| DIĞER | |
| 1. | Ön Sayfalar Frontmatters Sayfalar I - V |
| DENEYSEL ÇALIŞMA | |
| 2. | Ostol'ün sıçanlarda testis iskemi/reperfüzyon hasarı üzerine koruyucu etkisi Protective effect of osthole on testicular ischemia/reperfusion injury in rats Osman Hakan Kocaman, Tansel Günendi, Mustafa Erman Dörterler, Ismail Koyuncu, Hakim Çelik, Nihat Yumuşak, Mehmet Emin BölekenPMID: 35485470 PMCID: PMC10442981 doi: 10.14744/tjtes.2021.43333 Sayfalar 563 - 569 AMAÇ: Testis torsiyonu, zamanında teşhis ve tedavi edilmezse testis kaybına neden olan acil cerrahi müdahale gerektiren ürolojik bir acil durumdur. Dokuya giden kan akımının azalması ile başlayan oksijen yetersizliği ile iskemik doku hasarı, reperfüzyon sağlanır sağlanmaz hasarlı dokuların yeniden oksijenlenmesi ile artarak devam eder. Çeşitli çalışmalarda ostol'ün beyin, omurilik, bağırsak, böbrek ve miyokardiyal iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarını da azalttığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, ostol'ün testis İ/R hasarı üzerindeki etkilerini incelemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi sekiz Wistar-albino sıçan rastgele dört deney grubuna ayrıldı (n=7). Grup 1 sham operasyon grubuydu. Grup 2’de (İ/R uygulanan sıçanlar) testis saat yönünde 720° döndürülerek üç saatlik iskemi oluşturuldu. ardından üç saatlik reperfüzyon sağlandı. Grup 3’te (İ/R+tek doz ostol uygulanan sıçanlar) üç saatlik torsiyonun ardından detorsiyondan yarım saat önce intraperitoneal dozda 20 mg/kg ostol uygulandı. Testis detorsiyone edildi. Üç saatlik detorsiyon uygulandı. Grup 4’te (İ/R+iki doz ostol uygulanan sıçanlar) üç saatlik torsiyonu takiben detorsi-yondan yarım saat önce intraperitoneal dozda 20 mg/kg ostol uygulandı. Testis serbest bırakıldı ve detorsiyon yapıldı. Detorsiyondan yarım saat sonra tekrar intraperitoneal doz olarak 20 mg/kg ostol uygulandı. Üç saatlik detorsiyon yapıldı. Tüm sıçanlar altı saatin sonunca sakrifiye edilerek biyokimyasal analiz için kan ve histopatolojik örnek için sağ orşiektomi yapıldı. BULGULAR: Grup 2’de GSH, NRF2, SOD, 8-OHDOG seviyeleri azalırken, IL-6, MDA ve MPO seviyelerinde artış saptandı. Grup 2’deki sıçanlarda kaspaz 3, kaspaz 8, kaspaz 9 ve TUNEL immünhistokimyasal olarak orta düzeyde immünopozitif dokular gösterirken, grup 3 ve grup 4’te hafif immünopozitif dokular tespit edildi. Histokimyasal incelemede grup 2’de dejeneratif tübül yapısı ve epitel hücrelerinin ayrılması gözlenirken, grup 3 ve grup 4’te kısmen iyileşmiş testis dokusu tespit edildi. TARTIŞMA: Çalışmamızda ostol’ün oksidatif hasarı azalttığını, enflamatuvar süreci baskıladığını, apoptozu önlediğini ve hücre hasarını azalttığını gözlemledik. Tekrarlanan dozlarla hücresel hasarın kademeli olarak azalacağını düşünüyoruz. |
| 3. | Akrilamidin Ratlarda Kırık İyileşmesi Üzerindeki Etkisinin Araştırılması An investigation of the effect of acrylamide on fracture healing in rats Özhan Pazarcı, Erkan Gumus, Ayca Taş, Neşe Keklikcioğlu Çakmak, Seyran Kılınç, Şeyma Nur Yıldız, Okay BulutPMID: 35485478 PMCID: PMC10442983 doi: 10.14744/tjtes.2021.94848 Sayfalar 570 - 578 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, bir rat femur kırığı modelinde akrilamidin (AA) histolojik, biyokimyasal ve radyolojik olarak kırık iyileşmesi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. YÖNTEMLER: Akrilamid karakterizasyonu için taramalı elektron mikroskobu (SEM) görüntüleme ve Fourier dönüşüm kızılötesi spektroskopi (FTIR) ve UV (ultraviyole) -Vis (görünür) spektrofotometre incelemesi yapıldı. Bu çalışmada, femur kırığı modeli oluşturulduktan sonra gruplar, her grupta (G) sekiz rat olacak şekilde oluşturuldu; G1: 15. gün kontrol, G2: 15. gün AA, G3: 30. gün kontrol, G4: 30. gün AA. G2 ve G4'te 5 mg / kg akrilamid, mide gavajı ile haftada 3 kez uygulandı. Kırık, Lane-Sandhu skorlamasına göre radyolojik olarak ve Huo skorlamasına göre histolojik olarak değerlendirildi. Ratların ağırlık değişiklikleri kaydedildi. Kan örneklerinde; albümin, total protein, kolesterol, HDL, LDL, trigliserit, ALP, LDH, vitamin D, PTH, Ca, P, WBC, Hb, Plt değerleri incelendi. Veriler SPSS programı kullanılarak analiz edildi. BULGULAR: AA’in karakterizasyon özellikleri doğrulandı. Çalışma sırasında ratlarda önemli bir ağırlık değişikliği gözlenmedi. Kan değerleri karşılaştırıldığında albümin, total protein, fosfor, WBC ve hemoglobin grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edildi (p=0.41, p=0.00, p= 0.003, p=0.019 ve p=0.017, sırasıyla). Histolojik skor karşılaştırmalarına göre G3, G1, G2 ve G4'ten anlamlı olarak farklıydı (p<0.05) ve G4, G1 ve G2'den anlamlı olarak farklıydı (p<0.05). Lane-Sandhu skorlamasına göre sırasıyla G2 ile G3 ve G4 (p: 0.0, p: 0.034), G1 ve G3 (p: 0.001) arasında anlamlı fark vardı. SONUÇ: AA çalışmamızda olduğu gibi düşük dozlarda bile kırık iyileşmesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, yazarlar, kırık tedavisi sırasında AA bakımından fakir bir diyet önermektedir. AA'nin kemik iyileşmesi ve vücut üzerindeki karmaşık etkisini bulmak için daha fazla insan çalışmasına ihtiyaç vardır. |
| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 4. | Acil cerrahi yoğun bakıma kabul edilen pediyatrik travma hastalarının prognozunun tahmininde iyonize kalsiyum düzeyleri ve trombosit sayıları kullanılabilir mi? Can ionized calcium levels and platelet counts used for estimating the prognosis of pediatric trauma patients admitted to the emergency surgery intensive care? Kemalettin Koltka, Mehmet ilhan, Ali Fuat Kaan Gök, Kayıhan Günay, Cemalettin ErtekinPMID: 35485462 PMCID: PMC10442989 doi: 10.14744/tjtes.2022.17329 Sayfalar 579 - 584 AMAÇ: Yaralanma, bir yaşından büyük pediyatrik popülasyon için önde gelen ölüm nedenidir ve bu ölümlerin %95’i düşük ve orta gelirli ülkelerden gelmektedir. Yaralanan pediyatrik hastaların çoğu 1. basamak hastanelerde tedavi edilmektedir. Belli travma merkezlerinde, ağır yaralı hastaların sonuçları daha iyidir. Yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) puanlama sistemleri triyaj işlemini kolaylaştırmak ve prognozu tahmin etmek amacıyla sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak bazı puanlama sistemleri ek, pahalı ve zaman alıcı testler gerektirebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, acil cerrahi servisine başvuran pediyatrik travma hastalarının prognozunu öngörmek için başlangıçtaki iyonize kalsiyum seviyeleri ve trombosit sayıları ile bazı skorlama sistemlerini karşılaştırmaktı. