| DENEYSEL ÇALIŞMA | |
| 1. | Fraksin, akut mezenter iskemisinin farmakolojik tedavisinde umut veren molekül: Deneysel bir çalışma Fraxin as a promising molecule in the pharmacological treatment of acute mesenteric ischemia: an experimental study Ismail Aydin, Furkan Ali Uygur, Ömer Emecen, Demet ŞengülPMID: 41973484 PMCID: PMC13112148 doi: 10.14744/tjtes.2025.21860 Sayfalar 413 - 419 AMAÇ: Akut mezenter iskemi (AMI), ince bağırsağa kan akışının ani kesilmesi sonucu oluşan, bağırsak nekrozu ve karın ağrısının nadir nedenlerinden biridir. Tanı ve tedavideki gecikme mortalitede ciddi artışlara neden olmaktadır. Bu çalışmada, antienflamatuvar ve antioksidan etkileri olduğu bilinen fraksin'in bağırsak iskemi-repurfüzyon hasarı üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, sağlıklı erkek Wistar Albino sıçanlar kullanılarak kontrollü deneysel tasarımda gerçekleştirildi. Sıçanlar dört gruba ayrıldı: Sham grubu (SMA izole edilmiş ancak kapatılmamış), Kontrol grubu (SMA izole edilmiş ve I-R ile indüklenmiş), 10 mg/kg fraksin grubu ve 50 mg/kg fraksin grubu (reperfüzyondan önce fraksin uygulandı). Toplam antioksidan kapasite (TAS), toplam oksidan durum (TOS), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx) ve katalaz (CAT) aktiviteleri değerlendirildi. Histopatolojik incelemeler ve enflamatuvar belirteçler (TNF-α, IL-6 ve MPO) da analiz edildi. BULGULAR: Sham grubunda SOD aktivitesi 135.2±10.5 U/mg protein, GPx aktivitesi 65.3±4.7 U/mg protein ve CAT aktivitesi 85.1±5.8 U/mg protein olarak belirlendi. Kontrol grubunda ise bu değerler sırasıyla 95.4±7.9, 45.7±3.6 ve 60.3±4.2 U/mg protein olarak belirlendi. 10 mg/kg fraksin grubunda SOD 115.6±8.4, GPx 55.8±4.2 ve CAT 75.6±5.5 U/mg protein; 50 mg/kg fraksin grubunda SOD 130.8±9.7, GPx 60.2±4.8 ve CAT 90.4±6.3 U/mg protein. Fraksin uygulanan gruplarda TNF-α, IL-6 ve MPO düzeylerinde anlamlı düşüşler gözlendi (p<0.05). SONUÇ: Fraksin'in mezenterik iskemi-repurfüzyon hasarında dokuları koruması, inflamasyonu ve oksidatif stresi azaltarak antioksidan göstergeleri güçlendirmesi nedeniyle bu hastalığın farmakolojik tedavisinde potansiyel bir ajan olarak kullanılabileceğinin akılda tutulması gerektiğini düşünüyoruz. |
| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 2. | Spinal anestezi altında gerçekleştirilen sezaryen operasyonlarında postoperatif analjezi yönetimi için posterior transversus abdominis plan blok ile erector spinae plan bloğunun karşılaştırılması: Prospektif randomize çalışma Comparison of posterior transversus abdominis plane block and erector spinae plane block for postoperative analgesia after caesarean section performed under spinal anesthesia: a prospective randomized trial Onur Sarban, Özal Adiyeke, Engin Ihsan Turan, Ergün Mendes, Taner Abdullah, Hürü Ceren Gokduman, Funda Gumuş OzcanPMID: 41973487 PMCID: PMC13112140 doi: 10.14744/tjtes.2025.31767 Sayfalar 420 - 427 AMAÇ: Bu çalışma, spinal anestezi altında gerçekleştirilen sezaryen doğumu sonrasında transversus abdominis plan bloğu (TAPB) ile erector spinae plan bloğu (ESPB) uygulamalarının analjezik etkilerini karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Birincil sonlanım noktası, postoperatif ilk 24 saatte kurtarma analjezisi gereksinimi duyan hasta oranıdır. İkincil sonlanım noktaları arasında ilk kurtarma analjezisine kadar geçen süre, belirli zaman noktalarındaki NRS skorları (30. dakika, 4., 8., 12., 16. ve 24. saatler) ve 2. ayda persistan cerrahi sonrası ağrı insidansı yer almaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu tek merkezli, prospektif randomize kontrollü çalışma, spinal anestezi altında sezaryen operasyonu geçiren ve rastgele iki gruba (TAPB ve ESPB) ayrılan hastaları içermektedir. Postoperatif ağrı ve vital bulgular, blok sonrası 30. dakikada ve postoperatif 4., 8., 12., 16. ve 24. saatlerde değerlendirilmiştir. Ağrı, sayısal derecelendirme skoru (NRS; 0: ağrı yok, 10: en şiddetli ağrı) ile ölçülmüştür. NRS skoru 4 veya daha yüksek olan hastalara kurtarma analjezisi uygulanmıştır. NRS skoru 4 veya 5 olan hastalara 75 mg IM diklofenak sodyum, 6 ve üzeri olanlara ise 0.05 mg/kg IV morfin sülfat verilmiştir. BULGULAR: Çalışmada toplam 94 hasta analiz edilmiştir: 48 hastaya postoperatif