| 1. | Sıçanlarda iskemi-reperfüzyonun neden olduğu testis hasarında maslinik asidin rolü Role of maslinic acid in ischemia-reperfusion-induced testicular injury in rats Si-Ming Wei, Yu-Min Huangdoi: 10.14744/tjtes.2026.62296 Sayfalar 629 - 635 AMAÇ: Testis iskemi-reperfüzyonunun patofizyolojisi, reaktif oksijen türlerinde belirgin bir artışla karakterize edilir. Reaktif oksijen türlerinin DNA, proteinler ve lipitler dahil olmak üzere hücresel bileşenlere verdiği oksidatif hasar, spermatogenik hücrelerin hasar görmesine yol açar. Olea eu-ropaea, alıç ve diğer şifalı bitkilerde bulunan biyoaktif bir bileşik olan maslinik asit, antioksidan özellikler sergiler. Bu çalışma, maslinik asidin sıçan modelinde iskemi-reperfüzyon hasarı sonrası testis sperm üretimini koruyup korumadığını belirlemeyi amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Erkek sıçanlar rastgele üç gruba ayrılmıştır: Bir kontrol grubu (Grup 1), bir iskemi-reperfüzyon grubu (Grup 2) ve bir iskemi-reperfüzyon + maslinik asit grubu (Grup 3). İskemi, sol testiste iki saatlik torsiyonla indüklendi, ardından cerrahi detorsiyon yoluyla reperfüzyon sağlandı. Tedavi grubuna, detorsiyon prosedürünün başlangıcında intraperitoneal maslinik asit uygulandı. Detorsiyonun ardından, dört saat veya üç ay sonra sol orşiektomi gerçekleştirildi. Testislerdeki oksidatif stresi ve fonksiyonu kapsamlı bir şekilde değerlendirmek için, temel göstergeleri ölçtük: malondialdehit konsantrasyonu (reaktif oksijen türlerinin seviyelerini yansıtır); hücresel antioksidan sistemin bileşenlerini temsil eden süpe-roksit dismutaz ve katalaz aktiviteleri; ve genel spermatogenik verimlilik. Bu parametreler, biyokimyasal testler ve hematoksilen-eozin boyaması ile histolojik analiz kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: Testis iskemi-reperfüzyonu, malondialdehit düzeylerini önemli ölçüde artırırken, temel antioksidan savunma mekanizmalarını (süpe-roksit dismutaz ve katalaz) baskıladı ve spermatogenez fonksiyonunu bozdu (p<0.001). İskemi-reperfüzyonun neden olduğu testis hasarına rağmen, maslinik asit tedavisi bu belirteçlerde kısmi bir düzelme sağladı (p<0.01). SONUÇ: Özetle, maslinik asit, reaktif oksijen türlerini azaltırken süperoksit dismutaz ve katalaz aktivitelerini artırarak iskemi-reperfüzyonun neden olduğu testis hasarını hafifletmektedir. |
| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 2. | RIPASA ve Modifiye Alvarado Skorlarının perfore apandisitleri tanımadaki etkinliğinin karşılaştırılması Comparison of the effectiveness of RIPASA and modified Alvarado scores in identifying perforated appendicitis Ahmet Kamburoğlu, Şebnem Çimen, Burak Uçaner, Mehmet Zeki Buldanlı, Oğuz Hançerlioğullaridoi: 10.14744/tjtes.2026.30766 Sayfalar 636 - 641 AMAÇ: Akut apandisit dünya genelinde en sık karşılaşılan ve acil cerrahi müdahale gerektiren genel cerrahi acillerinden birisidir. Akut apandisit erken dönemde tedavi edilmediği takdirde perforasyon, sepsis ve mortalite ile seyredebilir; bu nedenle erken tanı ve tedavi önemlidir. Bu çalışmada, per-fore akut apandisitlerin tanısında Raja Isteri Pengiran Anak Saleha Appendicitis (RIPASA) ve Modifiye Alvarado Skor Sistemi'nin (MASS) etkinliğini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya, genel cerrahi kliniğine Haziran 2023-Aralık 2023 tarihleri arasında akut apandisit ön tanısıyla yatırılan 164 hasta alındı. Hastaların cinsiyet, yaş, başvuru esnasındaki MASS ve RIPASA skorları, preoperatif görüntüleme bulguları, yapılan ameliyatın türü, hastaların yatış süresi ve postoperatif patoloji sonuçları retrospektif olarak Hastane Bilgi Yönetimi Sistemleri (HBYS) üzerinden toplandı. BULGULAR: Çalışmaya alınan 153 hastanın yaş ortalaması 35.2±14.1 yıl idi (dağılım, 18-82 yaş). Ultrasonografi (USG) ile değerlendirilen olguların %15.8’inde, Bilgisayarlı Tomografi (BT) ile değerlendirilenlerin %6.1’inde perforasyon bildirildi. RIPASA skorunun 7’nin üzerinde olması perforasyon için %71.1 sensitivite, %54.7 spesifite göstermekteydi. Perforasyon izlenen olguların RIPASA (p<0.001) ve MASS (p<0.001) skorları daha yüksek, hospitalizasyon süresi daha uzundu (p<0.001). SONUÇ: RIPASA skoru MASS skoruna göre daha yüksek sensitive ve spesifiteye sahiptir ve RIPASA skorunun daha yüksek değerlerde olması daha şiddetli inflamasyonun bir göstergesidir. Bu nedenle acil servislerde ve genel cerrahi pratiğinde daha hızlı, etkin ve düşük maliyetli işlemler yapabilmek için günlük pratiğe hızlıca alınmalıdır. |