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışma, üçüncü basamak bir üniversite hastanesinde yapıldı. Hastaların yaş, cinsiyet, travma etiyolojileri, travma tipleri, travma zamanı, nakil yeri (birincil veya ikincil), yoğun bakımda ve hastanede kalış süreleri, ölüm oranları, başlangıçtaki iyonize kalsiyum düzeyleri (Ca+2), başlangıç trombosit sayıları ve çeşitli travma skorlarının (GCS, RTS, ISS, TRISS ve PTS) verileri analiz edildi. BULGULAR: Yüz on dört pediyatrik travma hastası yoğun bakım ünitesine yatırıldı. Ortalama yaş 77.8±54 aydı. Hastaların çoğunluğu erkekti, düşme birincil yaralanma etiyolojisiydi ve kafa travması en yaygın yaralanma şekliydi. Mortalite oranı %15.8 olup, Ca+2, trombosit sayıları, GCS, RTS, TRISS ve PTS değerleri hayatta kalanlarda daha yüksek bulunurken, ISS skorları ölenlerde daha yüksek bulundu. TARTIŞMA: Yoğun bakıma alınan çocuk hastaların çoğunun 10 yaşından küçük olduğu ve erkek olduğu belirlendi. Düşme en yaygın yaralanma etiyo-lojisiydi ve yoğun bakım ünitesine kabul edilen pediyatrik hastaların çoğunda kafa travması mevcuttu. Pediyatrik travma hastalarına ilişkin mortalite ve prognozun belirlenmesinde travma skorlama sistemleri ile birlikte başlangıç Ca+2 seviyeleri ve trombosit sayıları kullanılabilir. |
| 5. | İnhalasyon hasarı şüphesi olan pediyatrik yanık hastalarda mortalite ve morbidite ilişkili faktörler nelerdir Analysis of risk factors of mortality for pediatric burned patients with inhalation injury and comparison of different treatment protocols Doğuş Güney, Hayal Doruk, Ahmet Ertürk, Can Ihsan Öztorun, Sabri Demir, Elif Emel Erten, Gülşen Keskin, Müjdem Nur Azılı, Emrah ŞenelPMID: 35485476 PMCID: PMC10442977 doi: 10.14744/tjtes.2021.84848 Sayfalar 585 - 592 AMAÇ: Pediyatrik yanık hastalarda morbidite ve mortalite risk faktörlerini belirlemek için sağ kalan ve ölen hasta verilerinin karşılaştırılması amaç-landı. İkincil amaç olarak, farklı tedavi protokolleri karşılaştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Aralık 2009–Şubat 2019 arasında inhalasyon hasarı riski olan hastalar değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, inhalasyon hasarı varlığı, inhalasyon hasar derecesi, karboksihemoglobin düzeyi, entübasyon durumu, uygulanan tedavi, yatış süresi ve mortalite kayıtedildi. İnhalasyon hasarı olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldı. İnhalasyon yanığı olan hastalar yaşayanlar ve hayatını kaybedenler olanlar olarak gruplandırılarak karşılaştırıldı. BULGULAR: Bu geriye dönük çalışmaya toplam 60 inhalasyon hasarı şüphesi olan pediyatrik yanık hastası alındı. Çalışmaya alınan 40 hasta erkekti. Hastaların yaş ortalaması 87.7 aydı. Toplam yanık yüzey alanı (TYYA) ortalaması %32 idi. Bu hastaların 46’sında inhalasyon hasarı vardı. Daha geniş kutenöz yanığı olan ve erken entübasyona ihtiyaç duyan hastalarda inhalasyon hasarı riski daha yüksek olduğu görüldü. İnhalasyon hasarı derecesi ile mortalite ve tedavi protokolleri arasında anlamlı bir ilişki yoktu. Daha yüksek karboksihemoglobin seviyeleri ve daha geniş TYYA, tek değişkenli analizde mortalite için risk faktörleri olarak saptandı. İnhalasyon hasarı olan, TYYA’sı %47.5’in üzerinde olan pediyatrik hasta, çok değişkenli analizde beş kat daha yüksek mortalite riskine sahiptir. TARTIŞMA: Çalımamız TYYA’nın inhalasyon hasarı olan pediyatrik hastalarda mortaliteyi bağımsız olarak etkileyen risk faktörü olduğunu göstermektedir. Yanık yüzey alanı %47.5’in üzerinde olan hastalarda ölüm riski beş kat artmaktadır. |
| 6. | Pediatrik travma hastalarında perfüzyon indeksinin değerlendirilmesi Evaluation of perfusion index in pediatric trauma patients Mehmet Alakaya, Ali Ertuğ ArslanköylüPMID: 35485474 PMCID: PMC10442984 doi: 10.14744/tjtes.2021.68145 Sayfalar 593 - 598 AMAÇ: Çocuk travmalarında non invaziv pulse oksimetre ile ölçülen Perfüzyon indeksinin acil ve yoğun bakım ünitelerinde düşük pediatrik travma skoru olan hastalarda etkinliğini değerlendirmek. GEREÇ VE YÖNTEM: Bir yıllık süreçte yoğun bakım ünitesine yatırılarak takibi yapılan hastaların karekteristik değişkenleri, Pediatric Index of Morta-lity 2 skoru, Pediatric Logistic Organ Dysfunction skoru, pediatrik travma skoru, travma türü, travmadan etkilenen sistem sayısı, mekanik ventilatör izlemi olup olmaması, transfüze edilip edilmemesi, hemoglobin, laktat değerleri, yatış esnasında Perfüzyon indeksi değeri, yoğun bakım yatış gün süresi (gün) ve sonuç (taburcu/eksitus) kaydedildi. BULGULAR: Belirlenen süreçte 91 çocuk travma hastası sonuçlarına eksiksiz ulaşılabildi. Hastaların çoğunluğu erkek (%64.8) yaş ortalaması 99.47±71.27 aydı, yatış nedeni en çok araç dışı trafik kazasıydı. Perfüzyon indeksi ile Pediatrik travma skoru arasında pozitif yönlü bir korelasyon vardı (p<0.05). PTS ≤8 hastalarda PI ortalaması 0.89, standart sapma 0.35, PTS >8 olan grupta PI ortalaması 1.77, standart sapma 0.95 olarak saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0.000). TARTIŞMA: Perfüzyon indeksi çocuk travma hastalarında tek başına veya pediatrik travma skoru ile birlikte unstabil hastaları non invaziv hızlı şekilde değerlendirmemizi sağlamaktadır. |
| 7. | Künt çoklu travma hastalarında kan transfüzyonunu ihtiyacını tahmin etmek için laktat ve baz defisiti kombinasyon skoru Lactate and base deficit combination score for predicting blood transfusion need in blunt multi-trauma patients Engin Özakın, Nazlı Özcan Yazlamaz, Filiz Baloğlu Kaya, Mustafa Emin Çanakçı, Muzaffer BilginPMID: 35485459 PMCID: PMC10442980 doi: 10.14744/tjtes.2021.02404 Sayfalar 599 - 606 AMAÇ: Laktat ve baz defisiti (BD) değerleri, doku perfüzyonunun göstergeleri olarak değerlendirilen parametrelerdir ve yaralanma ve ölüm şidde-tinin belirteçleri olarak kullanılmıştır. Çalışmanın amacı kombine edilmiş skor ile kan transfüzyonu ihtiyacı arasındaki ilişkiyi 24 saat içinde belirlemek ve transfüzyon ile transfüzyon yapılamayan grup arasındaki değişkenlerin karşılaştırılması, laktatın, BD, fizyolojik ve laboratuvar parametreleri ile korelasyonu ve kan transfüzyonu ihtiyacı için başlıca risk faktörlerinin belirlenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya künt çoklu travmalı toplam 359 hasta (245 erkek, medyan