p-ISSN: 1306-696x  |  e-ISSN: 1307-7945
Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 32 (3)
Cilt: 32  Sayı: 3 - Mart 2026
DENEYSEL ÇALIŞMA
1. 
Deneysel testis torsiyonu modelinde allopurinol ve oksipurinol tedavisinin apoptozis üzerine etkisi
Effect of allopurinol and oxypurinol treatment on apoptosis in an experimental testicular torsion model
Emine Bilaloglu, Levent Duman, Yalcin Erzurumlu, Onur Ertunc, Yeliz Kart
PMID: 41992995  PMCID: PMC13059651  doi: 10.14744/tjtes.2025.50636  Sayfalar 229 - 237
AMAÇ: Allopurinol ve oksipurinol tedavisinin testis iskemi-reperfüzyonunda (IR) oksidatif stresi ve germ hücre apoptozunu azaltıp azaltamayacağını incelemek.
GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz iki erkek sıçan dört gruba ayrıldı: Grup 1 (Sham-Ameliyat, n=8), testis açığa çıkarıldı, ancak torsiyon uygulanmadı; Grup-2 (IR+Salin, n=8), sol testise torsiyon/detorsiyon uygulandı ve 1 ml serum fizyolojik verildi; Grup-3 (IR+Allopurinol, n=8), sol testise torsi-yon/detorsiyon uygulandı ve 50 mg/kg allopurinol verildi; Grup 4 (IR+Oksipurinol, n=8), sol testise torsiyon/detorsiyon uygulandı ve 50 mg/kg oksipurinol verildi. Sol testis ameliyat sonrası 28. günde alındı ve dokuda TAS, TOS ve OSI düzeyleri ölçüldü. Ayrıca Bax, Bcl-2, eNOS ve VEGF-A gen ekspresyon düzeyleri incelendi.
BULGULAR: Allopurinol ve oksipurinol, OSI düzeylerini anlamlı şekilde azalttı (p<0.001). Oksipurinolün oksidatif stresi azaltmada anlamlı şekil-de daha etkili olduğu bulundu (p<0.001). Allopurinol ve oksipurinol, Bax gen ekspresyon düzeyini anlamlı şekilde azalttı (p<0.001). Allopurinol (p=0.009) ve oksipurinol (p=0.001) tedavisi Bcl-2 düzeyini anlamlı şekilde artırdı. Allopurinol ve oksipurinol apoptoz indeksini anlamlı şekilde azalttı (p<0.001). Allopurinol (p1=0.007, p2<0.001) ve oksipurinol (p1,2<0.001) tedavileri, eNOS ve VEGF-A gen ekspresyon seviyelerini anlamlı şekilde artırmıştır.
SONUÇ: Allopurinol ve oksipurinol, IR sonrası testiste oksidatif stresi azaltmada etkilidir ve oksipurinol daha güçlü bir antioksidan etkiye sahiptir. Allopurinol ve oksipurinol tedavisi, eNOS ve VEGF-A aracılı onarım sürecine olumlu katkıda bulunarak apoptozu azaltmada etkilidir. Bu açılardan, allopurinol ve oksipurinol, testis torsiyonunda klinik uygulamalar için potansiyel ajanlardır.

2. 
Omurga augmentasyonunda tetrakalsiyum fosfatın olası kullanımı: Koyun modeli ile deneysel bir çalışma
The potential use of tetracalcium phosphate in vertebral augmentation: A study in a sheep model
İsmail Kaya, Hüseyin Yakar, Hacı Keleş, Caner Özbey
PMID: 41992998  PMCID: PMC13059628  doi: 10.14744/tjtes.2026.62774  Sayfalar 238 - 245
AMAÇ: Perkütan vertebroplasti (PVP) ve perkütan kifoplasti (PKP), vertebra kırıklarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan minimal invaziv yöntem-lerdir. Ancak bu işlemlerde standart dolgu materyali olan polimetilmetakrilatın (PMMA) termal hasar, alerjik reaksiyonlar ve düşük biyouyumluluk gibi önemli dezavantajları bulunmaktadır. Kalsiyum fosfat esaslı bir çimento olan tetrakalsiyum fosfat (TTCP), üstün biyouyumluluğu, osteokondük-tivitesi ve doğal kemikle entegrasyon yeteneği sayesinde alternatif bir materyal olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı, TTCP'nin vertebra augmentasyonu amacıyla bir koyun modelinde biyomekanik stabilite, biyouyumluluk ve osteojenik potansiyel açısından değerlendirilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Beş Akkaraman koyununda, L2–L4 lomber vertebra seviyelerinde standart PKP prosedürüyle hazırlanmış boşluklara TTCP enjeksiyonu yapıldı. Genel anestezi altında uygulanan işlem sonrasında analjezik ve antibiyotik tedavileri sağlandı. Dört hayvan 12-14 hafta, bir hayvan ise 25 hafta boyunca gözlemlendi. Takip sonunda ötenazi uygulanan hayvanlardan elde edilen vertebralar, Shimadzu AG-IS 100 kN cihazı ile biyomekanik testlere tabi tutuldu. Histolojik değerlendirme ise Shapiro sınıflamasına göre ossifikasyon evrelerini inceledi. Veriler, eşleştirilmiş t-testi ile analiz edildi (p<0.05).
BULGULAR: Bir hayvan enfeksiyon nedeniyle çalışmadan çıkarılırken, diğer dört hayvanda komplikasyon gözlenmedi. Biyomekanik analizler, tedavi edilen ve edilmeyen vertebralar arasında basma dayanımı açısından anlamlı fark olmadığını gösterdi (p>0.05). Histolojik incelemeler osteoblastik aktivite, ilerleyici mineralizasyon ve kemik entegrasyonu varlığını doğruladı.
SONUÇ: TTCP, vertebra augmentasyonu için umut verici biyomekanik ve biyofizyolojik özellikler sergilemiştir. Bununla birlikte, enfekte bölgelerde ve metabolik kemik hastalıklarında kullanımı sınırlıdır. Uzun dönem etkinliğini değerlendirmek amacıyla ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

KLINIK ÇALIŞMA
3. 
Akut arteriyel üst gastrointestinal kanamada empirik transkateter arteriyel embolizasyonun etkinliği ve güvenliği: Üçüncü basamak, tek merkez deneyimi
Efficacy and safety of empiric transcatheter arterial embolization for acute arterial upper gastrointestinal bleeding: A tertiary-care, single-center experience
Emre Gönüllü, Adem Senturk, Mustafa Narmanlı, İsmail Özer, Ahmet Tarik Harmantepe, Kayhan Ozdemir, Volkan Taşçi, Onur Taydas, Erhan Eröz, Mehmet Halil Öztürk
PMID: 41992994  PMCID: PMC13059647  doi: 10.14744/tjtes.2025.48728  Sayfalar 246 - 252
AMAÇ: Üst gastrointestinal sistem kanamaları (UGIB), önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Endoskopi birinci basamak tedavi yöntemi olmakla birlikte, başarısızlık durumunda transkateter arteriyel embolizasyon (TAE) etkili bir alternatif sunabilir. Bu çalışmada, akut UGIB tedavisinde ampirik TAE yönteminin güvenilirliği ve etkinliği değerlendirilmektedir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif, tek merkezli çalışmada, Ağustos 2021 ile Kasım 2024 tarihleri arasında üst gastrointestinal sistem kanaması nedeniyle girişimsel radyolojiye embolizasyon amacıyla yönlendirilen ardışık 20 hasta değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 62.3±16.2 idi. Klinik başarı; hedef bölgedeki devaskülarizasyon sonrası kanamanın klinik olarak durması ve hemoglobin düzeyinin stabil hale gelmesi olarak tanımlandı. Teknik başarı ise; besleyici damarların tıkanması ve/veya anjiyografi sonrası ekstravazasyonun izlenmemesi şeklinde tanımlandı.
BULGULAR: On üç hastada (%65) duodenal kanama mevcuttu ve gastroduodenal arter embolizasyonu uygulandı. Yedi hastada (%35) ise gastrik kanama vardı ve sol gastrik arter embolize edildi. İşlemin teknik ve klinik başarı oranı %100 olarak belirlendi. Bir hastada (%5) tekrar kanama gelişti ve cerrahi ile tedavi edildi. İşleme bağlı mortalite saptanmadı. Bir hastada (%5) gelişen ciddi komplikasyon (coil migrasyonu) konservatif olarak yönetildi. Bir diğer hastada (%5) gelişen minör komplikasyon (kasık hematomu) ise transfüzyon gerektirmedi.
SONUÇ: Ampirik transkateter embolizasyon, akut üst gastrointestinal sistem kanamalarının tedavisinde yüksek teknik ve klinik başarı oranlarıyla et-kili ve güvenli bir yöntemdir. Hemostaz, tekrar kanama ve komplikasyon profili açısından cerrahi müdahaleye kıyasla avantajlı sonuçlar sunmaktadır.

