Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 6 (3)
Volume: 6  Issue: 3 - July 2000
Hide Abstracts | << Back
1.THE EFFECTS OF L-ARGININE ON POSTOPERATIVE PERITONEAL ADHESION FORMATION BY ITS EFFECTS ON NEUTROPHILS
Nuh Zafer Cantürk, Birol Vural, Zeynep Cantürk, Nilüfer Esen, Seyhun Solakoğlu, İzzet Yücesoy
Pages 155 - 159
Cerrahi sonrası oluşan intraperitoneal adezyonlar, infertilite, ağrı ve barsak obstrüksüyonuna neden olan önemli komplikasyonlardır. Bu çalışma L-arginin ve nötrofillerin postoperatif intraperitoneal adezyon oluşumundaki etkilerini araştırmak amacıyla yapılmıştır. 16 sıçan iki eşit gruba ayrıldı; grup I (n=8) 5gün süreyle günlük tek doz % 0.9'luk izotonik sodyum klorür (salin), grup II (n=8) 5 gün süreyle günde tek doz L-arginin aldı ve uterin boynuz ve çekuma cerrahi hasar yapıldı. Adezyon indüklenmesinden sonraki 2 haftanın sonunda adezyon skoru belirlendi. Adezyon dokusu histolojik ve biyokimyasal olarak incelendi. Adezyon oluşumunun ilk günü nötrofil sayısı ve nötrofil adezivite indeksi tesbit edildi. Kontrol grubundaki adezyon gelişimi, L-arginin grubuna göre belirgin olarak daha az idi (p < 0.01). Kontrol grubu ile kıyaslandığında, L-arginin grubunda adezif doku hidroksiprolin ve kollajen seviyeleri belirgin olarak artmıştı (p < 0.05 ve p < 0.001). Sonuç olarak, bu hayvan modelinde, L-arginin postoperatif adezyonları azaltmada yararlı bulunmamıştır.
Postoperative intraperitoneal adhesions are major postsurgical complications that cause infertility, pain, and intestinal obstruction. The aim of this study was to investigate the effects of L-arginine and neutrophils on the formation of postoperative intraperitoneal adhesion. Sixteen rats, equally divided into two groups; group I (n=8) received daily single dose saline for five days, group II (n=8) received daily single dose L-arginine for five days, and underwent surgical injury to the uterine horn and the cecum. The adhesion scores were determined at the end of the second week after adhesion induction. Adhesive tissue also histologically and biochemically evaluated. Neutrophil counts and neutrophil adhesivity index were determined in the first day of adhesion induction. Adhesion formation in the control group was significantly less than that of L-arginine group (p< 0.01). Hydroxyproline and collagen levels of adhesive tissue were significantly increased in the L-arginine group when compared with control group (p < 0.05 and p < 0.001). We concluded that L-arginine was not beneficial in reducing postoperative adhesions in this animal model.

2.HEMIARTHROPLASTY WITH STRAIGHT STEM ENDOPROSTHESIS IN OVER 70 YEARS OLD PATIENTS WHO HAVE FEMORAL NECK FRACTURES
Cengiz Şen, Şenol Akman, Burak Boynuk, Mehmet Aşık, Remzi Tözün
Pages 160 - 165
Ocak 1996-Ocak 1998 yılları arasında PTT Eğitim Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde 70 yaş üzerindeki intrakapsüler femur boyun kırıklı 27 hastaya primer olarak Protek'in Protema 90 tipi modüler başlı ve düz saplı (straight stem) protezle sementli hemiartroplasti ameliyatı yapıldı. En az 1 yıl süreyle takip edilen 21 hasta değerlendirmeye alındı. Ortalama takip süresi 15. 1 (en kısa 12, en uzun 32) aydır. Hastalarımızın 14' ü kadın, 7 si erkek olup ortalama yaş 79.6 (en küçük 72- en büyük 86) yıldır. Hastalar ameliyat sonrası Harris'in fonksiyonel skorlama sistemine göre değerlendirildiğinde 17(%80) hastada çok iyi ve iyi, 4(%20) hastada orta ve kötü sonuç elde edildi. Kullandığımız parsiyel protezin modüler başlı ve düz saplı olmasının gerek ameliyat sırasında cerraha kolaylık sağlaması gerekse ameliyat sonrası hastaya daha fazla hareket ve stabilite kazandırması önemli bir üstünlüğünü oluşturmaktadır. Hastaya benzer faydayı sağlayan total protez ve bipolar protezlere göre fiyatının oldukça ucuz olması en önemli üstünlüğüdür. Bu çalışma da 70 yaş üzerindeki hastalarda femur boyun kırıklarının düz saplı protezle başarılı olarak tedavi edildiği sonucuna varılmıştır.
Between January 1996-January 1998, Department of Orthopaedics and Traumatology of PTT Training Hospital, hemiarthroplasties with Protek's Protema-90 straight stem endoprosthesis were performed in over 70 years old 27 patients who have femoral neck fractures. 21 of them were taken place in the study and mean follow up is 15.1 (ranging between 12-32) months. Of these, 14 were female and 7 were male. Mean age of the cases is 79.6 (72 86). According to Harris Hip Scoring System we obtained excellent, good results in 17 patients (%80) and fair, poor results in 4 (% 20) patients. The prostesis we used have two major advantage. First, it is not only able to be applied easily by surgeon but also patients have been provided more stability and motion by prosthesis. Second, Its price is much cheaper than total endoprosthesis and bipolar prosthesis which intend to achieve same purpose. It was concluded that hemiarthroplasty with straight stem which has moduler head were successfully applied for femoral neck fractures in over 70years old patients.