| 3. | Gebelikte akut apandisit tanı yöntemlerinin kısıtlılıkları klinik skorlama sistemleri ile aşılabilir mi? Can clinical scoring systems overcome the limitations of diagnostic methods for acute appendicitis in pregnancy? Murat Özkara, Mehmet Mert Hıdıroğludoi: 10.14744/tjtes.2026.95036 Sayfalar 642 - 651 AMAÇ: Gebelikte akut apandisit, obstetrik patolojiler dışında en sık acil cerrahi nedenidir. Gebelikteki fizyolojik değişimler akut apandisit semptom ve bulgularının duyarlılığını azaltmaktadır. Bu çalışmanın amacı, gebe hastalarda Alvarado, Appendicitis Inflammatory Response (AIR), Raja Isteri Pengiran Anak Saleha Appendicitis (RIPASA) ve Tzanakis skorlama sistemlerinin etkinliğini karşılaştırmak ve cerrahi tekniklerin sonuçlarını değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2017-Ocak 2025 tarihleri arasında, akut apandisit tanısı ile ameliyat edilen 39 gebe hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, gestasyonel haftaları, semptom ve bulguları, laboratuvar parametreleri (WBC, CRP), ultrasonografi bulguları, uygulanan cerrahi teknikler (açık/laparoskopik), histopatolojik sonuçlar, maternal ve fetal komplikasyonlar kaydedildi. Alvarado, AIR, RIPASA ve Tzanakis skorları hesaplanarak hastalar literatürde belirlenen kestirim değerlerine göre risk gruplarına ayrıldı ve histopatolojik tanı ile karşılaştırıldı. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 26.0±5.3 yıl, gestasyonel haftaları 19.6±7.9 idi; %53.8’i II. trimesterdeydi. Hastaların %61.5’ine açık apendektomi, %38.5’ine laparoskopik apendektomi yapıldı. Hastaların Alvarado skoruna göre %66.7’si, AIR skoruna göre %69.2’si, RIPASA ve Tzanakis skorlarına göre %79.5’i yüksek risk grubundaydı. Histopatolojik olarak olguların %66.7’si akut apandisit, %15.4’ü perfore apandisit, %17.9’u normal apendiks olarak değerlendirildi. Akut apandisit tanılı hastalarda WBC ve CRP düzeyleri anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0.05). Skorlama sistemlerinin duyarlılık ve özgüllük oranları RIPASA (%93.7 ve %85.7) ve Tzanakis (%90.6 ve %71.4) skorlarında en yüksek olarak izlendi. Laparoskopik cerrahi, açık cerrahiye kıyasla daha kısa hastanede kalış süresi sağladı (p<0.001) ve maternal/fetal komplikasyonlar açısından benzer güvenlik profiline sahipti. SONUÇ: Gebelerde akut apandisit tanısında klinik skorlama sistemleri etkin ve güvenilir bir araçtır; RIPASA skoru en yüksek tanısal performansı göstermektedir. CRP yüksekliği ve lökositoz, tanıya katkı sağlayabilir. Laparoskopik apendektomi, açık cerrahiye kıyasla kısa hastanede kalış süresi ile güvenli bir seçenektir. Bu bulgular, gebe hastalarda hem klinik skorlama sistemlerinin hem de laparoskopik cerrahinin güvenle kullanılabileceğini desteklemektedir. |
| 4. | Toraks travmasının eşlik ettiği hasta gruplarında travma skorlarının nihai sonuçlarının morbidite ve mortaliteyi öngörmedeki başarısının incelenmesi Evaluating the effectiveness of trauma scores in predicting morbidity and mortality in patients with concomitant thoracic trauma Suzan Temiz Bekce, Dincer Goksulukdoi: 10.14744/tjtes.2025.43780 Sayfalar 652 - 660 AMAÇ: Travma, çoklu organ sistemlerini etkileyebilmesi ve yüksek morbidite ile mortalite oranlarına yol açması nedeniyle hem ülkemizde hem de küresel düzeyde önemli bir sağlık sorunudur. Künt toraks travmalı hastalarda farklı travma skorlama sistemlerinin yaş gruplarına göre morbidite ve mortaliteyi öngörmedeki başarılarının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ekim 2022-Ocak 2024 tarihleri arasında Kayseri Şehir Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde toraks travması tanısıyla izlenen 210 hasta retrospektif olarak incelendi. Olgular, yaş değişkenine göre üç grupta sınıflandırıldı: Birinci grup (18-44 yaş), ikinci grup (45-64 yaş) ve üçüncü grup (65 yaş ve üzeri). Hastaların demografik özellikleri, komorbid hastalıkları, antikoagülan kullanımı, travma mekanizması, torasik ve ekstratorasik yaralanmaları, yoğun bakım ve entübasyon öyküleri değerlendirildi. GKS (Glasgow Koma Skoru), RTS (Revize Travma Skoru), CTS (Göğüs Travma Skoru), ISS (Yaralanma Şiddet Skoru) ve TRISS (Travma ve Yaralanma Şiddet Skoru) sistemlerinin mortalite, entübasyon ve yoğun bakım gereksinimini öngörmedeki performansları ROC analizi ile karşılaştırıldı. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 53.43 yıl olup, çoğunluğu erkekti. En sık travma nedeni trafik kazasıydı. Yaş ilerledikçe komorbiditeler ve antikoagülan kullanımı oranlarının artış gösterdiği gözlendi. Yoğun bakım yatış oranı %32.38, mortalite oranı %4.28 olarak belirlendi. ROC analizine göre ISS ve TRISS skorları tüm yaş gruplarında mortalite, entübasyon gerekliliği ve yoğun bakım gereksinimini öngörmede iyi performansı sergiledi. SONUÇ: Toraks travmaları, yüksek morbidite ve mortalite oranlarıyla seyreden ciddi yaralanmalardır. Bulgular, ISS ve TRISS skorlarının yaş farkı gözetmeksizin travma şiddetini belirlemede güvenilir göstergeler olduğunu ortaya koymaktadır. Bu skorların hastane içi triyaj ve klinik karar verme süreçlerinde kullanılması, erken tanı ve etkili tedaviye önemli ölçüde katkı sağlayabilir. |