4. 
Travma rehabilitasyonunda deri, yumuşak doku, kemik ve eklem enfeksiyonları
Skin, soft tissue, bone and joint infections in trauma patients during rehabilitation
Ayşe Gülden Bekgöz, Koray Aydemir, Mina Yanpar, Merve Yahşi
PMID: 41993001  PMCID: PMC13059654  doi: 10.14744/tjtes.2025.70300  Sayfalar 253 - 258
AMAÇ: Askeri travma hastalarında enfeksiyonlar yalnızca akut dönemde değil, rehabilitasyon sürecinde de sık görülen komplikasyonlardır. Ancak rehabilitasyon döneminde gelişen enfeksiyonlara ilişkin çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, rehabilitasyon sürecinde gelişen deri-yumuşak doku enfeksiyonları (DYDE) ve kemik-eklem enfeksiyonlarının (KEE) insidansını, mikrobiyolojik özelliklerini, tedavi yaklaşımlarını ve sonuçlarını değerlen-dirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2020-Haziran 2023 tarihleri arasında üçüncü basamak bir rehabilitasyon hastanesinde yatan askeri travma hastalarının kayıtları retrospektif olarak incelendi. Rehabilitasyon döneminde DYDE veya KEE gelişen hastalar dahil edildi. Demografik ve klinik özellikler, labo-ratuvar ve görüntüleme bulguları, kültür sonuçları, antibiyotik tedavileri, cerrahi girişimler, tedavi süresi ve nüksler değerlendirildi.
BULGULAR: 1.078 travma hastasının 58’inde (%5.4) DYDE veya KEE gelişti. En sık görülen enfeksiyon güdük enfeksiyonuydu (%44.8), bunu greft enfeksiyonları (%15.5) izledi. Etkenler arasında en sık Staphylococcus türleri saptandı; olguların %24.1’inde çoklu ilaca dirençli (ÇİD) gram-negatif mikroorganizmalar izole edildi. En sık kullanılan tedavi β-laktam/β-laktamaz inhibitörü (BL-BLI) monoterapisi, ardından BL-BLI + florokinolon kombinasyonu oldu. Hastaların %34.5’inde cerrahi girişim gerekti. Nüks enfeksiyon oranı %25.8 idi. Ampütasyon geçirmemiş hastalarda tedavi süresi, kemik-eklem enfeksiyonlarının daha sık görülmesine bağlı olarak anlamlı şekilde uzundu (p<0.05). Bu enfeksiyöz komplikasyonlara rağmen, alt ekstremite ampütasyonu olan hastaların büyük çoğunluğu protezle ambulasyon sağladı.
SONUÇ: Askeri travma hastaları rehabilitasyon sürecinde DYDE ve KEE açısından risk altındadır; en sık görülen enfeksiyon güdük enfeksiyonlarıdır. ÇİD mikroorganizmaların varlığı uygun antibiyotik seçimi ve sıkı enfeksiyon kontrol önlemlerinin önemini vurgulamaktadır. Bu enfeksiyöz komplikas-yonlara rağmen, özellikle genç travma hastalarında görece olumlu fonksiyonel sonuçlar elde edilebilmekte ve kapsamlı rehabilitasyon programlarının önemi bir kez daha ortaya konmaktadır.

5. 
Abdominal ateşli silah yaralanmaları: Cerrahi zamanlama ve karar verme sürecinde bilgisayarlı tomografinin rolünün değerlendirilmesi
Abdominal gunshot wounds: evaluating the role of computed tomography in surgical timing and decision-making
Muhammed İkbal Akın, Alisina Bulut, Muhammer Ergenç, Tevfik Kıvılcım Uprak, Ömer Günal, Cumhur Yegen
PMID: 41992989  PMCID: PMC13059633  doi: 10.14744/tjtes.2025.31877  Sayfalar 259 - 269
AMAÇ: Abdominal ateşli silah yaralanmaları, travmaya bağlı morbidite ve mortalite oranlarında önemli bir paya sahiptir. Bilgisayarlı tomografi (BT), tanısal açıdan değerli bilgiler sağlayabilse de, definitif tedavinin gecikmesine neden olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, abdominal BT’nin cerrahi karar süreci ve zamanlama üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2013 ile Ocak 2023 tarihleri arasında, üçüncü basamak bir üniversite hastanesinde abdominal ateşli silah yaralanması nedeniyle tedavi edilen hastalar retrospektif olarak analiz edildi. Toplanan veriler arasında demografik bilgiler, fizyolojik parametreler, travma skor-ları, BT bulguları, başvurudan BT ve cerrahiye kadar geçen süreler ile klinik sonuçlar yer aldı. Hastalar, başvuru anındaki hemodinamik durumları ve resüsitasyona verdikleri yanıta göre "stabil" ve "instabil" olarak sınıflandırılarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplam 74 hastanın %94.5’i erkekti ve medyan yaş 32 idi. Hastaların 47’si (%63.5) hemodinamik olarak stabil, 27’si (%36.5) instabildi. Abdominal BT 67 hastaya (%90.5) uygulandı ve BT’ye kadar geçen medyan süre 28 dakika olarak saptandı. Stabil (28 dakika) ve instabil (30 dakika) hastalar arasında BT süresi açısından anlamlı fark yoktu (p=0.934). BT bulguları doğrultusunda 10 hastada (%13.5) cerrahi dışı tedavi uygulanabildi. İnstabil grup içinde, 11 yanıtsız hastanın 7’sinde BT çekilmiş olup, bunların 6’sı (%54.5) eksitus olmuştur. Cerrahi uygulanan hastalarda, operasyona kadar geçen ortalama süre instabil hastalarda anlamlı ölçüde daha kısaydı (60.4±36.7 dk vs. 93.2±76.6 dk; p=0.034). Perioperatif mortalite oranı %9.3 idi ve tüm ölümler resüsitasyona yanıt vermeyen instabil hastalarda görüldü.
SONUÇ: Abdominal BT, resüsitasyona yanıt veren başlangıçta instabil hastalarda bile, kesin tedavide anlamlı bir gecikmeye yol açmadan cerrahi planlamaya yardımcı olabilir. BT bulguları, seçilmiş olgularda nonoperatif tedaviyi destekleyebilir ve cerrahi girişim gereken hastalarda hedefe yönelik cerrahi yaklaşımların planlanmasına yardımcı olabilir. Ancak bu bulgular dikkatle seçilmiş hastalara özgüdür ve dikkatli biçimde yorumlanmalıdır; çün-kü bu çalışma, BT’nin seçilmemiş hemodinamik olarak instabil hastalarda güvenliğini ortaya koymamaktadır. BT cihazının resüsitasyon alanına yakın konumu hızlı görüntülemeyi kolaylaştırmış olup, bulgular BT'nin uzak konumlandığı kurumlara genellenemeyebilir.