ESPB, 46 hastaya TAPB uygulanmıştır. İlk 24 saatte kurtarma NSAİ analjezik ihtiyacı TAPB grubunda anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (%58.70’e karşı %27.08, p=0.002). ESPB grubunda 30. dakika, 12. saat ve 16. saatteki NRS skorları anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (sırasıyla, p=0.03, p=0.003 ve p=0.023). SONUÇ: Spinal anestezi altında gerçekleştirilen sezaryen operasyonlarında postoperatif analjezi için uygulanan ESPB, TAPB’ye kıyasla ilk 24 saatte kurtarma analjezisi gereksinimi duyan hasta oranını anlamlı derecede azaltmıştır. Ayrıca ESPB, daha hızlı başlayan ve daha uzun süren etkili analjezi sağlamış ve bu yönüyle postoperatif ağrı yönetiminde daha avantajlı bir seçenek olduğunu desteklemiştir. |
| 3. | Kolorektal kanserin acil rezeksiyonlarında morbidite ve mortalite ile ilişkili risk faktörleri Risk factors associated with morbidity and mortality in emergency colorectal cancer resections Yasir Musa Kesgin, Turgut Dönmez, Ahmet Surek, Özden Canöz, Alpen Yahya Gumusoglu, Deniz Guzey, Mehmet KarabulutPMID: 41973492 PMCID: PMC13112145 doi: 10.14744/tjtes.2025.63764 Sayfalar 428 - 436 AMAÇ: Erken tanı için gösterilen tüm çabalara rağmen kolorektal kanser hastalarının dörtte biri hala acil şartlarda ameliyat edilmektedir. Çalışma-mızın amacı acil kolorektal kanser rezeksiyonlarında morbidite ve mortalite ile ilişkili risk faktörlerini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Tek bir referans merkezde acil şartlarda yapılan kolorektal kanser rezeksiyonlarının retrospektif değerlendirmesi ile yapılan bu çalışmada, hastalara ait demografik veriler, perioperatif özellikler ve detayların yanı sıra tömür karakteristikleri incelendi. Çalışmamızda morbidite varlığı Clavien-Dindo ≥3 komplikasyon olarak tanımlandı. Hem morbidite hem de mortalite açısından önce tek değişkenli analizler ve ardından çok değişkenli lojistik regresyon testleri ile risk faktörleri araştırıldı. BULGULAR: Çalışmamız %63’ü (119 hasta) erkek olmak üzere toplam 188 hasta ile gerçekleştirildi. Çok değişkenli analizlerde morbidite riski ile ilişkili faktörler yaş (OR=3.02, p=0.009), ASA skoru (OR=1.01, p=0.049), ameliyat süresi (OR=1.01, p=0.001) ve perforasyon varlığıydı (OR, 3.24, p=0.004). Mortalite için yapılan çok değişkenli analizde yaşın (OR, 3.23, p=0.017), ASA'nın (OR, 5.92, p=0.009), ameliyat süresinin (OR, 1.01, p=0.007) ve perforasyon varlığının (OR, 3.01, p=0.013) mortalite gelişimi ile anlamlı bir ilişkiye sahip olduğu tespit edildi. SONUÇ: Bu çalışma, acil kolorektal kanser rezeksiyonları geçiren hastalarda morbidite ve mortaliteye katkıda bulunan birkaç önemli risk faktörünü vurgulamaktadır. Yaşın yetmiş üzerinde olması, üç ve üzerinde ASA skoru, ameliyat süresinin uzun olması ve perforasyon varlığı hem morbidite hem de mortalite sonuçlarını kötü etkileyen temel faktörler olarak belirlenmiştir. Bu risk faktörlerinin erken tanımlanması, daha yüksek risk altındaki hastaların belirlenmesi ve bu sayede hasta yönetiminin geliştirilmesine imkan tanıyacaktır. Yüksek morbidite ve mortalite oranları göz önüne alındı-ğında, kolorektal acillerde özellikle yaşlı, daha yüksek ASA skorlarına sahip, ameliyatın uzadığı ve perforasyon tespit edilmiş hastaların yakından izlem gerektirdiği ve bu özelliklere sahip hastalarda daha dikkatli bir perioperatif bakımın faydalı olabileceği akılda tutulmalıdır. |
| 4. | Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesinde odunculukla ilişkili ölümler: Adli tıbbi ve epidemiyolojik analiz Logging-related fatalities in the Eastern Black Sea region of Türkiye: a forensic–epidemiological analysis Hüseyin Çetin Ketenci, Talip VuralPMID: 41973486 PMCID: PMC13112149 doi: 10.14744/tjtes.2025.29608 Sayfalar 437 - 447 AMAÇ: Ormancılık, dünyanın en tehlikeli iş sektörlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesinde bu sektörün yaygınlığına rağmen, literatürde ormancılıkla ilişkili ölümlere yönelik kapsamlı adli incelemeler sınırlıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, 2013–2023 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen 4.878 otopsi arasından seçilen 102 ormancılıkla ilişkili ölüm olgusu incelenmiştir. Demografik, mesleki, çevresel, mevsimsel ve tıbbi