yaş: 40, min-maks: 18–95) dahil edildi. Demografik veriler, laboratuvar parametreleri (hemoglobin, hematokrit, laktat, BD, pH), fizyolojik parametreler (sistolik kan basıncı: SBP; Diyastolik kan basıncı: DBP; kalp hızı: HR; solunum hızı: RR), Glascow Koma Ölçeği (GCS), şok indeksi (SI) ve Revize travma skoru (RTS) kaydedildi. Laktat ve BD de-ğerleri kullanarak elde edilen kombine skoru (CS) formülü oluşturmak için logistik regresyon yöntemi kullanıldı. Bu formüle göre 24 saat içinde kan transfüzyon ihtiyacı için olasılık değeri 0.092447509 hesaplandı. Elde edilen CS, olasılık değerinden daha yüksek ise, 24 saat içinde kan transfüzyonu ihtiyacı olacağı düşünüldü. Ayrıca, 24 saat içinde kan transfüzyonu gereksinimi için majör riskleri belirlemede tek değişkenli analiz kullanıldı ve kom-bine edilmiş skor, laktat, BD, SI ve RTS’yi kendi aralarında karşılaştırmak için alıcı ROC analizi yapıldı. BULGULAR: Transfüzyon ve transfüzyon yapılmayan gruplar arasındaki karşılaştırmasında SBP, DBP, HR, RR, SpO2, GCS, hemoglobin, hematokrit, laktat, BD, pH, SI ve RTS arasında farklılık anlamlı idi (her biri için p<0.05). Laktat değeri, SI, HR ile pozitif, BD, RTS, SBP, DBP ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edildi. BD değeri, RTS, SBP, DBP, Hb ve Htc ile pozitif korelasyona, SI, HR ve RR ile negatif korelasyon tespit edildi. Kan transfüzyon ihtiyacı için major riskler SI, laktat, BD, SBP ve SpO2 idi. CS, 100 hastada (%27.85) 0.092447509 değerinden yüksek idi ve yüksek CS’li 41 hastada 24 saat içinde kan transfüzyonu gerçekleştirildiği tespit edildi (p<0.001; OR: 21.803, duyarlılık %83.7, özgüllük %81, pozitif prediktif değer %41, negatif prediktif değer %96.9). ROC eğrisi, kan transfüzyonu ihtiyacı için CS’nin (AUC: 86). SI ve RTS’den daha anlamlı olduğunu gösterdi. TARTIŞMA: CS, künt çoklu travmalı hastalar için 24 saat içinde kan ihtiyacının öngörülmesinde etkilidir. |
| 8. | Komplike akut apandisiti ayırt etmede nötrofil-trombosit oranının, immature granülosit- lenfosit oranının, eritrosit dağılımı genişliği-lenfosit oranının değeri Value of neutrophil-to-platelet ratio, immature granulocyte-to-lymphocyte ratio, red blood cell distribution width-to-lymphocyte ratio in differentiating complicated acute appendicitis Mehmet Kubat, Serkan ŞengülPMID: 35485466 PMCID: PMC10442979 doi: 10.14744/tjtes.2022.30434 Sayfalar 607 - 614 AMAÇ: Komplike olmayan akut apandisit olgularında tıbbi tedavi başarısının olabileceğinin anlaşılması üzerine, komplike akut apandisit olgularının başarılı bir şekilde ayırt edilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Çalışmamızda, nötrofil/trombosit oranı, immatür granülosit/lenfosit oranı, eritrosit dağılımı genişliği/lenfosit oranı parametrelerinin komplike-komplike olmayan akut apandisit olgularının ayrımındaki kullanılabilirliği irdelemektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2019/Aralık 2020 tarihleri arasında apendektomi yapılan hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Patolojik ve klinik bulgulara göre negatif apendektomi, komplike akut apandisit ve komplike olmayan akut apandisit gruplarına ayrıldı. Laboratuvar parametreleri ve bu parametrelerden elde edilen oranlar gruplar arasında değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya 348 hasta alındı. Hastaların %11.2’sinin komplike akut apandisit, %81.6’sının komplike olmayan akut apandisit ve %7.2’si-nin negatif apendektomi olduğu görüldü. Komplike-komplike olmayan akut apandisit ayrımında; nötrofil/lenfosit oranı (AUC=0.742), trombosit/lenfosit oranı (AUC=0.707), immatür granülosit/lenfosit oranı (AUC=0.782), monosit/lenfosit oranı (AUC=0.720) ve eritrosit dağılımı genişliği/lenfosit oranı (AUC=0.711) anlamlı bulundu. Nötrofil/trombosit oranı (AUC=0.789) pozitif apendektomi-negatif apendektomi ayrımında anlamlı bulundu. TARTIŞMA: Daha önce akut apandisit tanılı olgularda çalışılmamış olan immatür granülosit/lenfosit oranı, nötrofil/trombosit oranı, monosit/lenfosit oranı, eritrosit dağılımı genişliği/lenfosit oranı parametreleri; komplike akut apandisit-komplike olmayan akut apandisit grupları ayrımında kullanılabilir oldukları sonucuna varıldı. |
| 9. | Acil cerrahide ameliyat sonrası komplikasyonların öngörülmesinde modifiye cerrahi APGAR skorunun kullanımı: Gözlemsel geriye dönük çalışma Use of a modified surgical APGAR score for prediction of postoperative complications in emergency surgery: An observational retrospective study Mehmet Nuri Yakar, Cengiz Polat, Müslüm Akkılıç, Kadir Yeşildal, Nagihan Duran Yakar, Namigar TurgutPMID: 35485468 PMCID: PMC10442991 doi: 10.14744/tjtes.2021.34732 Sayfalar 615 - 625 AMAÇ: Gawande ve ark.nın 2007 yılında tanımladığı Cerrahi Apgar (SAS), skorlama sisteminin ameliyat sonrası komplikasyon insidansını ve morta-liteyi tahmin etmede oldukça etkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, acil cerrahide ameliyat sonrası komplikasyon insidansını ve mortaliteyi tahmin etmek için yeni, modifiye edilmiş bir SAS tanımlamayı amaçladık. Ayrıca, SAS skorunun üç intraoperatif parametresine ek olarak operasyonun süresinden oluşan bu modifiye edilmiş skorlama sisteminin etkinliğini de ölçmek istedik. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük gözlemsel çalışmaya acil cerrahi uygulanan 579 hasta dahil edildi. Operasyon sonunda hastaların muayene-sinden elde edilen verilerden SAS hesaplandı ve SAS hesaplamasında kullanılan verilere operasyon süresi eklenerek modifiye SAS (mSAS) hesaplandı (Cerrahi süre >8 sa; -4 puan; 7.01–8 sa; -3 puan; 5.01–7 sa; -2 puan; 3.01–5 sa; -1 puan; 0–3 sa; 0 puan eklendi). BULGULAR: mSAS ile toplam komplikasyon sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı (ameliyat süresi arttıkça komplikasyon sayısı arttı) (r=0.360; p=0.001). SAS ve mSAS’ın uyum düzeyleri %98.4 idi ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (ICC: 0.984; p=0.001; p<0.01). TARTIŞMA: Operasyon süresinin, büyük operasyonlarda SAS risk skorunun basit, objektif ve pratik bir göstergesi olarak dahil edilmesi gerektiğini öneriyoruz. mSAS, ameliyat sonrası mortalite ve komplikasyonların bağımsız bir prediktörüdür. Elektronik tıbbi kayıt sistemlerinin ve ameliyat öncesi tıbbi verilerin etkin kullanımı ile mSAS, prognozu tahmin etmek için kolay ve yeni bir puanlama sistemi olarak kullanılabilir. |
