varlığına göre iki gruba ayrıldı. Demografik veriler, bilgisayarlı tomog-rafi (BT) görüntülemenin tanıdaki başarısı, hemomediastinum, pnömomediasten varlığı, tüp torakostomi uygulaması, eşlik eden organ yaralanması, cerrahi tipi, cerrahi süresi, komplikasyonları ve hastanede kalış süreleri, gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Penetran sol torakoabdominal yaralanması olan 39 hastaya tanısal laparoskopi yapıldı, BT'nin tanısal duyarlılığı %63.16 (%95 GA %38.36 ila %83.71) ve özgüllüğü %100 (%95 GA %82.35 ila %100.00) idi. Analiz edilen değişkenler açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamazken, ameliyat süresi diyafragma hasarı bulunan grupta anlamlı olarak daha uzun saptandı (p<0.01). On dört hastada eşlik eden visseral organ yaralanmaları mevcuttu.
SONUÇ: Tanısal laparoskopi, acil serviste, özellikle tecrübeli bir radyoloğun 24 saat bulunamaması durumunda ve hastanın aynı ekip tarafından yakın takibinin sağlanamadığı durumlarda altın standart bir tanı yöntemi olma özelliğini halen korumaktadır.

13. 
Acil ve elektif transüretral prosedürlerde antimikrobiyal profilaksi seçimi: Türkiye'deki duyarlılık durumu
Selection for antimicrobial prophylaxis in emergency and elective transurethral procedures: Susceptibility pattern in Türkiye
Tanju Keten, Melih Balci, Ünsal Eroğlu, Ali Yasin Özercan, Şeref Coşer, Serdar Başboğa, Koray Tatlıcı, Anil Erkan, Çağdaş Şenel, Remzi Salar, Özer Güzel, Yılmaz Aslan, Altug Tuncel, Ali Atan
PMID: 37681729  PMCID: PMC10560822  doi: 10.14744/tjtes.2023.99663  Sayfalar 1032 - 1038
AMAÇ: Bu çalışmada, acil ve elektif transüretral girişimler sırasında profilaktik antibiyotik kullanımı için en uygun antimikrobiyal ajanların tespit edilmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma Mart 2021-Mart 2022 tarihleri arasında Türkiye'nin farklı coğrafi bölgelerinde yer alan beş hastanede gerçekleştirildi. Acil ve elektif transüretral işlemler öncesinde alınan idrar kültürlerinde üreme tespit edilen hastalara ait veriler retrospektif olarak hastanelerin veri kayıt sistemlerinden elde edildi. Hastaların demografik verileri (yaş ve cinsiyet), eşlik eden hastalıkları, geçirilmiş ürolojik işlemler, ürogenital sistem anomalileri, üretral kateter kullanımı (kalıcı veya temiz aralıklı kateterizasyon), kültürde üreyen mikroorganizmalar ve antibiyotik duyarlılıkları not edildi. Son 1 ay içinde herhangi bir nedenle hastaneye yatırılan veya antibiyotik kullanan hastalar çalışma dışı bırakıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 742 erkek (51.2%) ve 708 kadın (48.8%) olmak üzere toplam 1450 hasta alındı. Hastaların oratalama yaşı 55.3±19.36 (1-98) yıl idi. En sık görülen komorbidite diabetes mellitus olarak saptandı (18.7%). İdrar kültürlerinde en sık izole edilen mikroorganizmalar, sıklık sırasına göre: ESBL (-) E. coli 418 hasta (28.8%), ESBL (+) E. coli 309 hasta (21.3%), Klebsiella pneumonia 183 hasta (12.6%), Enterococcus faecalis 124 hasta (8.6%) ve Pseudomonas aeruginosa 89 hasta (6.1%) olarak tespit edildi. Amerikan Üroloji Derneği ve Avrupa Üroloji Derneği klavuzlarının profilaksi için önerdiği antimikrobiyal ajanlara karşı duyarlılık oranları: Sefepim %87.1, Ampisilin+Sulbaktam %84, TMP-SMX %71.6, Amoksisilin + Klavulanate %63.5, Sefoksitin %59, Seftazidim %58.6, Sefuroksim %43.5, Seftriakson %43 ve Sefiksim %38.4 olarak bulundu.
SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre güncel kılavuzlar tarafından profilaksi için tavsiye edilen antimikrobiyal ajanlar idrar kültürlerinde en sık izole edilen patojenlere karşı yeterli koruma sağlamamaktadır. Ürologlar endoskopik üretral girişimler sırasında antibiyotik profilaksisini hasta bazında düşünmeli, uygun protokolleri takip etmeli ve yerel antibiyotik direncini göz önünde bulundurmalıdır.