müdahale ile ilgili veriler otopsi raporlarından elde edilerek polis ve adli kayıtlarla desteklenmiştir. BULGULAR: Olguların büyük çoğunluğu erkekti (%93.1) ve ortalama yaş 57.4 idi. Vakaların üçte ikisi kayıt dışı işçilerden oluşmakta olup, %5.9’u yabancı uyrukluydu. En sık ölüm nedeni kesilen ağacın işçiye yüksek enerjili teması (%51.0) olup bunu ağaçtan düşmeler (%30.4) izlemekteydi. Ölümler çoğunlukla sonbahar mevsiminde (%32.4) görülürken, yazın kraniyal travmalar, ilkbaharda ise torasik yaralanmalar baskın bulunmuştur. Otopsi bulguları geniş yayılımlı multitravmaları ortaya koymuştur; pelvis ve ekstremite kırıkları (%71.6) ile kafa içi kanamalar (%53.9) en sık bulgular-dı. Olayların çoğu en az bir tanık huzurunda gerçekleşmiştir (%78.4); ancak tanıksız ölümler, genellikle özel arazilerde çalışan yaşlı ve kayıt dışı işçiler arasında daha sık gözlenmiştir. Kadın olgular (%6.9) çoğunlukla odunculuk ile ilişkili olan yardımcı işlerde çalışırken ölmüştür ve bu olgulara yapılan tıbbi müdahale oranı düşük bulunmuştur (%83). SONUÇ: Bu çalışma, Doğu Karadeniz Bölgesinde ormancılıkla ilişkili ölümlerin kapsamlı adli-tıbbi değerlendirmesini sunmaktadır. Bulgular, düzensiz iş gücü, tehlikeli mevsimsel çalışma koşulları ve sınırlı acil sağlık hizmetlerinin ölüm örüntülerini belirlemedeki kritik rolünü ortaya koymaktadır. Kayıt dışı çalışanların eğitim almasının sağlanması, iş güvenliği mevzuatının daha sıkı uygulanması ve kırsal acil sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, bölge in-sanına ilköğretim düzeyinde bazı temel eğitimlerin verilmesi gibi hedefe yönelik önlemler, ormancılık faaliyetlerine bağlı önlenebilir ölümleri azaltmak için acilen gerekli olduğu düşüncesindeyiz. |
| 5. | Perfore peptik ülser nedeniyle yapılan acil cerrahi sonrasında rutin nazogastrik dekompresyon gerekli midir? Is routine nasogastric decompression necessary following emergency surgery for perforated peptic ulcer? Egemen Çiçek, Tevfik Tolga Şahin, Egemen Özdemir, Müfit Şansal, Cemalettin Aydın, Cüneyt KayaalpPMID: 41973493 PMCID: PMC13112151 doi: 10.14744/tjtes.2026.88572 Sayfalar 448 - 454 AMAÇ: Nazogastrik (NG) tüp dekompresyonu, abdominal cerrahi sonrası postoperatif ileus ve gastrik distansiyonu önlemek amacıyla kullanılagelmiştir. Bu çalışmanın amacı, perfore peptik ülserin (PPÜ) acil onarımı sonrasında NG tüp dekompresyonunun gerekliliğini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, 1999 ve 2017 yılları arasında PPÜ nedeniyle acil ameliyat edilen 189 hastayı içeren retrospektif bir çalışmadır. Hastalar iki gruba ayrıldı: NG tüp ile takip edilenler (Grup 1, n=154) ve NG tüp uygulanmadan takip edilenler (Grup 2, n=35). Demografik veriler, klinik özellikler (ASA skorları, komorbiditeler), intraoperatif bulgular ve hastanede kalış süresi, oral alıma başlama zamanı ve komplikasyonları içeren postoperatif sonuçlar incelendi. BULGULAR: Çalışma grubu, yaş ortalaması 54.1±19.9 yıl olan 189 hastadan (%84.1’i erkek) oluşmaktaydı. Yaş, komorbiditeler, ASA skorları ve ameliyat detaylarını içeren temel demografik ve klinik özellikler iki grup arasında benzerdi. Postoperatif komplikasyonlar veya 30 günlük mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Ancak, Grup 2'deki hastalar, Grup 1'e kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha erken oral beslenmeye geçiş (3.7±0.9’a karşı 4.3±1.4 gün; p=0,03) ve daha kısa hastanede kalış süresi (6.6±3.1’e karşı 8.1±3.8 gün; p=0.04) gösterdi. SONUÇ: PPÜ cerrahisi sonrası rutin NG dekompresyonu gerekli değildir. Bu yaklaşım morbidite veya mortaliteyi artırmamakla birlikte, anlamlı derecede daha kısa oral alıma başlama süresi ve kısalmış hastanede kalış süresi ile ilişkilidir. NG dekompresyonunun bu hasta grubunda yalnızca gerekli koşullarda ve seçilmiş vakalarda kullanılmasını önermekteyiz. |
