| DIĞER | |
| 1. | Ön Sayfalar Frontmatters Sayfalar I - X |
| DENEYSEL ÇALIŞMA | |
| 2. | Klorojenik asit tedavisi deneysel spinal kord yarlanmasında oksidatif stresi azaltabilir mi? Can chlorogenic acid reduce oxidative stress and in an experimental spinal cord injury? Ercan Bal, Şahin Hanalıoğlu, Aydın Sinan Apaydın, Ceylan Bal, Almila Şenat, Berrak Gümüşkaya, Burak Bahadır, Ömer Faruk TurkoğluPMID: 35099038 PMCID: PMC10443138 doi: 10.14744/tjtes.2020.89499 Sayfalar 125 - 133 AMAÇ: Bu çalışmada, spinal kord yaralanmasında klorojenik asidin antioksidan ve nöroprotektif özellikleri araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Üç gruba ayrılmış 21 sıçan üzerinde yapılan çalışmada, L grubuna sadece laminektomi (n=7) yapıldı, T grubunda spinal kord travması oluşturuldu. C grubunda spinal kord travması oluşturulup klorojenik asit tedavisi başlandı. Tüm deneklerin serumunda bazal ve 12. saat, birinci gün, üçüncü gün ve beşinci günde oksidatif katalaz, nativ thiol (NT), toplam thiol (TT), disülphide (SS), SS/TT, SS/NT, NT/TT bakıldı. Aynı zaman noktalarında BBB skorları ile fonksiyonel değerlendirmeler yapıldı. Yedinci gün sakrifiye edilen deneklerin spinal kordunda TAS (total antioksaidant status), TOS (total oksidaive stres), OSI (oksidative stres indeksi) ve Cox-2 incelendi. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Katalaz bazal seviyeleri yedinci günde bazal seviyelerine istatistiksel açıdan anlamlılık oluşturacak şekilde C grubunda yüksek, T grubunda düşük, L grubunda ise belirgin değişiklik göstermedi (p=0.008). SS değerleri yedinci günde C grubuna ve L grubuna göre seviyede düşük bulundu. NT/TT düzeyi travma sonrası en az düşen grup C grubu olmuştur. SS/TT düzeyi yedinci günde T grubunda yüksek bulunurken, C ve L grubunda ise stabildi (p=0.04). Doku çalışmasında C grubu Cox-2 ve TAS değerleri anlamlı olarak travma grubundan daha düşük bulundu (sırasıyla, p=0.003, p=0.017). TARTIŞMA: Bu çalışma spinal kord yaralanmasını öncelikle thiol-disülfid dengesi üzerinden incelemiş ve klorojenik asidin, spinal kord yaralanmasında antioksidan ve nöroprotektif etkileri olduğu deneysel modellemeler üzerinden gösterilmiştir. |
| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 3. | Künt Abdominal Travma Hastalarında Serum Glikoz Potasyum Oranının Morbidite Ve Mortalite İçin Bir Öngörücü Olarak Değerlendirilmesi Assessment of serum glucose potassium ratio as a predictor for morbidity and mortality of blunt abdominal trauma Burak Katipoğlu, Erdal DemirtaşPMID: 35099037 PMCID: PMC10443153 doi: 10.14744/tjtes.2020.88945 Sayfalar 134 - 139 AMAÇ: Hipotezimiz acil servislerde künt abdominal travmalı hastaların değerlendirilmesinde glukoz potasyum oranın morbidite ve mortaliteyi tahmin etmede kullanılabileceğidir. Çalışmanın amacı, serum glukoz/potasyum oranındaki değişikliklerin morbidite ve mortalite üzerindeki etkisinin gösterilerek hasta yönetiminin daha seri ve yeterli yapılmasını sağlamaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemize Ocak 2016–Ocak 2020 yılları arasında başvuran izole künt karın travması olan 99 hastanın başvuru anındaki hemogram parametreleri ve biyokimsayal parametreleri geriye dönük olarak incelendi. Hastalar mortal seyreden ve sağ kalanlar olarak iki gruba ayrıldı, glukoz potasyum oranı hesaplandı ve mortalite ve morbiteyi öngörmedeki yeterliliği istatiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Mortal seyreden grupta, yaşayan gruba göre kan üre azotu, serum kreatinin, serum glukoz ve glukoz potasyum oranı istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksekti (p<0.005). Ayrıca serum glukoz potasyum oranın mortaliteyi ön görmede %72.7 sensitiviteye, %84.1 spesifiteye sahip olarak bulundu. TARTIŞMA: Sonuçta, serum glukoz potasyum oranın künt karın travmalı hastaları değerlendirmede basit, hızlı ulaşılabilen kolay bir önbelirteç olarak kullanılarak hastaların takip ve yönetiminde önemli role sahip olabileceğini düşünmekteyiz. |