14. 
Gebelikte travma: Olumsuz perinatal sonuçlar ve yaralanma şiddet puanının analizi
Trauma in pregnancy: An analysis of the adverse perinatal outcomes and the injury severity score
Simten Genc, Mirac Ozalp, Emine Aydın, Fatih Sahin, Neslihan Bademler, Murat İbrahim Toplu, Erhan Akturk, Veli Mihmanli
PMID: 37681724  PMCID: PMC10560812  doi: 10.14744/tjtes.2023.21533  Sayfalar 1039 - 1050
AMAÇ: Gebelikte travma, obstetrik olmayan maternal ve fetal mortalite ve morbiditenin en önemli nedenlerinden biridir. Çalışmamızın amacı travmanın tipine ve şiddetine göre oluşabilecek olumsuz perinatal sonuçları değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohort çalışmada, 1 Ocak 2017 ile 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum acil servislerine konsültasyon için başvuran 18-50 yaş arası travma geçirmiş gebeler değerlendirildi. Demografik özel-likler, travma bulguları, Yaralanma Şiddet Skorlaması ve obstetrik sonuçlar kaydedildi.
BULGULAR: 900'ü gebe olmak üzere toplam 1825 travma hastası konsültasyon için acil jinekoloji kliniğimize sevk edildi. Doğum bilgilerine ulaştığı-mız 153 gebe hasta çalışma grubu olarak seçildi. Hastaların yaş ortalaması 25.56±5.99 yaş, travma geçirdiği gebelik haftası ortalaması 21.59±9.89 hafta idi. Hastalarda %67.97 düşme, %30.07 şiddet ve darp ve %1.96 trafik kazası izlendi. Travma günü doğum oranları, hospitalizasyon durumları, ISS ≥9 ve kırık varlığı 3. Trimestrde anlamlı olarak yüksek bulundu. Hospitalizasyon ve 3. Trimester travmaları ISS ≥9 grubunda anlamlı olarak daha fazla görülmekteydi. (p=0.0001, p=0.028 ).
SONUÇ: Genel popülasyonla karşılaştırıldığında, travma geçirmiş gebelerde PPROM-PROM, fetal ölüm, fetal distres, sezaryen doğum, plasenta dekolmanı ve erken doğum oranları artmıştır. ISS skoru düşük olan hastalar da, ciddi travma hastaları gibi gebelik döneminde perinatal komplikas-yonlar açısından yakından izlenmelidir.

15. 
Penetran abdominal ateşli silah yaralanması olan Suriyeli mülteci çocuklarda mortalite ve morbidite için risk faktörleri: Bir yıllık deneyim
Risk factors for mortality and morbidity in Syrian refugee children with penetrating abdominal firearm injuries: an 1-year experience
Mustafa Tuşat, İsmail Özmen, Mehmet Semih Demirtaş, Can Ateş, Ayse Betül Öztürk, Nazım Abdulkadir Kankılıç, Dilek Başar
PMID: 37681717  PMCID: PMC10560809  doi: 10.14744/tjtes.2023.70658  Sayfalar 1051 - 1060
AMAÇ: Çocuklarda ateşli silahlar nedeniyle meydana gelen batın yaralanmaları, gelişen teknoloji ve ameliyat tekniklerine rağmen yüksek komplikas-yon ve mortaliteye sahip travmalardır. Bu çalışmada, Suriye’deki sivil savaş sonucu çocuklarda meydana gelen yüksek hızlı mermi ve şarapnel kaynaklı meydana gelen penetran abdominal ateşli silah yaralanmalarında mortalite ve komplikasyona etki eden faktörler değerlendirilmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma Kilis Devlet hastanesinde Ocak 2016-Şubat 2017 tarihleri arasında penetran abdominal ateşli silah yaralanması sonucu başvuran 53 hasta ile vaka serisi olarak yapılmıştır. Türkiye’nin Suriye ile sınır ili olan Kilis’deki devlet hastanesine Suriye’deki iç savaş sonucu penetran abdominal ateşli silah yaralanmasına uğrayan ve hastanemize transvers edilip ameliyat edilen 6 ay-17 yaş arası hastalar değerlendirmeye alındı. Hastaların sosyodemografik bilgileri, cerrahiye kadar geçen süre, yaralanan abdominal organ sayısı, yaralanmaya neden olan ateşli silah tipi, büyük damar yaralanması ve ekstremite yaralanması eşlik etmesi, laparatomiye ek olarak torakotomi gerektiren toraks yaralanması varlığı, kolostomi uygulanması, penetran abdominal travma indeksi, pediatrik travma skoru ve şok durumu değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda penetran abdominal travma indeksi’nin yüksek olmasının istatistiksel olarak komplikasyon ve mortalite oranlarını arttır-dığı bulunmuştur (p<0.001, p=0.002). Ayrıca pediatrik travma skoru’nun düşük olmasının komplikasyon gelişimini ve mortaliteyi istatistiksel olarak arttırdığı tespit edilmiştir (p=0.001, p<0.00). PTS>8 olan hastaların hiçbirinde mortalite gözlenmemiş olup, PTS≤8 olan hastalarda %27.3 oranında mortalite gözlenmiş ve bu sonucun istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p=0.003). Şok tablosunun mortaliteyi anlamlı olarak arttırdığı ve şok tablosunda olmayan hiçbir hastanın hayatını kaybetmediği tespit edilmiştir (p<0.001). Çalışmamızda yaralanan intraabdominal organ sayısının artmasının hem komplikasyon hem de mortalite üzerinde istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkili olduğu belirlendi (p<0.001, p=0.002). SONUÇ: Penetran abdominal ateşli silah yaralanması olan çocuk hastalarda penetran abdominal travma indeksi ve pediatrik travma skorunun mortalite ve morbiditeyi öngörmede etkin olduğu tespit edilmiştir. Çatışma alanlarında hızlı ve etkin şekilde ilk müdahalenin yapıldıktan sonra uygun transportun sağlanması bu hasta grubunda oldukça önemlidir.