| 5. | Mutfaktaki tehlike: Düdüklü tencere yanıkları Danger in the kitchen: pressure cooker burns Abidin Tüzün, İlhan Taşdoi: 10.14744/tjtes.2025.28799 Sayfalar 661 - 666 AMAÇ: Düdüklü tencere patlamalarına bağlı yanıklar, ev içi kullanım sırasında meydana gelen, önlenebilir nitelikte fakat tıbbi literatürde yeterince yer almayan ciddi yaralanmalardır. Bu çalışma, bu tür yaralanmaların klinik ve demografik özelliklerini, tedavi süreçlerini ve sonuçlarını incelemeyi amaçlamaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, 2016 ile 2024 yılları arasında üçüncü basamak bir yanık merkezine düdüklü tencere kaynaklı yanık nedeniyle başvuran hastaların tıbbi kayıtları incelendi. Veriler arasında demografik özellikler, yanık yeri ve derinliği, toplam vücut yüzey alanı (TBSA), hastaneye başvuru süresi, tedavi yöntemleri ve klinik sonuçlar yer aldı. BULGULAR: Çalışmaya toplam 41 hasta dahil edildi. Hastaların büyük çoğunluğu kadındı (%97.6) ve yaş ortalaması 36.2±13.5 yıldı. Yanıkların çoğu ikinci dereceydi (%92.7). En sık etkilenen bölgeler baş-boyun (%65.9) ve ön göğüs bölgesiydi (%61). Hastaların %29,3’üne eskarektomi uygulandı, %2.4’üne deri grefti yapıldı. Gecikmeli başvuru, cerrahi müdahale gereksiniminde anlamlı artışla ilişkiliydi (p=0.001). SONUÇ: Düdüklü tencere yanıkları ağırlıklı olarak kadınları etkilemekte ve çoğunlukla kozmetik ve fonksiyonel açıdan önemli anatomik bölgelerde meydana gelmektedir. Yanıkların yüzey alanı genellikle sınırlı olsa da, derinlikleri ve yerleşimleri ciddi sonuçlara neden olabilmektedir. Bu durum, halkın düdüklü tencere kullanımı konusunda bilinçlendirilmesi gerektiğini ve olası komplikasyonları azaltmak adına erken medikal müdahalenin önemini ortaya koymaktadır. Bu bulgular, ev içi kazaların ciddiyetine dikkat çekmekte ve koruyucu halk sağlığı önlemlerinin gerekliliğini vurgulamaktadır. |
| 6. | Yangına bağlı ölümlerde morfolojik bulguların değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma Evaluation of morphological findings in fire-related deaths: a retrospective study Büşra Baydemir Kılınç, Abdulkadir Sancı, Ahmet Nezih Kökdoi: 10.14744/tjtes.2025.71067 Sayfalar 667 - 674 AMAÇ: Yangınla ilişkili ölümler dünya çapında önemli bir sağlık sorunudur. Ölümlerin çoğu kaza orijinli olmakla birlikte bazı vakalar intihar veya cinayet ile ilişkili olabileceğinden ölüm nedenini belirlemek için otopsi yapılır. Ülkeler arasında ölümlerin oranları değişkenlik göstermekle birlikte, yangın kaynaklı ölümlerde is kalıntıları ve ısıya bağlı artefaktlar yorumlamada zorluklar yaratabilir. Ciltte kiraz pembesi değişimi her zaman belirgin olmayabilir, üst solunum yollarındaki is incelemeleri ise önemli kanıtlar sunar. Bu çalışmada, yangına bağlı ölümlerin demografik, adli ve patolojik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma kapsamında, Adli Tıp Kurumu Erzurum Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde 2018-2024 yılları arasında gerçekleştirilen otopsilerde yangına bağlı ölümler; yaş, cinsiyet, olayın orijini, mevsimsel dağılım, olay yeri, yanık dereceleri ve vitalite bulguları açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmada yangına bağlı ölümlerin çoğunlukla kaza orijinli olduğu, erkek cinsiyet ve erişkin yaş grubunda daha sık görüldüğü belirlenmiştir. Olguların önemli bir kısmında olayların ev ortamında ve özellikle sonbahar-kış mevsimlerinde meydana geldiği saptanmıştır. Otopsi bulgularında sıklıkla 3. ve 4. derece yanıklar ile birlikte solunum yollarında is birikimi ve akciğer patolojileri tespit edilmiştir. Ayrıca uzun süreli hastane yatışı gerektiren olgularda komplikasyonların mortalite üzerinde belirleyici olduğu görülmüştür. SONUÇ: Yangın ölümleri yalnızca yanık yüzey alanı ve derecesiyle değil, eşlik eden komplikasyonlar ve risk gruplarının özellikleriyle de ilişkilidir. Adli tıp uygulamalarının ışığında yangın güvenliği politikalarının geliştirilmesi ve yangın kaynaklı ölümleri azaltmaya yönelik kapsamlı stratejilerin oluşturul-ması gerekmektedir. |