| 4. | Acil servislerde düzenlenen adli raporların değerlendirilmesi ve Adli Tıp Kurumunca verilen raporlarla karşılaştırılması Evaluation of forensic reports issued in emergency departments and comparison with reports issued by the Council of Forensic Medicine Cem Terece, Abdullah Osman Kocak, Veysel Osman Soğukpınar, Kağan Gürpınar, Hızır AslıyüksekPMID: 35099029 PMCID: PMC10443141 doi: 10.14744/tjtes.2020.18013 Sayfalar 140 - 146 AMAÇ: Bu çalışmada, vücut dokunulmazlığına karşı işlenen suçlar kapsamında acil hekimlerince düzenlenen adli raporlar ile aynı adli olgular için Adli Tıp Kurumu İkinci Adli Tıp İhtisas Kurulu’nca düzenlenen raporları karşılaştırarak, acil hekimlerinin düzenledikleri adli raporlardaki eksiklikleri belirlemeyi ve bu raporlarda sık yapılan hataların tespit edilmesini amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.02.2019–01.05.2019 tarihleri arasında Adli Tıp Kurumu Adli Tıp İkinci İhtisas Kurulu’na çeşitli nedenlerle gönderilen ve acil hekimlerince düzenlenmiş 241 olguya ait adli raporlardaki standart adli raporda bulunması gereken bilgilerinin varlığı (adı, soyadı, adres, olay tarihi v.b) geriye dönük incelendi. Ayrıca bu raporlarda belirtilen adli olaya neden olan travmanın yaşamsal tehlike gösterip göstermediği ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilme durumları aynı olaylar için Adli Tıp Kurumu Adli Tıp İkinci İhtisas Kurulu’nca düzenlenen raporlarla karşılaştırılarak yapılan hatalar tespit edildi. BULGULAR: Çalışmamızda, acil servislerde düzenlenen adli raporların %95.5’inde adres, %63.9’unda muayene saati, %75.9’unda olay tarihi belirtilmemişti. Elle yazılan adli raporların %23.2’si okunaklı bulunmadı. Adli Tıp Kurumu ve acil hekimlerinin aynı adli olaylar için düzenledikleri raporların yaşamsal tehlike ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilme durumları karşılaştırıldığında, acil hekimlerinin adli olaya neden olan travmanın yaşamsal tehlike ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilme durumlarını tespit etmede yetersiz oldukları gösterildi. Üçüncü basamak hastanelerde (eğitim ve araştırma hastanesi ile üniversite hastaneleri) düzenlenen adli raporların, birinci ve ikinci basamak hastanelerde düzenlenen adli raporlara göre adli olaya neden olan travmanın yaşamsal tehlike ve basit tıbbi müdahale ile giderilebilme durumlarını daha doğru tespit ettiği görüldü. TARTIŞMA: Acil servislerde çalışan hekimlerin pratisyen ya da acil uzmanı olmaları fark etmeksizin, adli rapor düzenlenmesi ile ilgili hassasiyetlerinin ve bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu tespit edilmiştir. Acil tıp ve adli tıp uzmanlık alanlarının içinde yer aldığı koordineli planlanan multidisipliner eğitimlerin arttırılmasıyla hatalı düzenlenen adli raporların azalacağı ve hekimlerin düzenledikleri adli raporların sonuçları hususunda farkındalıklarının artacağı düşüncesindeyiz. |
| 5. | Üst gastrointestinal kanaması olan hastaların özellikleri ve yeniden kanama riskini etkileyen faktörler. Features of patients with upper gastrointestinal bleeding and factors affecting the re-bleeding risk Emin Uysal, Yahya Ayhan AcarPMID: 35099025 PMCID: PMC10443140 doi: 10.14744/tjtes.2021.00670 Sayfalar 147 - 154 AMAÇ: Üst gastrointestinal kanamalarında (ÜGİK) tekrar kanama riski mortal seyredebilen ve önemli bir komplikasyondur. Bu çalışmada tekrar kanama riskini öngörebilecek faktörlerin saptanması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: ÜGİK ile erişkin yoğun bakıma yatan hastalar geriye dönük olarak tarandı. Yaş ve cinsiyetin yanında hastaların başvuru yakınması, vital bulguları, komorbiditeleri, laboratuvar bulguları, kullandığı ilaçlar, endoskopi durumu ve tekrar kanama durumları kaydedildi. Bu bulgular ışığında hastaların Glasgow-Blatchford ve AIMS65 skorları hesaplandı. İstatistiksel inceleme için Predictive Analytics Software (PASW®, version 18, SPSS Inc., Chicago, IL) paket program kullanıldı. BULGULAR: Toplam 241 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı 57.58±19.3 yıldı ve olguların 176’sı (%73.0) erkekti. Hastaların 77’sinde (%32.0) tekrar kanama olduğu ve 117’sinin (%48.5) H. pylori pozitif olduğu saptandı. Toplam 103 (%42.7) hastaya skleroterapi, beş (%2.1) hastaya elektrokoagülasyon, dört (%1.7) hastaya hemoklips uygulandığı ve endoskopi yapılan ve yapılmayan hastalar arasında tekrar kanama açısından anlamlı fark olduğu saptandı (p<0.001). Hematokrit ve üre değerleri ile Glasgow-Blatchford ve AIMS65 skorlarının tekrar kanama olan ve olmayan gruplar arasında istatistiksel olarak fark olduğu saptandı (sırasıyla, p=<0.00, <0.001, <0.001, 0.008). Glasgow Blatchford ve AIMS65 skorlama sistemlerinin tekrar kanama riskini öngörmedeki performansının değerlendirilmesi için yapılan ROC analizinde AUC değerleri sırasıyla 0.700 (p<0.001, %95 Güven Aralığı-GA: 0.626–0.775) ve 0.557 (p=0.194, %95 GA: 0.469–0.645) olarak hesaplandı. Hastaların 5’inde (%2.1) mortalite görüldüğü saptandı. TARTIŞMA: Üst GİS kanamasında tekrar kanama riski için laboratuvar değerlerinden hematokrit ve üre değerleri faydalı olabilirken, skorlama sistemlerinden Glasgow-Blatchford skorlama sisteminin AIMS65’e göre daha iyi performans gösterdiği saptanmıştır. Klinisyenler için daha spesifik öngörücü belirteçlerin faydalı olabileceği değerlendirilmiştir. |