6. 
Fournier gangreninde mortaliteyi tahmin etmek için yeni bir puanlama sistemi: Eğin Skoru
A new scoring system for the prediction of mortality in Fournier's gangrene: The Eğin score
Seracettin Eğin
PMID: 41992996  PMCID: PMC13059630  doi: 10.14744/tjtes.2025.55901  Sayfalar 270 - 278
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Fournier gangreninde (FG) mortaliteyi etkileyen faktörleri araştırmak ve klinisyenler için pratik yatak başı değerlendir-mesine olanak tanıyan basitleştirilmiş bir puanlama sistemi oluşturmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Şubat 2012 ile Ocak 2025 arasında FG nedeniyle tedavi edilen 130 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Sağ kalanlar (Grup 1, n=101) ve sağ kalamayanlar (Grup 2, n=29) iki ayrı grup olarak analiz edildi. Toplanan veriler cinsiyet, yaş, enfeksiyonun yayılma skoru, Uludağ Fournier gangreni şiddet indeksi skoru, Fournier gangreni şiddet indeksi skoru, enfeksiyon kaynağı, diabetes mellitus varlığı, obezite ve diğer eşlik eden hastalıkları içeriyordu. Ek değişkenler arasında saptırıcı stoma varlığı, vakum yardımlı kapatma tedavisinin süresi, hastanede kalış süresi, yoğun bakım süresi ve izole edilmiş bakteri türleri yer alıyordu. Mortalite ile yaş, enfeksiyonun yayılma skoru, diabetes mellitus ve obezite dışındaki komorbiditeler, yoğun bakım süresi gibi faktörler arasındaki ilişkiler incelendi.
BULGULAR: Gruplar arasında yaş ve yaş skoru açısından anlamlı bir fark gözlendi. Enfeksiyonun yayılma skoru Grup 2'de anlamlı olarak daha yük-sekti. Grup 1'deki 60 hastada diabetes mellitus ve obezite dışındaki komorbiditeler varken, Grup 2'deki tüm hastalarda vardı ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü. Yoğun bakım süresi sağ kalamayanlar arasında anlamlı olarak daha yüksekti. Eğin skoru, ROC analizinde >3 eşik değerinde %96.6 duyarlılık ve %63.4 özgüllük gösterdi.
SONUÇ: Eğin skorunu oluşturan yaş, enfeksiyonun yayılma skoru, diabetes mellitus ve obezite dışındaki komorbiditeler, yoğun bakım süresi, sağ kalanlar ve sağ kalamayanlar arasında anlamlı farklılıklar gösterdi. Bu parametreler FG ile ilişkili mortaliteyi tahmin etmede kritik öneme sahiptir.

7. 
Fournier gangreninde mortalite öngörüsünde FGSI ve HALP skorlarının karşılaştırılması: Retrospektif bir analiz
Comparison of FGSI and HALP scores for mortality prediction in Fournier’s Gangrene: A retrospective analysis
Deniz Kütük, Mehmet Hanifi Çanakci, Gürkan Değirmencioğlu, Serkan Demir, Eda Gül Doğan
PMID: 41993009  PMCID: PMC13059635  doi: 10.14744/tjtes.2026.96800  Sayfalar 279 - 284
AMAÇ: Bu çalışma, Fournier gangreni tanısı almış hastalarda hastane içi mortaliteyi öngörmede Fournier’s Gangrene Severity Index (FGSI) ile he-moglobin–albümin–lenfosit–trombosit (HALP) skorunun prognostik performansını karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Fournier gangreni, yaşamı tehdit eden ve hızlı ilerleyen bir yumuşak doku enfeksiyonu olmaya devam ettiğinden, erken risk sınıflandırması hasta sonuçlarını iyileştirmek açısından kritik öneme sahiptir. Pratik skorlama sistemlerinin doğrulanması, zamanında klinik karar alma ve kaynak yönetimini destekleyebilir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Aralık 2022 ile Haziran 2025 tarihleri arasında bir üçüncü basamak sağlık merkezinde Fournier gangreni nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan 52 hasta retrospektif olarak analiz edildi. Demografik, laboratuvar ve klinik veriler toplanarak, her hasta için FGSI ve HALP skorları başvuru anında hesaplandı. Hastane içi mortaliteyi öngörme açısından her iki skorun prediktif değeri ROC eğrisi analizi ve çok değişkenli lojistik regresyon ile değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama FGSI skoru 5.1±2.2, HALP skoru ise 134.6±100.2 olarak saptandı. FGSI, hastane içi mortalite için kabul edilebilir dü-zeyde ayırt edicilik gösterdi (AUC=0.7639; eşik değer=5.0; duyarlılık=%72.7; özgüllük=%67.7). HALP skoru ise zayıf prediktif yetenek sergiledi (AUC=0.4018). Çok değişkenli analizde, FGSI istatistiksel olarak anlamlı ve bağımsız bir prediktör olarak belirlendi (p=0.0146); HALP skoru ise anlamlı bulunmadı (p=0.9474).
SONUÇ: FGSI, Fournier gangreni hastalarında güvenilir ve bağımsız bir prognostik araç olarak öne çıkmaktadır. HALP skoru ise ek bir öngörü değeri sağlamamaktadır. Erken risk değerlendirmesinde FGSI’ye öncelik verilmesi, hasta yönetim stratejilerinin yönlendirilmesi açısından önem arz etmektedir.

8. 
Doğum sonrası kanamada abdominal packing: Unutulmuş bir hayat kurtarma tekniği
Abdominal packing in postpartum hemorrhage: A forgotten life-saving technique
Görkem Ulger, Hamza Yıldız, Kasım Akay, Ali Yıdızbakan, Hüseyin Durukan, Pelin Aytan, Faik Gürkan Yazıcı, Hakan Aytan
PMID: 41993005  PMCID: PMC13059626  doi: 10.14744/tjtes.2026.73995  Sayfalar 285 - 291
AMAÇ: Postpartum kanama maternal morbidite ve mortalitenin önemli bir nedenidir. Abdominal packing, diğer yöntemler başarısız olduğunda ka-namayı kontrol etmek için kullanılan bir tekniktir. Bu çalışmanın amacı postpartum kanama nedeniyle abdominal packing tekniği uygulanan hastaların sonuçlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmaya 2005-2023 yılları arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde postpartum kanama nedeniyle abdominal packing uygulanan 11 hasta dahil edildi. Veriler tıbbi kayıtlardan toplandı. Birincil sonuç, daha fazla operasyon gerektirmeden abdomino-pelvik packingin etkinliğiydi. İkincil sonuçlar kanama, transfüzyonlar, komplikasyonlar ve hastanede yatış süresini kapsamaktadır. BULGULAR: 11 hastanın hepsine postpartum kanama nedeniyle histerektomi yapıldı ve devam eden kanama nedeniyle abdominal packing uygulan-dı. Postpartum kanamanın ana nedenleri uterus atonisi (%54.5), plasenta previa (%36.4) ve dissemine intravasküler koagülasyon (%9.1) idi. Kullanılan ortalama kompres sayısı 3 idi ve tüm hastalara 1 gün süreyle yerleştirildi. Abdominal packing, histerektomi sonrası tüm vakalarda inatçı kanamayı etkili bir şekilde kontrol altına almıştır. Hastanede yatış süresi median 6 gündü. Tüm hastalara kan transfüzyonu gerekmiştir. En yaygın komplikasyon akciğer ödemiydi (%90.9). Tüm hastalar hayatta kaldı.
SONUÇ: Abdominal packing tekniği, özellikle diğer yöntemler başarısız olduğunda, şiddetli postpartum kanama için hayat kurtarıcı bir girişim olabi-lir. Dikkatli hasta seçimi ve ameliyat sonrası izlem şarttır.