| 10. | Nötrofil lenfosit oranı akut varis dışı üst gastrointestinal kanamada mortaliteyi öngörebilir mi? Can neutrophil-lymphocyte ratio predict mortality in acute non-variceal upper gastrointestinal bleeding? Ramazan Dertli, Bilal Toka, Mehmet Asıl, Yusuf Kayar, Ahmet Karakarcayıldız, Mevlüt Hakan Göktepe, Murat Bıyık, Şevki Konur, Hüseyin AtasevenPMID: 35485469 PMCID: PMC10442992 doi: 10.14744/tjtes.2021.42900 Sayfalar 626 - 633 AMAÇ: Akut non varisiyel üst gastrointestinal kanama (NVUGIB) sık görülen gastrointestinal problemlerden biridir ve mortalitesi özellikle hemodi-namisi kötü olan hastalarda yüksek seyretmektedir. Bu nedenle tedavi ve takibinin dinamik olarak yönetilmesi gerekmektedir. Nötrofil-lenfosit oranı (NLR), trombosit lenfosit oranı (PLR) hızlı çalışılabilir, ucuz ve hesaplanması kolay hematolojik paremetrelerdir. Özellikle hemodinamisi stabil olma-yan ve yüksek mortalite ile seyreden NVUGIB hastalarının tedavi-takibinde Rockall score gibi rutin kullanılan sınıflamalar yanın da kolay ulaşılabilir parametrelere ihtiyacımız vardır. Biz bu çalışmamız da NLR ve PLR düzeylerinin NVUGIB olan hastaların tedavi-takibinde diğer skorlama sistemleri ile ve bu hastalardaki mortalite ile olan ilişkisini değerlendirmeyi planladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimiz de Ocak 2015–Ocak 2017 tarihleri arasında başvuran, NVUGIB tanısı konan, gerekli tetkik ve takipleri yapılan 249 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ilk başvuru anındaki Glasgow Blacthford, Rockall score, NLR ve PLR düzeyleri hesaplandı. BULGULAR: Hastaların 156’sı erkek (%70.6) olup tüm hastaların ortalama yaşı 64.5±18.0 yıl idi. Takip ve tedavi sonrasında sonrasında kanamaya bağlı 28 (%11.2) hasta öldü. Başvuru anında NLR oranın yüksek olması, başvuru anında taşikardi olması ve hasta yaşının fazla olması hastane yatış süresinin uzun olmasını etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Rockall skorunun yüksek olması, başvuru anında NLR yüksek olması, baş-vuru anında hipotansiyon varlığını mortaliteyi etkileyen bağımsız risk faktörleri olduğu gösterildi. TARTIŞMA: Sonuç olarak NVUGIB olan hastalarda çeşitli skorlama sistemlerinin kullanımı yanında basit hematolojik paremetrelerin kullanımının uygun olabileceğini ve hemodinamisi stabil olmayan hastaların tedavi yönetiminde bu hematolojik parametrelerin kullanımının yararlı olabileceğini düşünüyoruz. |
| 11. | Dikkat: Kardiyak kontüzyon Attention: Cardiac contusion Ekim Sağlam Gürmen, Cumhur Murat TulayPMID: 35485460 PMCID: PMC10442995 doi: 10.14744/tjtes.2021.11290 Sayfalar 634 - 640 AMAÇ: İzole künt toraks travmasında kardiyak kontüzyonlu hastaların tanı ve klinik sürecini ortaya koymaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, acil tıp bölümüne izole künt toraks travması sonrası gelen 65 hasta üzerinde geriye dönük olarak gerçekleştirildi. Tomografi görüntüleri, kardiyak enzim düzeyleri, periyodik dört saatlik EKG ve başvuru sırasında ve gerektiğinde klinik duruma göre yapılan ekokar-diyografi sonuçları incelendi. Bir saatlik ve dört saatlik yüksek hassasiyetli troponin I seviyeleri çalışıldı ve 0.04 ng/ml’nin üzerindeki değerler pozitif olarak kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan, toraks travması geçiren 65 hastanın 23’ünde (%35.38) hem pulmoner hem de kardiyak kontüzyon vardı. Yirmi üç hastada (%35.38) pulmoner kontüzyon mevcuttu ve ilk değerlendirmede kardiyak kontüzyon tespit edilmedi. Bununla birlikte, klinik takip sıra-sında troponin pozitifleşmesi- aritmi gelişti ve bu hastaların dördünde travmaya bağlı kardiyak etkilenme görüldü. Altı hastada (%9.24) pulmoner kontüzyon olmadan kardiyak kontüzyon saptandı. On üç (%20) hastada kardiyak veya pulmoner kontüzyon saptanmadı. Hastaneye yatış sırasında pulmoner kontüzyon, hemotoraks ve/veya pnömotoraks olan ve ardından dört saatlik kontrolde troponin seviyeleri normal olan 10 hastada kardiyak kontüzyon tanısı olmadan troponin yüksekliği saptandı. Sonuçlar değerlendirildiğinde, dördüncü saat sonuçlarında kardiyak kontüzyon ile troponin-EKG arasında istatistiksel uyum tespit edildi TARTIŞMA: Tüm künt toraks travması geçiren hastalarda EKG ve troponin düzeylerinin takibi ile kardiyak kontüzyon açısından taranmaları öneriyoruz. |
| 12. | 2008–2018 yıllarında Türkiye’de meydana gelen hekime karşı fiziksel şiddet olaylarının analizi Analysis of physical violence incidents against physicians in Turkey between 2008 and 2018 Damla Beyazadam, Feyza Kaya, İlknur Meryem Taşdemir, Orhan AlimoğluPMID: 35485472 PMCID: PMC10442990 doi: 10.14744/tjtes.2021.66745 Sayfalar 641 - 647 AMAÇ: Bir güvenlik sorunu olmanın yanı sıra, beden ve ruh sağlığını etkileyerek, çalışma kalitesini düşüren doktora yönelik şiddet, istifalara ve intiharlara neden olabilen dünya çapında bir meseledir. Buna rağmen, doktorların maruz kaldığı şiddeti objektif olarak ortaya koyan çalışma sayısı kısıtlıdır. Bu çalışmadaki amacımız, 2008–2018 yıllarında her türlü yazılı basın mecrasında yer alan doktorlara fiziksel şiddet haberlerini kullanarak yıllar boyunca doktorlara karşı fiziksel şiddet olaylarını değişimi incelemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ulusal yazılı basın veri tabanı kullanarak yapılan taramada 45 anahtar kelime kullanılarak 8612 yazılı basın haberine ulaşıldı. Bu haberlerden 5964’ü dahil edilme kriterlerini karşılayarak geriye dönük tarandı. BULGULAR: Toplam 5964 yazılı haberden 3754’ü (%62.9) şiddet olaylarına karşı kınama ve protesto haberleridir. Çalışma süresi olan 11 yıl boyun-ca, 647 hekimin fiziksel şiddete maruz kaldığı, 560 ayrı şiddet olayı raporlanmıştır. Bu 560 olayı anlatan toplam haber sayısı 2267’dir. Şiddet vakası sayılarında yıllar içinde artış görülürken 2012 yılı, 91 şiddet olayı ve olay başına yapılan en yüksek haber ve protesto sayısı ile ilk sırada yer aldı. Şiddete maruz kalan hekimlerin %77.7’si erkek olup şiddet vakalarının çoğunluğu (%42.15) Türkiye’nin batı bölgelerinde meydana gelmiştir. On bir yıl boyun-ca, toplam 10 hekim görev uğruna hayatını kaybetmiştir. Acil tıp (%20.4) ve aile hekimliği (%9.89) sırasıyla en sık fiziksel şiddetin görüldüğü branş-lardır. Gerçekleşen şiddet olaylarında, doktorlar tarafından gösterilen ilginin yetersiz olduğu iddiası başlıca saldırı neden olarak öne sürülmektedir. TARTIŞMA: Hekimlere karşı fiziksel şiddet insidansı gitgide artmaktadır. Çalışma süresi boyunca hekime karşı fiziksel şiddeti kınayan, eleştiren ve protesto içeren yazılı basın haberleri de sık sık göze çarpsa da, kamuoyunda birlik ve bilinç oluşturmak açısından yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle ulusal ve küresel basın yayın organlarında konuya daha sık yer verilerek toplumsal farkındalığı artırılması gerekmektedir. İlave olarak, hekime şiddete karşı kanunen önlemler alınmalı ve ivedilikle uygulamaya konmalıdır. |