| 6. | Fournier gangreni ciddiyet skorlaması ve mikrobiyal kültür sonuçlarının hastanede kalış süresi, debridman sıklığı ve mortalite üzerindeki etkisi The effect of Fournier gangrene severity index and microbial culture results on hospital length of stay, frequency of debridement, and mortality Enes Şahin, Ogün Erşen, Ümit Mercan, Sezgin YılmazPMID: 35099026 PMCID: PMC10443154 doi: 10.14744/tjtes.2020.02346 Sayfalar 155 - 161 AMAÇ: Fournier gangreni hızlı ilerleyen bir yumuşak doku nekrozu olup agresif cerrahi tedavi uygulanmadığında yaşamı tehdit edebilir. Fournier gagren ciddiyet skorlaması ilk olarak Laor ve arkadaşları tarafından mortalite oranını tahmin etmek için tanımlanmıştır. Bu skorlamanın prognostik önemi kanıtlanmış olmakla birlikte gangrene neden olan mikrobik ajanlarla bağlantısı ya da hastaların tedavi süreçlerinin uzunluğu ile ilgisini araştıran çok az çalışma vardır. Bu çalışmada, Fournier gangreni ciddiyet skorlaması ve yara yerlerinden izole edilen enfektif ajanların hastanede kalış, debridman sıklığı ve mortalite üzerindeki etkisi araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2013–Ocak 2018 tarihleri arasında Fournier gagreni tanısıyla ameliyat edilen 34 hasta geriye dönük olarak incelendi. Başvuru sırasındaki Fournier gagreni ciddiyet skorları hesaplandı ve hastalar eşik değerine göre iki gruba ayrıldı. Ayrıca, debridman kültürlerinden izole edilen mikrobiyal ajanlara göre kategorize edilerek iki ayrı grup oluşturuldu. Fournier gagreni ciddiyet skorlaması ve mikrobiyal ajan tipinin hastanede kalış, debridman sıklığı ve mortaliteye etkisi analiz edildi. Hayatta kalan ve hayatta kalmayanlar grubu arasında hasta özellikleri karşılaştırıldı. BULGULAR: Fournier gagreni ciddiyet skoru >9 olan grupta diğer gruba göre mortalite oranının anlamlı olarak yüksek olduğu (%100’e karşı %6.7; p=0.001>) ve bu skorlamanın mortalite oranını %100 ve sağkalım oranını ise %93.3 öngördüğü görüldü. Fournier gagreni ciddiyet skoru ile debridman sıklığı ve hastanede kalış sıklığı arasında anlamlı bir ilişki yoktu. Kolostridiyal ve atipik ajanlarla enfekte hasta alt grubunda mortalite oranı (%50’ye karşı %4.2; p=0.005) ve debridman sıklığı (3.10±0.73’e karşı 2.00±0.72; p=0.001) anlamlı olarak daha yüksekti. TARTIŞMA: Fournier gagreni ciddiyet skorunun prognozu başarılı bir şekilde öngörebilmesine karşın debridman sıklığını ve hastanede kalış süresini belirlemede yetersiz olduğu görüldü. Ayrıca çalışma kolostridiyal ve atipik ajanlarla enfekte hastaların daha fazla sayıda debridman gerektireceğini ve mortalite geliştirme olasılığının daha yüksek olduğu öngörmüştür. Bu grubun ilk debridmanda daha agresif cerrahiye ihtiyaç duyma eğiliminde olduğu söylenebilir. |
| 7. | Yaşlı yetişkinlerde yatarak tedavi edilen yanık yaralanmalarının epidemiyolojik ve klinik özellikleri ve sonuçları: Mortaliteyle ilişkili faktörler Epidemiological and clinical characteristics and outcomes of inpatient burn injuries in older adults: Factors associated with mortality Kayhan Gürbüz, Mete DemirPMID: 35099024 PMCID: PMC10443142 doi: 10.14744/tjtes.2020.07200 Sayfalar 162 - 169 AMAÇ: Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşlı erişkinlerdeki yanık yaralanmalarının epidemiyolojik profilini tanımlayan sınırlı sayıda epidemiyolojik araştırma vardır. Bu çalışmada, Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesine yatarak tedavi için başvuran yaşlı erişkinlerde yanık yaralanmalarının yaygın epidemiyolojik verilerini gözden geçirerek tedavi sonuçlarımız ve mortaliteye en fazla etki eden faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Yanık merkezinde 1 Ocak 2016’dan 31 Aralık 2019 tarihleri arsında yatarak tedavi edilen 60 yaş ve üstündeki hastaların demografik verileri yanık total vücut alanı yüzdesi (TBSA), kısaltılmış yanık şiddeti indeksi (ABSI) ve Revize Baux skorları, ko-morbiditeler, tedavi yaklaşımları, hastanede yatış süresi ve mortalite geriye dönük olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmaya 60 yaş ve üzeri hastanede yatarak 24 saatten fazla tedavi gören toplam 104 (%5.5) erişkin yanık hastası dahil edildi. Hastaların 38’i erkek, 66’sı kadındı. Hayatta kalanlarda erkek/kadın oranı 1.00: 2.05, hayatta kalmayanlarda ise 1.25: 1.00 olarak saptandı. Hayatta kalanlar için ortalama yaş 70.9±8.5 (60.0–92.0), hayatta kalmayanlar için 72.7±8.4 (62.0–90.0) olarak saptandı. Ortalama yanık