9. 
Tıkayıcı kolon kanseri nedeniyle acil ameliyata alınan hastalarda mortaliteyi öngördüren bir faktör olarak kan üre azotu/albümin oranı
Blood urea nitrogen-to-albumin ratio as a predictor of mortality in patients undergoing emergency surgery for obstructive colon cancer
Ulas Aday, Abdulkadir Akbaş, Hikmet Özesmer, Ömer Serhat Dağ, Ercan Gedik, Ebubekir Gündeş, Hasan Akkoc
PMID: 41992993  PMCID: PMC13059655  doi: 10.14744/tjtes.2026.47780  Sayfalar 292 - 298
AMAÇ: Tıkalı kolon adenokarsinomunda acil cerrahiye başvuran hastalarda mortalite oranları yüksektir. Mortalitenin etiyolojisi çok faktörlüdür ve yüksek prediktif değere sahip parametreler hala gereklidir. Bu çalışmanın amacı, acil cerrahiye başvuran tıkalı kolon kanseri hastalarında kan üre azotu/serum albümin oranı (BAR) ile kısa dönem mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, Ocak 2015 ile Aralık 2024 tarihleri arasında iki üçüncü basamak sağlık merkezinde acil cerrahi uygulanan tıkayıcı kolon adenokarsinomu hastalarını kapsayan retrospektif bir kohort çalışmasıdır. Başlangıç özellikleri, laboratuvar, cerrahi ve klinik veriler elde edil-miştir. Zamana bağlı alıcı işletim karakteristikleri (ROC) analizine göre, tedavi öncesi BAR için optimal kesme değeri 0.68 olarak belirlenmiştir. İlk 30 gün içinde mortalite olan ve olmayan hastaların verileri karşılaştırılmıştır. BAR ile erken mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmak için tek değişkenli ve çok değişkenli Cox regresyon analizi kullanılmıştır.
BULGULAR: Toplam 173 hasta acil cerrahiye alınmış ve 17'si (%9.8) erken mortaliteye gelişmiştir. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, yaş (≥75 yıl), laktat düzeyi, nötrofil sayısı ve BAR≥0.68 (odds oranı, 7.053; %95 güven aralığı, 1,728-28,785; p=0.006) tıkayıcı kolon kanseri nedeniyle acil cerrahi geçiren hastalarda erken mortalite için önemli risk faktörleri olarak belirlendi.
SONUÇ: Acil cerrahi gerektiren tıkanmış kolon kanserinde mortalite yüksektir ve çok faktörlüdür. BAR, maliyet etkin, kolayca ölçülebilir ve erken mortalitenin öngörücüsü olarak yararlıdır.

10. 
Travmatik ve travmatik olmayan faktörlerin neden olduğu anal kanal darlığı için flep cerrahisi sonrası fonksiyonel ve yaşam kalitesi sonuçları: karşılaştırmalı bir analiz
Functional and quality-of-life outcomes following flap surgery for anal canal stenosis caused by traumatic and non-traumatic factors: A comparative analysis
Şahin Kaymak, Şebnem Çimen, Semra Doğan, Sezai Demirbaş
PMID: 41993006  PMCID: PMC13059652  doi: 10.14744/tjtes.2025.76622  Sayfalar 299 - 306
AMAÇ: Anal kanal darlığı, kontinans ve yaşam kalitesini bozan nadir ancak yıkıcı bir durumdur. Postoperatif fibrozis anorektal cerrahi sonrası en sık neden olmaya devam ederken, yüksek enerjili patlama travmaları, yaygın yumuşak doku kaybı, nöromüsküler hasar ve aşamalı yara yönetimiyle karakterize, farklı bir klinik tablo oluşturmaktadır. Anoplasti sonrası uzun dönem fonksiyonel sonuçlara ilişkin veriler, patlama yaralanması geçirmiş hastalarda sınırlıdır. Bu çalışma, hem elektif anorektal cerrahiye bağlı hem de savaşla ilişkili travmaya bağlı anal darlığı olan hastalarda anoplasti sonrası kontinans ve yaşam kalitesi sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladı.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2008-2015 yılları arasında anal darlık nedeniyle anoplasti uygulanan ve en az 12 aylık takibi bulunan hastalar çalışmaya dahil edildi. Kontinans ve yaşam kalitesi, ameliyat öncesi ve 12. ayda Modifiye Wexner ve FIQL (Fecal Incontinence Quality of Life) skorları ile değerlendi-rildi. Sfinkter bütünlüğü endoanal ultrasonografi ile incelendi. İyileşmeyi değerlendirmek için eşleştirilmiş istatistiksel testler ve Cohen’s d etki büyük-lüğü analizi uygulandı. İyi kontinans (Wexner ≤5) ve postoperatif fonksiyonun öngördürücüleri, lojistik ve lineer regresyon modelleri ile belirlendi. BULGULAR: Otuz yedi hasta dahil edilme kriterlerini karşıladı. 27’sinde postoperatif darlık, 10’unda ise patlamaya bağlı pelvik travma mevcuttu. Her iki grup da kontinans ve FIQL skorlarında anlamlı iyileşme gösterdi, ancak, fonksiyonel iyileşme etiyolojiye göre önemli ölçüde farklılık gösterdi: ameliyat sonrası hastalar önemli kazanımlar elde ederken, patlama sonucu yaralanan hastalar, kalıcı nöromüsküler ve fibrotik hasarı yansıtan, sadece mütevazı bir iyileşme elde etti. Travma vakaları daha düşük FIQL skorları (14.7'ye karşı 16.8), daha yüksek kabızlık skorları (8.1'e karşı 7.2) ve artmış fekal inkontinans (20%'ye karşı 11.1%) gösterdi. Sfinkter bütünlüğü ve daha kısa darlık uzunluğu, bağımsız olarak iyi kontinansı öngörürken, patlama mekanizması ve ileri yaş, iyileşmenin azalmasıyla ilişkiliydi.
SONUÇ: Anoplasti, anal stenozda anlamlı fonksiyonel fayda sağlar; ancak, yüksek enerjili travma geçirmiş hastalarda iyileşme önemli ölçüde azalır. Bu bulgular, etiyolojiye dayalı planlama, dikkatli sfinkter değerlendirmesi ve gerçekçi hasta danışmanlığı ihtiyacını vurgulamaktadır.