3.MANAGEMENT OF VASCULAR INJURIES WITH CONCOMITANT ORTHOPEDIC TRAUMA
Davit Saba, Abdülkadir Ercan, Işık Şenkaya, Hayati Özkan
Pages 166 - 170
Son 22 yılda kliniğimizde tedavisi yapılan 120 ortopedik travma ile birlikte oluşan damar yaralanması olgusu geriye dönük olarak incelendi. Yaralanmaların 757 (%62.5) alt ekstremitede, 45'i (%37.5) üst ekstremitedeydi. Fizik muayene ile damar yaralanması tanısı ve lokalizasyonu kesinleşen olgular doğrudan ameliyata alındı, şüpheli olgularda ek incelemeler yapıldı. Sonuç olarak ortopedik travma ile birlikte oluşan her türden arter yaralanmasında erken tanı konulması, agresif debridmandan sonra primer anastomoz veya safen ven interpozisyonu yapılması, ven yaralanması eşlik eden ağır doku hasarı bulunan olgularda hiç çekinmeden fasiotomi yapılması başarının temelini oluşturur. Damar yaralanması tanısı kesin olan olgularda ilave hiçbir vasküler inceleme yapılmadan ameliyata gidilmesi en doğru seçimdir.
One-hundred twenty patients who sustained vascular injuries together with orthopedic trauma in the last 22 years in our department were reviewed retrospectively. Seventy-Jive (%62.5) injuries involved the lower limbs, and forty-five (%37.5) injuries involved the upper limbs. In cases whose vascular injuries and locations were detected with physical examination definitely had been operated directly, on the other hand additional diagnostic modalities were used in doubtful cases. As a conclusion, the following approaches are clinical landmarks for a successful outcome in vascular injuries associated with orthopedic trauma: Early diagnosis, primary anastomosis or saphenous vein interposition after aggressive debridmant, performing fascia tomies liberally in cases with serious tissue injuries together with vein injury. It is obvious to operate immediately without any diagnostic tool when the diagnosis is certain by physical examination.

4.USEFULNESS OF RANSON CRITERIA FOR DETERMINATION OF PROGNOSIS IN ACUTE PANCREATITIS
Neşet Köksal, Yusuf Günerhan, Mehmet Odabaşı
Pages 171 - 174
1995-1999 yılları arasında hastanemiz 2. Genel Cerrahi Kliniğine akut pankreatit tanısı ile 27 hasta yatırıldı. Etyoloji, tanı ve tedavi yöntemleri, morbidite, mortalite ve Ranson kriterlerinin prognoza etkisi retrospektif olarak incelendi. Hastalarımızda en sık akut pankreatit nedeni biliyer sistem patolojileri idi (%55.6). 21 hastada medikal, 6 hastada cerrahi tedavi uygulandı. 2 hastada (n= 1 nekrozektomi + drenaj, n = 1 medikal tedavi) pankreas psödokisti (%7.4) gelişti. Mortalite oranı %18.5 (n=3 medikal tedavi,n=1 kolesistektomi+T tüp drenaj, n=1 drenaj) idi. Ex. olan hastaların yaş ortalaması 74.2 iken taburcu edilen hastaların yaş ortalaması 43 idi (p<0.001). Ranson skoru ex. olan hasta grubunda ortalama 5.4 iken, taburcu edilen hasta grubunda 2.3 idi (p<0.001). Ex. olan hasta grubunda ortalama kalsiyum değeri 6.76 mg./dl, laktik dehidrogenaz değeri 1660 IU/L iken taburcu edilen hastalarda bu değerler sırasıyla 8.59mg/dl ve 470 IU/L bulundu (p<0.001). Çalışmamızda Ranson kriterlerinin akut pankreatitin prognozunu belirlemede güvenilir olduğu görülmüştür. Özellikle yaş, kalsiyum, laktik dehidrogenaz ve BUN değerlerinin prognozu etkileyen önemli kriterler olduğu saptanmıştır.
Between 1995 and 1999, 27 patients with diagnosis of acute pancreatitis were admitted to 2nd surgical department of our hospital. Aetiology, diagnosis and treatment methods, morbidity, mortality and effect of Ranson criteria to prognosis were examined retrospectively. The most common aetiology in our patients was biliary system pathologies(55.6%). Twenty-one patients treated medically and 6 patients surgically. Pancreatic pseudocyst developed in 2 patients (n=1 necrosectomy+drainage, n=1 medical treatment). Mortality ratio was 18.5% (n=3 medical treatment, n= 1 cholecystectomy + T-tube drainage, n= 1 drainage). While the mean age was 74.2 in the patients died, it was 43 in the patients survived(p<0.001). Significant difference was found with regard to the mean Ranson score between the two groups (5.4 and 2.3, respectively) (p<0.001). Also, there was a significant difference with regard to the mean calcium and lactic dehydrogenase values between the died patients (6.76mg/dl and 1660 IU/L, respectively) and the survived patients (8.59mg/dl and 470 IU/L, respectively) (p < 0.001). In our study, Ranson criteria are found to be reliable to determine the prognosis of acute pancreatitis. Especially age, calcium, lactic dehydrogenase and BUN values are found to be important parameters effecting prognosis.