TBSA yüzdesi hayatta kalanlar için %11.4±9.9 ve hayatta kalmayanlar için %37.8±30.0 idi. Yanık yaralanmalarının büyük çoğunluğun (%81), özellikle mutfak ve banyoda olmak üzere ev ortamında meydana geldiği ve tüm yanıkların üçte birinden daha fazlasının etiyolojisin sıcak suya bağlı (%37) haşlanma yanıklarının oluşturduğu gözlendi. Yaş (p=0.329), etiyoloji (p=0.984) ve yanık yaralanmasının meydana geldiği yer (p=0.071), yanan anatomik bölgeler (p=0.817), cerrahi işlem (evet/hayır) (p=0.798) göz önüne alındığında istatistiksel olarak hayatta kalanlar ve hayatta kalmayanlar arasında anlamlı fark gözlenmedi. TARTIŞMA: Daha geniş total vücut yanık alanı (TBSA) yüzdesinin, inhalasyon hasarı ve derin yanıkların mortaliteye en fazla etki eden faktörler olduğu bulundu. Revize edilmiş Baux (R Baux) ve kısaltılmış yanık şiddet indeksi (ABSI) skorlarının mortaliteyi tahmin etmede yüksek bir değere sahip olduğu saptandı. |
| 8. | COVID-19 pandemi döneminde apendektomi yapılan hastaların pandemi öncesi dönemle karşılaştırılması A comparison of patients who have appendectomy during the COVID-19 pandemic period with the period before the pandemic Mehmet Mahir Fersahoğlu, Hüseyin Çiyiltepe, Ayşe Tuba Fersahoğlu, Nuriye Esen Bulut, Anıl Ergin, Iksan Taşdelen, Yasin Güneş, M.timuçin Aydın, Yetkin Özcabı, Zuhal Demirhan Yananlı, Birol Agca, İbrahim Aydın, Kemal MemişoğluPMID: 35099034 PMCID: PMC10443144 doi: 10.14744/tjtes.2021.57946 Sayfalar 170 - 174 AMAÇ: Pandemi sırasında akut apandisit (AA) tanısıyla hastanemize başvuran hastaların pandemi öncesi döneme göre bekleme ve ameliyat olma sürelerini, AA özelinde sürecin nasıl yönetildiğini ve hastaya ait diğer verileri karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’ne AA ön tanısıyla yatışı yapılan hastalar arasında geriye dönük kohort analizi yapıldı. Bu amaçla iki grup oluşturuldu. 1. grup: 11 Mart ve 1 Haziran 2020; 2. grup: 11 Mart ve 1 Haziran 2019 tarihleri arası akut apandisit ön tanısıyla ameliyat edilen hastaların oluşturduğu grup. BULGULAR: Grup 1’de 46 hasta, grup 2’de 79 hasta akut apandisit ön tanısıyla ameliyat edildi. Gruplar arasında ameliyat öncesi semptom süreleri veya cerrahi bekleme süreleri açısından bir fark bulunamadı. TARTIŞMA: COVID-19 pandemisi sürecinde AA nedeniyle ameliyat edilen hasta sayılarındaki belirgin azalma, hastaların enfeksiyon kapma endişesiyle hastaneye başvurmaktan duydukları sakınma olarak yorumlanabilir. Komplike olmayan olguların spontan rezolüsyona uğradıklarını da düşündürebilir ancak bu varsayımı desteklemek ve bu durumun kriterlerini bilimsel kanıt düzeyi içerecek şekilde tanımlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. |
| 9. | COVID-19 salgını altında genel cerrahi uygulamaları: İstanbul’da bir salgın hastanesinin deneyimi General surgery practice under the COVID-19 pandemic: The experience of a pandemic hospital in Istanbul Yasin Tosun, Kenan ÇetinPMID: 35099036 PMCID: PMC10443151 doi: 10.14744/tjtes.2020.80025 Sayfalar 175 - 179 AMAÇ: Pandemi sürecinde genel cerrahi kliniklerinde elektif operasyonlar ertelense de acil travma, akut karın ve kanser ameliyatları gibi ertelenemeyen operasyonlara devam edildi. Çalışmamızda salgın süresince hastanemiz genel cerrahi kliniğinde ameliyat edilen acil ve ertelenemeyen elektif olguları sunmayı, pandemi sırasında bu hastalara müdahale eden sağlık çalışanları için asıl risk oluşturan genel cerrahi hasta grubunu belirlemeyi ve benzer bir durum yaşanma olasılığı için tecrübemizi paylaşmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma geriye dönük bir kohort çalışması olarak tasarlanmıştır. 10 Mart–23 Mayıs 2020 tarihleri arasında İstanbul Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi’ne başvuran acil ve ertelenemeyen elektif ameliyata alınan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar ameliyat öncesi SARS-CoV-2 enfeksiyonu açısından test edildi. Taburculuk sonrası da pansuman ve poliklinik takiplerinde rutin olarak ateş ve COVID-19 semptomları açısından kontrollerine devam edildi. Ayrıca ulusal sağlık takip sisteminden (e-nabız) taburculuk sonrası ilk 15 günde COVID-19 tanısı alıp almadığı kontrol edildi. Taburculuk sonrası ilk on beş günde COVID-19 sürüntüsü (RT-PCR) pozitif olan ya da çekilen toraks tomografisinde infiltrasyonu olan hastalar hastane bulaşı açısından şüpheli kabul edildi. BULGULAR: 10 Mart–23 Mayıs 2020 tarihleri arasında COVID-19 salgını süresince çalışmamızda toplam 195 hasta ameliyat edildi. Bunların 96’sı (%49.2) acil, 99’u (%50.8) ertelenemez elektif ameliyatlardı. Başvuru