Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 5 (2)
Cilt: 5  Sayı: 2 - Nisan 1999
Özetleri Gizle | << Geri
1.
FELAKET YÖNETİMİNDE PLANLAMANIN VE ORGANİZASYONUN İYİLEŞTİRİLMESİ; FELAKET YÖNETİM SİSTEMİ
IMPROVEMENT OF PLANNING(ORGANIZATION IN DISASTER MANAGEMENT;THE INCIDENT COMMAND SYSTEM
Emre Yiğitbaş, Fatih Ağalar, Füsun Tünay, Akın Tarım
Sayfalar 63 - 66 (1864 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

2.
KARACİĞER REZEKSİYONU ESNASINDA SÜREKLİ İSKEMİ - REPERFÜZYON HASARI VE PROSTAGLANDİN E2'NİN ROLÜ
CONTINUOUS ISCHAEMIA AND REPERFUSION INJURY DURING LIVER RESECTION AND THE ROLE OF PROSTAGLANDIN E2
Ümit Topaloğlu, H Mehmet Odabaşı, Mithat Güran, Ali Özcan, İlhan Onaran, Neşe Karadağ, Önder Peker, Selçuk Ünalmışer
Sayfalar 67 - 73 (2029 kere görüntülendi)
Majör karaciğer cerrahisinde özellikle karaciğer yaralanmaları ve karaciğer tümörlerinde per-operatif kan kaybı hem hastanın mortalitesi hem de morbiditesi açısından önemlidir. Kansız bir alan insanlarda Pringle manevrası ile sağlanır. Pringle manevrası potansiyel olarak tehlikeli hepatik parankim iskemisine neden olur. İskeminin zararlı etkileri iskemi sırasında oluşmakla birlikte, daha büyük hasarın reperfüzyon sonrasında geliştiği gösterilmiştir (6-8). Bu çalışmada karaciğer rezeksiyonu esnasında geride kalan karaciğer dokusunda iskemi reperfüzyon hasan karaciğer fonksiyon testleri, serbest oksijen radikalleri ile birlikte histolojik olarak incelendi ve prostaglandin E2'nin karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarını önlemekte yararlı olup olmadığı araştırıldı. Çalışma Haydarpaşa Numune Hastanesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarı'nda gerçekleştirildi. Çalışma 300-350 gr ağırlığında Albino-Wistar cinsi 24 erkek sıçanda yapıldı. 30 dakikalık iskemiyi takiben % 70 hepatektomi gerçekleştirildi. Karaciğer rezeksiyonunda sürekli iskemi ve reperfüzyon yapılarak PGE2 nin etkisi araştırıldı. Karaciğer fonksiyon testlerinden ALT ve AST değerleri post-op 1. gün hızla yükseldi. İ/R+PGE2 grubunda bu yükselme İ/R grubuna göre çok daha azdı. AST ve ALT 7. gün hızla normale döndü. Alkalen fosfataz yine İ/R grubunda daha fazla yükseldi, 7. gün maksimum değerine yükseldi, her iki grup arasındaki anlamlı fark kapandı ve 21. gün düşme eğilimine girdi. Serum bilirubin düzeyleri yükselmekle birlikte her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Gama-GT düzeyleri her iki grupta da yükselmiş, ancak İ/R grubunda düşme daha yavaş olmuştur. Yine LDH düzeyleri İ/R grubunda yüksek bulunmuş, tüm gruplarda 7. ve 21. günlerde düşme eğilimi göstermiştir. Sonuç olarak, karaciğer rezeksiyonu ile sürekli iskemi reperfüzyon modelinde PGE2 nin iskemi-repefüzyon hasarını önlemede etkiliği olduğu, karaciğer fonksiyonlarının erken dönemde bozulup hızla düzeldiği, karaciğer kütlesinin 3 haftada eski düzeylerine yaklaştığı görüldü.
In major liver surgery especially in liver trauma and liver tumor, per-operative blood loss is important in patient's mortality and morbidity. A bloodless field is achieved by Pringle maneuver. Pringle maneuver causes potentially dangerous hepatic parenchymal ischemia. Although harmful effect of ischemia occurs during ischemia, it has been shown that much more harm occurs during reperfusion. In this study, ischemia reperfusion injury was examined by liver function tests, free oxygen radicals and with histologic examination in rest of liver tissue during liver resection and also PGE., was investigated if it is useful to prevent the liver ischemia reperfusion injury or not. This study was carried out at Haydarpaşa Teaching Hospital Experimental Animal Laboratory. 24 Albino Wistar male rats weighing 300-350 grs. were used f or the study. Following 30 minutes ischemic period 70 % hepatectomy was done and during liver resection the effect of PGE2 was investigated by doing ischemia and reperfusion. The levels of ALT and AST were rapidly elevated on the first day of post operative period. In IR + PGE2group this elevation was remarkably less if compared to IR group. ALT and AST levels rapidly turned to normal levels on the seventh day of post operative period. Alkaline Phosphatase was also elevated in IR group more and reached to maximum level on the seventh day. The significant difference between groups was disappeared and on the twenty first days declined. Serum bilirubin levels were elevated but there was no significant difference between two groups, gamma GT levels were elevated in both groups but the decrease observed in IR group was slower. Also LDH levels were higher in IR group and inclined to decrease on 7th and 21 st days. In conclusion, PGE2 is assessed to be useful to prevent ischemia reperfusion injury in liver resection. Liver function tests are bad in early period but rapidly become normal. It is seen that liver masses come to normal in three weeks.