5.ABDOMINAL WOUND DEHISCENCE
Ziya Çetinkaya, Osman Doğru, Nurullah Bülbüller, Feridun Baysal, Kaya Genç, Mehmet Ali Akkuş
Pages 175 - 179
Hasta bakımındaki tüm ilerlemelere rağmen, abdominal yara ayrılma insidensi ve buna bağlı olarak gelişen mortalite yüksek seyretmektedir. Beş yıllık periyotta laparotomi uygulanan 1109 olguda yara ayrılmasında suçlanabilecek 24 risk faktörü tek tek ele alınarak, tam ve kısmi yara ayrılması gelişen vakalarda oranları bulunup, bunların yara ayrılmasına istatiksel anlamda bir katkıları olup olmadığı belirlendi. Otuzdokuz (%3.5) hastada abdominal yara ayrılması gelişti. Bu hastaların üçü (%7.7) kaybedilmiş olup, geri kalanların hastanede kalış süreleri ortalama 25.5 gündü. Abdominal yara ayrılması, sayı bakımından dört ve daha fazla risk faktörü bulunduran hastalarda anlamlı oranda yüksekti (p<0.05). Ayrıca yaşı 60'm üzerindekilerde, predispozan sistemik patolojilerden hipoalbüminemisi olanlarda, kontamine ve kirli yarası olanlarda, yara yeri enfeksiyonu gelişenlerde, orta hat karın kesisi uygulananlarda, ve acil olarak ameliyat edilenlerde de abdominal yara ayrılması anlamlı oranda fazla idi (p < 0.05). Sütür materyali, yara kapama şekli, diyabet, sarılık, hemodinamik instabilite, malignite, üremi, obesite, solunum sistemi hastalıkları, konjestif kalp yetmezliği, hipertansiyon ve siroz yara ayrılmasına istatiksel olarak anlamlı oranda katkıda bulunmayan risk faktörleri idi (p>0.05). Tek başına ele alındığında yara ayrılmasına anlamlı bir katkısı olmayan bu faktörlerden en az birinin anlamlı faktörlerle beraber bulunduklarında bunların etkisini arttırdığı ve bu artışın da istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi.
Despite the significant advances in perioperative care, the incidence of abdominal wound dehiscence and its associated mortality have not improved. In 1109 patients undergoing laparotomy during a 5 year period, 24 risk factors were analysed. Each factor was assessed as an independent statistical variable. Thirty-nine (3.5%) abdominal fascial wound dehiscences occured. In these patients the average length of hospital stay was 25.5 days and three of these cases died (7.7%). In the patients with more than four risk factors, wound dehiscence ratio was significantly high. Significant factors, which contribute abdominal wound dehiscence, were found to include age over 60, hypoproteinemia, abdominal midline incising closure, contaminated/ dirty wound, wound infection and emergency surgery (p<0.05). Risk factors not found to be statically important included suture material, diabetes, jaundice, hemodynamic instability, malignancy, uremia, obesity, pulmonary disease, conjestive heart failure, hypertension and cirrhosis (p>0.05) these are not statistically significant factors when they are accompanied to the significant factors, they significantly increased the wound dehiscence ratio in this patients (p<0.05).

6.THE OSTEOSYNTHESIS OF DEPLACED OLECRANON FRACTURE WITH ZUGGURTUNG TECHNIQUE
Can Burak, Zafer Orhan, Mehmet Demirkaya, Nüzhet Yazıcı
Pages 180 - 184
1992 Şubat -1996 Nisan tarihleri arasında Taksim Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 41 hastanın deplasmanlı olekranon kırığı tension band wiring (zuggurtung) tekniği ile tedavi edildi. Lezyon tipleri Colton'a göre sınıflandırılarak tedavi yöntemi ve sonuçları çeşitli parametrelere göre değerlendirildi. Bu parametrelerin ışığı altında her lezyon tipinde, hangi yöntemlerin başarılı olabilecekleri incelendi. Weseley'in kriterlerine göre 13 hastada (%31.7) çok iyi, 17 hastada (%41.46) iyi, 9 hastada orta (%21.95), 2 hastada da(%.4.89) kötü sonuç alındı.
We operated on 41 patients with deplaced olecranon fracture, between February 1992 and April 1996 by utilizing tension band wiring (zuggurtung) technique in department Of orthopedics and traumatology, Taksim State Hospital. Lesion types were classified according to Colton classification and treatment methods and results were evaluated with various parameters. Success of different method in treatment of each lesion was evaluated. The patients were evaluated using Weseley criteria and results were highly succesfull in 13 patients, succesfull in 17 patients, moderate in 9 patients and poor in 2 patients. Our data revealed that, in deplaced olecranon fracture, open reduction and internal fixation with zuggurtung technique should be the preferred method.