| 13. | Türkiye’de meskun mahalde terörle mücadele esnasında görülen oküler travma olguları ve görsel sonuçları Combat-related ocular trauma and visual outcomes during counter-terrorism urban warfare operations in Turkey Dorukcan Akıncıoğlu, Murat Küçükevcilioğlu, Ali Hakan DurukanPMID: 35485465 PMCID: PMC10442982 doi: 10.14744/tjtes.2021.25822 Sayfalar 648 - 653 AMAÇ: Hendek operasyonları sürecinde yaralanma sonrasında Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Oküler Travma Merkezi’ne sevk edilen askeri personelin başvuru esnasındaki ve tedavi süreci sonrasındaki sonuçlarını raporlamak. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda çatışma alanından ve bölgedeki sahra hastanelerinden üçüncü basamak oküler travma merkezimize sevk edilen güvenlik güçleri personelinin sevk, başvuru ve epikriz kayıtları incelenmiştir. Oküler yaralanmalar, gözdeki yaralanma bölgesine göre ve oküler travma sınıflamasına göre alt gruplar halinde değerlendirilmiştir. BULGULAR: Yetmiş dört güvenlik personelinin 103 gözü değerlendirildi. Değerlendirilen olguların hepsi erkek (%100) ve ortalama yaş 27.31±4.64 yıl (dağılım, 21–48 yıl) idi. Ortalama takip süresi ise 529.34±213.98 gündü (dağılım, 288–1.464 gün). Seksen dört gözde açık göz yaralanması, on dokuz gözde ise kapalı göz yaralanması mevcut idi. Otuz altı (%34.9) gözde son görme keskinliği 20/40 veya daha iyi düzeyde idi. En sık uygulanan cerrahi pars plana vitrektomiydi (%79.6) Beş göze evisserasyon cerrahisi uygulanırken, yedi gözde takiplerde fitizis bulbi gelişimi gözlenmiştir. Göz küresinin bütünlüğünün korunma oranı %88.3 idi. Zayıf görsel sonuçlar için en önemli risk faktörü zon III yaralanma (%32.2) iken, yaralanmaların en sık sebebi el yapımı patlayıcı (EYP) (%59.2) olarak gözlemlenmiştir. Görsel ve anatomik yönden en kötü sonuçlar da EYP ile yaralanan gözlerde iken göz küresinin alınması veya fitizis bulbi gelişmesi riski de bu gözlerde daha fazla idi [Odds oranı: 21.5 (%95 GA: 1.23–323)]. Keratoprotez eşliğinde pars plana vitrektomi ile aynı seansta penetran keratoplasti (PK) cerrahisi uygulanan iki gözde donör yetmezliği görülmüş iken PK’nin daha sonraki seansta uygulandığı gözlerde donör yetmezliği görülmedi. TARTIŞMA: El yapımı patlayıcı ile yaralanma sonrasında meydana gelen oküler yaralanmalar hem görsel hem de anatomik yönden en kötü prognoza sahip yaralanma çeşidi iken göz küresinin bütünlüğünün korunma ihtimali zon III yaralanmalarda ve koroidi penetre eden göz içi yabancı cismi bulunan olgularda daha düşük idi. Aynı seansta PK cerrahisinin uygulandığı gözlerde de donör yetmezliği riskinin daha fazla olduğu gözlendi. |
| 14. | Çocukluk çağı göz yaralanmalarının klinik özellikleri ve tedavi sonuçları Clinical characteristics and outcomes of ocular injuries in pediatric patients Sezin Akça Bayar, Zeynep Kayaarası Öztürker, Gürsel YılmazPMID: 35485471 PMCID: PMC10442986 doi: 10.14744/tjtes.2021.54524 Sayfalar 654 - 661 AMAÇ: Çocukluk çağı göz yaralanmaları edinsel tek taraflı körlüğün en yaygın nedenlerinden biridir. Bu çalışmada çocukluk çağı göz yaralanmalarının nedenleri, hastaların demografik özellikleri ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışmada Başkent Üniversitesi Hastanesi Göz Klinikleri’ne 1 Ocak 2017–31 Aralık 2019 tarihleri arasında başvuran oküler travmalı çocuklar değerlendirildi. Çalışmaya 16 yaşın altındaki tüm hastalar dahil edildi. Olgular yaş, cinsiyet, travmanın zamanı, yaralanma tipi, eşlik eden yaralanmalar, tedavi, görme bozukluğu, göz içi basıncı (GİB) ve gelişen oftalmik sekeller açısından değerlendirildi. Oküler travmalar, Birmingham Göz Travma Terminolojisi (BETT) sistemine göre sınıflandırıldı. BULGULAR: Çalışmaya toplam 21 hasta alındı. Erkek-kadın oranı 13/8 idi. Hastaların ortalama yaşı 8.5±3.4 idi. Ortalama tedavi sonrası takip 8.2±4.3 aydı. Olguların tümünde yaralanma tek taraflı idi (10 sağ göz, 11 sol göz). On beş hastada (%71.4) açık glob yaralanması ve altı hastada (%28.5) kapalı glob yaralanması mevcuttu. Yedi olguda rüptür, beş olguda perforasyon, dört olguda penetrasyon ve dört olguda göz içi yabancı cisim tespit edildi. Takip süresi boyunca beş olguda retina dekolmanı saptandı. On bir (%52.3) olguda kesici tarzda, 10 (%47.6) olguda künt tarzda yara-lanma görüldü. En sık eşlik eden bulgular perforan yaralanmada kornea laserasyonu ve künt yaralanmada hifema idi. Beş olguda koroidal hemoraji, üç olguda kommosyo retina, iki olguda vitre içi kanama, bir olguda retina diyalizi, bir olguda makulada subhyaloidal hemoraji, bir olguda makula deliği ve bir olguda optik sinir avulsiyonu saptandı. On iki (%57.1) olguya lensektomi uygulandı ve bunların ikisine göz içi lens implantasyonu yapıldı. İlk başvuruda görme keskinliği alınabilen çocukların dördünde ışık persepsiyonu yoktu. Yedi olguda görme ışık persepsiyonu ve parmak sayma düzeyindeydi. Beş hastada en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) 0.05–0.3 arasında idi. Son kontrolde, olguların %61.9’unda EİDGK 0.05–0.8 düzeyinde idi. Takip sonunda 14 (%66.6) olguda korneada skar, veya lökom izlendi. Bir olguya tedaviye yanıt vermeyen posttravmatik endoftalmi nedeniyle enükleasyon uygulandı. Son muayenede, iki olguda GİB <6 mmHg, dört olguda GİB >21 mmHg idi. TARTIŞMA: Çocukluk çağı göz yaralanmalarında ön segment hasarı, görme azlığının başlıca nedenidir. Keskin nesnelerle olan yaralanmalar, künt trav-maya göre iki kat daha sık meydana gelir ve hastaların yaklaşık üçte ikisinde korneada rezidüel yara izi ile görmeyi azaltır. Travmaların özelliklerinin bilinmesi çocuk göz sağlığını korumak açısından gerekli olan stratejilerin belirlenmesinde faydalı olacaktır. |
