| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 1. | Akut orta dereceli kolesistitte tedavi yöntemlerinin sonuçları: Perkütan transhepatık safra kesesi drenajı ve erken laparoskopik kolesistektomi Outcomes of acute moderate cholecystitis management techniques: percutaneous transhepatic gallbladder drainage and early laparoscopic cholecystectomy Ahmet Sencer Ergin, Abdulaziz Aleissa, Ali Karabulut, Alparslan Saylar, Nihat Buğdaycı, Turan Pehlivan, Serhat Meriç, Candaş Erçetin, Hakan YiğitbaşPMID: 42412085 doi: 10.14744/tjtes.2026.11994 Sayfalar 755 - 762 AMAÇ: Akut kolesistit (AK), cerrahi müdahale gerektiren yaygın bir hepatobiliyer rahatsızlıktır. Tokyo 2018 Kılavuzu (TG18), orta dereceli AK (Derece II) için erken laparoskopik kolesistektomi (LK) ve yüksek riskli hastalar için perkütan transhepatik safra kesesi drenajı (PTGBD) önermektedir. Ancak, PTGBD sonrası LK'nin optimal zamanlaması hala tartışmalıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, Ocak 2022 ile Şubat 2024 tarihleri arasında yüksek hacimli bir merkezde tedavi edilen Derece II AK'li 432 hastanın verileri analiz edilmiştir. Hastalar iki gruba ayrılmıştır: erken LK (n=131) ve PTGBD sonrası gecikmiş LK (n=43). Klinik sonuçlar, postoperatif komplikasyonlar ve hastanede kalış süresi, doğrusal regresyon modellemesi de dahil olmak üzere istatistiksel analizler kullanılarak karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İki grup arasında açık cerrahiye geçiş (%4.7-%9.9, p=0.27), postoperatif kanama (%6.9-%1.5, p=0.097) veya safra yolu komplikasyonları (%4.7-%3, p=0.638) açısından anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Ancak, postoperatif sistemik inflamatuar yanıt sendromu (SIRS), PTGBD grubunda anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (%23.3-%6.9, p=0.003). Doğrusal regresyon analizi, açık cerrahiye geçiş, postoperatif SIRS ve safra yolu komplikasyonlarını hastanede kalış süresinin uzaması için risk faktörleri olarak belirlerken, PTGBD'nin kendisi daha uzun hastanede kalış süresiyle ilişkili görülmemiştir (p=0.304). SONUÇ: Erken LK, çoğu Evre II AK vakası için uygulanabilir bir yaklaşımdır ve sonuçlar PTGBD ve ardından gelen gecikmiş LK ile karşılaştırılabilir düzeydedir. PTGBD, yüksek riskli hastalar için değerli bir alternatif olmaya devam etmektedir. Tedavi stratejilerini geliştirmek ve PTGBD sonrası LC için optimal zamanlamayı belirlemek için daha geniş ölçekli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 2. | Gastroduodenal perforasyon nedeniyle acil cerrahi uygulanan hastalarda halp skorunun prognostik değeri Prognostic value of the HALP score in patients undergoing emergency surgery for gastroduodenal perforation Osman Gökhan Gökdere, Sacit Altuğ KesikliPMID: 42412094 doi: 10.14744/tjtes.2026.71374 Sayfalar 763 - 770 AMAÇ: Gastroduodenal perforasyon, önemli derecede postoperatif morbidite ve mortalite ile ilişkili, yaşamı tehdit eden bir cerrahi acildir. Acil durumlarda hızlı ve objektif preoperatif risk sınıflandırması yapmak hâlen zorluk oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı, gastroduodenal perforasyon nedeniyle acil cerrahi uygulanan hastalarda postoperatif sonuçları öngörmede hemoglobin, albümin, lenfosit ve trombositten oluşan HALP skorunun prognostik değerini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohort çalışmasına, Ocak 2021 ile Aralık 2025 tarihleri arasında üçüncü basamak bir merkezde gastroduodenal perforasyon nedeniyle acil cerrahi uygulanan 115 yetişkin hasta dahil edildi. HALP skoru, ameliyat öncesinde hastaneye başvuru sırasında elde edilen laboratuvar değerlerinden hesaplandı. Birincil sonlanım noktası; postoperatif mortalite, yeniden ameliyat gereksinimi veya uzamış hastanede yatış süresi (≥8 gün olarak tanımlandı) durumlarından en az birinin görülmesi şeklinde tanımlanan bileşik olumsuz sonuç idi. Klinik, laboratuvar ve operatif değişkenler, bileşik sonlanım gelişen ve gelişmeyen hastalar arasında karşılaştırıldı. Prediktif performans receiver operating characteristic (ROC) analizi kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: Postoperatif mortalite 5 hastada (%4.3) görüldü. Hayatta kalmayan hastalar, hayatta kalanlara göre daha ileri yaşta olup daha yüksek American Society of Anesthesiologists (ASA) sınıflamasına sahipti (p<0.05). Bileşik olumsuz sonlanım gelişen hastalarda tek değişkenli analizde HALP ve prognostik beslenme indeksi (PNI) değerleri anlamlı derecede daha düşük, inflamatuvar indeksler ise daha yüksek bulundu (p<0.05). ROC analizinde HALP skoru, bileşik olumsuz sonlanımı öngörmede sınırlı ayırt edici güç gösterdi (AUC 0.619; %95 GA: 0.511–0.719). Yaş olumsuz sonuçlarla ilişkili bulunurken, çok değişkenli model (yaş, ASA ve HALP) daha iyi ayırt edici performans gösterdi (AUC 0.748). SONUÇ: HALP skoru, inflamatuvar ve beslenme durumunu yansıtan, ucuz ve kolay erişilebilir bir preoperatif belirteçtir. Bu kohortta düşük HALP değerleri tek değişkenli analizde olumsuz postoperatif sonuçlarla ilişkili bulunmuştur. Her ne kadar çok değişkenli analizde HALP bağımsız bir prediktör olarak belirlenmemiş olsa da, yerleşik klinik risk faktörleri ile birlikte değerlendirildiğinde hastaların immünnütrisyonel kırılganlığı hakkında tamamlayıcı bilgi sağlayabilir. HALP skorunun prognostik değerinin daha iyi ortaya konulabilmesi ve klinik olarak anlamlı kesim noktalarının belirlenebilmesi için prospektif ve çok merkezli araştırmalar gereklidir. |