7.IS ACUTE CHOLECYSTITIS A CONTRAINDICATION TO LAPAROSCOPIC APPROACH?
Fikret Ezberci, İ Taner Kale, Tufan Taşçı, Hürkan Kargı, Hasan Ekerbiçer, Ahmet Kurtul
Pages 185 - 188
Laparoskopik cerrahinin ilk yıllarında akut kolesistit laparoskopik yaklaşım için kontrendikasyon kabul edilirdi. Zamanla tecrübeler arttıkça akut kolesistit içinde başarılı sonuçların yayınlanması, akut kolesistitte de laparoskopik yaklaşımın birinci tercih olabileceğini göstermektedir. Kahramanmaraş Devlet Hastanesinde Aralık 1997 - Haziran 1999 tarihleri arasında laparoskopik kolesistektomi uygulanan 250 olgu retrospektif olarak incelendi. Olgular akut taşlı kolesistit (AK) ve kronik taşlı kolesistit (KK) olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grup ameliyat süreleri, komplikasyon, dren kullanımı ve açık kolesistektomiye geçime oranları açısından karşılaştırıldılar. Laparoskopik kolesistektomi (LK) uygulanan 250 olgudan, 46 (%18.4) olgu AK, 204 (%81.6) olgu da KK nedeniyle ameliyat edildiler. Her iki grupta da tanı anamnez,fizik muayene ve ultrasonografi ile konuldu. Ortalama yaş KK grubunda 51.3±13.9 SD, KK grubunda ise 49.2± 1.0 SD idi. Ortalama ameliyat süreleri AK grubunda 65.7±22.3 SD dakika iken, KK grubunda 53.7 ± 18.7 SD dakika idi ve aradaki fark anlamlı idi (p < 0.001). AK grubunda 2 (%4) olguda komplikasyon izlenirken, KK grubunda 6 (%3) olguda komplikasyon izlendi ve aradaki fark anlamlı değildi (p>0.05). AK grubunda 18 (%39.1) olguda dren kullanılırken, KK grubunda 26(%12.7) olguda dren kullanıldı ve aradaki fark anlamlı bulundu (p<0.05). Açık Kolesistektomiye AK grubunda 1 (%2) olguda geçilirken, KK grubunda 3 (%1.5) olguda geçildi (p > 0.05). Sonuç olarak, AK için yapılan laparoskopik cerrahi daha uzun sürmekte ve daha fazla dren kullanılmaktadır. LK'nin genel avantajları göz önüne alındığında, akut ve kronik kolesistit nedeniyle uygulanan LK'ler arasında morbiditeyi arttırıcı bir fark olmaması, AK içinde LK, tecrübeli ellerde güvenli ve efektif bir yöntemdir.
The purpose of this retrospective study was to investigate which is acute cholecystitis contraindication for laparoscopic surgery or not? Most of early articles described taparoscopic cholecystectomy for chronic cholecystitis. Acute cholecystitis was considered a contraindication to this approach. As more experience was obtained, acute cholecystitis became not a contraindication for laparoscopic cholecystectomy. The laparoscopic cholecystectomy operaLions that were performed in Kahramanmaraş State Hospital, between December 1997-June 1999 were analyzed retrospectively. The patients were divided into two groups. The patients of first group had acute cholecystitis. The cases of second group had chronic cholecystitis. Both group compared to operation times, complications, conversion rate, and drain uses. Between December 1997-June 1999,250 patients underwent laparoscopic cholecystectomy. Of the patients, 46 (18.4%) had acute cholecystitis and 204 (81.6%) had chronic cholecystitis. When we compared two groups, we found significant differences between operation times and drain uses (p < 0.05). Laparoscopic cholecystectomy for acute cholecystitis takes longer and surgeons use more drain for acute cholecystitis. There were no differences between complications and conversion rates. In conclusion, we decided that in experienced hands, laparoscopic surgery could safely be performed in patients with acute cholecystitis. It does not increase the morbidity rate.

8.PENETRATING CARDIAC INJURIES
Mustafa Çıkırıkçıoğlu, Tahir Yağdı, Hakan Posacıoğlu, Erdem Özkısacık, Tanzer Çalkavur, Yüksel Atay, Ufuk Çağırıcı, Önol Bilkay, Ali Telli
Pages 189 - 192
Travma,. Genç nüfus içindeki en önemli ölüm nedenlerindendir. Son yıllarda ilk yardım uygulamaları ve hızlı ulaşımda kaydedilen gelişmeler nedeniyle, acil servislere yetiştirilebilen penetre kalp yaralanmalı olgu sayısı giderek artmaktadır. Bu çalışmada, penetre kalp yaralanması nedeniyle kliniğimizde cerrahi tedavi uygulanan olgular, retrospektif olarak değerlendirilmiştir. 1988 - 1999 yılları arasında, 12 penetre kardiyak yaralanma olgusu opere edildi. Sadece biri kadın olan hastaların yaş aralığı ve yaş ortalaması, sırasıyla 17-46 ve 28 5+9.4 olarak bulundu. Hemodinamik olarak stabil olan sekiz olguya preoperatif ekokardiyografi ile tanı kondu, geri kalan dört olgu ise fizik bakıdan hemen sonra acil koşullarda öpere edildi. Tüm vakaların median strenotomi ile açıldığı serimizde aperatif mortalite gözlenmedi. Bir olguda atrioventriküler blok gelişti. Postoperatif ekokardiyografi ile iki hastada, ikinci bir ameliyatı gerektiren, ventriküler septal defekt oluştu.
Trauma is a major cause of death in young population. Penetrating trauma to the heart which delivered to the emergency rooms has seen increasing 4' in the last years, because of the improved first aid and rapid transport techniques. In this study, the results of surgically treated penetrating cardiac trauma at our department were evaluated retrospectively. Between 1988-1999, 12 cases of penetrating cardiac trauma were operated at our institution. The age range and the mean age were 17-46 and 28.5 + 9.4, respectively, in which there were only one female patient Eight patients who were stable hemodynamically diagnosed with preoperative transthoracic echocardiography, while remaining four underwent operation urgenty soon after physical examination. Median sternotomy was performed in all cases. There were no operative mortality. In one patient, atrioventricular block was occurred, and postoperative echocardiography revealed ventricular septal defect in two patients, which required a second operation.