3.
GASTRİK STRES ÜLSERİ PATOGENEZİNDE TOKOFEROLÜN ETKİSİ DENEYSEL ARAŞTIRMA
EFFECT OF TOCOPHEROL ON PATHOGENESIS OF GASTRIC STRESS ULCERATION AS A RADICAL SCAVENGER IN RATS
Rıza Küpelioğlu, Gökhan Adaş, Servet Karahan, Nilgün Işıksaçan, Meral Yüksel, Gül Barut, Özgür Odabas, Ebru Talum, M Ali Şemşit
Sayfalar 74 - 77 (1959 kere görüntülendi)
Yakın zamanda yapılan çalışmalara göre serbest oksijen radikalleri birçok patolojik süreçte rol oynamaktadırlar. Yazarla gastrik stres ülserlerinde serbest oksijen radikallerinin patojenik rolünü araştırmış ve tokoferolün (vitamin E) terapötik potansiyelini değerlendirmişlerdir. 40 dişi Wistar Albino rat dört eşit gruba ayrılmıştır (n= 10).Grup 1 de hiçbir işlem yapılmamış, diğer gruplarda ise stress oluşturulmuştur. Grup 2 tedavi edilmemiş, Grup3'e sadece ranitidin verilmiş, Grup 4'e ise ranitidin ve tokoferol (vitamin E) kombinasyonu uygulanmıştır. 24 saat sonra tüm hayvanlar sakrifiye edilmiş, biyokimyasal analizler, patolojik inceleme ve chemilüminesan ölçümler için örnek alınmıştır. Glukoz düzeyleri dışında biyokimyasal analizler açısından 4 grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Grup 3 ve 4 'de grup 2 'ye göre anlamlı olarak düşük ülser indeksleri ve chemilüminesan değerler bulunmuş ancak aynı değerler açısından Grup 2 ve 3 arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bizim çalışmamız serbest oksijen radikallerinin ülserojenik etkilerini göstermiştir ancak tokoferolün gastrik stres ülserinde tedavi edici etkisini göstermek için daha detaylı bilgilere ihtiyaç vardır.
Recent studies have demonstrated that free oxygen radicals were involved in many pathologic processes and significant improvements were gained by using radical scavengers in numerous human diseases. The authors surveyed the pathogenic role of free oxygen radicals in gastric stress ulceration and evaluated the therapeutic potency of Tocopherol (Vitamin E) as a radical scavenger in the management of this disease. Forty female Wistar albino rats were randomized into four equal groups (n= 10). Nothing was done to group LTlie other three groups were stressed. Group 2 was not treated, group 3 was given ranitidine alone and group 4 was administered a combination of ranitidine and tocopherol (vitamin E). Twenty four hours later, all the animals were sacrificed and samples were taken for biochemical analysis, pathologic-anatomic examination and chemiluminescence measurements. No significant differences were found among the four groups in terms of the results of biochemical analysis except the glucose levels. Significantly lower ulcer indexes and chemiluminescence values were found in both Group 3 and 4 in regard to Group 2, but the difference between Group 2 and 3 was not significant in terms of the same values. Our study has demonsrated the ulcerogenic effects of free oxygen radicals but more detailed data are required for evaluation of the ameliorating potency of tocopherol as a radical scavenger in gastric stress ulceration.

4.
AKUT KARIN TANISINDA PLAZMA VE PERİTON LAKTİK ASİD DEĞERLERİNİN ÖNEMİ
THE VALUE OF PLASMA AND PERITONEAL LACTATE LEVELS IN THE DIAGNOSIS OF ACUTE ABDOMEN
Hedef Özgün, Burhan Yolcuoğlu, Mehmet Ali Önal
Sayfalar 78 - 81 (1899 kere görüntülendi)
Mayıs - Kasım 1995 tarihleri arasında kliniğimize akut karın ön tanısı ile yatırılarak peritonit bulgularının saptanması üzerine acil operasyona alınan ardışık 20 olgu ile kolelithiasis tanısıyla elektif kolesistektomi uygulanan ardışık 20 olgunun lökosit, amilaz, plazma ve periton laktat değerleri araştırıldı. Akut karın tahmin etmedeki değerleri açısından diskriminant analizi ile incelendiğinde periton laktatının ve periton- plazma laktat farkının tüm vakalar için anlamlı sonuç verdiği saptandı. Duyarlılık ve özgüllüğün % 100 olması için periton-plazma laktat farkının 1,5 mMol/L veya fazla olması gerektiği sonucuna vardık. Bulgularımız akut karın tanısının açıklık kazanmadığı hastalarda periton- plazma laktat farkının yararlı tamsal bir indeks olduğunu göstermiştir.
From May 1995 to November 1995, in our clinic 20 consecutive patients hospitalized with acute abdomen disease and undergone an emergent operation due to peritonitis symptoms and 20 consecutive patients undergone elective cholecystectotmy operations due to cholelithiasis are included in this study. Leucocyte, amylase, plasma and peritoneal lactic acid levels an determined. Peritoneal lactate and peritoneal minus plasma lactate difference are found to be meaningful for all cases when studied with discriminant analysis for their values in assessing acute abdomen disease. We concluded that in order to get 10 percent sensitivity and specificity, periton and plasma lactate difference must be equal to or more than 1,5 mMol/L. Our findings show that when acute abdomen disease cannot be cleared by other means, the difference between periton and plasma lactates is a useful diagnostic index.