esnasında hastaların 13’üne COVID-19 sürüntü (RT-PCR) ve toraks tomografi bulguları ile COVID-19 tanısı konuldu. Covid(+) ameliyat olan hasta grubunun büyük bir kısmının (n=12, %92.3) acil nedenlerden ameliyat olduğu görüldü. Covid(+) grupta ameliyat sonrası birinci gün üç hastada mortalite saptandı. Mortalite oranları Covid(+) hastalarda istatistiksel olarak daha yüksekti (n=3, 23.1% ve n=8, 4.4%). Çalışma süresince kliniğimizdeki hiçbir sağlık çalışanında COVID-19 semptomu saptanmadı. Elektif ameliyat olan 3 hastada ise hastane yatış ve taburculuk sonrası takiplerinde COVID-19 pozitifliği saptandı. TARTIŞMA: Bu zor zamanlarda ameliyatların sürmesi sağlık sistemimizin önemli bir yönü olmaya devam edecektir. Sonuçlarımızın hastane içi hastalık yayılımının azalmasında, sağlık personeline bulaşın engellenmesinde ve cerrahi ekibin hangi hasta grubunda yüksek risk altında olacaklarını bilmelerinde faydalı olacağına inanıyoruz. |
| 10. | İzole koroner arter baypas greft cerrahisi sonrası gelişen mediastinit olgularının değerlendirilmesi: Tek merkez deneyimimiz Evaluation of post-operative development of mediastinitis in patients undergoing isolated coronary artery bypass grafting surgery: A single-center experience Özay Akyıldız, Ömer UlularPMID: 35099028 PMCID: PMC10443148 doi: 10.14744/tjtes.2020.13546 Sayfalar 180 - 186 AMAÇ: Bu çalışmada median sternotomi ile yapılan izole koroner arter baypas greft cerrahisinden sonra gelişen mediastinit olgularının, etken olan mikroorganizmalarını, risk faktörlerini ve klinik özelliklerini ortaya koymak amacıyla değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Mart 2009–Aralık 2018 tarihleri arasında kalp ve damar cerrahisi kliniğinde median sternotomi ile izole koroner arter baypas greft cerrahisi yapılan ve ameliyat sonrası dönemde mediastinit gelişen toplam 44 hasta (32 erkek, 12 kadın; ort. yaş 62.84±6.951 yıl; dağılım 46–78 yıl) çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları, alışkanlıkları, operasyon öncesi yatış süreleri, elektif veya acil cerrahi durumları, perioperatif internal mammarian arter kullanımları, perioperatif kan ve kan ürünü transfüzyonu, operasyon ve kardiyopulmoner baypas süreleri, antibiyotik profilaksilerinin uygunluğu, tıbbi ve cerrahi tedavileri, klinik bulgular ve laboratuvar sonuçları dahil olmak üzere veriler geriye dönük olarak incelendi. Pürülan akıntı kültürü cerrahi alandan veya cerrahi onarım yapıldığı zaman doğrudan mediastinal boşluktan alındı, elde edilen materyalden yapılmış olan mikrobiyolojik inceleme kaydedildi. BULGULAR: Yaklaşık 10 yıllık bir periyotta yapılan izole koroner arter baypas greft cerrahisinden sonra gelişen mediastinit oranı %1 olarak belirlendi. Mediastinit gelişen hastalarda gelişmeyenlere göre yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, operasyon ve kardiyopulmoner baypas süresi ve perioperatif kan transfüzyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Diabetes mellitus varlığı ve ortalama vücut kitle indeks’inin yüksekliği mediastinit gelişen hastalarda gelişmeyenlere göre anlamlı bulundu. Mediastinit tanısı hastaların 38’ine (%86.3) ilk bir ayda, beşine (%11.3) ilk üç ayda, birine (%2.2) ise ilk bir yılda konulmuştur. Pürülan akıntı kültürlerinde üreyen mikroorganizmaların 25’ini (%56.9) Gram pozitif bakteriler, on üçünü (%29.6) Gram negatif bakteriler ve birini (%2.3) mantarlar oluşturmuştur. Beş (%11.4) olguda ise patojen mikroorganizma üretilemedi. En sık izole edilen üç etken metisiline rezistan koagülaz negatif stafilokoklar (MRKNS) (%50), Escherichia coli (%9.1) ve Klebsiella pneumoniae (%6.8) idi. TARTIŞMA: Kardiyovasküler cerrahi girişim geçiren hastalarda özellikle cerrahi alan enfeksiyonuna dikkat edilmelidir. Taburcu olduktan sonraki takip önemlidir ve enfeksiyon ortaya çıktığında ampirik tedavi yaklaşımı hastanemizde önde gelen enfeksiyöz ajanın MRKNS olduğu dikkate alınarak belirlenmelidir. |