11. 
Acil serviste travmaya maruz kalan gebe hastalarda gözlem süresinin uzamasını öngören faktörler
Predictors of prolonged observation in pregnant trauma patients in the emergency department
İbrahim Taşkum, Mustafa Bozkurt, Mehmet Selman Çavdar, Mustafa Sabak, Muhammed Hanifi Bademkıran
PMID: 41993007  PMCID: PMC13059638  doi: 10.14744/tjtes.2026.76807  Sayfalar 307 - 314
AMAÇ: Gebelikte travma, fizyolojik adaptasyonlar ve fetal iyilik hâlinin korunması gerekliliği nedeniyle kendine özgü klinik zorluklar oluşturur. Kıla-vuzlar travma sonrası anne ve fetüs için asgari bir izlem süresi önermesine rağmen, gebe travma hastalarında acil serviste uzamış gözlem süresi ile ilişkili faktörler yeterince tanımlanmamıştır. Bu faktörlerin belirlenmesi, klinik karar verme süreçlerinin ve acil servis kaynak kullanımının optimize edilmesine katkı sağlayabilir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohort çalışma, Ocak 2014-Ocak 2024 tarihleri arasında üçüncü basamak bir acil serviste yürütülmüştür. Hastalar acil serviste gözlem süresine göre ≤6 saat ve >6 saat olarak iki gruba ayrılmıştır. Demografik özellikler ve Travma Şiddet Skoru (Injury Severity Score, ISS), gebelik haftası, RhD durumu, travmanın özellikleri ve konsültasyon gereksinimi gibi klinik değişkenler kaydedilmiştir. Uzamış acil servis gözlem süresini etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri yapılmıştır. BULGULAR: Toplam 459 gebe travma hastası analiz edilmiştir ve bunların 238’i (%51.9) acil serviste 6 saatten uzun süre gözlenmiştir. Uzamış gözlem grubundaki hastaların gebelik haftası, ≤6 saat gözlenen hastalara göre anlamlı olarak daha yüksektir (medyan 24 [IQR 15–32] hafta vs. 17 [IQR 11–23] hafta, p<0.001). Çok değişkenli analizde, ISS değerlerindeki artış (OR 1.20; %95 GA 1.08–1.35; p<0.001), artan gebelik haftası (hafta başına OR 1.07; %95 GA 1.04–1.09; p<0.001) ve RhD negatifliği (OR 3.84; %95 GA 1.33–11,14; p=0.013) acil serviste 6 saatten uzun gözlem ile bağımsız olarak ilişkili bulunmuştur. Konsültasyon sayısı tek değişkenli analizde uzamış gözlem ile ilişkili olsa da, çok değişkenli analizde bağımsız bir faktör olarak kalmamıştır.
SONUÇ: Artmış ISS, ilerleyen gebelik haftası ve RhD negatifliği, gebe travma hastalarında acil serviste 6 saatten uzun gözlem süresi ile bağımsız olarak ilişkilidir.

12. 
Çocukluk çağı kazalarının klinik özellikleri ve sosyoekonomik belirleyicileri: Acil servis perspektifi
Clinical characteristics and socioeconomic determinants of unintentional childhood injuries: An emergency department perspective
Fatih Cemal Tekin, Demet Acar, Cüneyt Uğur, Berke Yıldırım, Ibrahim Keş, Mustafa Nurullah Çekiç, Canan Tekin, Ayla Mollaoğlu, Mehmet Gül
PMID: 41992999  PMCID: PMC13059641  doi: 10.14744/tjtes.2026.65814  Sayfalar 315 - 326
AMAÇ: Kazalar, çocuklar arasında dünya genelinde morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerinden biridir ve özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde önemli klinik ve ekonomik yükler oluşturmaktadır. Acil servisler (AS), bu tür olaylar için yalnızca ilk başvuru noktası olmakla kalmayıp, aynı zamanda sağlık hizmetlerine daha büyük ve görünmeyen bir yük oluşturan ölümcül olmayan çocukluk çağı kazalarının da ilk başvuru noktasıdır. Bu çalışmanın temel amacı, acil servise (AS) başvuran kazara çocukluk çağı yaralanmalarının klinik ve sosyoekonomik belirleyicilerini ve öngörücülerini kapsamlı bir şekilde analiz etmektir. Elde edilen bu verilerden yola çıkarak çalışma; sistemik önleme ve müdahale stratejilerini güçlendirmek adına, çok disiplinli ve dört boyutlu bir çerçeveyi kavramsal bir model önerisi olarak sunmaktadır
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, acil servise kaza nedeniyle başvuran hastaları kapsayan prospektif, kesitsel bir çalışmadır. Veriler; demografik, ailevi, sosyoekonomik ve yaralanmayla ilgili değişkenleri içerecek şekilde yapılandırılmış formlar ve dijital tıbbi kayıtlar kullanılarak toplanmıştır. Risk faktörleri, yaralanma mekanizmaları, klinik sonuçlar ve mortalite öngörücüleri arasındaki ilişkileri incelemek için istatistiksel analizler yapılmıştır. BULGULAR: Çocukluk çağı kazalarının en sık nedeni düşmelerdi (%49.8), bunu trafik kazaları (%12.4) izledi. Yaralanmalar en sık evde (%43,6), özellikle mutfak ve bahçelerde meydana gelmişti. Vakaların %62.7’sini erkek hastalar oluşturuyordu. Düşük anne eğitimi, kötü ekonomik durum ve yüksek Yaralanma Şiddet Skoru (ISS) arasında anlamlı ilişki saptandı. Multipl travmalar, 12 yaş ve üzeri çocuklarda ve ayrı ebeveynli olanlarda daha sık görülmekteydi. AS başvurusunda yüksek serum glukoz düzeyi (≥153 mg/dL) ve glukoz/potasyum oranı (≥39.48) mortalitenin potansiyel öngörücüleri olarak belirlendi (p<0.001). Multipl travma, abdominal ve torasik travma ile yüksek ISS artmış mortalite ile ilişkili bulundu.
SONUÇ: Serum glukozu gibi klinik öngörücüler kullanılarak yüksek riskli hastaların erken tespiti tedavi sonuçlarını iyileştirebilir. Ayrıca, acil serviste baş, üst ve alt ekstremite yaralanmalarının sık görülmesi, bu bölgelerin olası yaralanmalar açısından dikkatle incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Abdominal yaralanmaların kötü klinik sonuçları öngörmedeki rolü dikkate alındığında, torasik ve abdominal yaralanmaların birlikte görülme eğilimi ve abdominal travmaya sahip hastalarda çoklu travma prevalansının yüksekliği, abdominal yaralanması tespit edilen çocuklarda diğer sistemlerin detaylı değerlendirilmesini ve farklı klinik izlem ve takibi gerektirdiğini göstermektedir. Çocukluk çağı kazaları, sonuçları potansiyel olarak önlenebilir olan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Klinik, sosyoekonomik ve çevresel faktörleri ele alan çok disiplinli ve sistematik önleme stratejileri, bu tür yara-lanmaların hem insidansını hem de şiddetini azaltmak açısından önemini korumaktadır. Bu çalışmada, elde edilen klinik ve sosyoekonomik bulgular ışığında önerilen görev gücü odaklı çok disiplinli yaklaşım, çocukluk çağı yaralanmalarının yönetiminde sistematik ve etkin bir iyileştirme sağlayabilir