| 7. | Travmaya bağlı kronik subdural hematomda middle meningeal arter embolizasyonunun klinik sonuçları Clinical outcomes of middle meningeal artery embolization in trauma-related chronic subdural hematoma Ahmet Eren Seçen, Halis Emre Çiftci, Musa Onur Özbakır, Afşin Emre Akpınar, Bige Sayın, Ergun Dagliogludoi: 10.14744/tjtes.2026.29709 Sayfalar 675 - 682 AMAÇ: Middle meningeal arter (MMA) embolizasyonu, kronik subdural hematom (kSDH) tedavisinde umut verici bir terapötik seçenek olarak öne çıkmıştır. Ancak özellikle travmaya bağlı kSDH olgularına odaklanan veriler sınırlıdır. Bu çalışmada, travmaya bağlı kSDH hastalarında MMA embolizasyonunun güvenliğinin ve klinik sonuçlarının değerlendirilmesi ve tedavi başarısının radyolojik belirleyicilerinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmaya, 2024–2025 yılları arasında kurumumuzda travmaya bağlı kSDH nedeniyle MMA embolizasyonu uygulanan hastalar dahil edilmiştir. Demografik, klinik ve radyolojik veriler - orta hat kayması (MLS) ve hematom kalınlığı - sistematik olarak toplanmıştır. Fonksiyonel sonuçlar, modifiye Rankin Skalası (mRS) kullanılarak değerlendirilmiştir. Nüks, cerrahi gereksinimi, işleme bağlı komplikasyonlar ve mortalite kaydedilmiştir. MLS’nin tedavi başarısızlığını öngörmedeki değerini değerlendirmek amacıyla ROC analizi yapılmıştır. BULGULAR: Travma öyküsü bilinen toplam 52 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Kırk üç hastada (%82.7) yalnızca embolizasyon uygulanırken 9 hastada (%17.3) embolizasyon ve cerrahi kombine edilmiştir. İşlem öncesi MLS değeri, yalnızca embolizasyon uygulanan gruba kıyasla embolizasyon + cerrahi grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (7.6±3.9 mm’ye karşı 4.5±3.8 mm; p=0.03). Altıncı haftada rezidüel hematom kalınlığı veya MLS açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Doksanıncı günde fonksiyonel durumun başlangıca göre iyileştiği gözlenmiştir. 4.5 mm’lik MLS eşik değeri, tedavi başarısızlığını öngörmede en yüksek prediktif doğruluğu göstermiş olup %78 duyarlılık ve %56 özgüllük sağlamıştır. SONUÇ: MMA embolizasyonu, travmaya bağlı kSDH tedavisinde güvenli ve klinik olarak uygulanabilir bir seçenek gibi görünmektedir. Uygun hasta seçimi yapıldığında cerrahiye hem tamamlayıcı hem de alternatif bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. MLS, risk sınıflandırması ve hasta seçimi açısından pratik ve erişilebilir bir parametre olabilir. Bu bulguların doğrulanması için prospektif kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 8. | Fournier gangreninde şok indeksinin prognostik değeri: Yerleşik mortalite puanlama sistemleriyle karşılaştırmalı retrospektif kohort çalışması Prognostic value of the shock index in Fournier's gangrene: a retrospective cohort study comparing established mortality scoring systems Yusuf Emre Aytin, Mustafa Ozan Ataçer, Oğuzhan Alp Öztürk, Sezer Berkay Gorça, Caner Özer, Muhammed Şamil Yekeler, Gökhan Çevik, Ahmet Tolgay Akıncı, İrfan Coşkundoi: 10.14744/tjtes.2026.58823 Sayfalar 683 - 693 AMAÇ: Fournier gangreni, perineal ve genital bölgeleri tutan, hızlı ilerleyici ve yaşamı tehdit eden bir nekrotizan enfeksiyon olup, cerrahi ve yoğun bakım alanındaki gelişmelere rağmen mortalitesi yüksek seyretmektedir. Bu hastalarda erken ve güvenilir prognostik değerlendirme, klinik sonuçların iyileştirilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı, Şok İndeksi’nin (SI) Fournier gangreninde mortaliteyi öngörme performansını değerlendirmek ve ayırt ediciliğini mevcut skorlama sistemleri ile karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohort çalışmasına, Ocak 2015–Aralık 2024 tarihleri arasında bir üçüncü basamak üniversite hastanesinin acil servisine başvuran ve cerrahi debridman uygulanan Fournier gangreni tanılı erişkin hastalar dahil edilmiştir. Demografik, klinik ve laboratuvar verileri kurumsal ve ulusal elektronik sağlık kayıtlarından elde edilmiştir. Sağ kalanlar ile kaybedilen hastalar uygun istatistiksel yöntemlerle karşılaş-tırılmış; mortalite ile ilişkili değişkenler lojistik regresyon analizine tabi tutulmuştur. Şok İndeksi ve diğer geleneksel skorlama sistemlerinin (FGSI, UFGSI, LRINEC, qSOFA) mortaliteyi öngörme performansı ROC analizi ile değerlendirilmiş; SI için optimal eşik değer Youden indeksi kullanılarak belirlenmiştir. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 158 hastanın (ortalama yaş 62.3±13.4 yıl; %86,1 erkek) genel mortalite oranı %17.1 idi. Kaybedilen hastalar anlamlı ölçüde daha ileri yaştaydı (p<0.001) ve koroner arter hastalığı, kronik kalp yetmezliği ile kronik böbrek yetmezliği mortalite ile ilişkili bulundu. Başvuru anında kaybedilen hastalarda kalp ve solunum hızı daha yüksek, sistolik kan basıncı ise daha düşüktü. ROC analizine göre Şok İndeksi mor-taliteyi öngörmede en yüksek ayırt edici güce sahipti (AUC=0.952; %95 GA 0.918–0.986; p<0.001) ve FGSI, UFGSI, LRINEC ve qSOFA skorlarını geride bıraktı. SI için belirlenen optimal eşik değerin (0.866) mortalite öngörümünde %92.6 duyarlılık ve %83,2 özgüllük sağladığı görüldü. SONUÇ: Fournier gangreninde Şok İndeksi, geleneksel skorlama sistemlerine kıyasla üstün prognostik doğruluk göstermiştir. Yalnızca iki kolay erişilebilir hemodinamik parametreye dayanması nedeniyle erken risk sınıflandırmasında pratik ve uygulanabilir bir araç olarak öne çıkmaktadır. Bulguların