| 3. | Komplike akut apandisitte immatür granülositlerin acil serviste değerlendirilmesi: Retrospektif kohort çalışması Emergency department evaluation of immature granulocytes for complicated acute appendicitis: a retrospective cohort study Burak Katipoğlu, Hamdi Haluk Çalı, İsmail BorazanPMID: 42412087 doi: 10.14744/tjtes.2026.41532 Sayfalar 771 - 780 AMAÇ: Komplike akut apandisitin (KAA) ameliyat öncesinde tanınması, morbiditenin azaltılması açısından önemlidir. Bu çalışmada, acil servise başvuran erişkin hastalarda immatür granülosit (İG) sayısı ve yüzdesinin (İG%), KAA’yı ve histopatolojik perforasyonu öngörmedeki tanısal değerini değerlendirdik. GEREÇ VE YÖNTEM: 1 Ocak 2025 ile 1 Ocak 2026 tarihleri arasında üçüncü basamak bir merkezin acil servisine başvuran ve akut apandisit tanısı histopatolojik olarak doğrulanan ardışık erişkin hastalar (≥18 yaş) retrospektif olarak incelendi. Olgular KAA veya nonkomplike akut apandisit (NKA) olarak sınıflandırıldı; perforasyon ise ayrı bir ikincil sonlanım noktası olarak analiz edildi. Tanısal performans, ROC analizi, Youden indeksi ve çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. BULGULAR: Toplam 891 hastanın (%58.6 erkek; ortanca yaş 35 yıl, IQR: 25–47) 466’sında (%52.3) KAA, 105’inde (%11.8) ise perforasyon saptandı. KAA ayrımında en yüksek eğri altında kalan alan (AUC) nötrofil-lenfosit oranında (NLO) gözlendi (0.547; %95 GA: 0.508–0.586); İG% için AUC değeri 0.519 (%95 GA: 0.479–0.556) idi. Perforasyon saptanan olgularda lenfosit sayısı daha düşük (p=0.032) ve NLO daha yüksekti (p=0.018). İG% değeri sayısal olarak daha yüksek olma eğilimi gösterdi ve küçük-orta düzeyde bir etki büyüklüğüne ulaştı (Cohen d=0.257), ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı (p=0.116). Çok değişkenli analizde İG%, perforasyon için bağımsız bir belirteç olarak istatistiksel anlamlılık göstermedi (düzeltilmiş OR=1.66; %95 GA: 0.99–2.76; p=0.053). SONUÇ: İG sayısı ve İG%, KAA ile NKA arasında klinik olarak anlamlı ve kullanışlı bir ayrım sağlamamıştır. Çok değişkenli perforasyon modelinde İG% için gözlenen istatistiksel olarak anlamlı olmayan eğilim, doğrulayıcı değil, hipotez oluşturucu nitelikte değerlendirilmelidir. Bulgularımız, daha küçük örneklemli önceki çalışmalarda bildirilen yüksek tanısal performansı doğrulamamış ve erişkin akut apandisit olgularında İG veya İG%’nin tek başına ameliyat öncesi biyobelirteç olarak kullanılmasını desteklememiştir. |
| 4. | Yapışıklığa bağlı ince bağırsak tıkanıklığında antoine Béclère skorunun cerrahi gereksinimini öngörmedeki klinik performansı Clinical performance of the Antoine Béclère score in predicting operative requirement in adhesive small bowel obstruction Akay Edizsoy, Ogün Aydoğan, Özgür Deniz Yazıcı, Aral Varol, Ahmet Tanyeri, Erdem Barış CartıPMID: 42412095 doi: 10.14744/tjtes.2026.74154 Sayfalar 781 - 788 AMAÇ: Yapışıklığa bağlı ince bağırsak tıkanıklığı (ASBO) sık görülen bir cerrahi acildir ve konservatif tedaviden yarar görmeyecek hastaları ayırt etmek halen güçtür. Çeşitli klinik ve radyolojik belirteçler önerilmiş olsa da bunların doğruluğu tutarsızdır ve basit, nesnel araçlara gereksinim devam etmektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohort çalışmasına, 2020–2024 yılları arasında BT ile doğrulanmış ASBO tanısıyla hastaneye yatırılan erişkin hastalar dahil edildi. Demografik veriler, ek hastalıklar, laboratuvar değerleri, PNI ve PLR gibi beslenme ve enflamasyon indeksleri, radyolojik parametreler ve AB skorları kaydedildi. Cerrahi gereksinimini öngören faktörler tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon ile değerlendirildi. AB skorunun tanısal doğruluğu ROC analizi ile incelendi. BULGULAR: Çalışmaya toplam 106 hasta alındı; bunların 51’i (%48.1) cerrahi tedavi gerektirdi. PNI ve PLR değerleri, cerrahi uygulanan ve uygulanmayan gruplar arasında anlamlı fark göstermedi. Daha ileri yaş, yüksek komorbidite yükü ve daha yüksek AB skorları cerrahi gereksinimi ile ilişkili bulundu. AB skoru ≥2 olan hastaların %82.4’ünde cerrahi gerekti (p<0.001). Yaş ve Charlson indeksi ≥4 için düzeltme yapılan çok değişkenli analizde AB skoru ≥2, bağımsız bir belirteç olarak kaldı (OR 4.20). ROC analizinde AB skoru için AUC 0.71 olup duyarlılık %82, özgüllük %66 olarak bulundu. SONUÇ: AB skoru, konservatif tedaviye yanıt vermeyecek ASBO hastalarının belirlenmesine yardımcı olmuştur; skorun ≥2 olması cerrahi gereksinimi ile güçlü bir şekilde ilişkiliydi. Skorun performansı hastaların beslenme durumundan veya inflamatuvar göstergelerinden etkilenmemiştir. Bu sonuçlar, ASBO’nun erken yönetiminde basit ve tekrarlanabilir ölçütlerin klinik yararını vurgulamaktadır. |