| 6. | Proksimal femur kırıklarında intramedüller çivileme sonrası mekanik başarısızlığı etkileyen faktörler: Retrospektif kohort çalışması Factors influencing mechanical failure following intramedullary nailing of proximal femur fractures: a retrospective cohort study Motasım Khalid Bavaneh, Berkin Güner, Yılmaz Kerem Akayoglu, Erdem Koc, Ahmet Orkun Citgez, Mehmet CansiPMID: 41973488 PMCID: PMC13112143 doi: 10.14744/tjtes.2025.32478 Sayfalar 455 - 464 MAÇ: Proksimal femur kırıkları yaşlı hastalarda sık görülen yaralanmalardır ve dünya çapında yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Güncel veriler, 55 yaş üzeri erişkinlerde yaşa-standardize edilmiş kalça kırığı insidansının anlamlı ölçüde arttığını göstermektedir. Bu çalışmada, proksimal femur kırıklarının intramedüller çivileme sonrası klinik tespit başarısı ile ilişkili radyografik stabilite parametrelerini ve hasta/prosedür kaynaklı faktörleri belirlemeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, 2012–2024 yılları arasında üçüncü basamak merkezimizde intertrokanterik, peritrokanterik, subtrokanterik veya ters oblik femur kırığı nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) uygulanan ≥35 yaşındaki 373 hasta değerlendirildi. Kırıklar ameliyat öncesinde Evans sistemi ile sınıflandırıldı ve redüksiyon kalitesi standart radyografik Modifiye Baumgaertner kriterlerine göre iyi, orta veya kötü olarak derecelendirildi. Postoperatif dönemde, proksimal lag vidası uç-baş mesafesi (ApLAG1), distal lag vidası uç-baş mesafesi (ApLAG2), ApLAG2-kalkar mesafesi, küçük trokanter-kalkar mesafesi, lateral lag vidası uç-apeks mesafesi (LatTAD) ve normal taraf küçük trokanter-kalkar mesafesi gibi radyografik değişkenler ölçüldü. Klinik sonuçlar başarı veya başarısızlık olarak iki grupta değerlendirildi. BULGULAR: Çalışma grubunun ortalama yaşı 78.06±12.79 yıl olup, %66.5’i kadındı. Hastalara 262 (%70.2) standart PFN, 79 (%21.2) InterTAN PFN ve 32 (%8.6) tek vidalı PFN uygulandı. Genel olarak 359 hasta (%96.2) başarılı fiksasyon elde ederken, 14 hastada (%3,8) başarısızlık gözlendi. Başarı ve başarısızlık grupları arasında radyografik parametreler açısından anlamlı fark bulunmadı. PFN tipi, ApLAG2 ile ilişkili değişkenler dışında radyografik ölçümleri etkilemedi; bu parametrelerde InterTAN ve tek vidalı çiviler standart PFN’den farklı bulundu (p<0.001). Tek değişkenli ana-lizde yalnızca kötü redüksiyon kalitesinin başarısızlık ile anlamlı ilişkili olduğu saptandı (χ²=36.298; p<0.001). SONUÇ: Kırık redüksiyon kalitesi, PFN fiksasyon başarısının tek bağımsız belirleyicisi olarak öne çıkmıştır. Buna karşılık, hasta demografisi, Evans sınıflaması ve implant tasarımı sonuçları anlamlı olarak etkilememiştir. Cerrahların mekanik başarısızlık riskini en aza indirmek için olabildiğince anatomik hizalanma ve stabil implant pozisyonu sağlamaya öncelik vermeleri gerekmektedir. |
| 7. | Deprese tibia plato kırıklarında serbest 5.5 mm kanüllü kompresyon vidaları ile modifiye subkondral raft tekniği: Prospektif gözlemsel çalışma A modified subchondral raft technique using free 5.5-mm cannulated compression screws for depressed tibial plateau fractures: a prospective observational study Can Burak Özkan, Ali Çağrı Tekin, Mehmet Kürşad Bayraktar, Esra Akdaş Tekin, Serhat Gürbüz, Ali Kafadar, Olcayto OcakPMID: 41973491 PMCID: PMC13112147 doi: 10.14744/tjtes.2022.56547 Sayfalar 465 - 472 AMAÇ: Bu çalışmanın temel amacı, tibia plato kırıklarının tedavisinde 5.5 mm’lik serbest kanüllü kompresyon vidaları ile oluşturulan subkondral raft konfigürasyonunun, postoperatif çökmeyi önlemede etkinliğini değerlendirmektir. Hipotezimiz, bu tekniğin eklem yüzeyi çökmesini önleyerek fonksiyonel iyileşmeyi hızlandıracağı yönündedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya; 18 yaş ve üzeri, lateral tibia platosunda 10 mm’den fazla çökme saptanan ve etkilenen dizinden daha önce ge-çirilmiş cerrahi öyküsü bulunmayan toplam 21 hasta dahil edildi. Tüm hastalarda tek anterolateral yaklaşımla açık redüksiyon yapılarak serbest 5.5 mm’lik kanüllü kompresyon vidaları ile subkondral raft konstrüksiyonu oluşturuldu. Hiçbir hastada greft uygulaması yapılmadı. Ameliyat sonrası 12. ayda hastalar, Rasmussen Klinik Skoru (RKS) ve Rasmussen Radyolojik Skoru (RRS) ile radyolojik ve fonksiyonel açıdan değerlendirildi. BULGULAR: Ortalama preoperatif eklem yüzeyi depresyonu 14.7 mm iken, bir yıllık takipte 1.1 mm’ye; ortalama kondiler genişleme ise 5.3 mm’den 0.7 mm’ye geriledi. Ameliyat sonrası ortalama hastanede yatış süresi 3.7 gün, işe dönüş süresi ise 3.5 ay olarak saptandı. Postoperatif 1. yıl fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar iyi düzeyde olup ortalama RKS 26.6 ve RRS ise 16.6 bulundu. SONUÇ: Uygulamış olduğumuz 5.5 mm’lik kanüllü kompresyon vidaları ile oluşturulan subkondral raft tekniği, tibia plato kırıklarının tedavisinde postoperatif eklem yüzeyi çökmesini önleyen, iyileşmeyi hızlandıran, basit ve etkili bir yöntemdir. |