5.
YÜKSEK HIZLI MERMİYE BAĞLI ÜRİNER SİSTEM YARALANMALARINDA CERRAHİ TEDAVİ SONUÇLARIMIZ
SURGICAL TREATMENT OF HIGH VELOCITY SHOTGUN INJURIES OF THE URINARY SYSTEM
İzzet Koçak, Semih Görgülü, Şaban Beyazpınar, Lütfü Tahmaz
Sayfalar 82 - 85 (1706 kere görüntülendi)
Bu çalışmada yüksek hızlı mermi (YHM) ile oluşan batın yaralanmalarında, eşlik eden üriner sistem yaralanmalarına olan yaklaşımlarımız ve organ koruyucu cerrahinin uygulanabilirliği değerlendirildi. YHM'ye bağlı batın travması nedeniyle opere edilen 42 olgu yaş, yaralanma ve operasyon arası süre, eşlik eden organ yaralanması, travma skoru, kan transfüzyonu, morbidite ve mortalite yönünden değerlendirildi. 3 olgu (% 7.1) hipovolemik şok nedeniyle kaybedildi. 9 (% 21.2) olguda böbrek, 2 (% 4.7) olguda üreter ve 1 (% 2.3) olguda mesane yaralanması tesbit edildi. 6 (% 66.6) olguya unilateral nefrektorni uygulanırken böbrek yaralanmalı 9 olgunun 6'sına (% 33.3), üreter ve mesane yaralanmalı olguların ise tümüne (100 %) primer onarım ve rekonstrüksüyon uygulandı. YHM' ye bağlı penetran böbrek yaralanmalarında organ koruyucu cerrahi ve vasküler rekonstrüktif cerrahi şansının az olduğu üreter, mesane ve blast etkiye bağlı oluşan minör böbrek yaralanmalarında ise bu yöntemlerin daha uygulanabilir olduğu sonucuna varıldı.
In this study, we evaluated the results of surgical treatment of urinary injury due to penetrating abdominal high velocity missile (HVM) and the probability of performing organ preserving surgery. 42 military conscripts who were operated for penetrating abdominal injury with HVM were evaluated for age, trauma and operation interval, trauma score, associated organ injury, mean blood transfusion, morbidity and mortality rates. 3 (7.1 %) patients were lost because of hypovolemic shock Unilateral renal injury was observed in 9 (21.2%) patients while ureteral injuries in 2 (4.7%) and bladder injuries in 1 (2.3 %) patients. Nephrectomy was performed on 6 (66.6%) of 9 renal units while primary repair and reconstruction were performed on 3 (33.3 %) and all (100%) ureteral and bladder trauma patients. It was concluded that although the chance for organ preservation and vascular reconstructive surgery is lower in penetrating renal injuries, but it is higher for ureter, bladder and minor renal injuries due to blast effect of high velocity missile.