doğrulanması için ileriye dönük çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 9. | Deprem kaynaklı crush/kompartman sendromu hastalarında anestezi yönetimi ve erken dönem sonuçlar: Tek merkezli retrospektif analiz Anesthetic management and early outcomes in patients with earthquake-induced crush and compartment syndrome: A single-center retrospective an Tugba Nur Taygurt, Gökhan Erdem, Süleyman Taygurt, Muhammed Nezih Koçdoi: 10.14744/tjtes.2025.88870 Sayfalar 694 - 701 AMAÇ: Bu retrospektif çalışma, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası crush ve kompartman sendromu nedeniyle cerrahi müdahale (fasyotomi ve/veya ampütasyon) gerektiren hastalarda anestezi yönetimini, intraoperatif destek stratejilerini ve 60 günlük klinik sonuçları değerlendirmeyi amaçlamıştır. Çalışma, mortaliteyi öngören belirteçleri belirleyerek afet tıbbı alanına katkı sağlamayı hedeflemektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Tek merkezli olarak yürütülen bu çalışma kapsamında, 6 Şubat–6 Nisan 2023 tarihleri arasında acil cerrahi uygulanan 64 hastanın verileri incelenmiştir. Demografik bilgiler, hastaların ASA (Amerikan Anesteziyoloji Derneği) fiziksel durum sınıflandırması, uygulanan anestezi teknikleri, operasyon sırasında verilen destek tedavileri ve 60 günlük takip süresince elde edilen klinik sonuçlar (mortalite, böbrek fonksiyonları, kas nekrozu belirteçleri) retrospektif olarak toplanmış ve analiz edilmiştir. BULGULAR: Hastaların büyük çoğunluğu (%93.8) sistemik instabilite nedeniyle genel anestezi altında ameliyat edilmiştir. Bu durum, travmatik ya-ralanmaların ve crush sendromunun sistemik etkilerinin anestezi seçimindeki belirleyici rolünü göstermektedir. 60 günlük takip sürecinde mortalite oranı %11.1 olarak belirlenmiştir. Fasyotomi sonrası kas nekrozu belirteçleri olan CK, AST ve ALT seviyelerinde anlamlı düşüşler gözlenmiştir. Bu bulgu, geç uygulanan fasyotominin dahi sistemik toksik yükü azaltmada etkili olabileceğini ortaya koymaktadır. En önemli bulgulardan biri, preoperatif albümin/laktat oranının mortalite için güçlü ve bağımsız bir öngörücü olarak saptanmasıdır. Bu oran, hastaların risk sınıflandırması ve prognoz tahmini için pratik bir biyobelirteç olarak öne çıkmaktadır. SONUÇ: Deprem sonrası crush ve kompartman sendromu gibi durumlarda hastaların şiddetli sistemik instabilitesi nedeniyle genel anestezi, bölgesel tekniklere kıyasla daha yaygın olarak tercih edilmiştir. Elde edilen veriler, fasyotomi gibi cerrahi müdahalelerin sistemik toksik yükü başarılı bir şekilde düşürdüğünü ve hasta sonuçlarını iyileştirebileceğini göstermektedir. Ayrıca, preoperatif albümin/laktat oranı gibi basit bir biyobelirtecin, özellikle kısıtlı kaynakların olduğu afet bölgelerinde, hasta riskini ve mortaliteyi öngörmede kritik bir araç olabileceği sonucuna varılmıştır. Bu çalışma, benzer afet durumlarında anestezi ve cerrahi yönetim stratejilerinin planlanması için önemli bilgiler sunmaktadır. |
| 10. | Akut tendinöz çekiç parmakta konservatif tedavi ile perkütan intramedüller pinleme karşılaştırması: Pin konfigürasyonu önemli mi? Conservative treatment versus percutaneous intramedullary pinning for acute tendinous mallet finger: Does pin configuration matter? Oğuz Kaya, Fuat Malkoc, Mustafa Ümit Gürbüz, Muhammed Kazezdoi: 10.14744/tjtes.2026.18598 Sayfalar 702 - 714 AMAÇ: Akut tendinöz çekiç parmak (Doyle tip I) olgularında tedavi genellikle distal interfalangeal (DIP) eklemin uzun süreli immobilizasyonuna dayanır; ancak tedavi başarısı büyük ölçüde hasta uyumuna bağlıdır. Perkütan intramedüller (IM) K-teli ile DIP eklem transfiksasyonu cerrahi bir alternatif olarak uygulanabilmekte, ancak farklı pin konfigürasyonlarının klinik sonuçlara etkisi net değildir. Bu çalışmada konservatif ve cerrahi tedavi yöntemleri karşılaştırılmış ve farklı pin konfigürasyonlarının klinik sonuçlara etkisi değerlendirilmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohort çalışmaya, yaralanmadan sonraki ilk 7 gün içinde başvuran ve en az 12 ay süreyle takip edilen 93 erişkin akut tendinöz çekiç parmak hastası dahil edildi. Hastalar üç gruba ayrıldı: Bantlı Stack ateli ile konservatif tedavi (n=33), pinin dışarıda bırakıldığı perkütan IM K-teli ile DIP eklem transfiksasyonu (n=30) ve pinin parmak ucu pulpası içine gömülü bırakıldığı IM transfiksasyon (n=30). Primer sonlanım ölçütü son kontrolde ölçülen rezidüel DIP eklem ekstansiyon kaybıydı. Sekonder sonlanım ölçütleri Crawford kriterlerine göre fonksiyonel sonuçlar ve tedaviye bağlı komplikasyonlardı. BULGULAR: Başlangıç DIP eklem ekstansiyon kaybı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.801). Son kontrolde rezidüel ekstansiyon kaybı konservatif tedavi grubunda anlamlı derecede daha yüksek