| 5. | Jilet yutan hastaların yönetimi: tek merkez deneyimi Management of patients who ingest razor blades: a singlecenter experience Yahya Alperen Bayraktar, Kazım GemiciPMID: 42412084 doi: 10.14744/tjtes.2026.09302 Sayfalar 789 - 793 AMAÇ: Bu çalışmada, jilet yutma nedeniyle acil servise başvuran hastaların tanısı, uygulanan tedavi yöntemleri ve klinik sonuçlarının ayrıntılı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2021-2024 yılları arasında jilet yutma nedeniyle acil servise başvuran ve Genel Cerrahi Kliniği’ne konsülte edilen hastaların hastane kayıt sistemindeki verileri retrospektif olarak incelendi. Şikayetler, demografik veriler, başvuru süreleri, yutulan jilet sayısı, yapılan tetkikler, görüntüleme bulguları, uygulanan tedavi yöntemleri, gelişen komplikasyonlar ve sonuçlar değerlendirildi. Çalışma tek merkezli, gözlemsel ve tanımlayıcı nitelikte planlandı. BULGULAR: Çalışmaya kayıtlarına eksiksiz ulaşılan toplam 72 hasta dahil edildi. Tüm hastalar erkek ve mahkumdu. Ortalama yaş 31.2 yıl, ortalama başvuru süresi 8 saat ve ortalama yutulan jilet sayısı 1.4 idi. Görüntülemelerde jiletin mide seviyesinde izlendiği 7 (%10; bu hastaların tamamı ilk 6 saat içinde acile başvuran olgulardı) hastaya endoskopi yapıldı. İki hastada jilet ve/veya jiletler endoskopik olarak başarıyla çıkarıldı, beş hastada ise mide içinde jilet saptanamadı. Cerrahi girişim 2 (%3) hastada başarıyla uygulanırken, 63 (%87) hasta ayaktan konservatif gözlem ve düzenli kontrole çağrılarak herhangi bir girişim yapılmadan düzeldi. Endoskopi ile başarılı şekilde jilet çıkarılan hastalar, ilk 2 saat içinde başvuran olgulardı. Hiçbir hastada morbidite veya mortalite gelişmedi. SONUÇ: Jilet yutma olgularında konservatif yaklaşım çoğu zaman güvenli ve etkilidir. Uygun seçilmiş hastalarda erken dönemde endoskopi denenebilir ve bu yaklaşım cerrahi gereksinimini anlamlı düzeyde azaltabilir. Elde edilen bulgular, özellikle mahkum popülasyonunda yabancı cisim yönetimine yönelik klinik algoritmaların şekillenmesine katkı sağlayabilir. |
| 6. | Şimşek İndeksi (Kocaeli Fournier Gangreni Şiddet İndeksi, KFGSI): Fournier gangreninde başvuru anına dayalı bir mortalite tahmin modelinin geliştirilmesi ve prognostik performansı Şimşek Index (Kocaeli Fournier’s Gangrene Severity Index, KFGSI): Development and Prognostic Performance of an Admission-Based Mortality Prediction Model for Fournier’s Gangrene Gürkan Bozkurt, Turgay Şimşek, Mehmet Fatih Özsaray, Mehmet Furkan Avcı, Nuh Zafer CantürkPMID: 42412090 doi: 10.14744/tjtes.2026.48209 Sayfalar 794 - 802 AMAÇ: Fournier gangreni (FG), yoğun bakım ve cerrahi alandaki gelişmelere rağmen yüksek mortalite oranına sahip agresif bir nekrotizan fasiittir. Yüksek riskli hastaların erken tanımlanması, zamanında müdahaleye rehberlik etmek açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışma, mevcut prognostik indeksleri değerlendirmeyi ve başvuru anında uygulanabilir yeni bir mortalite tahmin modeli geliştirmeyi amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2017–Ocak 2022 tarihleri arasında Kocaeli Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’nde FG tanısı alarak tedavi edilen 69 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Demografik, klinik, laboratuvar, radyolojik ve tedaviye ilişkin veriler toplandı. Hastalık şiddeti Fournier Gangren Şiddet İndeksi (FGSI), Uludağ FGSI (UFGSI) ve Amerikan Anesteziyologlar Derneği (ASA) skorları ile değerlendirildi. UFGSI, FGSI’nin fizyolojik skoruna yaş skoru ve radyolojik yaygınlık derecesinden türetilen diseminasyon skorunun eklenmesiyle hesaplandı. Bağımsız mortalite belirteçlerini saptamak ve Kocaeli Fournier Gangren Şiddet İndeksi’ni (KFGSI) oluşturmak için lojistik regresyon ve ROC eğrisi analizleri yapıldı. Birincil model olarak yalnızca hastaneye başvuru anında elde edilebilen değişkenler kullanıldı. BULGULAR: Hastaların medyan yaşı 58 (36–89) idi; 52’si (%75.4) erkek, 17’si (%24.6) kadındı. Hastane içi mortalite oranı %40.6 (28 hasta) olarak saptandı. Tek değişkenli analizlerde mortalite ile anlamlı ilişkili başvuru-anı parametreleri; nabız hızı, solunum sayısı, vücut kitle indeksi (VKİ), serum laktat düzeyi, radyolojik yaygınlık derecesi, vücut ısısı ve Fournier Gangren Şiddet İndeksi (FGSI) skoru idi (tümü için p<0.05). Yoğun bakımda kalış süresi ise klinik seyri yansıtan keşifsel analizlerde mortalite ile ilişkili bulundu. ROC analizinde, nabız hızının (AUC 0.935; %95 GA 0.848–0.980) ve