9.CHILD AND ADULTHOOD
İbrahim M Ziyal, Murat Döşoğlu, Merih İş, Hakan Yıldız, Engin Yücel, Ferruh Gezen
Pages 193 - 196
Büyüyen Kafa Kırıkları (BKK) çocukluk dönemi kafa travmalarının nadir bir komplikasyonudur. Erişkin döneminde tanı konan olgular daha da nadirdir ve başlıca neden yeterli tedavinin uygulanmamış olması ya da gecikmiş tanıdır. Bu çalışmada, beşi erişkin döneminde olmak üzere onbeş BKK olgusu sunulmaktadır. On olguda leptomeningeal kist ile birlikte ya da olmaksızın kafa kırığında genişleme tesbit edildi. Bu gruptaki (Grup I) olguların 7si erkek, üçü bayan ve olguların ortalama yaşı 14.9 ay idi. Yırtılmış olan duraya bağlı olarak kırık kemik kenarları birbirinden ayrılmış ve beyin omurilik sıvısı ile dolu araknoid boşluk bir leptomeningeal kiste dönüşmüş idi. Dokuz olgu kafada şişlik ve şekil bozukluğu, bir olgu ise nöbet şikayeti ile başvurdu. Tanı konmamış ya da tanı konmakta gecikilmiş olgularda kist genişlemekte, ensefalomalazi ve parankim dokusu kaybı oluşmakta ve kist ventrikül ile birleşmektedir. Böylece bir porensefalik kist ortaya çıkmaktadır. Erişkin döneminde tanı konan beş olgumuz ise bu patolojik ilerlemeyi göstermekte idi (Grup II). Bu olguların 4ü erkek, biri bayan ve ortalama yaşları 14.6yıl idi. Sadece nöbet dört olguda, sol hemiparezi ile birlikte nöbet ise bir olguda tesbit edildi. Grup l olgular kranyotomi ve duraplasti ile tedavi edildiler. Kemik büyümesi tamamlandıktan sonra iki olguya kranyoplasti uygulandı. Grup II olgular kranyotomi, duraplasti ve kranyoplasti ile tedavi edildiler. Bu grubun iki olgusu daha sonra şant uygulamasını gerektirdi. Olguların tedavi sonrası ortalama takip süresi 37 ay olarak tesbit edildi. Erişkin olgularda tedavi sonuçları yetersiz kaldı ve beş olgudan sadece birinde nöbetler önlenebildi. Sonuç olarak, BKKda erken tanı, uygun tedavinin seçimi, yeterli iyileşme ve geç başarısız sonuçların önlenmesi için kafa travması sonrası oluşan lineer kırıkların en az iki sene düzgün aralıklar ile takibi esas olmalıdır.
Growing skull fractures (GSF) are rare complications of childhood head trauma. Cases diagnosed after childhood are extremely rare and lack of proper treatment or delayed diagnosis is the main reason. Fifteen cases, five of them diagnosed in adulthood, are reported in this study. After separation of bone edges with torn dura, the arachnoid pouching filled with cerebrospinal fluid changes to a leptomeningeal cyst. These stages develop in childhood. Ten childhood cases demonstrated enlargement of skull fracture with/without leptomeningeal cyst (Group I: male/female: 7/3, mean age: 14.9 months). At admission, nine cases had only skull deformity or bulging, one additional case with seizures. In untreated or late diagnosed cases with enlargement of the cyst, development of encephalomalacia and loss of parenchymal tissue, the cyst communicates with ventricles. The final step is a porencephalic cyst. Five cases diagnosed in adulthood presented with these last two stages (Group II: male/female: 4/1, mean age: 14.6 years). Four of them had seizures and one case with left hemiparesis and seizure. Group I was treated with craniotomy and duraplasty. After bone growing had been completed, cranioplasty was performed in two. Group II was treated with craniotomy, duraplasty and cranioplasty. Two of them required a shunt procedure later. Mean follow-up of fifteen cases is 37months. The results in adults were unsatisfactory. From five cases only one had the seizure resolved. In conclusion, follow-up of the patients with linear fractures after head trauma at least two years should be essential for early diagnosis and treatment, proper healing and avoidance of late disappointing results in GSF.

10.THE ROLE OF CYTOKINES AND COAGULATION IN THE POSTOPERATIVE PERITONEAL TISSUE REPAIR
Ömer Günal, Yüksel Arıkan
Pages 197 - 201
Ameliyat sonrası karın içi yapışıklıklar halen cerrahinin önemli problemlerindendir. Cerrahi veya travma sonrası periton dokusunun iyileşmesi farklı mekanizmaları içeren, henüz tamamı ile çözümlenmemiş bir konudur. Artık periton yaralanmasının tipi ne olursa olsun, inflamasyon ve bunun iyileşmesi ile ilgili moleküllerin bu mekanizmalarda yer aldığı bilinmektedir. Periton dokusunda fibrin oluşumu ve yıkımın periton iyileşmesinde temel olay olduğu kabul edilmektedir. Periton iyileşmesi sırasında salınan bazı sitokinlerin bu temel olayı farklı yönlerde etkileyebileceği düşünülmektedir. Sitokinlerin periton dokusu iyileşmesinde düzenleyici etkileri gösterilebilirse ameliyat sonrası yapışıklıktan sadece önlemek değil, kontrol edebilmek mümkün olacaktır. Bu makalede periton iyileşmesinde düzenleyici ve aracı rolü oynayan moleküller belirleyicileri gözden geçirmeyi amaçladık.
Postoperative intraabdominal adhesions is still one of the major problems of surgery. Peritoneal tissue repair after surgery or trauma is yet to be a defined subject that concerns different mechanisms. Regardless of the type of injury it is known that molecules related to inflammation and restoration take place in these mechanisms. It has been accepted that fibrin deposition and degradation is the basic event in peritoneal tissue repair. Some cytokines that released during peritoneal tissue repair may affect this basic event in different ways. If modulatory effects of cytokines in peritoneal tissue repair can ultimately be shown, it will be possible not only to prevent postoperative adhesions but also to control them. We aimed in this article to review the markers that play a modulator and mediator role peritoneal tissue repair.