6.
POSTTRAVMATİK BEYİN OMURİLİK SIVISI FİSTÜLLERİNE YAKLAŞIM
EVALUATION OF POSTTRAUMATIC CEREBROSPINAL FLUID FISTULAS
İbrahim M Ziyal, Bülent F Kılınçoğlu, Yüksel Şahin, Yunus Aydın
Sayfalar 86 - 89 (2160 kere görüntülendi)
Posttravmatik Beyin Omurilik Sıvısı Fistülleri (PBF) kafa travmalarının morbidite ve mortaliteye neden olan ciddi komplikasyonlarından biridir. Sıklıkla rinore ve otore şeklinde görülürler ve travmadan sonraki ilk hafta içinde akut olarak başlayabilecekleri gibi, nadir olarak aylar ve hatta yıllar sonra bile ortaya çıkabilmektedirler. Bu retrospektif çalışmada, 2850 kafa travması olgusundan PBF tesbit edilen 48 (% 0.16) olgu sunuldu. Trafik kazası 34 (% 70) olgu ile en sık etyolojik neden idi. Onbeş (%31.5) olguda temporal kemikte fraktür; bunlardan 8 inde ek olarak petroz kemikte fraktür, 31 (% 64.5) olguda paryetal kemikte fraktür; bunlardan 12 sinde ek olarak ethmoid kemikte fraktür, ayrıca 2 (% 4.1) olguda fronto-paryetal açık çökme fraktürü ile birlikte ön fossada ve ethmoid kemikte fraktür tesbit edildi. Rinore 35 (% 73) olguda, otore 13 (% 27) olguda tesbit edildi. Travma sonrası bir aydan geç başvuran iki olgu (kronik) ve travmadan sonraki 48 saatten sonra başvuran diğer iki olgu (subakut) hariç tüm olgular travmadan sonraki ilk 48 saat içinde (akut) hastanemize başvurdular. Konservatif tedaviye cevap vermeyen 10 olguya bifrontal kranyotomi ile ön fossa eksplorasyonu şeklinde ekstradural ve/veya intradural cerrahi girişim uygulandı. Olgulardan sadece birinde defekt primer olarak onarılabildi, 8 olguda galea grefti ve bir olguda da serbest fasya lata grefti, ayrıca ek olarak bunlardan 8 inde fibrin doku yapıştırıcısı, birinde siyanoakrilat kullanıldı. Tüm olgularda %100 iyileşme sağlandı, hiç bir olguda postoperatif fistül tesbit edilmedi. Menenjit kabul edilen 2 olgu dışında hiçbir olguda menenjit gelişmedi. Tüm olgular ikili antibiyotik kombinasyonu ile proflaktik tedaviye alındı. Posttravmatik beyin omurilik sıvısı fistüllerinde konservatif tedavinin ve proflaktik antibiyotik tedavisinin önemi, dirençli olguların cerrahi endikasyonları ve uygun cerrahi yaklaşım literatür gözden geçirilerek tartışıldı.
Posttraumatic Cerebrospinal Fistulas (PBF) are serious complications of head trauma which may cause to morbidity and mortality. Usually, they present with rhinorrhea or otorrhea, and they occur acutely in the first week after the trauma, rarely months and years later. In this retrospective study, from 2850 patients suffered head trauma, 48 (% 0.16) of them had PBF. The most frequent etiology was traffic accident in 34 (% 70) cases. Fifteen (%31.5) of all cases had temporal bone fracture; 8 of them had also petrous bone fracture, 31 (% 64.5) cases had parietal bone fracture; 12 of them had also ethmoid bone fracture, 2 (% 4.1) cases had fronto-parietal open depression fracture, also with fracture in the anterior fossa and the ethmoid bone. Rhinorrhea was encountered in 35 (% 73) cases, and otorrhea in 13 (% 27) cases. All patients, except four of them, admitted in 48 hours after the trauma (acute). Ten patients were treated surgically who were unresponded to the conservative treatment. Bifrontal craniotomy with extradural and/or intradural anterior fossa eksploration was performed. Primer repair could be achieved only in one case, eight cases were treated with galea greft, one case with fascia lata greft. Additionally, 8 cases needed the use of fibrin glue, and one case siyanoacrilate. The success of surgical treatment was 100%, and no postoperative fistul formation was observed. Two cases had meningitis on admission. During hospital stay, any case in this series developed meningitis. All patients were treated with prophylactic two combinations antibiotic therapy. For the precise evaluation of PBF, the efficacy of the conservative treatment and prophylactic antibiotic therapy, surgical indications of resistant cases, and appropriate surgical treatment was discussed with literature review.

7.
KAFA TRAVMALARININ ETKEN VE SONUÇLARINA BİR BAKIŞ: EPİDEMİYOLOJİK BİR ÇALIŞMA
AN EPIDEMIOLOGIC STUDY OF HEAD TRAUMA: CAUSES AND RESULTS OF TREATMENT
Bayram Çırak, Mustafa Berker, Osman Ekin Özcan, Tunçalp Özgen
Sayfalar 90 - 92 (2271 kere görüntülendi)
Travmalar morbidite ve mortalitesi yüksek olan bir halk sağlığı sorunudur. Tedavi edici hizmetler yanında koruyucu önlemlerde önem taşımaktadır. Kafa travmaları ve buna bağlı beyin yaralanmaları bu yüksek morbidite ve mortalitenin önde gelen sebeplerindendir. Kliniğimizde kafa travması tanısı ile yatırılıp tedavisi yapılan 1680 hasta yaş, cins, travmanın sebebi, gelişlerindeki klinik durumları ve hastanede kalış süreleri açısından değerlendirildi. Sonuçta hastalarda ilk sırada trafik kazaları, sonra da yüksekten düşme en sık travma sebebi olarak bulunurken, çocukluk yaş grubunda düşmeler en sık travma sebebi olarak izlendi. Hastanede yatış süresi en uzun olan grup yetişkin yaş grubu erkeklerdi. Ateşli silah yaralanmaları en fazla mortaliteye sebep olan yaralanmalardı. Bu sonuçlara bakıldığında; kafa travmalarının sık karşılaşılan, morbidite, mortalite ve ekonomik kayıpları yüksek olan bir halk sağlığı sorunu olduğu, bu sorunu çözmenin sadece tedavi edici hekimlik hizmetleri ile değil koruyucu ve önleyici halk sağlığı hizmetleri ile mümkün olabileceği görülmektedir.
Trauma is the leading cause of increased morbidity and mortality of the recent decades. Head trauma and its complications are the major contributors for this high morbidity and mortality. We retrospectively studied 1680 patients who were hospitalized and treated for head trauma and its complications. Their ages, sexes, causes for trauma, initial clinical status, hospitalization times were analysed. As a result it was seen that most frequent cause for head trauma was traffic accidents followed by falls. In the pediatric age group falls was the primary cause of head trauma. The most prolonged hospitalization time was seen in the adult male group. Gunshot wounds of the head were generally mortal. As a result we think that the head traumas are a kind of public health problem and its not possible to manage it just by medical or surgical precautions, but preventive public health precautions are also necessary.