13. 
Epididimo-orşit ile testiküler torsiyonun ayırıcı tanısında immatür granülosit ve nötrofil/ lenfosit oranının tanısal değeri
Diagnostic Value of immature granulocytes and neutrophil-to-lymphocyte ratio in differentiating epididymo-orchitis from testicular torsion
Özgür Dikme, Ozlem Dikme, Abdurrahman Tünay, Erdem Kurt, Hüseyin Aytaç Ateş
PMID: 41992990  PMCID: PMC13059636  doi: 10.14744/tjtes.2026.33071  Sayfalar 327 - 334
AMAÇ: Testis torsiyonu önemli bir ürolojik acil durumdur ve erken teşhis çok önemlidir. Bu çalışmada, akut skrotum ile başvuran hastalarda epididimo-orşit ve testiküler torsiyonun ayırıcı tanısında hematolojik parametrelerin, özellikle immatür granülosit (IG) düzeyinin tanısal değerini değerlendirmek amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohort çalışmasına, Ocak 2020–Aralık 2024 tarihleri arasında akut skrotal ağrı nedeniyle başvuran ve Doppler ultrasonografi veya cerrahi eksplorasyon ile tanısı doğrulanan 301 erkek hasta dahil edildi. Hastalar epididimo-orşit (n=200), testiküler torsiyon (n=37) ve kontrol (n=64) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Tam kan sayımı parametreleri (lökosit, nötrofil, lenfosit, trombosit, IG, NLR, PLR) değerlendirildi. Gruplar arası karşılaştırmalar Kruskal–Wallis ve Dwass–Steel–Critchlow–Fligner testleri ile yapıldı. ROC analizi ile AUC, duyarlılık ve özgüllük değerleri hesaplandı. Yaşa göre düzeltilmiş çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile bağımsız belirteçler tanımlandı.
BULGULAR: Epididimo-orşit grubunda NLR (cut-off=2.19, AUC=0.644, p<0.001) ve IG düzeyleri (cut-off=0.06, AUC=0.590, p=0.011) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Torsiyon grubunda hiçbir parametre anlamlı ayırt edici değer göstermedi. Epididimo-orşit ile torsiyon karşılaştırmasında ise NLR (AUC=0.781, p<0.001) ve IG (AUC=0.730, p<0.001) en yüksek tanısal performansa sahipti. Lojistik regresyon analizinde NLR (OR=1.17, 95% GA 1.05–1.31, p=0.005) ve IG (OR=2.26, 95% GA 1.10–4.63, p=0.027) epididimo-orşitin bağımsız belirteçleri olarak bulundu.
SONUÇ: İmmatür granülosit sayısı ve NLR, akut skrotumda epididimo-orşit ile testiküler torsiyonun ayırıcı tanısında yararlı hematolojik biyobelirteçlerdir. Bu kolay erişilebilir parametrelerin klinik değerlendirme ve görüntüleme yöntemlerine eklenmesi, tanısal doğruluğu artırabilir ve acil serviste hızlı karar vermeyi destekleyebilir.

14. 
Türkiye'de 6 Şubat depreminde üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen hastaların retrospektif olarak incelenmesi
A retrospective review of patients admitted to a tertiary intensive care unit following the February 6th earthquake in Türkiye
Harun Özmen, Serkan Dogru, Bahar Aydınlı, Mehlika Kuşvuran Kurtay, Erdi Hüseyin Erdem, Çiğdem Yalçın, Dogac Oksen
PMID: 41992991  PMCID: PMC13059629  doi: 10.14744/tjtes.2025.38448  Sayfalar 335 - 343
AMAÇ: Türkiye'de 2023 yılında meydana gelen Kahramanmaraş depremi 14 milyon insanı etkilemiştir. Deprem 53.537 kişinin ölümüne ve 100.000'den fazla yaralının geride kalmasına neden olmuştur. Bu tür büyük afetlerde, sahada ilk müdahaleyi takiben gelişmiş yoğun bakım ünitesine sahip hastanelerde komplike tedavi süreçlerinin hızla başlatılması çok önemlidir. Bu çalışmada, depremden etkilenen ve 3. seviye yoğun bakım ünitemize kabul edilen hastaların travma türlerini, ilişkili cerrahi ve tıbbi tedavilerini retrospektif olarak analiz etmeyi planladık. Sonuç olarak, sağlık kurumlarında doğal afetlere yönelik hazırlıklar ve yoğun bakım ünitesindeki tedavi stratejileri hakkında ileriye dönük yapılacak planlamalara ilham olmayı amaçladık
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif tek merkezli çalışma, Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin üçüncü basamak yoğun bakım ünitesin-de tedavi gören hastaların klinik bilgilerinin toplandığı bir çalışmadır. Hastaların demografik verileri, hastaneye geliş zamanı, hastanede kalış süresi, tam kan sayımı, kreatin kinaz, miyoglobin, albümin düzeyleri, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, APACHE II skoru, travma tipi, ezilme sendro-mu, akut böbrek hasarı varlığı, cerrahi girişim, cerrahi tipleri, renal replasman tedavisi, kan transfüzyonu, sıvı tedavisi, beslenme desteği, mekanik ventilasyon ihtiyacı, psikiyatrik destek, hiperbarik oksijen tedavisi, mortalite, başka bir hastaneye sevk edilme durumları kaydedildi.
BULGULAR: Bu çalışmaya %53.8'i kadın olan ve yaş ortalaması 49.93 olan 80 hasta dahil edilmiştir. Mortalite oranı %22.5 olup ortalama yaş daha yüksektir, aynı şekilde lenfosit sayısı da anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Mortalite grubunda renal replasman tedavisi alan hasta yüzdesi sağ kalan gruba göre daha yüksekti. (p=0.035) Ölen hastaların 13'ünde akut böbrek hasarı mevcuttu ve 11 hasta ilk beş gün içinde öldü. Mekanik ven-tilasyon ve total parenteral beslenme uygulanan hastalar ölüm grubunda daha yaygındı.
SONUÇ: Üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde takip edilen travma hastalarında ileri yaş, total parenteral beslenme, renal replasman tedavisi ve mekanik ventilasyon varlığı mortalite için prediktör olarak bulunmuştur.

15. 
Perianal apseler için tedavi yöntemi seçimi: yatak başında mı ameliyathanede mi? tek merkezli, retrospektif çalışma
Treatment method selection for perianal abscesses: bedside or operating room? a single center, retrospective study
Feyyaz Gungor, Hüseyin Kılavuz, Nejdet Yıldız, Murat Demir, Ali Bekraki, Serkan Sari, Idris Kurtulus
PMID: 41993002  PMCID: PMC13059632  doi: 10.14744/tjtes.2025.70776  Sayfalar 344 - 350
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı perianal apse tedavisinde müdahale tipinin (yatak başı, ameliyathane insizyon ve drenaj) klinik sonuçlar üzerine etkisini değerlendirmek ve müdahale tipinin belirlenmesinde etkili olabilecek prediktif faktörleri saptamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kriptoglandüler perianal apse nedeniyle insizyon ve drenaj (İ&D) uygulanan 213 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar müdahale türüne göre "yatak başı I&D" ve "ameliyathane I&D" gruplarına ayrıldı. Demografik özellikler, laboratuvar değerleri, apse boyutu, erken komplikasyonlar ve uzun vadeli fistül gelişimi karşılaştırıldı. Beyaz kan hücresi (WBC), C-reaktif protein (CRP) ve apse boyutu için cut-off değeri belirlemek amacıyla ROC analizi yapıldı; ardından bu parametreler üzerinde lojistik regresyon analizleri yapıldı.
BULGULAR: WBC, CRP düzeyleri ve apse boyutu, ameliyathane grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek bulundu (p<0.001). ROC analizine göre belirlenen cut-off değerleri; WBC için 14.68×10⁹/L, CRP için 55.7 mg/L ve apse boyutu için 29.5 mm olarak tespit edildi. Univar-yant regresyon analizinde CRP istatistiksel anlamlılığını kaybederken, çok değişkenli analizde WBC ve apse boyutunun müdahale yerini belirlemede bağımsız prediktif faktörler olduğu saptandı. Uzun dönem takipte, fistül gelişimi ameliyathane grubunda anlamlı olarak daha sık gözlendi (p=0.002). SONUÇ: WBC düzeyi ve apse boyutu, perianal apse tedavisinde müdahale türüne karar vermede değerli öngörücüler olabilir. Yatak başı İ&D düşük riskli vakalarda güvenle gerçekleştirilebilirken, yüksek inflamatuar belirteçleri ve büyük apse boyutu olan hastalarda ameliyathane müdahalesi tercih edilmelidir.