16. 
Deplase eklem içi kalkaneal kırıkların tedavisinde sinüs tarsi yaklaşımı ile ekstansil lateral yaklaşımın karşılaştırılması: Tek merkezli çalışma
Comparison of sinus tarsi approach versus extensile lateral approach in the management of displaced intra-articular calcaneal fractures: A single-center study
Mehmet Ersin, Mehmet Demirel, Mehmet Ekinci, İbrahim Sungur, Murat Yilmaz
PMID: 37681728  PMCID: PMC10560813  doi: 10.14744/tjtes.2023.13642  Sayfalar 1061 - 1067
AMAÇ: Deplase eklem içi kalkaneal kırıkların (DEİKK) optimal tedavisi için tartışmalar devam etmektedir. Geleneksel olarak, ekstensil lateral yakla-şım (ELY) en çok tercih edilen yaklaşım olmuştur. ELY, mükemmel kırık fragmana erişim ve çökmüş posterior fasetin doğrudan değerlendirilmesini sağlasa da, bu yaklaşımın hematom, yüzeysel/derin enfeksiyon ve yara iyileşme sorunları gibi yüksek oranda ciddi komplikasyonları vardır. Bu tür komplikasyonların üstesinden gelmek için, eksternal fiksasyon, perkütan fiksasyon, artroskopik yardımlı fiksasyon ve sinüs tarsi yaklaşımı (STY) gibi daha minimal invaziv teknikler yakın zamanlarda tanımlanmıştır. Bu çalışmanın birincil amacı, deplase eklem içi kalkaneus kırıklarının tedavisinde STY ve ELY'yı karşılaştırmaktı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde deplase eklem içi kalkaneus kırığı nedeniyle ameliyat edilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Sanders tip II, III, IV, kapalı deplase eklem içi kalkaneus kırığı olan ve 18 yaş üstü hastalar belirlendi. Hastaların fizik muayeneleri ve radyolojik değerlendirmeleri yapılarak klinik skorları dolduruldu. Hastalar Sanders sınıflamasına göre alt gruplara ayrıldı ve bu alt gruplara göre tekrar karşılaştırmalar yapıldı. BULGULAR: STY grubunda 37 hasta (4 kadın, 33 erkek), ELY grubunda 44 hasta (6 kadın, 38 erkek) vardı. STY grubu için yaş ortalaması 44.42±13.57 (18-61 arası), ELY grubu için 37.32±11.09 (18-56 arası) idi. Klinik sonuçlarda, SF-12/MCS-12 (Mental Score) ve VAS skoru dışındaki tüm parametreler STY grubunda ELY grubuna göre anlamlı olarak daha iyiydi. İki grup arasında radyografik sonuçlarda Böhler açısı dışında anlamlı bir fark gözlenmedi. STY grubunda ELY grubuna göre anlamlı olarak daha az enfeksiyon meydana geldi (p=0.021). Sanders sınıflamasına göre, AOFAS, FADI ve SF-12/PCS-12 ve FFI skorlarındaa Sanders tip 2 için STY ve ELY grupları arasında anlamlı fark saptanmazken, Sanders tip 3 ve 4 için STY grubundaki değerler ELY grubuna göre oldukça yüksekti.
SONUÇ: Deplase eklem içi kalkaneus kırıklarında STY, kalkaneusun genişliğini, yüksekliğini ve uzunluğunu eski haline getirmek ve eklem dizilimini yeniden yapılandırmak için güvenli ve etkili bir yöntem olarak kabul edilir ve artık operatif tedavi gerektiren tüm kalkaneal kırıklar için standart tekniğimiz haline gelmiştir.

LookUs & Online Makale