8.
PENİS FRAKTÜRÜ VE TEDAVİ SONUÇLARI
PENIL FRACTURE AND RESULTS OF TREATMENT
Yılmaz Aksoy, İsa Özbey, Okan Biçgi, Özkan Polat, Azam Demirel, Güray Okyar
Sayfalar 93 - 95 (2639 kere görüntülendi)
Haziran 1991-Ekim 1998 tarihleri arasında kliniğimizde tedavi edilen 15 penis fraktürlü hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 29.8 yıl (21-49 yıl) idi. On olguya erken cerrahi, 5 olguya konservatif tedavi uygulandı. Postoperatif komplikasyon oranları cerrahi grupta % 10 (yara enfeksiyonu gibi) ve konservatif grupta ise % 40 (penil kurvatür ve fibröz plak gibi) idi. Cerrahi tedavi uygulanan hastalarda hastanede kalış süreleri 2-5 gün (ortalama: 4.1 gün), konservatif tedavi uygulanan hastalarda ise 5-14 gün (ortalama: 8.6 gün) olarak tespit edildi. Sonuç olarak penis fraktürü tedavisinde erken cerrahinin uygun, etkili hastanede kalış süresi kısa ve komplikasyon oranı düşük bir tedavi modalitesi olduğu kanaatine varıldı.
Fifteen patients with fracture of the penis were treated conservatively or surgically between June 1991-October 1998 at our clinic. Average age of the patients was 29.8 years, with range from 21 to 49 years. Ten of patients were treated surgically, immediately after the diagnosis was established, whereas 5 were treated conservatively. Postoperative complications were 10% in surgical group such as wound infection and 40 % in conservative group such as penil curvature and fibrous plaque. The duration of hospital stay in surgically treated patients ranged from 2 to 5 days (average: 4.1 days), in conservatively treated patients ranged from 5 to 14 days (average: 8.6 days). In conclusion, we think that early surgical treatment is useful, effective, short hospitalisation duration and has low complication ratio in penil fracture management.

9.
FLEKSÖR TENDON ONARIMLARINDAN SONRA ERKEN REHABİLİTASYON
EARLY REHABILITATION AFTER FLEXOR TENDON REPAIR
A Cemal Aygıt, Akın Demiralay, Ahmet Emre, Şennur Emir, Siranuş Kokino
Sayfalar 96 - 101 (4505 kere görüntülendi)
Fleksör tendon ameliyatlarından sonra sıklıkla hareket kısıtlılığı ve fonksiyon kayıplarıyla karşılaşılır. Erken rehabilitasyon programlarının uygulanmasıyla kalıcı fonksiyon kayıpları en aza indirilebilir. Şubat 1996 ile Kasım 1998 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı'nda el yaralanması nedeniyle ameliyat edilen ve fleksör tendon kesisi olan 16'sı erkek, 5'i kadın toplam 21 hasta bu çalışmaya dahil edildi. Hastalara ameliyat sonrası 4. günde Kleinert metoduna göre erken mobilizasyona başlandı. Üçüncü haftanın sonunda atel çıkarılarak rehabilitasyon programı 8. haftaya kadar sürdürüldü. Erken mobilizasyonun etkinliği retrospektif olarak incelendi. Bütün sonuçlar Stringland kriterlerine göre değerlendirildiğinde 17 olgu mükemmel, 2 olgu iyi, 1 olgu orta ve 1 olgu kötü olarak bulundu.
Motion restriction and functional loss are frequently encountered after flexor tendon operations. Permanent functional loss can be minimized by application of early rehabilitation program. This study includes 16 male and 5 female patients which were operated for flexor tendon injuries in Trakya University School of Medicine between February 1996 and November 1998. Early mobilization with Kleinert technique was begun on the 4th post operative day. After 3 weeks the Kleinert splint was removed and rehabilitation program was continued until the post operative 8th week. Effectiveness of postoperative early mobilization was investigated retrospectively. Overall results by Strickland's criteria 17 cases were excellent, 2 cases were good, 1 case was fair and case was poor.