16. 
Çocuklarda dalak travmalarının yönetimi
Management of pediatric splenic trauma
Serdest Teğin, Erol Basuguy, Serkan Arslan, Bahattin Aydoğdu, Mehmet Hanifi Okur, Murat Kemal Çiğdem
PMID: 41992987  PMCID: PMC13059627  doi: 10.14744/tjtes.2026.05888  Sayfalar 351 - 358
AMAÇ: Dalak travmalı hastaların yönetim ve tedavi süreçlerini sunmayı, nonoperatif tedavi yönetimini tartışmayı ve deneyimlerimizi paylaşmayı amaçlıyoruz.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2010 ile Aralık 2019 tarihleri arasında dalak travması nedeniyle hastaneye yatırılan 244 hasta çalışmaya dahil edildi ve retrospektif olarak analiz edildi.
BULGULAR: Acil servise başvuran ve çocuk cerrahisi ile konsülte edilen travma hastalarının %22'sinde dalak yaralanması mevcuttu. Dalak ya-ralanmasının en sık nedeni düşme (%60) idi. Hastaların %43'ü okul çağındaydı. Hastaların %90'ında evre 1-2-3 dalak yaralanması vardı. Başvuru anında ortalama yaş 7.90, ortalama hematokrit 32, ortalama hemoglobin 10,90 idi. Hastaların %29'una transfüzyon yapıldı. Hastaların %45.9'unda ek yaralanma vardı ve en sık yaralanan organ akciğerdi. Ortalama hastanede kalış süresi 6,03 gündü. 5 hastada mortalite, 5 hastada ise morbidite görüldü. Kan basıncı ve idrar çıkışı ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı. (p<0.05) Trombosit/lenfosit oranı, kan transfüz-yonu, hemoglobin ve GCS ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu. (p<0.001) GCS, hastanede kalış süresi, nötrofil sayısı ve ek yaralanma arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. (p<0.001) Laktat ve kan transfüzyonu ile GKS arasında yüksek düzeyde negatif korelasyon olduğu görüldü. (sırasıyla r=-0,610 ve r=-0,645) Laktat ile ek yaralanma için yapılan ROC analizinde laktat cut off değeri 1,9'da duyarlılık %58, özgüllük %83 olarak belirlendi.
SONUÇ: Dalak yaralanmalı hastalara ameliyatsız tedaviyi hem mortaliteyi, hem morbiditeyi hem de maliyeti azalttığı için öneriyoruz. Hastaların tedavi yönetimi bilimsel olarak standardize edilmelidir.

17. 
Yetişkinlerde nondeplase veya minimal deplase distal radius kırıklarının yönetimi: Sirküler alçı ile plaster splint uygulaması arasındaki immobilizasyon karşılaştırması
Management of undisplaced or minimally displaced distal radius fractures in adults: immobilization with circumferential casting versus plaster splinting
İbrahim Faruk Adıgüzel, Hünkar Çağdaş Bayrak, Mahircan Demir, Mehmet Faruk Catma, Nebi Barış Öztürk
PMID: 41993000  PMCID: PMC13059634  doi: 10.14744/tjtes.2025.69568  Sayfalar 359 - 366
Yetişkinlerde nondeplase veya minimal deplase distal radius kırıklarının yönetimi: Sirküler
alçı ile plaster splint uygulaması arasındaki immobilizasyon karşılaştırması
AMAÇ: Distal radius kırıkları, erişkinlerde en sık görülen kırıklar arasında yer almakta olup, büyük bir kısmı stabil, kaymamış veya minimal kaymış özellik göstermektedir. Bu çalışma, stabil distal radius kırıklarının konservatif tedavisinde kullanılan kısa kol dairesel alçı ve volar splint uygulamalarının klinik ve radyolojik etkinliğini karşılaştırmayı; ayrıca, bu iki yöntemin komplikasyon oranları, hasta konforu ve uygulanabilirliği üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2020 ile Ocak 2024 tarihleri arasında, iki farklı hastanenin acil servislerinde tanı alan stabil, kaymamış veya minimal kaymış distal radius kırığı olan hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. Kırıkların stabilitesi Lindstrom kriterlerine göre değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen 170 hastadan 88’ine kısa kol dairesel alçı, 82’sine ise volar splint uygulandı. Her iki grup da dört hafta boyunca immobilize edildi ve hastalar altı ay süreyle takip edildi. Radyolojik ölçümler (radial yükseklik, radial inklinasyon, palmar tilt ve eklem yüzeyi basamağı) düzenli aralıklarla değerlendirildi. Klinik ve fonksiyonel sonuçlar, Quick Disabilities of the Arm, Shoulder, and Hand (qDASH) ve Patient-Rated Wrist Evaluation (PRWE) ölçekleri ile belirlendi. Komplikasyon oranları ve hasta memnuniyeti de karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplamda 170 hasta (ortalama yaş: 46.9±11.4 yıl) çalışmaya dahil edildi. Radyolojik parametreler açısından alçı ve splint grupları arasında başlangıç ve altı aylık takiplerde anlamlı bir fark tespit edilmedi (p>0.05). Klinik ve fonksiyonel değerlendirmelerde qDASH ve PRWE skorları her iki grupta benzerdi (p>0.05). Komplikasyon oranları açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı (alçı grubu %5.7, splint grubu %4.8; p>0.05). Splint grubu, uygulama kolaylığı ve hasta konforu açısından avantaj sağladı.SONUÇ: Stabil distal radius kırıklarının konservatif tedavisinde kısa kol dairesel alçı ve volar splint uygulamaları benzer klinik ve fonksiyonel sonuçlar sunmaktadır. Bununla birlikte, volar splint uygulaması, acil servislerde uygulama kolaylığı ve hasta memnuniyeti açısından etkili bir alternatif olarak değerlendirilebilir.

18. 
Kalça kırıklı hastalarda kırık tipine ve kontrol grubuna göre D vitamini, PTH ve kemik metabolizması belirteçlerinin karşılaştırılması
Comparison of vitamin D, parathyroid hormone (PTH), and bone metabolism markers in hip fracture patients by fracture type and control group
Bahattin Kemah, Mehmet Salih Söylemez, Samet Erinç, Korhan Ozkan, Oguz Poyanli
PMID: 41993003  PMCID: PMC13059643  doi: 10.14744/tjtes.2025.71736  Sayfalar 367 - 373
AMAÇ: D vitamini, kalsiyum ve kemik metabolizması belirteçleri iskelet sağlığında kritik bir rol oynamaktadır; ancak bu parametrelerin farklı kalça kırığı tipleriyle ilişkisi net değildir. Bu çalışmada, femur boyun kırığı (FBK) ve intertrokanterik femur kırığı (İTFK) olan yaşlı hastalarda serum 25(OH) D vitamini, kalsiyum, paratiroid hormon (PTH), alkalen fosfataz (ALP), fosfor, total protein ve albümin düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmaya 65 yaş ve üzerindeki toplam 375 hasta dahil edilmiştir; bunların 117’si intertrokanterik femur kırığı (İTFK), 97’si femur boyun kırığı (FBK) ve 161’i kontrol grubunu (koksartroz/gonartroz) oluşturmaktadır. Serum biyokimyasal parametreleri standart laboratuvar yöntemleri ile analiz edilmiştir. Kırıklar, iki bağımsız gözlemci tarafından AO/OTA sınıflamasına göre değerlendirilmiş ve gözlemciler arası uyum değerlendirilmiştir. Gözlemciler arası uyum Cohen’s kappa katsayısı ile analiz edildi (κ=0.89). Gruplar arasındaki karşılaştırmalarda tek yönlü ANOVA ve post hoc Bonferroni testleri kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir.
BULGULAR: D vitamini düzeyleri hem İTFK hem de FBK gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.01), ancak İTFK ve FBK grupları arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Benzer şekilde, kalsiyum, total protein, ve albümin düzeyleri kırık gruplarında kontrollerden daha düşük bulunurken (p<0.01), PTH düzeyleri kırık hastalarında anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p=0.001).
SONUÇ: D vitamini ve kalsiyum eksikliklerinin kalça kırığı riskini artırdığı, ancak kırık paternini belirlemediği görülmüştür. Bu bulgular, kalça kırığı hastalarında metabolik eksikliklerin ameliyat öncesi değerlendirilmesi ve ameliyat sonrası düzeltilmesinin önemini vurgulayarak, sistemik biyokimyasal parametrelerin kapsamlı kırık riski değerlendirmesinde vurgulanması gerektiğini düşündürmektedir.