radyolojik yaygınlık derecesinin (AUC 0.898; %95 GA 0.797–0.966) bireysel prognostik performansının yüksek olduğu ve bu bulguların Şekil 1’de gösterildiği saptandı. UFGSI de mortaliteyi öngörmede iyi ayırt edicilik göstermiş olup ROC analizinde AUC 0.858 (%95 GA 0.748–0.967) saptandı; Youden indeksi ile belirlenen ≥10 eşik değerinde duyarlılık %96.4 ve özgüllük %73.2 idi. Başvuru anında elde edilebilen beş parametreden (nabız, solunum sayısı, VKİ, serum laktat düzeyi ve radyolojik yaygınlık derecesi) oluşturulan başvuru-anı Kocaeli Fournier Gangren Şiddet İndeksi (KFGSI), mortaliteyi öngörmede FGSI’ye kıyasla daha yüksek ayırt edici güce sahipti (AUC 0.943; %95 GA 0.860–0.985; duyarlılık %92.9; özgüllük %85.4; FGSI için AUC 0.860; %95 GA 0.755–0.932). Yoğun bakımda kalış süresi, başvuru anında elde edilemeyen zaman bağımlı bir değişken olması nedeniyle başvuru-anı KFGSI modeline dahil edilmemiştir. SONUÇ: Başvuru anında uygulanabilir şekilde geliştirilen KFGSI, Fournier gangreninde hastane içi mortalite riskini erken dönemde sınıflandırmada yüksek ayırt edicilik göstermiştir. Bu türetim kohortunda FGSI ve UFGSI’ye kıyasla daha yüksek görünen ayırt edicilik saptanmakla birlikte, doğrulama yapılmadığından sonuçlar temkinli yorumlanmalı ve çok merkezli ileriye dönük dış doğrulama ile desteklenmelidir. |
| 7. | Şiddetli açık glob yaralanması sonrası ışık persepsiyonu olmayan gözlerde pars plana vitrektominin rolü ve prognostik faktörlerin belirlenmesi The role of pars plana vitrectomy in eyes with no light perception after severe open globe injury and the determination of prognostic factors Kıvanç Kasal, Teslime Aydemir Salı, Görsel Salı, Eyyüp KarahanPMID: 42412089 doi: 10.14744/tjtes.2026.46432 Sayfalar 803 - 809 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, açık glob yaralanması (AGY) sonrası pars plana vitrektomi (PPV) uygulanan hastalarda prognostik faktörleri belirlemek ve ışık persepsiyonu negatif (IPN) olan olgularda PPV sonuçlarını değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Şiddetli oküler travma sonrası primer onarım uygulanan, arka segment hasarı nedeniyle PPV gereken ve en az 6 ay takip süresi bulunan hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Başlangıç en iyi düzeltilmiş görme keskinliği düzeyine göre hastalar iki gruba ayrıldı: Grup 1’de ışık persepsiyonu negatif (IPN) olan, Grup 2’de ise ışık persepsiyonu pozitif (IPN) olan veya daha iyi görme düzeyine sahip gözler mevcuttu. Final anatomik ve görsel sonuçlar ile klinik özellikler gruplar arasında karşılaştırıldı. Primer tamir cerrahisi sonrasında travmadan en ağır şekilde etkilenmiş olup, görme keskinliği NLP seviyesinde olan gözlerde PPV’nin rolü ayrıca irdelendi. BULGULAR: Çalışmaya 47 hastaya ait 47 göz dahil edildi. Bunların 12’sinde görme keskinliği primer onarım sonrası IPN seviyesindeydi. Bu 12 gözün 5’i (%41.7) final vizitte de IPN düzeyinde kaldı. Diğer olguların; 2’sinde (%16.7) ışık persepsiyonu pozitif (IPP), 3’ünde (%25.0) el hareketi, 1’inde (%8.3) parmak sayma ve 1’inde (%8.3) 20/60 düzeyinde görme keskinliği elde edildi. Tüm gözlerin 39’unda (%82.9) anatomik başarı sağlandı. Preoperatif görme keskinliği en az IPP olan grupta %91.4 (32/35), IPN olan grupta ise %58.3 (7/12) oranında görsel iyileşme gözlendi. Hiçbir hastada enükleasyon gereksinimi olmadı. Retina dekolmanı (p<0.001), retinektomi uygulanması (p=0.01), silikon yağı kullanımı (p=0.001) ve ikinci vitrektomi (p=0.019) uygulanması kötü prognoz ile ilişkili bulundu. SONUÇ: Şiddetli oküler travmaya bağlı ışık persepsiyonu kaybı gelişen olgularda, uygun cerrahi teknik ile uygulanan PPV sayesinde yüksek oranda anatomik başarı elde edilebilmekte, ayrıca hastaların önemli bir kısmında ambulatuvar düzeyde görme sağlanabilmektedir. |
| 8. | Antikoagülanlar ve antiagregantların nadir bir komplikasyonu olarak spontan göğüs duvarı hematomu Spontaneous chest wall hematoma as a rare complication of anticoagulant and antiaggregant therapy Argün Kış, Gökhan Öztürk, Ümit AydoğmuşPMID: 42412098 doi: 10.14744/tjtes.2025.88271 Sayfalar 810 - 817 AMAÇ: Antikoagülan ve antiagregant ilaçlar (kan sulandırıcılar) günümüzde çeşitli endikasyonlarla kullanılmaktadır. Bu ilaçlarla ilişkili en önemli komplikasyon kanamadır. Bu çalışmada, kan sulandırıcı ilaçlar kullanan ve spontan göğüs duvarı hematomları gelişen hastalar değerlendirilmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2016-Aralık2024 arasında antikoagülan veya antiagregan kullanım hikayesi olan ve spontan göğüs duvarı hematomu nedeniyle kliniğimize refere edilen 13 hasta, radyolojik bulguları; demografik özellikleri primer patolojileri ve tedavi yöntemleri açısından değerlendirilerek sunulmuştur. BULGULAR: Majör göğüs duvarı travma öyküsü olmayan 13 hastanın, hematomu büyük olan veya progrese olan 9 tanesine cerrahi olarak müdahele edilerek, hematom tahliyesi