10.
BATIN NAFİZ DELİCİ KESİCİ ALET YARALANMALARINDA GECİKMİŞ İNCE BARSAK VE KOLON TAMİRİ OLGULARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
THE EVALUATION OF DELAYED REPAIR IN SMALL BOWEL AND COLONIC RUPTURES IN ABDOMINAL STAB WOUND INJURIES
Feza Ekiz, Tayfun Yücel, Orhan Yalçın, Kasım Fincan, H Fehmi Küçük
Sayfalar 102 - 105 (1909 kere görüntülendi)
Batına penetre delici kesici alet yaralanmalarında (DKAY) tedavide gecikmenin morbidite ve mortaliteye etkisini incelemek amacıyla, periton lavajı (PL) yapılarak takip edilen fakat tedavide 8 saatten fazla gecikilen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Batına penetre DKAY olan ve PL ile takip edilen 66 hastadan 37 (% 55.6) sine konservatif tedavi uygulandı. Geriye kalan 29 (% 44.4) olguda ise içi boş organ yaralanması düşünüldü. Bunların 7sinde tedavi en az 8 saat gecikirken geriye kalan hastalar ilk 6 saat içinde ameliyat edildiler. Tedavide gecikilen 7 hastanın 2 (% 28.8)'sinde ileum, 2(% 28.8)'sinde kolon ve jejunum, 2 (% 28.8)'sinde kolon ve 1(%1.4.4) inde duodenum yaralanması mevcut idi ve hastaların hepsinde lezyonlar primer onarım ile tedavi edildi (Duodenum yaralanmasına primer onarıma ek olarak tüp duodenostomi de eklendi). Bu 7 hastadan birinde yara infeksiyonu gelişti (% 14). Diğer hastalarda postoperatif dönem sorunsuz seyretti. Batına penetre DKAYlarında, olguların PL ile takip edilmeleri içi boş organ yaralanmalarının tanı ve tedavisinde gecikmelere neden olabilir. Ancak tedavide belirli bir süre gecikmenin morbidite ve mortaliteyi arttırmadığı gözlendi.
The effect of delayed therapy in abdominal stab wound injuries and morbidity and mortality rates were evaluated retrospectively in the patients who were followed diagnostic peritoneal lavage (DPL) and if necessary who were operated on with a minimum delay of 8 hours. There were 66 cases with stab wound injuries in our series. In 37 patients (%55.6) conservative treatment was done after DPL. But the others had hollow organ injuries. 29 patients (% 44.4) were assessed after DPL and performed operation immediately. But 7 of these patients (%24.2), the treatment was performed at least 8 hours delay and 2 of them (%28.8) had ileum ruptures. There were colonic and jejunal ruptures in 2 patients (%28.8), in 2 patients (%28.8) colonic ruptures and duodenum rupture in one patient (% 14.4). All of these injuries were managed with primary sutures. Duodenostomy was added in the duodenal injury. Wound infection was presented in only one patient. There was no complication in the other patients. As a result, it has been observed that conservative therapy can cause delay in diagnosis and treatment of patients with hollow viscus injuries in abdominal stab wound injuries. But there will be no effect on mortality and morbidity rates in these patients if the patients are observed by peritoneal lavage closely.

11.
TRAVMATİK DAMAR YARALANMALARI
TRAUMATIC VASCULAR INJURIES
Muhip Kanko, Celal Öztop
Sayfalar 106 - 110 (1930 kere görüntülendi)
Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde tedavi edilen damar yaralanması olgularının nedenleri, teşhis metodları, tedavisi ve sonuçlarına ait verileri tartışmaktır. Yaklaşık 45 aylık dönemde kliniğimize 82 damar olgusu başvurmuş olup, bu olgulara ait veriler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Olguların 10 tanesinde sadece venöz yaralanma mevcuttu. Diğer olgularda ise arteriyel ve/veya venöz yaralanma tesbit edildi. Yaralanma nedenleri arasında ilk sırayı (%47,5) kesici delici alet yaralanması almaktaydı. Tanısal amaçlı girişimlerden konvansiyonel anjiografi, sadece 10 olguda (%12) kullanıldı. Tedavide ise, 28 (%34) olguda otojen interpozisyonu, 22 (%27)olguda reanastomoz uygulandı. Olgularımızın mortalite ve amputasyon oranı %8.5 idi. Damar yaralanmalarında,erken teşhis ile birlikte uygun tedavi hasta yaşamının ve ilgili ekstremitenin fonksiyonlarının korunması açısından önemlidir. Yeterli tanı imkanları olmayan merkezlerde bile, vasküler travma durumlarında birçok olguda ayrıntılı tanı teknikleri gereksinimi olmadan, uygun tanı ve tedavi uygulanabileceği kanaatindeyiz.
The aim of this study is to discuss the data consisting of the causes, diagnostic methods and outcomes of the patients that we have hospitalized and treated. Through a 45 months of period the data of 82 cases with vascular injury were assessed retrospectively. Ten cases of these 82 cases had venous injuries only. The rest of the cases had arterial and/or venous injury of vascular system. The most frequent type of damages were cutting/penetrating machines(47,5%). Diagnostic conventional angiography was applied in only (12%).Treatment was autogenous vein interpositioning in 28 (34%) cases, reanastomosis in 21 cases (27%). The mortality and amputation rates were (8,5%). Immediate diagnosis and proper treatment were important in vascular injuries in order to protect the patient life and the related extremity functions. In conclusion, in some centers that haw limited facilities, proper diagnosis and treatment may be available, without a detailed assesment.

12.
TRAKEOBRONŞİAL YABANCI CİSİM ASPİRASYONLARI: BAZI SORUNLAR VE ÖNERİLER
TRAKEAOBRONCHIAL FOREIGN BODY ASPIRATIONS: SOME PROBLEMS AND RECOMMENDATIONS
Ömer Soysal, Zeki Yıldırım, Ayda Türköz, Hasan Özdemir
Sayfalar 111 - 115 (1826 kere görüntülendi)
Yabancı cisim aspirasyonları acil tedavi gerektirir. Bu nedenle de her bölge hastanesinde tedavi edilmesi gereken bir antitedir. Yabancı cisim aspirasyonlarının tedavisinin bazı temel prensipleri olmasına karşın, her olgunun kendine özgü özellikleri vardır. Kliniğimizde 61 olguda yabancı cisim aspirasyonu nedeniyle bronkoskopi yapıldı. Genel yabancı cisim aspirasyonu konusu yanında bazı özel sorunlar tartışıldı.
Foreign body aspirations are required emergent treatment. It needs to be treated in every regional hospital because of this reason. Although there are some general principals in the management of foreign body aspirations, every case varies to some extent. Broncoscopy was performed in 61 cases with foreign body aspiration in our clinic. Besides the general principals of the management of foreign body aspiration, some special problems were also discussed.