11.THE RESULTS OF THE TREATMENT WITH TRACTION AND SPICA CAST IN CHILDREN'S FEMORAL SHAFT FRACTURES
Davut Keskin, Naci Ezirmik, Lütfü Tatlı
Pages 202 - 206
Çocuk femur cisim kırıkları çoğunlukla konservatif olarak tedavi edilmektedir. Traksiyon ve pelvipedal alçı uygulaması da bu yöntemlerden biridir. Bu çalışmada 1992-1999 yılları arasında, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda, fraksiyon ve pelvipedal alçı ile konservatif olarak tedavi edilen femur şaft kırıklı 82 çocuktan kontrolleri yapılabilen ve tek taraflı kırık olan 50'sinin sonuçları değerlendirilmiştir. Yaşlan 4 gün 13yıl (ortalama 4.2 yıl) olan olguların 11'i (%22) kadın, 39'u (%78) erkektir. Traksiyonda kalma süresi 10-25 (ortalama 18.1) gün, alçıda kalma süresi ise 20 gün ile 12 hafta arasında, ortalama 8.4 haftadır. Olgular 5 ay ile 6yıl arasında, ortalama 3.5 yıl takip edilmişlerdir. Olguların %94'ünde başarılı sonuç elde edilmiştir. Çalışmanın sonucunda, çocuk femur cisim kırıklarının fraksiyon ve pelvipedal alçı ile tedavisinin iyi sonuç veren bir yöntem olduğu kanaatine varılmıştır.
Children's femoral shaft fractures are usually treated conservatively. One of the conservative methods is the treatment with traction and spica cast. In The Department of Orthopaedics and Traumatology of Atatürk University Medical School, between 1992-1999 years, 82 children with femoral shaft fractures were treated with traction and spica cast, and of the cases, 50 with unilateral fracture could be done control. Of 50 cases, 11 (22%) were females and 39 (78%) males. The average age was 4.2 years, ranging from 4 days to 13 years. The traction period was 10-25 (average 18.1) days, and the cast period was from 20 days to 12 weeks (average 8.4 weeks). The cases were followed up with an average period 3.5 years (5 months-6 years). The satisfactory outcomes were showed in 47 (94%) cases. In the result of this study, it was concluded that the treatment with traction and then a spica cast after stabilization of the fracture by callus was the successful method.

12.ASSESSMENT OF THE FACTORS OF GROUP DYNAMICS IN A UNIVERSITY HOSPITAL EMERGENCY ROOM
Oğuzhan Büyükgebiz, Ufuk Tarhan, Asuman Türkel Uluçınar
Pages 207 - 211
Grup davranışı ve kişiler arası etkileşim örgüt davranışını etkileyen güçlü kuvvetlerdir. Acil servis, bir organizasyonun (örgütün) organik ve matriks yapılarının özelliklerine sahiptir. Acil servisin performansı, diğer birçok örgütte olduğu üzere, önemli ölçüde, yöneticinin kişileri gözlemlemesine ve örgüt davranışının analizine dayanır. Bireyin davranışını doğrudan etkileyen üç temel değişken, kişisel, psikolojik ve örgütsel olarak sınıflandırılır. Bu çalışmanın amacı, etkinlik ve verimliliği arttırmak için acil serviste de var olan görev gruplarının yönetiminde esas oluşturan grup dinamiği öğelerinin değerlendirilmesidir. Sunulan çalışmaya Kocaeli Üniversitesi Hastanesi Acil Servis'indeki doktor, hemşire+sağlık memuru, teknisyen ve görevlilerden oluşan 31 kişi katılmıştır. Kırk maddeden oluşan bir anket formu araştırma aracı olarak kullanılmıştır. Özdeşlik, karşılıklı bağımlılık, sosyal mesafe, çatışma ve müzakere süreci anket yoluyla araştırılan grup dinamiği öğeleridir. Sonuçlar Acil Servis takım üyeleri arasında çatışma ile karakterize bir iletişim sorunu bulunduğunu ve bunun takımın etkinlik ve verimliliği etkilediğini göstermektedir. Bu bulgular bize, bir acil servis yöneticisinin çatışma ve değişim yönetiminde yetkin olması gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle, görevlendirilen yöneticiler grup dinamiklerini etkileyen alanlarda takımları için disiplinler arası destek ve eğitim almaları konusunda cesaretlendirilmelidirler.
Group behavior and interpersonal influence are powerful forces affecting organizational behavior. An emergency room has particular characteristics of organic and matrix structures of an organization. The performance of the emergency room relies heavily upon the manager's observation of individuals and analysis of organizational behavior, as in many other organizations. The three sets of variables that directly influence individual behavior are classified as being individual, psychological, and organizational. The aim of is this study is to evaluate elements of group dynamics that are essential in management of a task group for enhancement of efficiency and productivity, that takes place in an emergency room. In the present study, 31 subjects who were physicians, nurses, technicians and personnel in Kocaeli University Hospital Emergency Room were used. A questionnaire that composed of 40 items was used as the research instrument. Identification, interdependence, social distance, conflict and negotiation were the elements of group dynamics investigated through the questionnaire in this study. The results indicate that a communication problem, which is characterized by the conflict among members of the emergency room team, exists and affects the team's efficiency and productivity. This finding allows us to argue that the manager of an emergency room team has to be efficient min conflict and change management. Therefore, the assigned managers need to be encouraged to receive training and interdisciplinary support for the team in the areas that affect group dynamics.