| 11. | Dudak ve damak yarıklarının tedavisinde kullanılan travmatik cerrahi tekniklerinin Vomer kemik hacmi ve morfolojisi üzerine etkilerinin 3D olarak değerlendirilmesi 3D evaluation of the effects of traumatic surgical techniques on Vomer bone volume and morphology in the treatment of lip and palate clefts Beyza Karadede Ünal, Nihal Durmus Kocaaslan, Berşan Karadede, Özhan Bekir ÇelebilerPMID: 35099032 PMCID: PMC10443139 doi: 10.14744/tjtes.2020.36880 Sayfalar 187 - 195 AMAÇ: Dudak damak yarığı (DDY), deformitesi en sık görülen konjenital yüz anomalisidir. Bu çalışmada yarık dudak/damak onarım cerrahisi sonrası vomer kemiği değişikliklerinin hacmi ve şekli değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Yaşları, 9–12 arasında olan toplam 30 hastanın bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri geriye dönük olarak incelendi. Bireyler, üç gruba ayrıldı 1) herhangi bir sendromu olmayıp tek taraflı CLP (n=10) için ameliyat edilen grup, herhangi bir sendromu olmayan opere edilmiş çift taraflı CLP grubu (n=10) ve herhangi bir sendromu ve dudak damak yarığı deformitesi olmayan kontrol grubu (n=10). Hastaların verileri, üç boyutlu bir yazılım programına aktarılarak, Vomer kemiğinin üç boyutlu görüntüsü üzerinde metrik ve hacimsel ölçüm yapıldı. BULGULAR: Üç grup arasında Sella-Nasion uzunluğu, Vomer taban uzunluğu ve Vomer dikey uzunluğu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ancak çift taraflı CLP’li hastaların Vomer kemik hacimi, kontrol grubundan istatistiksel olarak önemli derecede yüksek bulundu. TARTIŞMA: Çift taraflı Vomer flebinin elevasyonunu takiben periost reaksiyonu oluşurken, erken dönemde damak mukoperiosteal flebe dikilince maksilla büyürken vomeri de sürükleyerek daha fazla kemik oluşumuna neden olabilir. Bulgularımız, Vomer kemiğinin boyutunun ve hacminin çevresel faktörlerden önemli ölçüde etkilenebileceği sonucuna varmamızı sağladı. Fonksiyonel matriks teorisine göre skar dokusu oluşumu ve Vomer-maksilla füzyonunun yetersizliği, ön kraniyal kemiklerin gelişiminin yetersiz olması, ön kafa kaidesinin daha kısa kalmasına neden olabilmektedir. |
| 12. | Düz el radyografilerinden el kırıklarının tespiti için derin öğrenme yöntemlerinin kullanılması Use of deep learning methods for hand fracture detection from plain hand radiographs Kemal Üreten, Hüseyin Fatih Sevinç, Ufuk İğdeli, Aslıhan Onay, Yüksel MaraşPMID: 35099027 PMCID: PMC10443147 doi: 10.14744/tjtes.2020.06944 Sayfalar 196 - 201 AMAÇ: El travması olan hastalar genellikle hastanelerin acil servislerinde muayene edilir. El travmalarında el kemik kırıkları sıklıkla görülür. Bu çalışmada, derin öğrenme yöntemlerini kullanarak el kırıklarının tanısında hekimlere yardımcı olmak için bilgisayar destekli bir yöntem geliştirmeyi hedefledik. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, konvolüsyonel sinir ağları kullanılmış ve öğrenme transferi yöntemi uygulanmıştır. Veri kümesinde 275 el bilek kırığı, 257 falanks kırığı ve 270 normal el radyografisi vardı. Bu çalışmada derin öğrenme yöntemi olan konvolüsyonel sinir ağları kullanılmıştır. Modelin performansını artırmak için önceden eğitilmiş VGG-16, GoogLeNet ve ResNet-50 ağları ile öğrenme transferi uygulanmıştır. BULGULAR: Grup 1 (el bilek kırığı ve normal el) veri setindeki doğruluk, duyarlılık, özgüllük ve kesinlik sonuçları VGG-16 ile sırasıyla %93.3, %96.8, %90.3 ve %89.7, ResNet-50 ile sırasıyla %88.9, %94.9, %84.2 ve %82.4 ve GoogLeNet ile sırasıyla %88.1, %90.6, %85.9 ve %85.3 idi. Grup 2 (falanks kırığı & normal el) veri setindeki doğruluk, duyarlılık, özgüllük ve kesinlik sonuçları, VGG-16 ile sırasıyla %84.0, %84.1, %83.8 ve %82.8, Resnet-50 ile sırasıyla %79.4, %78.5, %80.3 ve %79.7 ve GoogLeNet ile sırasıyla %81.7, %81.3, %82.1 ve %81.3 idi. TARTIŞMA: Derin öğrenme uygulamalarında son teknoloji uygulamalar olan transfer öğrenme, veri artırma gibi yöntemler uygulayarak geliştirdiğimiz bu bilgisayar destekli tanı yönteminde umut verici sonuçlar elde ettik. Bu bilgisayar destekli tanı yöntemi, el radyografilerini yorumlarken, özellikle gece vardiyaları ve hafta sonları gibi uzman meslektaşlara ulaşmak zor olduğunda, küçük hastanelerin acil servislerinde çalışan hekimlere yardımcı olabilir. |
| 13. | Çocukluk çağı tip 3 suprakondiler humerus kırıklarında kırık yerleşiminin açık redüksiyon ve klinik sonuçlara olan etkisi Effect of fracture location on rate of conversion to open reduction and clinical outcomes in pediatric Gartland type III supracondylar humerus fractures Abbas Tokyay, Erhan Okay, Eren Cansü, Ahmet Nadir Aydemir, Bülent ErolPMID: 35099030 PMCID: PMC10443146 doi: 10.14744/tjtes.2020.23358 Sayfalar 202 - 208 AMAÇ: Suprakondiler humerus kırıkları, çocuk ve adölesan yaş grubunda en sık görülen dirsek kırığıdır. Tedavi planlaması, güncel olarak Gartland sınıflaması ile yapılmaktadır. Gartland tip 3 kırıklarda redüksiyon ve perkütan pinleme uygulanmaktadır. Kapalı redüksiyonun başarısız olduğu durumlarda, açık redüksiyon uygulanmaktadır. Ancak, hangi hastalarda açık redüksiyona ihtiyaç duyulacağı konusunda görüş birliği bulunmamaktadır. Çalışmanın amacı, kırık yerleşiminin açık redüksiyon oranı ve klinik sonuçlara olan etkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ağustos 2011 ile Ağustos 2017 arasında Gartland tip 3 suprakondiler humerus kırığı nedeniyle başvuran 112 hasta geriye dönük değerlendirildi. Yaş, kırık yerleşimi, ameliyat sonrası redüksiyon kaybı ve komplikasyonlara ait veriler elde edildi. Hastalar, kırığın yerleşimine göre isthmus seviyesi üzeri (yüksek seviye) ve isthmus seviyesi/isthmus altı (düşük seviye) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İlk olarak kapalı redüksiyon uygulandı. Kapalı redüksiyon ile redüksiyon sağlanamayan hastalarda açık redüksiyon ve perkütan pinleme uygulandı. Tedavi sonrası dirsek hareketlerinin değerlendirilmesinde Flynn’s kriterleri kullanıldı. BULGULAR: Ortalama takip süresi 39 aydı (16–62 ay). Ortalama yaş 6.4±2 (1.4–12 years) yıldı. 39 hasta kız, 73 hasta erkek cinsiyetti. Otuz iki kırık dominant kolda, 80 kırık non-dominant kolda meydana geldi. 90 kırık yüksek seviye (isthmus üzeri), 22 kırık düşük seviye (isthmus seviyesi ve altı) olarak değerlendirildi. Düşük seviye kırıklı hasta grubunda ortalama yaş istatiksel olarak daha azdı (p<0.01). Düşük seviye kırıklı hasta grubunda açık redüksiyon oranı, yüksek seviye kırıklı hasta grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.01). Klinik sonuçlar Flynn’s kriterleri ile değerlendirildiğinde her iki grup arasında anlamlı fark bulunmamaktaydı (p>0.05). TARTIŞMA: Suprakondiler humerus kırıklarının tedavi planlamasında Gartland sınıflaması önemli rehber olmaktadır, ancak kısıtlılıklar mevcuttur. Çalışmanın sonuçları, bu sınıflandırmaya kırık yerleşiminin dahil edilmesinin ameliyat öncesi planlamada faydalı olabileceğini göstermektedir. |
| 14. | AO/OTA sınıflamasına göre yetişkin kırıklarının epidemiyolojik çalışması The epidemiology of adult fractures according to the AO/OTA fracture classification Onur Bilge, Zerrin Defne Dündar, Numan Atılgan, Haluk Yaka, Ahmet Fevzi Kekeç, Doğaç Karagüven, Mahmut Nedim DoralPMID: 35099031 PMCID: PMC10443149 doi: 10.14744/tjtes.2020.26374 Sayfalar 209 - 216 AMAÇ: Yetişkin kırıklarının epidemiyolojisi, çok faktörlü bir şekilde, zamanla değişmektedir. Bu çalışmanın amacı, mevcut AO/OTA kırık sınıflamasına göre, yol güvenliği için mevcut on yıllık eylem planı kapsamında yetişkin kırıklarının son beş yıllık epidemiyolojik analizini ortaya koymaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük, epidemiyolojik tanımlayıcı çalışmaya birinci düzey bir travma merkezinde ortopedi ve travmatoloji ile ilişkili en az bir kırık tanısı almış 5324 erişkin hasta dahil edildi. Hastalar yaşlarına göre; 18–35, 36–55, 56–69 ve ≥70 olmak üzere gruplandırıldı. Kırıklar AO/OTA kırık sınıflamasına göre incelendi. BULGULAR: 5324 hastada 5865 kırık vardı. Hastaların ortalama yaşı 48.6±21.5 idi. Yaş gruplarına göre hasta sayıları sırasıyla 1947 (%36.6), 1636 (%30.7), 881 (%16.5) ve 860 (%16.2) idi. AO/OTA kırık sınıflamasına göre en sık görülen üç kırık; 7 (el, %19.6), 23 (distal önkol, %12.1) ve 8 (ayak, %11.8) idi. Hastaların %54.4’ü ameliyatsız ve %45.4’ü ameliyatla tedavi edildi. Hastaların %0.2’si alternatif bir tedaviyi tercih etti. Toplam ölüm oranı %0.4 idi. TARTIŞMA: Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma, beş yıllık bir dönem boyunca AO/OTA sınıflandırmasına göre yetişkin kırıklarının analiz eden ilk çalışmadır. Geleceğe yönelik olarak, major travmaların önlenmesi için sürdürülebilir bir eylem planı oluşturmak amacıyla daha fazla çok merkezli epidemiyolojik çalışma yapılması gerekmektedir. |
| 15. | Travmatik timpanik membran perforasyonlarının sigara kağıdı ile onarımının etkinliği The effectiveness of repairment of traumatic tympanic membrane perforations with cigarette paper Özlem Akkoca, Selda Kargın Kaytez, Zeynep Kaptan, Coşkun ÖzdemirPMID: 35099040 PMCID: PMC10443145 doi: 10.14744/tjtes.2020.98968 Sayfalar 217 - 221 AMAÇ: Bu çalışmada travmatik timpanik membran perforasyonunda (TTMP) sigara kağıdı yaması (SPP) ile onarımın; perforasyonun kapanması ve işitme fonksiyonları üzerindeki etkilerini değerlendirmek amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimize Ocak 2015–2019 tarihleri arasında TTMP nedeni ile başvurmuş olan ve tedavide sigara kağıdı yaması (SPP) uygulanmış olan 61 olgu (67 kulak) geriye dönük olarak değerlendirildi. TTMP’nin boyutu; timpanik membranın (TM) tamamı %100 kabul edilerek sınıflandırıldı. %25’in altında olan perforasyonlar küçük, %25–%50 arasında olanlar orta %50 ve üzeri olan perforasyonlar ise büyük olarak değerlendirildi. Hastalara; SPP prosedüründen önce ve üç ay sonra odyolojik tetkik yapıldı. 