| 8. | Artroskopik biseps tenodezi: Inlay mi, onlay mı? Arthroscopic biceps tenodesis: Inlay or onlay technique? Gokhan Karademir, Onur Tunalı, Yunus Emre Özdemir, Sabri Kerem Diril, Yasemin Begüm Topkarcı, Ata Can AtalarPMID: 41973483 PMCID: PMC13112138 doi: 10.14744/tjtes.2025.08783 Sayfalar 473 - 479 AMAÇ: Artroskopik onlay ve inlay teknikleri kullanılarak yapılan tenodezin uzun dönem sonuçları, tendon iyileşmesi ve greft stabilitesi açısından tartışmalıdır. Çalışmamızın amacı, artroskopik inlay ve onlay tekniklerinin postoperatif komplikasyon oranları, hasta memnuniyeti ve fonksiyonel iyileşme üzerindeki etkilerini karşılaştırarak optimal tenodez stratejisini belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: 2015–2021 yılları arasında, superior labrum anterior-posterior (SLAP) lezyonları veya biseps tendon dejenerasyonu teda-visinde inlay veya onlay tekniği ile artroskopik biseps tenodezi uygulanan 54 hastanın tedavi sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik ve klinik verileri; yaş, cinsiyet, etkilenen taraf, takip süresi, görsel analog skala (VAS) ve Constant skorları, postoperatif kramplar ve komplikasyonlar kaydedildi. Grup 1, inlay tenodezi yapılan 28 hastadan; Grup 2 ise onlay tenodezi yapılan 26 hastadan oluştu. BULGULAR: Postoperatif dönemde, her iki grupta VAS skorları belirgin şekilde iyileşti ve Grup 1 (0.21±0.45) ile Grup 2 (0.18±0.37) arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.789). Benzer şekilde, postoperatif Constant skorları her iki grupta yüksek bulundu; Grup 1’de 92.73±8.23, Grup 2’de 95.47±5.12 idi ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.145). Ortalama iyileşme süresi, Grup 2’de Grup 1’e göre anlamlı şekilde daha kısaydı; Grup 1’de 12.3±4.8 hafta, Grup 2’de 8.3±3.72 hafta (p=0.01). Kramplar, Grup 1’de hastaların %21.42’sinde, Grup 2’de %7.69’unda rapor edildi; ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.253). Grup 1’de 2 hastada (%7.1) popeye deformitesi gelişirken, Grup 2’de 1 hastada (%3.8) ortaya çıktı. SONUÇ: Bu çalışma, hem inlay hem de onlay artroskopik biseps tenodezi tekniklerinin biseps tendon dejenerasyonu ve SLAP lezyonlarının yöneti-minde etkili cerrahi seçenekler olduğunu göstermektedir. Ancak karşılaştırmalı analizimiz, onlay tekniğinin daha kısa iyileşme süreleri ve daha düşük komplikasyon oranı ile klinik bir avantaj sağlayabileceğini önermektedir. |
| 9. | Beş yaş altı çocuklarda femur cisim kırıkları için acil servis koşullarında anestezi olmadan yapılan spika alçı yönteminin radyolojik etkinliği ve maliyet analizi Radiological effectiveness and cost analysis of the spica casting method without anesthesia in emergency room conditions for femoral shaft fractures in children under five years old Volkan Tasdemir, Cemil Emre Gokdemir, Ferhat Sayar, Ahmet Yurteri, Fikri Burak Ipçi, Gokhan IlyasPMID: 41973481 PMCID: PMC13112146 doi: 10.14744/tjtes.2025.03788 Sayfalar 480 - 486 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, 5 yaş altındaki çocuklarda femur diafiz kırıkları için acil serviste anestezisiz uygulanan erken dönem spika alçısı ile ameliyathane koşullarında genel anestezi altında uygulanan spika alçısı yöntemlerini klinik, radyolojik ve maliyet açısından karşılaştırmaktır. Bu sayede her iki yöntemin etkinliği ve maliyet verimliliği analiz edilmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: 2020 ve 2024 yılları arasında femur cisim kırığı tanısı alıp, kapalı redüksiyon ve spika alçısı işlemi uygulanan 71 çocuk retrospektif olarak incelendi. Hastalar, spika alçısının uygulandığı yere göre iki gruba ayrıldı: Acil Servis Grubu (AS Grubu, n=41) ve Ameliyathane Grubu (AY Grubu, n=30). Her iki grup, yaş, cinsiyet, kırık tipi, radyolojik hizalanma ve tedavi maliyetleri gibi kriterlere göre karşılaştırıldı. BULGULAR: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, kırık tipi ve son radyolojik hizalanma açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak, acil servis grubunda ortaya çıkan tedavi maliyetleri, ameliyathane grubuna kıyasla anlamlı derecede daha düşüktü. Ayrıca, her iki gruptaki komplikasyon oranları da benzer seviyelerde gözlendi. SONUÇ: Acil serviste, genel anestezi kullanılmadan yapılan erken dönem spika alçısı uygulamaları, ameliyathane şartlarında yapılanlarla benzer radyolojik sonuçlar elde edilmesini sağlamakta ve önemli bir maliyet avantajı sunmaktadır. Bu yöntem, doğru hasta seçimi ile güvenli ve etkili bir tedavi alternatifi olarak önerilebilir. |