yapıldı. Kas fasyaları arasında sınırlanmış hematom tahliye edilirken aktif kanama odağı saptanmadı; hastalar şifa ile taburcu edildi. Takip edilen 4 hastadan genel durumu bozuk olan 2 tanesi kaybedildi, diğer iki hastada komplikasyonsuz tam regresyon izlendi. SONUÇ: Antikoagülan ilaçların en önemli yan etkisini, kanama oluşturmaktadır. Göğüs duvarını oluşturan kaslara kanama nadir görülmektedir. Özellikle yaşlı ve hareket kısıtlılığı olan hasta grubunda aksiller veya pektoral bölgeden desteklenerek mobilize edilen veya pozisyon verilen hastalarda oluşan tekrarlayan mikro travmalar antikoagülanların etkisiyle hemorajiye ve hematoma yol açmaktadır. Progrese olmayan veya boyutu küçük olan hematomlarda medikal tedavi ve takip yeterliyken; uygun hastalarda cerrahi olarak drenaj yapılması hem hasta konforu açısından hem de gelişebilecek enfeksiyöz süreçlerin önüne geçmek açısından faydalı olacaktır |
| 9. | FournFournier gangreninde enflamatuvar ve metabolik belirteçlerin prognostik değeri: Tek merkezli retrospektif bir analiz Prognostic value of inflammatory and metabolic markers in Fournier’s gangrene: a single-center retrospective analysis Kadir Böcü, Doğucan Nuri Uğur, Nurullah AltınkayaPMID: 42412088 doi: 10.14744/tjtes.2026.43655 Sayfalar 818 - 826 AMAÇ: Fournier gangreni (FG), perineal ve genital bölgeyi tutan, hızlı ilerleyen ve yaşamı tehdit eden nekrotizan fasiittir. Cerrahi ve medikal tedavideki gelişmelere rağmen morbidite oranı yüksek seyretmektedir. Erken dönemde hastalık şiddetinin ve prognozun belirlenmesi, zamanında müdahale için büyük önem taşır. Bu çalışmanın amacı, günlük pratikte kolayca ulaşılabilen inflamatuvar ve metabolik belirteçlerin—özellikle C-reaktif protein (CRP) ve beyaz küre (WBC) sayısının—prognoz üzerine etkisini ve cerrahi sonuçlar, hastanede kalış süresi ve tedavi yanıtı ile ilişkisini değerlendirmek ve ayrıca başvuru anındaki CRP ve WBC için klinik kullanıma uygun eşik değerleri belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif tek merkezli çalışmaya, 2022–2025 yılları arasında Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde FG tanısı alarak tedavi edilen 40 hasta dahil edilmiştir. Demografik, laboratuvar ve klinik veriler incelenmiştir. Laboratuvar parametreleri (WBC, CRP, glukoz ve türev oranlar: nötrofil/lenfosit oranı [NLR], trombosit/lenfosit oranı [PLR]) üç zaman noktasında kaydedilmiştir: başvuru, ilk debridman sonrası ve taburculuk öncesi. Hastalar diyabet (DM) varlığına, antibiyotik tedavisine ve cerrahi karmaşıklık durumuna göre gruplandırılmıştır. Birincil sonuç uzamış yatış (>14 gün), ikincil sonuç ise çoklu debridman (≥3) olarak tanımlanmıştır. İstatistiksel analizlerde Friedman, Spearman korelasyon, lojistik regresyon ve ROC analizleri kullanılmıştır. BULGULAR: Ortalama yaş 56.8±17.9 yıl olup, hastaların %40’ında DM mevcuttu. En sık etiyoloji skrotal apseydi (%57.5). Seri laboratuvar değerlendirmesinde her debridman sonrası WBC (medyan 13.1→8.2×10³/µL, p<0.001) ve CRP (medyan 90.4→34.6 mg/L, p<0.001) düzeylerinde anlamlı düşüş izlendi. Başvuru CRP ve WBC değerleri hem hastanede kalış süresi (ρ=+0.46 ve +0.41) hem de debridman sayısı (ρ=+0.39 ve +0.36) ile pozitif korelasyon gösterdi. Çok değişkenli analizde yalnızca CRP, uzamış yatışın bağımsız öngördürücüsü olarak saptandı (OR 1.07, %95 GA 1.02–1.14, p=0.009). ROC analizinde CRP ≥128 mg/L (AUC=0.86), uzamış yatışı öngörmede en iyi eşik değer olarak bulundu. Çalışma grubunda mortalite görülmedi. SONUÇ: CRP ve WBC, Fournier gangreninde hastalık şiddeti ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde pratik, ucuz ve güvenilir göstergelerdir. Bu parametrelerin seri izlenmesi, klinisyenlere erken risk sınıflandırmasında, tekrar debridman zamanlamasında ve antibiyotik/cerrahi stratejilerin planlanmasında yol gösterici olabilir. Temel inflamatuvar belirteçlerin kullanımı, Fournier gangreninde tedavi protokollerinin standartlaştırılmasına ve klinik sonuçların iyileştirilmesine katkı sağlayabilir. |
| 10. | Aynı lokasyon farklı hastalar: Metastatik ve konvansiyonel femur boyun kırığı hastalarının karşılaştırılması Same location, different patients: a comparison of metastatic and conventional femoral neck fractures Emrecan Akgün, Okan Yiğit, Yavuz Şahbat, Alp Aydan, Emrah Gökay Özgür, Bülent Erol, Evrim ŞirinPMID: 42412091 doi: 10.14744/tjtes.2026.57004 Sayfalar 827 - 835 AMAÇ: Konvansiyonel ve metastatik femur boyun kırıkları (FBK), klinik uygulamada farklı hasta gruplarını oluştursa da, tedavi yönetimi sıklıkla benzer şekilde ilerlemektedir. Güncel kılavuzlar doğrultusunda sistematik yaklaşımlar uygulanmakta, ancak metastatik FBK hastaları genellikle konvansiyonel FBK için planlanmış algoritmalar doğrultusunda tedavi edilmektedir. Bu çalışmanın amacı, konvansiyonel FBK’ye yönelik standart tedavi yönetiminin metastatik FBK hastalarında