bulunurken (medyan 4°), cerrahi gruplarda daha düşük değerler saptandı (0.5° ve 1°; p<0.001). Crawford kriterlerinin çok kategorili analizinde gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p=0.095); ancak ikili analizde (mükemmel + iyi sonuçlar) cerrahi gruplarda başarı oranı konservatif tedaviye göre anlamlı derecede daha yüksekti (p=0.014). Konservatif tedavi grubunda cilt maserasyonu daha sık görülürken (p<0.001), pinle ilişkili irritasyon pinin dışarıda bırakıldığı grupta daha yüksek oranda izlendi (p=0.006). Gruplar arasında yüzeyel enfeksiyon açısından anlamlı fark saptanmadı. SONUÇ: Akut tendinöz çekiç parmak olgularında perkütan IM K-teli ile DIP eklem transfiksasyonu, konservatif tedaviye kıyasla daha iyi ekstansiyon kontrolü ve daha yüksek fonksiyonel başarı oranları sağlamaktadır. Pin konfigürasyonu fonksiyonel sonuçları belirgin biçimde etkilememekle birlikte, hasta konforu ve komplikasyon profili üzerinde etkili olmaktadır. Tedavi seçimi hasta uyumu ve fonksiyonel beklentiler göz önünde bulundurularak bireyselleştirilmelidir. |
| 11. | Femur boyun kırıklarının kapalı redüksiyon ve internal fiksasyonunda çift floroskopi belirgin avantajlar sağlar Does double fluoroscopy reduce operative and radiation time in femoral neck fracture fixation? Melikşah Uzakgider, Onur Süer, Recep Selçuk Eyceyurt, Mesut Tahta, Cemil Kayalıdoi: 10.14744/tjtes.2026.72823 Sayfalar 715 - 721 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, femur boyun kırıklarının kapalı redüksiyon ve internal fiksasyonunda çift floroskopi kullanımının avantajlarını değerlen-dirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu prospektif randomize çalışmada, Ocak 2021 ile Eylül 2022 arasında opere edilen 42 femur boyun kırıklı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı: biri çift floroskopi cihazı kullanılan (Grup A, n=20), diğeri ise tek floroskopi cihazı kullanılan grup (Grup B, n=22). Gruplar hazırlık süresi, operasyon süresi, hazırlık radyasyon süresi ve operasyon radyasyon süresi açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: İki grup arasında yaş, cinsiyet, kırık tarafı, kırık tipi (Garden ve Pauwels sınıflamalarına göre), yaralanma mekanizması, anestezi yöntemi, yaralanma ile cerrahi arasındaki süre ve takip süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Toplam operasyon süresi çift ve tek C-kollu gruplarda sırasıyla 73.1±7.25 dakika ve 85.59±9.94 dakika olarak bulundu (p=0.0001). Toplam radyasyon maruziyet süresi ise çift ve tek C-kollu gruplarda sırasıyla 92.2±8.4 saniye ve 113.27±18.1 saniye olarak ölçüldü (p=0.0001). Çift C-kollu grupta, tek C-kollu gruba kıyasla hem operasyon süresinin hem de radyasyon maruziyet süresinin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha kısa olduğu tespit edildi. SONUÇ: Sonuç olarak, çift floroskopi tekniği, işlem sırasında hem cerrahi süreyi hem de radyasyon maruziyet süresini belirgin ve klinik olarak anlamlı şekilde azaltabilmektedir. |
| 12. | Delbet tip II pediatrik femur boyun kırıklarında iki ve üç kanüllü vida kullanımının karşılaştırılması: Retrospektif karşılaştırmalı bir çalışma Two versus three cannulated screws in pediatric Delbet type II femoral neck fractures: a retrospective comparative study Furkan Erdoğan, Tolgahan Cengiz, Şafak Aydın Şimşek, Bedirhan Albayrak, Bahattin Çağdaş Akman, Huseyin Sina Coşkundoi: 10.14744/tjtes.2026.97273 Sayfalar 722 - 726 AMAÇ: Pediatrik femur boyun kırıkları nadirdir; ancak avasküler nekroz (AVN), erken fiz kapanması ve koksa vara gibi komplikasyon riski yüksektir. Stabil internal fiksasyon gerekli olmakla birlikte, optimum kanüllü vida sayısı hâlen tartışmalıdır. Bu çalışma, homojen bir Delbet tip II kırık kohortunda iki ve üç vidalı fiksasyonun klinik ve radyolojik sonuçlarını karşılaştırmayı amaçlamaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Yaralanmadan sonraki üç gün içinde tedavi edilen ve en az beş yıl takip edilen otuz altı çocuk retrospektif olarak analiz edildi. Tüm kırıklar iki veya üç kanüllü vida kullanılarak tespit edildi. Cerrahi değişkenler arasında redüksiyon kalitesi, vida sayısı, fiz penetrasyonu, vida-boyun alan oranı ve kortikal parçalanma varlığı yer aldı. Hastalar iki yaş grubuna (<10 ve ≥10 yaş) ayrıldı. Komplikasyonlar (AVN, erken fiz kapanması ve koksa vara) radyografik olarak değerlendirildi ve belirlenmiş kriterlere göre sınıflandırıldı. İstatistiksel karşılaştırmalar uygun parametrik ve parametrik olmayan testler kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Daha büyük çocuklarda (≥10 yaş) toplam komplikasyon, AVN ve fiz kapanması oranları daha yüksek bulundu; ancak farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Medial veya posterior kortikal parçalanma komplikasyon oranlarını