0.5, 1, 2 ve 4 khz’de hava ve kemik yolu saf ses ortalamaları (SSO) ve hava kemik gap (ABG) ortalamaları karşılaştırıldı. BULGULAR: Altmış yedi kulağın 20’sinde (%29.9) perforasyon küçük, 27’sinde (%40.2) orta, 20’sinde (%29.9) ise büyük idi. SPP öncesi hava yolu saf ses ortalaması (AC SSO) 28.26±5.63, kemik yolu saf ses ortalaması (BC SSO) 8.80±4.35, ABG 19.26±5.80 olarak bulundu. SPP sonrası AC SSO 11.90±6.59, BC SSO 8.29±4.05, ABG 14.10±4.66 olarak saptandı. SPP sonrası birinci ayda 61 kulakda (%91) TM’de iyileşme gerçekleştiği görüldü. Perforasyon boyutu ve kapanma oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0.05). 0.5, 1, 2 ve 4 khz’de SPP sonrası AC SSO değerleri SPP öncesi AC SSO değerlerinden anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.001). SPP sonrası 0.5 khz’de ölçülen ABG değerlerinin, hem 2 khz, hem de 4 khz değerlerine göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu görüldü (sırasıyla p<0.001, p<0.001). Sigara kağıdı uygulaması sonrası SS0 değerlerindeki azalma miktarına bakıldığında, 0.5 khz’deki değerler hem 2 khz, hem de 4 khz’dekilere göre anlamlı düzeyde yüksek olarak saptandı (sırasıyla, p<0.001, p<0.001). TARTIŞMA: TTMP’nin tedavisinde erken dönemde SPP uygulaması hem perforasyon kapanması hem de işitme kazancı bakımından etkili bir tedavi yöntemidir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 16. | Plevra tümörünü taklit eden ve ateşli silah ile yaralanma sonrasında oluşan toraksta splenosis: Uzun süreli takip edilen olgu Thoracic splenosis mimicking pleural tumor after firearm injury: A case report with long-term follow-up Özge Sönmez, Burcu Kılıç, Akif TurnaPMID: 35099033 PMCID: PMC10443152 doi: 10.14744/tjtes.2020.45787 Sayfalar 222 - 224 Splenosis, bir travma ya da rüptür sonrasında dalağın ototransplantasyonuna verilen isimdir. Otuz dokuz yaşındaki kadın hasta, kliniğimize göğüs ağrısı şikayeti ile başvurdu. Hasta, 19 yıl önce karnından ve sol hemitorakstan ateşli silah ile yaralandığını belirtti. Çekilen toraks bilgisayarlı tomografi (BT) ve toraks manyetik rezonansında (MR) sol hemitoraksta plevrada birden fazla lezyon görüldü. Bu lezyonlara tanı amacı ile yapılan videotorakoskopik biyopsi sonucu toraksta splenosis tanısı koyuldu. Olguya herhangi bir tedavi önerilmedi. Hastanın altı yıllık takibinde lezyonlarda herhangi bir değişim izlenmedi. Toraksta splenosis karına yönelik ateşli silah ile yaralanmalarda görülebilir ve plevrada tümörü gibi düşünülebilir. Bu antite diyafragma tamiri de dahil olmak üzere hiçbir tedavi gerektirmez ve yıllarca aynı şekilde sebat edebilir. |
| 17. | Hepatik adenomda tümör boyutu küçültme amaçlı transarteriyel kemoembolizasyon sonrasında gelişen non travmatik spontan rüptür: Olgu sunumu Non-traumatic spontaneous ruptured hepatocellular adenoma after selective transcatheter arterial chemo-embolization for reduction of tumor mass: A case report Çağlayan ÇakırPMID: 35099039 PMCID: PMC10443143 doi: 10.14744/tjtes.2020.94838 Sayfalar 225 - 228 Kanama riskleri ve maligniteye dönüşüm potansiyellerinden dolayı Hepatik adenomların önceden tespit etmek önemlidir. Tümör boyutları 1 ile 15 cm arasında değişmekte olup multipl sayıda olanlar ile özellikle büyük boyutlardaki hepatik adenomlarda kanama riski belirgin artmaktadır. Sunduğumuz bu olguda büyük boyutlarda hepatik adenomlu hastada selektif transarteriyel kemoembolizasyon ile tümör boyutunda azalma ile cerrahi rezeksiyon planlanmış ve gelişen nontravmatik spontan tümör rüptür sonrasında klinik, bilgisayarlı tomografi, anjiyografi bulguları yanısıra tedavi stratejileri tartışılmıştır. |
| 18. | Sol paraduodenal fıtığın laparoskopik onarımı: Nadir bir internal herni olgusu Laparoscopic repair of the left paraduodenal hernia: A rare case of an internal hernia Erkan Somuncu, Emre BozdağPMID: 35099035 PMCID: PMC10443150 doi: 10.14744/tjtes.2020.73232 Sayfalar 229 - 232 Paraduodenal fıtık, iç fıtığın en yaygın nedeni olan nadir bir doğuştan anomalidir. Sol taraflı paraduodenal herniler (LPDH) sağ taraflıdan daha yaygındır ve yaşamın dördüncü ve altıncı yıllarındaki erkek hastalarda yaygındır. LPDH sıklıkla klinik olarak semptomsuzdur ve sıklıkla cerrahi hastalarda tesadüfen saptanır. Abdominal bilgisayarlı tomografi (BT) tanıda altın standarttır. Paraduodenal herni, bağırsak tıkanıklığına bağlı olarak yüksek mortalite oranlarına sahip iskemiye neden olabilir. Bu nedenle, tanıdan sonra mümkün olan en kısa sürede cerrahi onarım yapılmalıdır. Burada laparoskopik tanı ve erken tamir edilen bir LPDH olgusunu sunuyoruz. |