etkinliğini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmaya, ulusal düzeyde üçüncü basamak bir ortopedi onkoloji kliniğinde endoprotez rekonstrüksiyonu uygulanan 185 konvansiyonel FBK ve 71 metastatik FBK tanılı hasta dahil edilmiştir. Ana değerlendirme ölçütü, hasta ve hastaneye bağlı faktörlerin sağkalım üzerindeki etkisidir. İkincil değerlendirme ölçütleri ise trombotik olaylar, dekübit ülseri gelişimi ve eritrosit replasmanı gerekliliği gibi rutin klinikte karşılaşılan komplikasyonlardır. BULGULAR: Metastatik FBK grubunda, konvansiyonel gruba kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük sağkalım oranı (p=0.021), daha yüksek trombotik olay (p=0.030) ve dekübit ülseri insidansı (p=0.029), daha uzun ameliyat süresi (p<0.001), artmış perioperatif kanama (p<0.001) ve daha fazla eritrosit replasmanı ihtiyacı (p<0.001) gözlendi. Ayrıca, metastatik hastalarda preoperatif ve postoperatif hastanede kalış süresi daha uzun (p<0.001) ve postoperatif mobilizasyona başlama süresi daha geç (p=0.017) olarak belirlendi. SONUÇ: Konvansiyonel femur boyun kırıkları için ortopedi kliniklerinde oluşturulmuş standart tedavi algoritmaları, daha yüksek komplikasyon oranları ve daha düşük sağkalım ile karakterize metastatik FBK olgularını yeterli düzeyde kapsamamaktadır. Tedavi yaklaşımının bu hasta grubuna özgü olarak şekillendirilmesi gerekliliği ön plana çıkmaktadır. |
| 11. | Glenohumeral instabilitesi olan hastalarda manyetik rezonans görüntülemede glenoid versiyon ölçümü için 3-boyutlu rekonstrüksiyon gerçekten gerekli mi? Is three-dimensional reconstruction really necessary for glenoid version measurement on magnetic resonance imaging in patients with glenohumeral instability? Gokhan Karademir, Onur Tunalı, Sabri Kerem Diril, Mehmet Cay, Ata Can AtalarPMID: 42412093 doi: 10.14744/tjtes.2026.58758 Sayfalar 836 - 842 AMAÇ: Glenohumeral instabilitede (GHİ) glenoid versiyonun önemi giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Ancak, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) görüntülerinde yapılan üç boyutlu (3-B) düzeltmenin GHİ hastalarında daha doğru bir glenoid versiyon ölçümü sağlayıp sağlamadığı bilinmemektedir. Bu çalışmanın temel hipotezi, standart 2 boyutlu aksiyel kesitlerde ve 3 boyutlu düzeltilmiş aksiyel kesitlerde ölçülen glenoid versiyon değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olacağıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Glenohumeral instabilitesi olan 54 hastanın (22 kadın, 32 erkek) glenoid versiyon ölçümleri retrospektif olarak incelendi. Ölçümler, iki gözlemci tarafından, standart 2-B aksiyel MRG kesitleri ve 3-B düzeltilmiş aksiyel MRG kesitleri üzerinde Friedman metodu kullanılarak ikişer kez yapıldı. Her gözlemcinin ölçtüğü değerler eşleştirilmiş t-testi ile karşılaştırıldı. Ölçümlerin güvenilirliği sınıf içi korelasyon katsayısı (SKK) testi ile değerlendirildi. BULGULAR: Birinci gözlemci için standart ve 3-B düzeltilmiş aksiyel MRG kesitlerinde ölçülen ortalama glenoid versiyon değerleri sırasıyla −0.69°±3.95° ve −1.24°±3.94° idi (p=0.16). İkinci gözlemci için bu değerler sırasıyla −2.97°±4.48° ve −2.81°±4.92° idi (p=0.66). Gözlemciler arası güvenilirlik her iki yöntem için de iyi düzeydeydi (2-B için SKK= 0.87 ve 3-B için SKK=0.83). Gözlemci içi güvenilirlik, 2-B kesitlerde yapılan ölçümler için mükemmel (SKK=0.95 ve 0.97), 3-B düzeltilmiş kesitlerde yapılan ölçümler için ise iyi-mükemmel düzeydeydi (SKK=0.86 ve 0.98). SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen bulgular, glenohumeral instabilitesi olan hastalarda MRG ile yapılan glenoid versiyon ölçümlerinde 3-B düzeltmenin gerekli olmayabileceğini düşündürmektedir. Daha güçlü bir klinik geçerlilik sağlamak için daha geniş hasta örneklemleri içeren çok merkezli çalışmalar planlanmalıdır |
| 12. | Torakolomber kırıkların uzun segment fiksasyonunda ara vidalar başlangıç radyografik hizasını iyileştirmekte ancak klinik sonuçları iyileştirmemektedir Intermediate screw placement improves initial radiographic alignment but not clinical outcomes following long-segment fixation for thoracolumbar fractures Onur Süer, Bünyamin Kılıçlı, Selahaddin Aydemir, Anıl Murat Öztürk, Ömer AkçalıPMID: 42412096 doi: 10.14744/tjtes.2026.74569 Sayfalar 843 - 853 AMAÇ: Ara vidaların torakolomber kırıklarda uzun segment posterior fiksasyondaki yeri halen tartışmalıdır. Bu çalışma, söz konusu vidaların hizalanma düzeltmesini artırma ve komplikasyon oranlarını azaltmadaki etkinliğini değerlendirmektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif karşılaştırmalı çalışmada, 2014–2022 yılları arasında tedavi edilen, T11–L2 seviyelerinde yerleşmiş instabil torakolomber patlama kırığı bulunan 91 hasta iki kohorta ayrılmıştır: Grup A’da (n=61) kırık seviyesinde ara vidalar kullanılarak uzun segment fiksasyon uygulanırken, Grup B’de (n=30) konvansiyonel