13.THE EFFICACY OF LOOP COLOSTOMY IN MAINTAINING TOTAL FECAL DIVERSION
Mustafa Ali Korkut, Yamaç Erhan, Eray Kara, Sinan Ersin, Hasan Aydede, Halit Osmanoğlu
Pages 212 - 215
Bu çalışmada, 1992-1997 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği, Kolorektal Cerrahi Bölümünde acil ya da elektiv olarak opere edilerek loop kolostomi uygulanan 56 olgu, loop kolostominin total fekal diversiyonu sağlama yönündeki etkinliğinin değerlendirilmesi amacıyla prospektif olarak incelendi. Kadın - erkek oranının 14/42 olarak belirlenen olguların yaş ortalaması 56.8 idi. 49 hastaya transvers loop kolostomi uygulanırken, 7 hastaya sigmoid loop kolostomi uygulandı. Etiyolojik faktörler olarak olguların 22'inde rektovajinal fistül, birinde anorektal kanser, 16'ında travma, 4'ünde benign rektal darlık, 9'unda Fournier gangreni, 2'inde rektovajinal fistül, birinde anorektal kanser, birinde kistoenterik fistül ve bir olguda da divertikülite bağlı abse söz konusu idi. Olgular, postoperatif 7. gün ve 12. ay arasındaki zamanda oral baryum içirilmek suretiyle radyolojik olarak tetkik edildi. Baryum alımından 24 saat sonra çekilen filmlerde kolonun distaline geçip geçmediği araştırıldı. Dört olguda baryumun distaline geçişi gözlendi. Sonuç olarak, loop kolostominin fekal diversiyonda etkin olduğu ve daimi diversiyon amacıyla kullanılabileceği kanısındayız.
In the study, 56 patients to whom emergency or elective loop colostomies were performed at the Colorectal Surgical Unit of General Surgery Department of Ege University Medical School Hospital between February 1992 and May 1998, were studied prospectively to evaluate the efficacy of loop colostomy in maintaining total fecal diversion. The female/male ratio of the patients was 14/42 with mean age of 56.8. While transverse loop colostomy was performed in 49 patients, seven patients underwent sigmoid loop colostomy. The etiologic factors included colorectal cancer in 22 patients, colonic trauma in 16, benign rectal stricture in four, Fournier's gangrene in nine, rectovaginal fistula in two, anorectal cancer in one patient, cystoenteric fistula in one patient and diverticulitis with abscess in one patient. The patients were evaluated radiologically after barium meal was given orally between the seventh day and twelfth month postoperatively. The passage of barium into the distal limb of the colon was detected in the last x-rays of the 56 patients 24 hours passed from the time of barium intake. However, only f our patients showed passage of barium into the distal colon in the x-ray. As a result, we consider that loop colostomy is efficacious in diverting fecal stream and can be used for permanent diversion.

14.ANALYSIS OF THE MOTORCYCLE ACCIDENTS IN KIRIKHAN, ANTAKYA
Ercan Çetinus, Hasan Ekerbiçer
Pages 216 - 221
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Kırıkhan ilçesindeki motorsiklet ve moped kazaları sonucu ortaya çıkan yaralanma örneklerini, mortalite oranlarını değerlendirmek, motorsiklet kazalarının ortaya çıkmasında rolü olabileceği düşünülen faktörleri ortaya koymak ve Sağlık Bakanlığı (S.B.) Kırıkhan Devlet Hastanesinde motorsiklet kazaları sonucu ortaya çıkan yaralanmalara uyguladığımız tedavi sunmaktır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya 01.01.1997 06.01.1998 tarihleri arasında S.B. Kırıkhan Devlet Hastanesi Acil Polikliniğini başvuran motorsiklet kazası sonucu travma geçirmiş 110 olgu prospektif olarak incelendi. Her olgu için ınotorsiklet kazalarına yönelik olarak hazırlanmış bir form dolduruldu. Form içeriğinde, yaralının yolcu, sürücü veya yaya mı olduğu, kazanın oluş şekli, yolcu veya sürücünün kask takıp takmadığı, kazaya sebep olan sürücünün alkollü olup olmadığı, kazazede de saptanan patolojiler, yaralanma şiddeti skoru (YŞS) (1) değerleri gibi bilgiler yer aldı. Bulgular: 93 motorsiklet kazası sonucu travma geçiren 110 olgunun 96'sı (% 87.27) erkek, 14'ü (%12.73) kadındı. Olgular sürücü (n: 65), yolcu (n: 25) veya (n: 20) olarak gruplandırıldı. Sürücülerin yaş ortalaması 30.9 ± 12.7 (min: 15, med: 27, maks: 69); yolcuların yaş ortalaması 28.6 ± 17.3 (min: 10, med: 23, maks: 65); yayaların yaş ortalaması 20.7 + 20.6 (min: 3, med: 12.5, maks: 68) şeklindeydi. Sürücülerin % 3'ünün kask kullandığı.yolcuların ise hiç birisinin kask kullanmadığı; sürücülerin 13 tanesinin (%20) ehliyetsiz olduğu, yaz mevsiminde kazaların daha fazla olduğu saptandı. Sürücülerde en fazla klavikula, radius-ulna distal uç, ayak bileği kırıkları; yayalarda ise tibia-fibula açık kırıklarının daha sık görüldüğü belirlendi.65 sürücüde 77 patoloji, 25 yolcuda 25 patoloji ve 20 yayada 22 patoloji saptandı. Bu patolojilerin (n: 124) % 85.5'i ayaktan, % 5.6 si yatarak operasyonla tedavi edildi. 3 olgu nöroşirurji uzmanına sevk edilirken 2 olgu ise kafa travması sonucu kaybedildi. Sonuç: Sürücülerin eğitimi ve daha sıkı denetimi ile, daha iyi yol koşulları oluşturulmasının kaza oranlarını düşüreceği; yolcu ve sürücülerin kask kullanımının kafa travması ve buna bağı olarak gelişen ölümleri azaltacağı sonucuna varıldı.
Aim: The aim of this study is to evaluate both wounding of people who were hurt by motorcycle accidents and the rate of mortality. We also tried to uncover the factors which were supposed to take role in the motorcycle accidents, and presented our treatments in Kırıkhan State Hospital of Ministry of Health to the injuries occured in those accidents. Material and Methods: 110 victims who were appointed to the emergency service of Kırıkhan State Hospital of Ministry of Health following a motorcycle accident between 1.1.1997 and 6.1.1998 were included to the study. A standard form prepared for the motorcycle accidents was filled out for each case. Some of the parameters that were included in the form were as follows: Was the victim a rider or a passenger or a pedestrian, how did the accident happen, was the rider or passenger using a helmet, was the rider drunk, were there any established pathologies in the victims, what was the injury severity score (ISS) ?Results: 110 victims were accepted to the emergency room following 93 motorcycle accidents. Of these. 96 (87.27 %) were male and 14 (12.73 %) were female. Victims were grouped as driver ( n: 65), passenger and pillon passenger ( n: 25) and pedestrian (n: 20). The average ages were found as 30.9 + 12.7(min: 15, med: 27, max: 69) for drivers, 28.9 + 17.3(min: 10, med: 23, max: 65) for passengers and 20.7 + 20.6 (min: 3, med: 12.5, max: 68) for pedestrians. Only3%of the drivers and none of the passengers were using helmet. 13 drivers were found not having driver's license and the occurrence of motorcycle accidents was more likely in summer. Fractures of the clavicle, distal end of the radius and ulna and ankle were mostly diagnosed in the drivers; open fractures of the tibia and fibula were seen frequently in the pedestrians. 77 pathologies were diagnosed in 65 drivers, 25 pathologies were found in 25 passengers and 22 pathologies were seen in 20 pedestrians. Of those pathologies ( n: 124), 85.5 % were treated in the outpatient clinic and 5.6% were treated in the hospital by surgical operation. 3 patients were directed to the neurosurgery specialist and 2 died due to the trauma of the brain. Conclusion: Education and strictly control of the drivers and better road conditions will decrease the rate of accidents. The use of helmet both by drivers and passengers will reduce the risk of brain injury and consequent fatal cases.