| 10. | Pubik simfizis diyastazında minimal invaziv ufukların genişletilmesi: Ortopedik cerrahide laparoskopik total ekstraperitoneal yaklaşım (O-TEP) Expanding minimally invasive horizons for pubic symphysis diastasis: The laparoscopic total extraperitoneal approach in orthopedic surgery (O-TEP) Vedat Öztürk, Malik Çelik, Muhammed Ensar Kılıçkaya, Burak Atar, Osman Köneş, Alkan Bayrak, Bülent Tanrıverdi, Altuğ Duramaz, Cemal Kural, Mustafa Gökhan BilgiliPMID: 41973482 PMCID: PMC13112144 doi: 10.14744/tjtes.2026.06118 Sayfalar 487 - 495 AMAÇ: Bu çalışma, ortopedik cerrahide laparoskopik total ekstraperitoneal yaklaşım (O-TEP) kullanılarak plak-vida ile tedavi edilen pubik simfizis diyastazı (PSD) olgularının ön klinik ve fonksiyonel sonuçlarını sunmayı amaçlamaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmaya Mart 2022 ile Mayıs 2025 arasında PSD nedeniyle O-TEP yaklaşımı kullanılarak simfizis pubis plaklaması yapılan ve en az 12 ay takip edilen 13 hasta dahil edildi. Demografik özellikler, yaralanma mekanizmaları, ek patolojiler ve yaralanma sınıflamaları (Young-Burgess ve AO-OTA) kaydedildi. Cerrahi ayrıntılar (süre, kan kaybı, hastanede kalış süresi ve postoperatif takip süresi) değerlendirildi. Klinik ve fonksiyonel sonuçlar, postoperatif VAS skorları ile son kontrolde Iowa Pelvik ve Majeed Pelvik skorları kullanılarak değerlendirildi. Ayrıca implant yetmezliği, revizyon cerrahisi ihtiyacı ve cerrahiye bağlı komplikasyonlar da incelendi. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 40±14.8 yıl (21–61) idi. Cinsiyet dağılımı %77 erkek ve %23 kadın idi. Ortalama ameliyat süresi 113±36 dakika (65–175), ortalama kan kaybı 127±67.3 ml (70–300) ve ortalama postoperatif hastanede kalış süresi 2.7±0.8 gün (2–4) olarak bulundu. Enfeksiyon, implant yetmezliği, redüksiyon kaybı veya revizyon ihtiyacı gibi postoperatif komplikasyon görülmedi. Postoperatif 1. ve 2. gün VAS skorları sırasıyla 3.7±1.5 (1–6) ve 2.2±1.03 (1–4) idi. Ortalama takip süresi 21.5±6.9 ay (12–32) olup, ortalama Iowa Pelvik Skoru 87.1±4.7 (80–95), ortalama Majeed Skoru ise 84.9±4.01 (78–91) bulundu. SONUÇ: Ortopedik cerrahide laparoskopik total ekstraperitoneal yaklaşım (O-TEP), seçilmiş anterior pelvik halka yaralanmalarının cerrahi tedavisinde cerrahların mevcut seçeneklerini genişleten, klinik ve radyolojik olarak tatmin edici sonuçlar sunan yenilikçi bir minimal invaziv yöntemdir. |
| 11. | Traksiyon grafileri kompleks intertrokanterik kırıkların değerlendirilmesini iyileştirir: Cerrah deneyiminden bağımsız etkiler gösteren ulusal ölçekli simülasyon temelli çalışma Traction radiographs improve evaluation of complex intertrochanteric fractures: Surgeon experience–independent effects in a nationwide simulation-based study Hamit Çağlayan Kahraman, Bekir Eray Kılınç, Hamza Fevzi Erdem, Olcay Yavuz, Onur Gultekin, Barış YılmazPMID: 41973490 PMCID: PMC13112139 doi: 10.14744/tjtes.2026.56456 Sayfalar 496 - 503 AMAÇ: Traksiyon grafilerinin intertrokanterik femur kırıklarının preoperatif değerlendirilmesindeki yeri halen tartışmalıdır. Literatürde kırık sınıflandırması, stabilite değerlendirmesi ve cerrahi planlama üzerindeki etkisine ilişkin bulgular kesinleşmemiştir. Bu ulusal ölçekli çalışma, ortopedi ve travmatoloji uzmanlarının traksiyon grafisi kullanımına yönelik yaklaşımlarını ve bu görüntülemenin cerrahi karar verme sürecine etkisini, klinik deneyimden bağımsız olarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 14 Ekim–15 Kasım 2025 tarihleri arasında aktif olarak çalışan ortopedi ve travmatoloji hekimlerine çevrimiçi vaka temelli bir değerlendirme uygulanmıştır. Bu değerlendirme; demografik