fiksasyon yapılmıştır. Radyolojik sonuçlar [vertebral kompresyon açısı (VKA), anterior/posterior korpus yüksekliği (AKY/PKY)], intraoperatif parametreler (ameliyat süresi, floroskopi kullanımı), klinik ağrı skorları (Görsel Analog Skala [VAS]) ve komplikasyonlar değerlendirilmiştir. İstatistiksel karşılaştırmalarda t-testi ve ki-kare analizleri kullanılmıştır. BULGULAR: Her iki grupta da ameliyat sonrası dönemde VCA ve vertebra korpus yüksekliğinde anlamlı iyileşme gözlenmiştir (p<0.001). Grup A, erken dönemde daha üstün VCA düzeltmesi sağlamış (4.78°±3.47’ye karşı 6.82°±4.02; p=0.014) ve bu fark 2 yıllık takipte de anlamlılığını korumuştur (5.67°±3.08’e karşı 8.59°±3.76; p=0.0005). Düzeltme kaybı Grup A’da daha düşük olmakla birlikte (1.22°±1.13’e karşı 1.95°±2.12; p=0.122) istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Grup A’da ameliyat süresi daha uzun (160.25±19.4 dakikaya karşı 150.17±26.9 dakika; p=0.044) ve floroskopi kullanım sayısı daha fazla (26.38±2.3’e karşı 20±2.13; p<0.001) olarak saptanmıştır. Preoperatif ve takip VAS skorlarında gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). SONUÇ: Operasyon süresinin ve floroskopi kullanımının artmasına rağmen, uzun segmentli konstrüksiyonlarda ara vida yerleştirilmesi, torakolomber kırıklarda radyolojik hizalanmanın yeniden sağlanmasını ve korunmasını anlamlı iyileşme ile ilişkilendirilmiştir. Klinik ağrı sonuçları benzer olmakla birlikte, tekniğin sunduğu biyomekanik avantajlar, anatomik hassasiyetin önceliklendirildiği olgularda seçici olarak kullanılmasını desteklemektedir. Bu teknik, daha uzun ameliyat süresi ve daha fazla radyasyon maruziyeti pahasına daha iyi erken ve geç dönem radyografik hiza sağlamış, ancak ağrı skorlarında iyileşme sağlamamıştır. Bununla birlikte, sonuçlar yorumlanırken hastaların cerrah temelinde rastgele olmayan şekilde gruplandırılmış olması dikkate alınmalıdır. |
| 13. | Yaşlı yetişkinlerde primer ve periprostetik distal femur kırıklarında çivi-plak ve çift plak fiksasyonunun karşılaştırılması Comparison of nail-plate and double-plate fixation in primary and periprosthetic distal femur fractures in older adults Tahsin Olgun Bayraktar, Ali Yüce, Mustafa Yerli, Nazım Erkurt, Serdar Akı, Mehmet Selçuk SaygılıPMID: 42412086 doi: 10.14744/tjtes.2026.15495 Sayfalar 854 - 862 AMAÇ: Geriatrik yaş grubunda distal femur kırıkları, bir yıllık mortalite oranı açısından kalça kırıklarına benzerlik gösterir. Kalça kırıklarında olduğu gibi, distal femur kırıklarının tedavisi de erken mobilizasyona odaklanmalı ve hareketsizlikle ilişkili morbidite ve mortaliteyi azaltmayı hedeflemelidir. Nail-Plaka Kombinasyonu (NPC) ve Çift Plaka Kombinasyonu (DPC), distal femur kırıklarında erken mobilizasyon ve düşük mekanik komplikasyon oranları sağladığı iddia edilmektedir. Bu çalışmada, yaşlı hastalarda distal femur kırıklarında NPC ve DPC’nin klinik ve radyolojik sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Dahil etme ve hariç tutma kriterlerinin uygulanmasının ardından, NPC ile tedavi edilen 28 hasta ve DPC ile tedavi edilen 24 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların klinik kayıtları ve radyolojik görüntüleri standart bir form kullanılarak değerlendirildi. Ameliyat süresi, intraoperatif kan kaybı, eklem hareket açıklığı (ROM) ve Lysholm skorları hastaların tıbbi kayıtlarından elde edildi. Radyolojik kayıtlardan radyolojik kaynama bulguları ve Anterior Lateral Distal Femur Açısı (aLDFA) ile Anterior Posterior Distal Femur Açısı (aPDFA) ölçümleri alındı. BULGULAR: NPC grubunda ameliyat süresi 120 (±22.5) dakika, DPC grubunda ise 155 (±23.75) dakika idi (p<0.001). NPC grubunda kan kaybı 422.5 (±115) mL iken, DPC grubunda 640 (±237.5) mL idi (p<0.001). Üçüncü ayda ROM, NPC grubunda 100 (±17.5) derece, DPC grubunda 80 (±10) derece idi (p<0,001). 3. ay Lysholm skoru NPC grubunda 70 (±12.5), DPC grubunda 68.5 (±10) idi (p<0.001). Radyolojik kaynama süresi NPC grubunda 12 (±2) hafta, DPC grubunda 12 (±3.5) hafta idi (p=0.290). aLDFA ölçümleri açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu (81 [±4.75] vs. 81 [±1.75], p=0.356), ancak aPDFA NPC grubunda 85.5 (±4), DPC grubunda 83 (±2) idi (p<0.001). Ameliyat sonrası hemen ağırlık vermek, yaşlı ortopedik travmalı hastalarda önemlidir. Çift implant sistemlerinin birincil amacı erken mobilizasyonu kolaylaştırmak olsa da, DPC kullanıldığında erken dönemde tam ağırlık vermeye genellikle temkinli yaklaşılmaktadır. NPC grubundaki hastaların daha erken ve ağrısız şekilde tam ağırlık vermesi, erken eklem hareket açıklığının ve klinik sonuçların daha iyi olmasına katkıda bulunabilir. SONUÇ: Çalışmamızda NPC grubu, daha az intraoperatif kan kaybı, daha kısa ameliyat süresi, hemen tam ağırlık verebilme, daha iyi erken ROM ve daha iyi klinik skorlar gibi avantajlar gösterdi. Komplikasyon ve kaynama oranları benzerdi, ancak NPC’nin sağladığı bu avantajlar klinik olarak daha anlamlı olabilir. |