13.
ABDOMİNAL BÜYÜK DAMAR YARALANMALARI
MAJOR ABDOMINAL VASCULAR INJURIES
Abdulkadir Bedirli, Erdoğan M Sözüer, Ömer Şakrak, Zeki Yılmaz, Mustafa Kerek
Sayfalar 116 - 119 (1976 kere görüntülendi)
Bu çalışmada abdominal büyük damar yaralanması nedeniyle cerrahi geçiren hastalardaki morbidite ve mortaliteyi etkileyen faktörleri araştırmak için kliniğimizde 1986-1998 yılları arasında abdominal büyük damar yaralanması nedeniyle ameliyat edilen 29 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların 21'i erkek 87 kadın, genel yaş ortalaması 32 idi. Yaralanmanın nedeni 6 hastada künt, 23 hastada ise penetran idi. Yaralanmadan sonra hastaların acil servise geliş süreleri ortalama 65 dakika iken, acil servisten ameliyata kadar geçen süre ortalama 34 dakika idi. Hastaların ortalama travma şiddet skoru 19.7olarak tespit edildi. Hastalara peroperatuvar dönemde ortalama 5500 mL kan transfüzyonu yapıldı. Vena kava inferior, abdominal aorta ve iliak venler en sık yaralanan damarlar idi. Birden fazla abdominal damar yaralanması 8 hastada tespit edilirken, 21 hastada sıklıkla ince barsak ve kolon olmak üzere 34 adet ilave intraabdominal organ yaralanması bulundu. Tedavide 31 hastaya basit sütürasyon, 5 hastaya ligasyon ve 3 hastaya dacron greft uygulandı. Abdominal aorta ve vena kava inferior yaralanmalarında mortalite diğer yaralanmalara göre daha yüksek olup serideki aperatif mortalite ortalama %41 idi. Sonuç olarak vasküler tamir tekniklerindeki artan tecrübeye, gecikmeksizin uygulanan cerrahi eksplorasyona rağmen hayatı tehdit eden abdominal büyük damar yaralanmaları hala yüksek operatif mortalite ile sonuçlanmaktadır.
In this study 29 patients were retrospectively evaluated who were operated for abdominal vascular injuries in our clink between 1986 and 1998 in order to detect the factors affecting morbidity and mortality in patients undergoing surgery due to the abdominal vascular injury. Out of 29 patients 21 were male and 8 female and the average age was 32 years. The cause of the injury was blunt in 6 patients and penetrating in 23 patients. The average time from field notification to patients arrival in the emergency department was 65 minutes, from emergency department to arrival to operating room was 34 minutes. Mean trauma severity score was 19.7. The mean blood requirements in these patients was 5500 ml in the preoperative period. The inferior vena cava, abdominal aorta and iliac veins were injured most frequently. While more than one abdominal vascular injury was determined in 8 patients, 34 associated intraabdominal organ injuries including mostly small intestine and colon were found in 21 patients. Treatment including simple suture (n =31), ligation (n =5), and dacron grafts (n=3). The mortality rate was higher in abdominal aorta and vena cava injuries compared to other vascular injuries. The overall mortality rate was 41%. In conclusion, despite the increasing experience in vascular repair methods and surgical explorations carried out without delay major abdominal vascular injuries threatening the life still result in high operative mortality.

14.
TİP II ODONTOİD KIRIĞININ ANTERİOR ODONTOİD VİDA İLE FİKSASYONU
ANTERIOR SCREW FIXATION OF ODONTOID TYPE II FRACTURE:
Murat Müslüman, Ayhan Kanat, Hüdayi Duman, Cengiz Türkmen, Nihat Dinçbal, Yunus Aydın
Sayfalar 120 - 124 (2052 kere görüntülendi)
20% of all spine injuries are cervical spine injuries. Surgical treatment of these injuries must take into account the great mobility of this part of the spinal column. Therefore, biomechanical aspects must be considered, especially in the upper cervical spine, C1 and C2 (1). In this paper, a case of a fresh type II fracture, according to Anderson & D'Alonzo classification, of the odontoid process treated firstly with posterior approach and secondly with direct screw fixation is reported. A 52-year-old man complained of severe neck pain and limitations of neck motions following a hit on his forehead incurred in a falling accident in moving vehicle. Neurological examination was normal. Cervical spine x-ray films and axial and tree D-CT and MR scans revealed a fracture at the base of the dens. Five days after the injury, the patient operated with posterior approach, wiring of atlanto-axial bone and grafting with autologue iliac wing bone was performed. 5 month after operative procedures, no fusion was seen and with a second operation, this odontoid fracture was directly fixed with a K screw by an anterior cervical approach. Immediately after the operation, his neck pain disappeared. He returned to his previous job 1 months after second surgery without any limitation of his neck movement. For proper assembly of this method, the following two points are particularly recommended: a screw insertion perpendicular to the fracture plane and the use of an optimal screw with both the desired total and thread lengths.