| 15. | Çocukluk çağındaki ekstremite kırıkları ile görme bozukluğu arasındaki ilişki: Olgu-kontrol çalışması The relationship between extremity fractures and visual impairment in childhood: A case–control study Abdullah Alper Şahin, Asena Keleş Şahin, Aslıhan Uzun, Erdem DeğirmenciPMID: 35485477 PMCID: PMC10442978 doi: 10.14744/tjtes.2022.90235 Sayfalar 662 - 667 AMAÇ: Kırıklar, pediatrik ortopedi uygulamasında sık görülen ekstremite yaralanmalarıdır. Bu çalışmanın amacı, çocuk ekstremite kırıkları ile görme bozuklukları arasındaki ilişkiyi belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Düşme sonrası ekstremite kırığı nedeniyle acil ile ortopedi ve travmatoloji polikliniğine başvuran 30 çocuk hasta çalışmaya alındı. Kırık tedavisi sonrası hastalar taburculuk öncesi veya taburculuk sonrası ilk poliklinik takibinde göz bulguları açısından değerlendirildi. Göz has-talıkları polikliniğine rutin muayene için başvuran yaş ve cinsiyet uyumlu, sağlıklı 30 çocuk da kontrol grubu olarak alındı. Tüm katılımcılara sikloplejik refraksiyon, görme keskinliği seviyeleri ve yakın stereopsis ölçümü dahil olmak üzere kapsamlı bir oftalmolojik muayene yapıldı. BULGULAR: Her iki grupta da erkek katılımcı sayısı daha fazlaydı. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark yoktu. En sık üst ekstremite kırıklarının distal radius (%52) ve distal humerus kırıkları (%28) olduğu görüldü. Gözlük gerektiren kırma kusuru olan hasta sayısı kırık grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.039). Daha iyi olan gözün görme keskinlikleri değerlendirildiğinde, kırık grubunda ortalama görme keskinliği anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.016). Ortalama stereopsis de çalışma grubunda önemli ölçüde daha düşüktü (<0.001). İkili lojistik reg-resyon analizi modelinde, düşük stereopsis seviyelerinin, pediatrik ekstremite kırığı riski ile ilişkili olduğu bulundu (%95 GA: 1.056–1.385; p=0.006). TARTIŞMA: Çalışmamız, düşük enerjili pediatrik ekstremite kırıklarının tedavi gerektiren görme bozukluğu olan çocuklarda daha sık olduğunu ve düşük stereopsisin kırık için risk faktörü olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, çocuklarda düzenli göz muayeneleri ve görme bozukluklarının erken tedavisi, düşmeye bağlı yaralanmaların önlenmesine yardımcı olabilir. |
| 16. | Yaşlılarda instabil intertrokanterik femur kırıklarının tedavisinde kullanılan dizaynları farklı üç sefalomedüller çivinin fonksiyonel ve radyolojik açıdan karşılaştırılması Functional and radiological comparison of three cephalomedullary nails with different designs used in the treatment of unstable intertrochanteric femur fractures of elderly Furkan Yapıcı, Hanifi Üçpunar, Volkan Gür, Osman Onaç, Yakup Alpay, Reşit Karaköse, Yalkın ÇamurcuPMID: 35485475 PMCID: PMC10442976 doi: 10.14744/tjtes.2020.80733 Sayfalar 668 - 677 AMAÇ: İnstabil intertrokanterik kırıkların (İİTK) tedavisinde kullanılan farklı tasarımlara sahip üç sefalomedüller çivinin (SMÇ) komplikasyon, reope-rasyon, implant yetersizliği, mortalite oranları ve fonksiyonel sonuçları açısından karşılaştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışma, Ekim 2014 ile Ekim 2018 yılları arasında bu SMÇ’lerden biriyle (Talon-PFN: 74 hasta, PFN-III: 70 hasta ve Intertan: 69 hasta) tedavi edilmiş İİTK’lı hastaları (AO/OTA tip 31-A2 ve 31-A3) içermektedir. BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 81.0±9.3 yıl olan toplam 213 hasta (122 kadın ve 91 erkek) katılmıştır. Ortalama takip süresi 26.1±6.3 aydır. Malfiksasyonun, herbir SMÇ tipi için en sık komplikasyon ve reoperasyon nedeni olduğu görülmüştür. Komplikasyon ve reoperasyon oranları, ame-liyat sonrası fonksiyonel durum, ortalama kaynama süreleri ve genel mortalite oranları gruplar arasında benzer bulunmuştur. Ortalama operasyon/floroskopi süresi ve ortalama kan kaybı Talon-PFN grubunda düşük iken, bu parametrelerin en yüksek ortalamaları PFN-III grubundaydı. Talon-PFN grubunda altı (%8.2) ve PFN-III grubunda bir (%1.5) implant yetersizliği mevcuttu. Intertan grubunda hiç implant yetersizliği görülmemiştir. En yüksek anatomik redüksiyon oranı (%58.6) PFN-III grubunda tespit edilmiştir. TARTIŞMA: Çalışma sonuçlarımız, İİTK’ların tedavisinde benzer fonksiyonel ve reoperasyon sonuçlarına sahip olmakla beraber her bir implant tipi-nin farklı avantaj ve dezavantajlara sahip olduğunu göstermiştir. Intertan, implant yetersizliği olmamasıyla avantajlıdır. Talon-PFN ameliyat/floroskopi süresini ve intraoperatif kan kaybını azaltmakla beraber en yüksek implant yetersizliği oranına sahiptir. PFN-III’ün iki ayrı paralel boyun vidasını femur boynunda merkezi yerleştirebilmek için daha fazla anatomik redüksiyona ihtiyaç duyduğu ve bunun operasyon/floroskopi süresinin uzamasına ve kan kaybının artmasına sebep olduğu görülmüştür. En sık komplikasyon ve reoperasyon sebebi olan malfiksasyondan kaçınılmalıdır. |
| 17. | Pediyatrik subaksiyal servikal omurlarda yeni bir posterior stabilizasyon tekniği: Mikroplak/vida sistemi ile spinöz proçeslerin stabilizasyonu: Radyolojik anatomi çalışması A new posterior stabilization technique in pediatric subaxial cervical vertebrae: Stabilization of spinous processes with the microplate/screw system: A radiological anatomy study İlker Güleç, Feyza Karagöz Guzey, Burak Eren, Günay VahabovaPMID: 35485464 PMCID: PMC10442985 doi: 10.14744/tjtes.2021.24657 Sayfalar 678 - 685 AMAÇ: Çocuklarda gelişen servikal subaksiyel instabilite durumunda omurların kemik boyutlarının küçük olması ve sık anatomik değişkenlik cerrahi seçenekleri önemli ölçüde sınırlandırır. Bu olgularda yanal kütle vidaları, pedikül vidaları ve sublaminar/interspinöz baglama seçenekleri dışında posterior servikal stabilizasyon seçeneği bulunmamaktadır. Bu çalışma, daha önce yetişkinlerde kullanılan spinöz proçes (SP) stabilizasyonunun çocuklarda da kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak için tasarlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: 2012–2020 yılları arasında hastanemize başvuran ve üç boyutlu servikal BT yapılan 4–12 yaş arası çocuklar geriye dönük ola-rak tarandı. Çalışmaya, servikal omurgasında kırık, tümör, deformite ve bilgisayarlı tomografisinde (BT) hareket artefaktları olmayan çocuklar dahil edildi. Kabul edilme kriterlerine sahip 870 çocuk tespit edildi. Ardından hasta havuzundan rastgele seçilen 360 çocuk dokuz farklı yaş grubuna veya üç farklı yaş grubuna (4–6 yaş, 7–9 yaş ve 10–12 yaş) ayrıldı. Çocuklara ait BT görüntüleri üzerinde subaksiyal SP’lerin uzunluğu, yüksekliği, kalınlığı ve anomalileri