anlamlı ölçüde artırdı. Fiz penetrasyonu, erken fiz kapanması riskini belirgin şekilde artırdı (p=0.045). Redüksiyon kalitesi sonuçlarla güçlü korelasyon gösterdi; kabul edilemez redüksiyonlar anlamlı derecede daha yüksek AVN ve erken fiz kapanması oranları ile ilişkiliydi. Vida sayısı, genel komplikasyon oranlarını veya spesifik olumsuz sonuçları anlamlı olarak etkilemedi. Vida-boyun alan oranı, komplikasyon gelişen hastalarda daha yüksek değerlere eğilim gösterdi; ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. SONUÇ: Pediatrik Delbet tip II femur boyun kırıklarında postoperatif sonuçların temel belirleyicileri anatomik redüksiyonun sağlanması ve fiz penetrasyonundan kaçınılmasıdır. Redüksiyonun yeterli olduğu ve biyolojik yapıların korunduğu durumlarda, iki veya üç vida kullanımı benzer uzun dönem sonuçlar vermektedir. |
| 13. | Travmatik posterior menisküs kök yırtıklarında artriküler yüzeyi koruyan pinhole transtibial teknik ile standart pull-out onarımın klinik ve radyolojik karşılaştırması Clinical and radiological outcomes of a cartilage-preserving pinhole transtibial technique versus standard pull-out repair for traumatic posterior meniscal root tears Mehmet Can Gezer, Mahircan Demirdoi: 10.14744/tjtes.2026.68654 Sayfalar 727 - 734 AMAÇ: Travmatik Posterior menisküs kök yırtıkları menisküsün stres mekanizmasını bozarak menisküsün ekstrüzyonuna ve erken dönemde osteoartrit gelişimine yol açmaktadır. Transtibial pull-out onarımı menisküs kök tamiri için yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir; ancak 4,5 mm çapında tibial tünel açılması kök ayak izi bölgesinde iyatrojenik kıkırdak ve kemik defektlerine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı eklem yüzeyinde frezleme gerektirmeyen, açıklığı koruyan modifiye tekniğin standart pull-out yöntemi ile karşılaştırılarak klinik ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Aralık 2021 ile Aralık 2024 tarihleri arasında travmatik posterior menisküs kök yırtığı bulunan 60 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar iki gruba ayrılmıştır. Birinci gruba 4.5 mm çapında tibial tünel açılarak standart pull-out onarımı yapılan 30 hasta dahil edildi. İkinci gruba eklem yüzeyinde frezleme yapılmadan modifiye pinhole tekniği uygulanan 30 hasta dahil edildi. Her iki grupta da fiksasyon kortikal postfiksasyon vidası ile yapıldı. Hastaların klinik değerlendirmeleri ameliyat öncesinde, ameliyat sonrası altıncı ve on ikinci aylarda yapılmıştır. Fonksiyonel değerlendirmede Lysholm diz skoru (Lysholm), Uluslararası Diz Dokümantasyon Komitesi skoru (International Knee Documentation Committee), Diz Yaralanması ve Osteoartrit Sonuç Skoru (Knee Injury and Osteoarthritis Outcome Score) ve görsel analog ağrı skoru (Visual Analogue Scale) kullanılmıştır. Radyolojik değerlendirme manyetik rezonans görüntüleme ile yapılmış ve menisküs ekstrüzyonu ile iyileşme durumu (tam, kısmi, başarısız) incelenmiştir. BULGULAR: Her iki grupta da fonksiyonel skorlar ameliyat öncesine göre anlamlı düzeyde artış göstermiştir (p<0.001). On ikinci ay değerlendirmesinde modifiye pinhole tekniği uygulanan grupta Lysholm diz skoru, Uluslararası Diz Dokümantasyon Komitesi skoru ve Diz Yaralanması ve Osteoartrit Sonuç Skoru standart pull-out grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Görsel analog ağrı skorundaki iyileşme ise iki grup arasında benzer bulunmuştur. Menisküs ekstrüzyonu her iki grupta da artmış olmakla birlikte, artış miktarı modifiye pinhole grubunda daha düşük saptanmıştır. Tam iyileşme oranı modifiye pinhole grubunda %80, standart pull-out grubunda ise %60 bulunmuştur. Çalışma süresince majör komplikasyon izlenmemiştir. SONUÇ: Posterior menisküs kök yırtıklarının onarımında her iki teknik de tatmin edici sonuçlar sağlamaktadır. Bununla birlikte eklem yüzeyinde açıklığı koruyan ve frezleme gerektirmeyen modifiye pinhole tekniği daha iyi fonksiyonel iyileşme, daha düşük menisküs ekstrüzyon progresyonu ve daha yüksek tam iyileşme oranı ile üstünlük göstermektedir. Eklem yüzeyinde iyatrojenik hasarın en aza indirilmesi menisküs kök onarımının başarısını artırabilir. |