bilgiler, klinik deneyim, traksiyon grafisine yönelik algı ve 15 AO/OTA sınıflandırılmış intertrokanterik kırık vakasına (31-A1, A2, A3) ilişkin vaka temelli soruları içermiştir. Toplam 133 katılımcıdan 1995 gözlem elde edilmiştir. Cerrahi karar değişiklikleri McNemar testi ile analiz edilmiş, bağımsız belirleyiciler Genelleştirilmiş Tahmin Denklemleri (GEE) ile değerlendirilmiştir. BULGULAR: Traksiyon grafisi istem oranı tüm değerlendirmelerin %59.5’ini oluşturmuş olup, bu oran instabil kırık tiplerinde anlamlı biçimde yükselmiştir (31-A2: %75; 31-A3: %68.2; 31-A1: %30). Traksiyon grafisi sonrası genel cerrahi plan değişikliği oranı %12.4, traksiyon grafisi istenen olgularda ise %21 olarak bulunmuştur. Karar değişikliği özellikle 31-A2.3 (%14.9) ve 31-A3.3 (%16.9) kırıklarında belirginleşmiştir. En sık implant geçişi kısa PFN’den uzun PFN’ye (%40.8), ardından artroplastiye geçiş (%18.8) şeklinde olmuştur. GEE analizinde kırık tipi ve traksiyon grafisi istemi cerrahi karar değişikliğinin bağımsız belirleyicileri olarak saptanmıştır (OR=1.55–2.40 ve OR=1.60; p<0.05). Katılımcının unvanı, kurum tipi, deneyim yılı ve vaka hacminin karar değişikliği üzerinde anlamlı etkisi bulunmamıştır. SONUÇ: Traksiyon grafileri fragman konfigürasyonunun ve medial/lateral duvar bütünlüğünün daha net değerlendirilmesine olanak sağlayarak kırık instabilitesinin daha doğru tanınmasına ve daha dayanıklı implant tercihlerine yönelimde artışa neden olmaktadır. Bu etkinin özellikle kompleks veya sınırda instabil kırıklarda belirgin olduğu ve cerrah deneyiminden bağımsız olarak korunduğu gösterilmiştir. Traksiyon grafisinin düşük maliyetli, uygulanabilir ve klinik karar sürecine anlamlı katkı sağlayan bir yöntem olarak intertrokanterik kırıkların preoperatif değerlendirilmesinde rutin kullanımının, özellikle instabiliteden şüphelenilen durumlarda, faydalı olabileceği düşünülmektedir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 12. | Omuz artroskopisi sırasında tesadüfen saptanan biseps tendonunun uzun başının konjenital yokluğu: Bir olgu sunumu Incidental detection of congenital absence of the long head of the biceps tendon during shoulder arthroscopy: A case report Mustafa Kınas, Burak KuşcuPMID: 41973494 PMCID: PMC13112150 doi: 10.14744/tjtes.2025.88661 Sayfalar 504 - 507 iseps brakii kasının konjenital varyasyonları nispeten yaygın olmakla birlikte, biceps brakii kasının uzun başın agenezisi son derece nadir görülen bir durumdur. Klinik semptomların ve belirgin fizik muayene bulgularının bulunmaması nedeniyle tanı koymak oldukça zordur. Biceps brakii kasının uzun baş tendonunun yokluğu, bu varyasyonlardan biridir ve artroskopik ya da görüntüleme çalışmalarında nadiren bildirilmiştir. Fonksiyonel bir bozukluğa yol açmadığı için, konjenital biseps tendon agenezisi genellikle başka nedenlerle yapılan omuz manyetik rezonans görüntülemeleri sırasın-da tesadüfen saptanır. Bu olgu sunumunda, iki yıldır devam eden omuz ağrısı olan 42 yaşındaki bir endüstri işçisinde yapılan fizik muayenede biceps tendonu ile ilişkili muayene bulguları negatifti. Artroskopik rotator manşet onarımı sırasında, bisepsin tendonunun uzun başının yokluğu tesadüfen belirlenmiştir. Güncel literatür, bisepsin uzun baş tendonunun yokluğunun, rotator manşet yırtığı veya labral patoloji açısından bir risk faktörü oluş-turmadığını göstermektedir. Bisepsin uzun başı olmayan hastalar değerlendirilirken, daha önce geçirilmiş cerrahi girişimlerin (örneğin tenotomi veya tenodez) mutlaka göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Eğer tendonun uzun başı tespit edilemiyorsa, distal kısmı mutlaka değerlendirilmelidir; çünkü omuz çevresindeki yokluğun en yaygın nedeni konjenital agenezis değil, tendonda oluşan tam kat yırtık sonrası aşağıya doğru retraksiyondur. Bu durum, ilgili klinik tabloya katkıda bulunmayan, tesadüfi bir anatomik varyasyon olarak kabul edilmektedir. |