çalışıldı. SP’lerin mikroplak/vida stabilizasyon sistemi için uygunluğu araştırıldı. BULGULAR: Subaksiyal vertebralarda, vida yerleştirilmesi için uygunluk oranı %57.6 ve en az bir segmental ünitede stabilizasyon için uygunluk oranı %74.7 idi. C3, 4, 5, 6 ve 7 omurlarının tamamını kapsayan stabilizasyon için uygunluk oranı %16.1 idi. Ölçümler sonucunda, dokuz farklı stabilizasyon kombinasyonu tespit edildi, C6-7 segmental ünitesi (%71.9) bu kombinasyonlarda en sık oranda yeralmaktaydı. Bifidite, çocukların %21’inde vida yerleştirilmesini engelledi. İstatistiksel olarak SP’nin vida için uygunluk oranının sekiz yaş civarında artmaya başladığını ve stabilizasyona katılabilen segmental ünite sayısının ise en fazla 10–12 yaşında olduğu saptandı. TARTIŞMA: Literatürde ilk olan bu çalışmada, çocuklar için önerilen spinöz proçes stabilizasyon yöntemi az sayıda seçilmiş olguda bir kurtarma yöntemi olarak, anterior cerrahi stabilizasyonu desteklemek için veya tek başına kullanılabileceğine inanıyoruz. |
| 18. | Distal tibia kırıklarının (plafondun proksimalinde 3 ila 12 cm) radyografik ve klinik sonuçları: İki intramedüller çivilemenin karşılaştırılması Radiographic and clinical outcomes of distal tibia fractures (3–12 cm proximal to the plafond): Comparison of two intramedullary nailing Hüseyin Koca, Sedat Duman, Necdet SağlamPMID: 35485463 PMCID: PMC10442975 doi: 10.14744/tjtes.2020.24152 Sayfalar 686 - 692 AMAÇ: Tibia distal dia-metafizyel kırıkların intramedüller çivi ile tespitinde çeşitli distal kilitleme seçenekleri mevcuttur. Bu distal kilitleme seçenek-leri arasında herhangi birinin üstünlüğü konusunda görüş birliği yoktur. Distal kilitleme bolt vidasına (DSBLS) sahip çivi ile konvansiyonel çivilerin kıyaslandığı çalışmamızda; tibia distal diametafizyel kırıkların tespitinde intramedüller çivi modellerinin klinik ve radyolojik sonuçlarını kıyaslamayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği’mizde Ağustos 2007 ile Mayıs 2015 tarihleri arasında intramedüller çivi ile tedavi edilmiş 116 hastanın 117 tibia distal dia-metafizyel kırığı etik kurul onayı ile geriye dönük olarak değerlendirildi. Poliklinik kontrollerine düzenli gelmiş, minimum 18 aylık takibi olan ve tibial plafond ile kırık mesafesi 3 ile 12 cm arasında olan 45 hastanın 46 tibia distal dia-metafizyel kırığı çalışmaya dahil edildi. Yaş ortalaması 44 (dağılım, 16–76 yaş) olan 28 erkek ve 17 kadından oluşan çalışma grubunun ortalama takip süresi 48 ay (dağılım, 18–100 ay) idi. DSBLS kilitlemeli intramedüller çivi kullanılan grup 1. grup, konvansiyonel distal kilitlemeli intramedüller çivi kullanılan grup 2. grup olarak kabul edildi. İki grup arasında radyolojik olarak kaynama süreleri, koronal, sagittal ve aksiyel plandaki açılanmaları ve malunion varlığı kıyaslandı. Ayrıca iki grup klinik olarak yük verme zamanları, işe dönüş zamanları, OMAS ve AOFAS skorları ile karşılaştırıldı. BULGULAR: İki grup arasında parsiyel ve tam yük verme süreleri bakımından 1. grubun üstün olduğunu bulduk (p=0,00031, p=0.00007). Ayrıca 1. grubun kaynama süreleri daha kısadır (p=0.0149). İki grup arasındaki diğer radyolojik veya klinik sonuçlar anlamlı farklılık göstermemektedir. Ayrıca kırığın tibial plafonda olan mesafesi ile açılanmalar arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Yalnız malunion görülen olgularda malunion görülmeyen olgulara göre kırık hattı daha distaldedir (p=0.0411). TARTIŞMA: Tibia distal dia-metafizyel kırıklarda yeni geliştirilmiş DSBLS kilitlemeli intramedüller çiviler de konvansiyonel çiviler kadar iyi sonuçlar vermektedir. Erken yük verebilme ve daha kısa sürede kaynaması nedeniyle tibia distal dia-metafizyel kırıklarda güvenle tercih edilebilir ve immobi-lizayona bağlı görülebilen komplikasyonları azaltabilir. |
| 19. | Ameliyat öncesi nötrofl-lenfosit oranının Tip 3 tibia diafiz açık kırıklarında enfeksiyon açısından prediktif değeri var mıdır ? Does the pre-operative neutrophil-lymphocyte ratio have a predictive value in detecting infection in type 3 open tibia diaphysis fractures? Tahsin Sami Çolak, Ahmet Fevzi KekeçPMID: 35485467 PMCID: PMC10442988 doi: 10.14744/tjtes.2021.31766 Sayfalar 693 - 697 AMAÇ: Bu geriye dönük çalışmayda tibia diafiz tip 3 açık kırıklı hastalarda ameliyat öncesi dönemdeki nötrofl-lenfosit (N/L) oranın enfeksiyon gelişiminin değerlendirilmesi açısından prediktif değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2015–2020 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi acil servisine başvuran tibia tip 3 açık kırıklı 72 hasta geriye dönük olarak tarandı. İlk tedavisinde eksternal fiksatör yapılan toplam 39 hasta çalışmaya alındı. Hastaların demografik verileri, yaralanma şekli, kültürlerinde üreme olup olmaması ve ameliyat öncesi dönemdeki N/L oranları kayıt edildi. Hastalar enfeksiyon varlığına göre enfeksiyon olanlar: grup 1 (12 hasta), enfeksiyon olmayanlar: grup 2 (27 hasta) olarak iki gruba ayrıldı. BULGULAR: Tüm hastaların 34’ü (%87.2) erkek beşi (%12.8) kadındı. Bu hastaların yaş ortalaması 43.18±18.67 (19–80) idi. Toplam 39 hastadan 12’sinde (%30.8) enfeksiyon tespit edildi. Hastaların dokuzu (%75) monomikrobiyal üçü (%25) polimikrobiyaldi. Tüm hastaların 16’sında (%41), enfeksiyon olanların altısında (%50) ve enfeksiyon olmayanların 10’unda (%37) en sık yaralanma mekanizması ateşli silah yaralanmasıydı. Ancak gruplar arasında yaralanma mekanizması açısından anlamlı bir fark bulunmadı (p=0.445). Tüm hastalar N/L oranları ile enfeksiyon varlığı açısından incelendiğinde grup 1 ve grup 2 arasında anlamlı fark tespit edilmedi (p=0.976). TARTIŞMA: Ameliyat öncesi dönemdeki kanda hesaplanan N/L oranının kronik hastalıklarda predikdif değeri olmasına karşın akut tibia tip 3 açık kırıklı hastalarda enfeksiyon varlığı açısından prediktif değerinin olmadığı kanaatindeyiz. |