| 14. | Kalça kırığı cerrahisi sonrası yaşa göre mortalitenin değerlendirilmesi: Hemiartroplasti ve osteosentezin karşılaştırıldığı retrospektif bir kohort çalışması Age-stratified mortality after hip fracture surgery: A retrospective cohort study comparing hemiarthroplasty and osteosynthesis Murat Gök, Tuna Koçoğlu, Fatih Işık, Ali Bozdemir, Onur Çetin, Cemil Kayalidoi: 10.14744/tjtes.2026.38852 Sayfalar 735 - 744 AMAÇ: Kalça kırıkları, özellikle ileri yaşlı bireylerde yüksek mortalite ve morbidite ile ilişkili önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kalça kırıklarının %90’ından fazlası 50 yaş ve üzerindeki bireylerde görülmekte olup, osteoporoz ve kemik kalitesindeki bozulmaya bağlı olarak insidans yaşla birlikte artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, kalça kırığı sonrası uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri ile kısa ve uzun dönem mortalite arasındaki ilişkiyi, yaşa göre alt grup analizlerine odaklanarak incelemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohort çalışmasına, üçüncü basamak bir sağlık merkezinde kalça kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan 65 yaş ve üzerindeki hastalar dâhil edildi. Yaş ve cerrahiye kadar geçen süre sürekli değişkenler olarak; cinsiyet, cerrahi yöntem, komorbiditeler ve takip durumu kategorik değişkenler olarak analiz edildi. Başlangıç özellikleri, cerrahi yöntem grupları arasında sürekli değişkenler için bağımsız örneklem t testi veya Mann–Whitney U testi, kategorik değişkenler için ise ki-kare testi kullanılarak karşılaştırıldı. Önceden belirlenmiş zaman noktalarındaki kümülatif mortalite tanımlayıcı olarak değerlendirildi; genel sağkalım ise Kaplan–Meier sağkalım analizi ile incelendi ve gruplar log-rank testi kullanılarak karşılaştırıldı. BULGULAR: Toplam 885 hasta çalışma kriterlerini karşıladı; bunların 509’u (%57.5) hemiartroplasti, 376’sı (%42.5) ise osteosentez ile tedavi edilmişti. Gruplar arasında 1 yıllık kümülatif mortalite açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.984). Beş yıllık takipte ise hemiartroplasti grubunda kümülatif mortalite, osteosentez grubuna kıyasla daha yüksekti (%68.1 ve %58.5; p=0.003). Charlson Komorbidite İndeksi ≤5 olan hastalarda da 5 yıllık kümülatif mortalite, hemiartroplasti sonrası daha yüksek bulundu (%61.1 vs %50.1; p=0.010). Kaplan–Meier analizine göre genel sağkalım, cerrahi yöntem grupları arasında farklılık göstermekteydi. SONUÇ: Hemiartroplasti sonrası uzun dönem mortalitenin daha yüksek olması, özellikle daha genç hastalarda ve komorbidite yükü daha düşük olan bireylerde belirginken; ileri yaşlı veya daha fazla komorbiditesi olan hastalarda cerrahi yöntemler arasındaki fark daha sınırlı bulunmuştur. |
| 15. | Depremzedelerde fasyotomi sonrası negatif basınçlı yara tedavisi ile ıslak-kuru pansumanın karşılaştırılması: Retrospektif bir kohort çalışması Comparison of negative pressure wound therapy and wet-to-dry dressing after fasciotomy in earthquake victims: A retrospective cohort study Muhammed Kazez, Gökhan Önce, Orhan Ayas, Ali Sami Şeker, Hüseyin Kürümdoi: 10.14744/tjtes.2025.20250 Sayfalar 745 - 754 AMAÇ: Bu çalışmada, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası akut kompartman sendromu nedeniyle alt ekstremitelerine fasyotomi uygulanan hastalarda negatif basınçlı yara tedavisi (NPWT) ile geleneksel ıslak-kuru pansuman yönteminin klinik etkinliği karşılaştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma retrospektif kohort tasarımda yürütülmüş olup, 6 Şubat–6 Mart 2023 tarihleri arasında hastanemize başvuran ve alt ekstremite akut kompartman sendromu nedeniyle fasyotomi uygulanan 28 hasta (15 erkek, 13 kadın) dahil edilmiştir. Bu hastalara toplam 109 fasyotomi yapılmış, 60 ekstremite tedavi edilmiştir. Fasyotomi uygulanan 78 yara NPWT, 31 yara ise ıslak-kuru pansuman yöntemi ile tedavi edilmiştir. Pansuman grupları cihaz erişilebilirliğine göre belirlenmiştir. Her iki grup, standart yara kapama protokolüyle (seri debridmanlar sonrası primer veya greft ile kapama) tedavi edilmiştir. Karşılaştırmalar; debridman sayısı, enfeksiyon oranı, primer yara kapama, greft ihtiyacı, pansumanla ilişkili komplikasyonlar ve hastanede kalış süresi parametreleri üzerinden yapılmıştır. BULGULAR: NPWT uygulanan hastalarda ortalama debridman sayısı anlamlı şekilde daha düşüktü (p<0.05). Islak-kuru pansuman grubunda ek pansuman gereksinimi ve pansumanla ilişkili komplikasyonlar anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Enfeksiyon oranı genel grupta %32.1 olup, iki pansuman yöntemi arasında enfeksiyon, primer kapama ve greft ihtiyacı açısından istatistiksel fark saptanmadı (p>0.05). Hastanede kalış süresi de gruplar arasında benzerdi (p>0.05). Çocuk hastalarda enfeksiyon oranı erişkinlere göre daha düşük, ancak planlanan dışında ek pansuman ihtiyacı anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). SONUÇ: NPWT, afet koşullarında dahi uygulanabilirliği yüksek, komplikasyonları azaltan ve debridman ihtiyacını düşüren etkili bir yara bakım yöntemidir. Yara kapama başarıları benzer olsa da, NPWT ile daha az işlem gereksinimi gözlenmiştir. Bu doğrultuda, kısıtlı personel ve kaynakla çalışılan afet senaryolarında NPWT’nin öncelikli tercih edilmesi önerilmektedir. Ayrıca, ileriye dönük randomize, prospektif ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. |