| 13. | Endovasküler anevrizma onarımının nadir ve ölümcül geç dönem komplikasyonu: Endogreftin duedonuma göçü Rare and fatal late-term complication of endovascular aneurysm repair: Migration of the endograft into the duodenum Hakan Usta, Eyüpserhat Çalık, Ahmet Yalçın, İbrahim Pir, Izatullah JalalzaiPMID: 41973485 PMCID: PMC13112142 doi: 10.14744/tjtes.2025.22212 Sayfalar 508 - 512 Endovasküler anevrizma onarımı (EVAR), uygulama kolaylığı, hastanede kalış süresinin kısalması ve açık cerrahiyi tolere edemeyen hastalar için iyi bir alternatif olması nedeniyle abdominal aort anevrizmaları (AAA) için giderek popülerlik kazanan bir tedavi yöntemidir. EVAR'ın erken dönem sonuçları açık cerrahiye göre daha iyi olmakla birlikte, endoleak, migrasyon, endogreft uzuvlarında tromboz/kıvrılma, greft enfeksiyonu ve sekonder rüptür gibi komplikasyonlar görülebilir. Bu çalışmada, yaklaşık 10 yıl önce başka bir kurumda EVAR uygulanan ve genel durumunda bozulma, ateş ve melena şikayetleriyle kliniğimize başvuran bir hastayı sunuyoruz. 73 yaşında erkek hastanın laboratuvar incelemesinde beyaz kan hücresi (WBC) sayısı 17100, hemoglobin düzeyi 9.5 g/dL ve C-reaktif protein (CRP) düzeyi 261 g/L olarak bulundu. Bilgisayarlı tomografi (BT), EVAR greftinde tromboz, greft etrafında serbest hava, greft stentlerinde kırıklar ve sağ bacağın iliak bifurkasyon seviyesinde aortun dışına yer değiştirdiğini gösterdi. Endogreftin duodenuma doğru göç ettiği ve fistülleştiği görüldü. Sepsis ile başvuran hasta acil ameliyata alındı. İlk olarak sol bacaktaki iskemiyi gidermek için sol aksillofemoral baypas yapıldı. Daha sonra genel cerrahi ve kalp damar cerrahisi bölümlerinin ortak katılımıyla laparotomi yapıldı. Karın içi fekal kontaminasyon ve sigmoid kolon rüptürü görüldü. Karın yıkandı, sigmoid kolon ve rektum eksize edildi ve kolostomi oluşturuldu. Daha sonra aortotomi yapılarak greftin ana gövdesi ve sol bacağı çıkarıldı. Duodenum açıldı ve fistülize olmuş sağ bacak endogrefti de çıkarıldı. Karın içi kontami-nasyon, sağ bacakta muhtemelen kronik sürece bağlı yeterli kollateral dolaşım ve iskemi olmaması nedeniyle ek vasküler girişime gerek duyulmadı. Aort infrarenal seviyede bağlandı ve hasta yüksek inotropik destek alarak yoğun bakım ünitesine alındı. Hasta, postoperatif 8. saatte kaybedildi. Bilgilerimize göre, literatürde daha önce bildirilmemiş bu nadir ve benzersiz olguyu sunmamızın amacı, EVAR'ın uzun dönem komplikasyonlarına dikkat çekmek ve yüksek yaşam beklentisi olan hastalarda açık cerrahinin önemini vurgulamaktır. |
| 14. | Servikal omurga travması sonrası gelişen subakut posttravmatik asendan myelopati: Nadir ve ölümcül bir komplikasyon Subacute post-traumatic ascending myelopathy after cervical spinal cord injury: a rare and fatal complication Serdar Solmaz, Cafer Ikbal Gulsever, Firdevs Gonca Şaşal SolmazPMID: 41973489 PMCID: PMC13112141 doi: 10.14744/tjtes.2025.51692 Sayfalar 513 - 518 Subakut posttravmatik asendan myelopati (SPAM), omurilik yaralanmalarının nadir fakat yıkıcı komplikasyonlarından biridir. Travmadan sonraki günler veya haftalar içinde, başlangıç lezyonunun birkaç segment üzerinde nörolojik kötüleşme ile kendini gösterir. Patofizyolojisi tam olarak bilinme-mekte olup standart bir tedavi yaklaşımı yoktur. Otuz sekiz yaşındaki erkek hasta motosiklet kazası sonrası acil servise getirildi. Başlangıç radyolojik incelemelerde C6–7 düzeyinde travmatik spondilolistezis, bilateral faset dislokasyonu ve C5–7 düzeyinde medulla spinalis kontüzyonu ile ödem saptandı. Redüksiyon sonrası anterior C6 korpektomi, ekspandibl kafes ve C5–7 plak yerleştirilmesi yapıldı, ardından C5–6 total laminektomi ve C4–7 posterior enstrümantasyon uygulandı. Postoperatif dönemde kısmi nörolojik düzelme izlendi. Ancak 10. günde kuadriparezi hızla kuadriplejiye ilerledi; spinal şok bulguları ve solunum depresyonu gelişti. Kontrol görüntülemelerinde hematom veya implant malpozisyonu saptanmadı, ancak manyetik artefakt nedeniyle medulla intrensek patolojisi net değerlendirilemedi. Pulmoner emboli, kardiyak disfonksiyon ve sepsis gibi ayırıcı tanılar ekarte edildi. Klinik seyir asendan myelopati ile uyumlu değerlendirildi ve yoğun destek tedavisine rağmen hasta kaybedildi. SPAM, servikal omurga travmalarının nadir fakat ölümcül bir komplikasyonudur. Postoperatif dönemde metalik artefakt nedeniyle radyolojik tanı sınırlı olabilir. Bu nedenle klinik-radyolojik korelasyon, dikkatli nörolojik takip ve yeni vaka bildirimleri bu nadir sendromun daha iyi anlaşılması ve yönetimi açısından kritik öneme sahiptir. |