| 20. | 85 hastada yapılan ortognatik cerrahi ameliyatlarında gözlenen komplikasyonların geriye dönük incelenmesi Retrospective examination of complications observed in orthognathic surgical surgery in 85 patients Barış Altuğ Aydil, Mert Akbaş, Mustafa Ayhan, Onur Atalı, Serhat Can, Yağmur ÇömlekçioğluPMID: 35485479 PMCID: PMC10442987 doi: 10.14744/tjtes.2022.67863 Sayfalar 698 - 702 AMAÇ: Çalışmamızın amacı kliniğimizde yaptığımız olgular ışığında ortognatik cerrahide karşılaşılan muhtemel komplikasyonları, risk faktörlerini ve çözümlerini incelemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada İstanbul Pendik Bölge Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Servisinde 2015 ve 2020 yılları arasında ortognatik cerrahi uygulanan 85 hastanın kayıtlarının geriye dönük olarak incelenmesini kapsamaktadır. Çalışmada operasyonlarda karşılaşılan komplikasyon tipleri kaydedildi. Cinsiyet, yaş, ameliyat sayısı, ameliyat yeri ve yapılan osteotomi tipi gibi bağımsız değişkenler değerlendirildi. Komplikasyonlar Clavien-Dindo Sınıflamasına göre incelendi. Veriler anlamlılık düzeyi 0.05 ile istatistiksel analize sunuldu. BULGULAR: Çalışmaya dahil olan 85 hastanın 40’ı erkek, 45’i kadındır. Bu hastaların 65’ine çift çene operasyonu, 20’sine tek çene operasyonu yapılmıştır. Toplamda 150 adet çene osteotomisi uygulanmış olup, bunların 78 tanesi maksillada, 72 tanesi mandibuladadır. Tek çene operasyonu yapılan vakaların 13’ünde maksillada işlem yapılmış iken, yedisinde sadece mandibula işlem görmüştür. Toplam 227 osteotomiden 24’ünde (%10.57) komplikasyon gözlenmiştir. Karşılaşılan komplikasyonlar arasında kanama (8), sinir hasarı (7), maloklüzyon (3), enfeksiyon (2), TME problemleri (2), bad split (1) ve burun ucunda deviasyon (1) göze çarpmaktadır. Komplikasyonlar kadın ve erkeklerde eşit olarak gözlenirken, ameliyat süresi uzayan olgularda daha sık komplikasyon gözlenmiştir (p<0.05). İki taraflı sagital split osteotomilerde (p<0.001) komplikasyonlar Le Fort 1 osteotomilerine göre daha sık gözlendi. Tedaviye bağlı olarak en sık (%72.04) Clavien-Dindo derece I komplikasyonları görüldü. Clavien-Dindo sınıflamasına göre cinsiyet, yaş, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi veya cerrahi bölge arasında komplikasyon dereceleri arasında bir ilişki yoktu (p≥0.05). TARTIŞMA: Ortognatik cerrahide ameliyat sonrası maloklüzyon, kanama, inferior alveolar sinir yaralanması, enfeksiyon, kötü bölünme ve enfek-siyon en sık görülen komplikasyonlardır. Komplikasyonlar; ameliyat süresi, ameliyat sayısı, ameliyat yeri ve yapılan osteotomi tipi gibi faktörlerle ilişkilendirebilmektedir. Tedavi planlamasında, ameliyat esnasında ve ameliyat sonrası takip kısmında bu faktörlerde göz önünde bulundurularak ameliyatın başarısına olumlu katkılar sağlanabileceği düşünülmektedir. |
| 21. | COVID-19 pandemisi sürecinde acil şartlarda yapılan apendektomi olgularının patoloji raporları eşliğinde değerlendirilmesi Evaluation of the appendectomy cases performed under emergency conditions during the COVID-19 pandemic and discussed with the pathology reports Mert Mahsuni Sevinç, Onur Olgaç Karagülle, Rozan Kaya, Candeniz Ertürk, Selim DoğanPMID: 35485461 PMCID: PMC10442994 doi: 10.14744/tjtes.2022.16287 Sayfalar 703 - 710 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı COVID-19 pandemisi sırasında apendektomi yapılan olguları incelemek, hastaların patoloji raporlarını tartışmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: COVID-19 pandemisi sırasında 1 Ocak 2020–1 Haziran 2021 tarihleri arasında acil servise başvuran 15 yaş üstü 588 hastanın apendektomi materyallerinin patolojik raporları incelendi. Akut (AA), subakut (SA) veya perfore apandisit (PA) tanılı 565 hasta çalışmaya dahil edildi ve tanılarına göre üç gruba ayrıldı. Yirmi üç hasta, diğer patolojiler nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Hastaların yaş, cinsiyet, ağrı süresi, ASA skoru, ameliyat tekniği, ameliyat süresi, Clavien-Dindo skoru, hastanede yatış süresi, ameliyat sonrası komplikasyonlar, şüpheli COVID-19 olgularında ameliyat öncesi ve sonrası PCR ve torasik tomografi bulguları, laboratuvar ve radyolojik bulguları geriye dönük olarak incelendi. BULGULAR: Apandisit tanısı alan 565 hastanın 464’üne (%82.1) AA, 35’ine (%6.2) SA ve 66’sına (%11.7) PA tanısı kondu. PA grubunun medyan yaşı AA grubuna göre daha fazlaydı (p=0.0139). PA grubunda diabetes mellitus ve SA grubunda astım insidansı diğer gruplar arasında en yüksekti (sırasıyla p=0.004 ve 0.0037). SA ve PA gruplarında ağrı süresi AA grubuna göre daha uzundu (p<0.0001), bu nedenle hastaların akut gruba göre hastaneye daha geç başvurduğu belirlendi. COVID-19 şüphesi olan hastalarda toraks BT taraması pozitif olanların oranı %1.6 idi (p=0.066). Tüm gruplarda %70’in üzerinde laparoskopik cerrahi tercih edilirken, AA grubunda en fazla konvansiyonel cerrahi (%21.1) yapıldığı ve PA grubunda la-paroskopik cerrahiden açık cerrahiye geçiş oranının diğer gruplara kıyasla en yüksek (%10.6) olduğu tespit edildi (p<0.0001). Hastanede kalış süresi PA grubunda en uzundu (p<0.0001). TARTIŞMA: COVID-19 pandemisi sadece sosyal hayatın tüm rutinlerini değiştirmekle kalmamış, acil şartlarda hastaneye başvuran AA semptomlu olguların tedavisini ve yönetimini de zorlaştırmıştır. Apendektomi piyeslerinin takibi diğer patolojilerin dışlanması açısından önemlidir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 22. | Nazolakrimal probing için yapılan infratrochlear sinir bloğu sonrası gelişen retrobulbar hematom nedenli orbital kompartman sendromu Orbital compartment syndrome secondary to retrobulbar hematoma after infratrochlear nerve block for nasolacrimal probing Ceyhun Arıcı, Busenur Gönen, Burak Mergen, Ahmet Murat SarıcıPMID: 35485473 PMCID: PMC10442993 doi: 10.14744/tjtes.2020.67932 Sayfalar 711 - 713 Yetmiş bir yaşında kadın hastada nazolakrimal probing işlemi için yapılan infratrochlear sinir bloğu sonrası ani görme kaybı, ışık refleksi kaybı, prop-tozis ve göz hareketlerinin total kısıtlanması gözlendi. Hastaya retrobulbar hemoraji nedenli orbital kompartman sendromu tanısı kondu ve lateral kantotomi, kantoliz ve medial orbitotomi yapıldı. Hastanın herhangi bir oral antikoagülan ilaç veya hipotiroidi ve sistemik hipertansiyon dışında her-hangi bir sistemik hastalık öyküsü yoktu. Hastanın iki ay persiste eden hafif ptozisi (~1 mm) dışındaki tüm klinik bulguları normale döndü. Perioküler anestezi işlemi planlanan tüm hastalar antikoagülan ilaç kullanımı açısından sorgulanmalı, fakat herhangi bir risk faktörü olmayan bir hastada bile bu işlemler sırasında ciddi komplikasyonlar gelişebileceği mutlaka akılda tutulmalıdır. Retrobulbar hemoraji nedenli orbital kompartman sendromu gelişen hastalara geri dönüşsüz optik sinir hasarı oluşumunu engellemek adına kritik sürede (90 dakika) cerrahi müdahale uygulanmalıdır. |