15.
MEKANİK TIKANMAYA YOLAÇAN REKTAL VİLLÖZ ADENOM: MCKRITTICK - WHEELOCK SENDROMU
LARGE RECTAL VILLOUS ADENOMA PRESENTING WITH OBSTRUCTION AND MCKITTRICK - WHEELOCK SYNDROME
Selman Sökmen, Ali İbrahim Sevinç, Feza Kırımca, Mehmet Füzün, Ali Küpelioğlu
Sayfalar 125 - 127 (1989 kere görüntülendi)
Büyük villöz adenomlar belirgin olarak rektumda yerleşirler ve sıklıkla rektum karsinomu ile birliktedirler. Çoğu zaman yumuşak ve parçalanabilir olmalarına karşın, nadiren tam barsak tıkanmasına da yol açabilirler. Nadir olarak şiddetli sıvı ve elektrolit kaybına yol açan aşırı diyare ile karakterli ilginç bir sendrom oluşturabilirler. Cerrahi öncesi yoğun replasman tedavisi gereklidir. Artmış malignite gelişim sıklığı nedeniyle, mating dokunun bulunup bulunmadığını tam bir eksizyon ile saptamalıdır. Malignite barındıran büyük villöz adenomlu bu olgu sönümünün amacı, rektumun bir adenomatöz polipi olan bu özel formunu tanıtmak ve uygun tedavi seçeneklerini tartışmaktadır.

16.
FRONTAL SİNÜS KIRIKLARINDA TEDAVİ YAKLAŞIMI
THERAPEUTIC APPROACH TO FRONTAL SINUS FRACTURES
A Cemal Aygıt, H Nazmi Bayçın, Akın Demiralay
Sayfalar 128 - 131 (2279 kere görüntülendi)
Several methods are present for treatment of frontal sinus fractures and those are still controversial. In this article, eight cases with frontal sinus fracture and our treatment modalities were presented. Our treatment methods were compared with the methods which were recommended in the literature are discussed.

17.
PEUTZ JEGHERS SENDROMU
PEUTZ JEGHERS SYNDROME
Ahmet Yılmaz, Kadri Güler, Hakan Bozkurtoğlu, Faik Çelik
Sayfalar 132 - 133 (1913 kere görüntülendi)
Peutz - Jeghers Syndrome is a rare, inherited autozomal dominant disease characterized by gastrointestinal hamartomatous polyps and mucocutaneous pigmentation. In this paper we report two cases of Peutz -Jeghers syndrome who were admitted and operated with intussusception. Screening their family members revealed intestinal and extraintestinal manifestations of the disease and no malignancy was detected.

18.
SAĞ KOLONDA DİVERTİKÜL KANAMSI: ÖZEL YAKLAŞIM
RIGHT-SIDED DIVERTICULAR BLEEDING: MANAGEMENT OF A SPECIFIC ENTITY
Selman Sökmen, Ahmet Önal, Berna Değirmenci, Hüseyin Astarcıoğlu, Mehmet Füzün
Sayfalar 134 - 137 (2142 kere görüntülendi)
Alt gastrointestinal kanaldan olan akut kanamaların etkin tedavisi, tanısal ve tedavisel hatalarını önlemek üzere yapılan ardışık araştırmalarla belirlenen esnek bir yaklaşım gerektirir. Tanısal çalışmaların özgül olarak sıralanması temel olarak hastanın klinik durumuna ve kanamanın hız ve yapısına bağlıdır. İzole sağ kolon divertüküler hastalığına, şiddetli alt gastrointestinal kanamanın kaynağı olarak sık rastlanmamaktadır. Sol taraf ile karşılaştırıldığında, izole sağ kolon divertüküler hastalığı divertükülit ve fistülizasyona göre daha sık oranda şiddetli kanama ile ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, kanama için cerrahi sağ kolon hastalığında sola oranla daha çok gerekmektedir. Uygun tedavi için acil ve doğru tanı esastır. Bu olgu sunumunun amacı tekrarlayan ve kendiliğinden duran kanama ile başvuran bir izole sağ kolon divertüküler hastalığının klinik özelliklerini vurgulamak ve değerlendirme basamaklarını ve cerrahi tedavisini tartışmaktır.
The effective management of acute bleeding in the lower part of the gastrointestinal (GI) tract requires a flexible approach of sequential investigations to prevent diagnostic and therapeutic errors. The specific sequence of diagnostic studies is determined primarily by the clinical status of the patient and by the rate and pattern of the bleeding. Isolated right-sided diverticular disease (IRSDD) as a source of massive lower GI bleeding is relatively infrequent. In comparison with left-sided (LS), IRSDD tended to present more often with profuse bleeding than with diverticulitis and fistulation. Surgery for bleeding was also required more often for RS than for LS disease. The need for urgent and accurate diagnosis is essential f or proper management. The aim of this case report is to characterize the clinical entity of IRSDD presenting with recurrent self-limited bleeding and to discuss the evaluative steps and surgical treatment.

LookUs & OnlineMakale