15.EXPERTISE UPON PRIVATE REQUEST IN CASES CLAIMING MALPRACTICE & DIFFICULTIES ENCOUNTERED IN INTRODUCTION
İmdat Elmas, M Şevki Sözen, Eren Karpuzoğlu, Şebnem Korur Fincancı
Pages 222 - 225
A private request for expertise before application to official institutions and during any stage of juridical investigation, is a fact seen in malpractice cases. Although expertise reports prepared upon private applications haven't been foreseen to be taken into account in trials, judges are legally authorised to make a decision upon whether to take them into consideration. However, such reports have at least a significance to guide in evaluation of the status and the loss of the victim as well as to pave to a legal process. The most crucial problem in these phenomena is that the medical documents presented are often insufficient and it is sometimes difficult to reach the hospital files. The case presented belongs to a patient admitted to Istanbul Medical Faculty, Forensic Medicine Department upon private request with the claim of malpractice. This patient surgical operationed twice with 12 days interval went into coma for 18 days and was diagnosed with "Grade 3 hepathic ansephalopathy. The patient suffering from liver insufficiency was applied a liver transplantation in abroad. In pathological assessment of the live pieces from the patient, hepatitis consistent with "halothane" was diagnosed. Expert approaches to the events with the claim of malpractice were examined and discussed in several aspects because of the phenomenon with negative viral hepatisis markers, clinical and biochemical findings of which and histopathological features of the liver are both consistent with "toxic hepatitis".

16.CHILAIDITI'S SYNDROME ASSOCIATED WITH SIGMOID COLON CARCINOMA
Selman Sökmen, Cem Terzi, Mehmet Füzün, Alper Çevik
Pages 226 - 227
Chilaiditi Sendromu kolonun sağ subfrenik mesafeye semptomatik interpozisyonudur ve nadir görülmektedir (%0.02-0.22). Çoğu zaman cerrahi bir öneminin olmadığı düşünülmektedir. Ancak, "yanıltıcı psödopnömoperitonyum" tablosu oluşturarak yanlış tanı konmasına ve gereksiz cerrahi girişimlere neden olabilir. Acil cerrahi girişim gerektiren Chilaiditi sendromu oluşturmuş sigmoid kolon karsinomlu nadir bir olgu tartışılmıştır.

17.A RARE CAUSE OF ACUT ABDOMEN: SPLENIC INFARCTION
Ahmet R Hatipoğlu, Kemal Karakaya, Erdal Karagülle, Muzaffer Demir
Pages 228 - 230
Splenic infarct is an unusual altitude. Generally it arises from hemathologic diseases, vascular and thromboembolic disorders. In this article a 57 year old female with splenic infarction is presented. She was admitted to the hospital with abdominal pain, fever, nausea, vomiting, weakness. She was taking warfarin for the last 3 years due to chronic atrial fibrillation. Abdominal tenderness was found in left upper quadrant in physical examination. CT scans showed an infarcted area in the spleen. Splenectomy was applied. Pathologic examination revealed splenic tuberculosis (the) and the arteritis. We think that splenic infarction should not be forgetten and it should be put into the list of pre-diagnoses of cases with left upper quadrant abdominal pain under the predisposingfactors.

LookUs & OnlineMakale