| 14. | Travmatik spinal kırıklar: Adli tıp kliniği örneğinde epidemiyolojik ve klinik değerlendirme Traumatic spinal fractures: epidemiological and clinical evaluation in a forensic medicine clinic sample Beytullah Ural, Ahmet Nezih KökPMID: 42412097 doi: 10.14744/tjtes.2026.87719 Sayfalar 863 - 871 AMAÇ: Travmatik spinal yaralanmalar (TSY), ciddi morbiditeye neden olan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bölgesel bir adli tıp perspektifi sunan ilk çalışma olarak, Atatürk Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı’na (2020-2022) başvuran travmatik spinal kırıkların klinik özelliklerini, etiyolojik faktörlerini, yaralanma modellerini ve uzun dönem sekellerini retrospektif olarak incelemeyi amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Atatürk Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda 2020-2022 yılları arasında değerlendirilen 12.029 olgunun tıbbi kayıtları incelendi. Spinal kırığı doğrulanan toplam 277 olgu çalışmaya dahil edildi. Demografik veriler, etiyoloji, ISS (Yaralanma Şiddet Skoru), kırık seviyeleri, eşlik eden lezyonlar ve tedavi yöntemleri analiz edildi. En az 12 ay takibi olan 174 hastada uzun dönem sekeller değerlendirildi. BULGULAR: Hastaların %74.1’i erkek (erkek/kadın oranı: 2.85) olup, yaş ortalaması 40.1±16.69 idi. En sık görülen etiyoloji araç içi trafik kazası (AİTK) (%56.3) iken, bunu korunmasız yaya kazaları (KYK) (%15.5) ve yüksek enerjili düşme (YED) (%13.4) izledi. Yaş ile etiyoloji arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.001); 18-44 yaş grubunda AİTK baskınken, 65 yaş üstü grupta KYK oranları arttı. KYK ve YED kaynaklı yaralanmaların majör travma (ISS ≥16) (p=0.044) ve çoklu vertebra kırıkları (p=0.001) ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğu görüldü. En sık etkilenen bölge torakolumbar bileşke (T11-L2) (%31.8) idi. Baş/yüz travması ile servikal kırıklar (OR=3.59; %95 GA: 1.89-6,82) ve karın içi organ yaralanmaları ile sakral kırıklar (OR=6.47; %95 GA: 2.40-17.39) arasında anlamlı korelasyon saptandı. Takip edilen olguların %50'sinde kalıcı sekel gözlendi; bunlar arasında en sık spinal hareket kısıtlılığı (%46.8) ve spinal kord yaralanması (%13.5) yer aldı. SONUÇ: Araç içi trafik kazaları spinal kırıkların en sık nedeni olsa da korunmasız yaya kazaları ve yüksek enerjili düşmeleri içeren kazalar, daha yüksek yaralanma şiddeti ve çoklu kırıklarla sonuçlanmaktadır. Klinisyenler, eşlik eden baş travması olan hastalarda servikal, batın yaralanması olanlarda ise sakral kırıklar açısından şüpheci olmalıdır. Özellikle yüksek enerjili travma ve eşlik eden organ yaralanması olan vakalarda, spinal kırık riski nedeniyle hızlı triyaj ve dikkatli değerlendirme hayati önem taşımaktadır. Bulgularımız, travmatik spinal kırıkların ciddi uzun dönem morbiditesini ortaya koymakta ve multidisipliner takibin önemini vurgulamaktadır. |
| OLGU SUNUMU | |
| 15. | Emniyet kemerine bağlı progresif meme hematomun obez hastada cerrahi yönetim stratejisi: Olgu sunumu Progressive seatbelt-related intramammary hematoma requiring surgical evacuation in an obese female: a case report Burak Kutlu, Hamit KoçPMID: 42412092 doi: 10.14744/tjtes.2026.58554 Sayfalar 872 - 875 Emniyet kemerine bağlı meme travması, motorlu araç kazaları sonrasında nadir görülen bir tablodur. Olguların çoğu lokalize kontüzyon veya hematom şeklinde ortaya çıkar ve genellikle konservatif yöntemlerle izlenebilir. Bununla birlikte, progresif seyreden ve cerrahi müdahale gerektiren meme hematomları oldukça nadirdir; özellikle koagülasyon bozukluğu bulunmayan hastalarda bu durum daha da nadir bildirilmektedir. Obezite, darbe biyomekaniğini değiştirebilir; bu nedenle hematomun genişlemesi, semptomların progresyonu ve konservatif tedaviye yanıt üzerinde etkili olabilir. VKİ 38 kg/m² olan 49 yaşındaki obez kadın hasta, motorlu araç kazasından 1 saat sonra sol memede şişlik, sertlik ve morluk ile acil servise başvurdu. Vücut ısısı, kan basıncı ve kalp hızı normaldi. Kontrastlı BT’de arteriyel ekstravazasyon saptanmaksızın 62×52 mm meme hematomu izlendi. Kompresyon tedavisi 3 gün uygulandı; ancak ağrı ve meme gerginliği arttı ve ultrasonografide hematomda büyüme görüldü. Dördüncü günde minimal insizyonla cerrahi olarak hematom boşaltıldı. Postoperatif dönemde semptomlar hızla geriledi. İki haftalık takipte meme simetrisi rezidü deformite olmaksızın tamamen düzeldi. Bu olgu, aktif kanama bulgusu olmaksızın progresyon gösteren ve nihayetinde cerrahi gerektiren emniyet kemerine bağlı meme travmasının nadir bir prezentasyonudur. Obezite, konservatif tedavinin başarısızlığına ve daha erken klinik progresyona yatkınlık oluşturabilir. Bulgularda kötüleşmenin erken fark edilmesi, optimal kozmetik ve fonksiyonel sonuçların elde edilmesi için kritik öneme sahiptir. |