19. 
Dirsek terrible triad yaralanmalarında koronoid fiksasyonuna yönelik cerrahi stratejiler: Tight-rope ve vida fiksasyonunun karşılaştırmalı analizi
Surgical strategies for coronoid fixation in terrible triad elbow injuries: A comparative analysis of Tight-Rope and screw fixation
Zafer Güneş, Eralp Erdoğan
PMID: 41992988  PMCID: PMC13059650  doi: 10.14744/tjtes.2026.15591  Sayfalar 374 - 381
AMAÇ: Dirseğin “terrible triad” yaralanması; dirsek subluksasyonu veya dislokasyonu, lateral ulnar kollateral ligament (LUCL) yırtığı ve eşlik eden radius başı ile koronoid kırıklarını içeren kompleks bir yaralanma paternini ifade eder. Bu çalışma, kliniğimizde cerrahi olarak tedavi edilen terrible triad yaralanmalı hastalarda, koronoid kırıklarının vida fiksasyonu veya tight-rope tekniği ile tedavi edildiği hastaların klinik sonuçlarını değerlendir-meyi ve karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük kohort çalışmasına, Ocak 2017 ile Aralık 2023 tarihleri arasında “terrible triad” yaralanması nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan hastalar dâhil edilmiştir. Regan–Morrey tip 2 veya 3 koronoid kırığı bulunan ve Tight-Rope tekniğiyle tedavi edilen hastalar Tight-Rope grubuna, vida fiksasyonu ile tedavi edilenler ise Vida grubuna ayrılmıştır. Demografik özellikler ile birlikte 3., 6. ve 12. aylarda ölçülen ha-reket açıklığı (ROM), görsel analog skala (VAS) ve QuickDASH skorları analiz edilmiştir. Tip 1 kırığı olanlar, medial kollateral bağ (MCL) yaralanması bulunanlar, 12 aydan kısa takip süresi olanlar ve sistemik enfeksiyon öyküsü bulunan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır.
BULGULAR: Yirmi dokuz hasta çalışmaya dâhil edildi (11 Tight-Rope, 18 Vida). Üç, altı ve on iki aylık değerlendirmelerde iki grup arasında Qu-ickDASH, ROM ve VAS skorları açısından anlamlı bir fark saptanmadı. LUCL rekonstrüksiyonları dışlanıp yalnızca LUCL tamiri yapılan hastalar incelendiğinde (8 Tight-Rope, 13 Vida), istatistiksel olarak anlamlı tek bulgu, vida grubunda 12. ay QuickDASH skorunun daha düşük olmasıydı. Komplikasyonlar arasında yüzeyel selülit (1 Tight-Rope, 2 Vida) ve heterotopik ossifikasyon (2 Tight-Rope, 3 Vida) yer aldı; tümü konservatif olarak tedavi edildi. Post-hoc güç analizi, 12. ay QuickDASH, VAS ve dirsek ROM değerlerine göre (etki büyüklüğü d=0.77 ve α=0.05), sırasıyla %77, %71 ve %74 güç gösterdiği görülmüştür.
SONUÇ: Bu çalışmanın bulguları, her iki tekniğin genel fonksiyonel sonuçlarının benzer olduğunu göstermektedir. Elde edilen sonuçlar, koronoid fiksasyonunun rutin olarak uygulanmasının gerekliliğini sorgulayan güncel literatürle uyumludur ve hasta bazlı, patolojiye özgü cerrahi karar verme süreçlerinin önemini vurgulamaktadır.

20. 
Posterior malleol kırıklarında plak ve vida fiksasyonunun uzun dönem ayak bileği osteoartriti açısından karşılaştırılması: Bartoníček tabanlı kohort çalışması
Plate versus screw fixation and long-term ankle osteoarthritis in posterior malleolar fractures: A Bartoníček-based cohort study
Ali Can Koluman, Nezih Ziroglu, Altuğ Duramaz, Tuna Koçoğlu, Emre Baca, Cemal Kural
PMID: 41993008  PMCID: PMC13059639  doi: 10.14744/tjtes.2026.97052  Sayfalar 382 - 391
AMAÇ: Posterior malleol kırıkları, ayak bileği kırıklarında stabilite ve eklem uyumunun sağlanmasında kritik bir rol oynar. Plak ve vida tespiti yaygın olarak kullanılmakla birlikte, mevcut literatür ağırlıklı olarak kısa dönem fonksiyonel sonuçlar ve redüksiyon kalitesine odaklanmıştır. Posterior mal-leol fiksasyon yönteminin uzun dönem posttravmatik ayak bileği osteoartriti üzerine etkisi, özellikle kırık morfolojisi ile ilişkisi açısından yeterince araştırılmamıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohort çalışmaya, 2015-2021 yılları arasında posterior malleol kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanmış ve en az 36 ay radyolojik takibi bulunan 91 erişkin hasta dahil edildi. Hastalar posterior buttress plak fiksasyonu (n=42) veya posteroanterior vida fiksas-yonu (n=49) ile tedavi edildi. Ayak bileği osteoartriti Van Dijk sınıflamasına göre değerlendirildi. Kırık morfolojisi Bartoníček sınıflaması kullanılarak belirlendi. Fonksiyonel sonuçlar American Orthopaedic Foot and Ankle Society (AOFAS) skoru, Olerud–Molander Ankle Score (OMAS) ve ayak bileği eklem hareket açıklığı (Prasad sınıflaması) ile değerlendirildi. Fiksasyon yöntemi ile sonuçlar arasındaki bağımsız ilişkiyi değerlendirmek amacıyla çok değişkenli regresyon analizleri yapıldı.
BULGULAR: Yaş, vücut kitle indeksi, takip süresi, kırık morfolojisi ve açık kırık varlığına göre yapılan düzeltmeler sonrası, vida fiksasyonu plak fiksasyonuna kıyasla anlamlı derecede daha yüksek ayak bileği osteoartriti şiddeti ile ilişkili bulundu (OR=11.22; %95 GA 2.17–58.04; p=0.004). Ancak geniş güven aralığı, etkinin kesin büyüklüğü konusunda belirgin istatistiksel belirsizlik olduğunu göstermektedir. Osteoartrit sonucunun ikili olarak değerlendirildiği duyarlılık analizinde de benzer sonuçlar elde edildi. Alt grup analizlerinde, vida fiksasyonu ile artmış osteoartrit riski arasındaki ilişkinin özellikle kompleks kırık paternlerinde (Bartoníček tip 3-4) daha belirgin olduğu görüldü. Plak fiksasyonu uygulanan hastalarda AOFAS ve OMAS skorları anlamlı derecede daha yüksek olup, uzun dönem takipte ayak bileği eklem hareket açıklığı daha iyi bulundu. Artan Van Dijk osteoartrit dereceleri ile fonksiyonel sonuçlar arasında güçlü bir olumsuz ilişki saptandı.
SONUÇ: Posterior buttress plak fiksasyonu, vida fiksasyonuna kıyasla uzun dönem posttravmatik ayak bileği osteoartriti riskinin daha düşük olması ve daha iyi fonksiyonel sonuçlar ile ilişkili bulunmuştur. Bu ilişkinin özellikle kompleks posterior malleol kırık paternlerinde daha belirgin olduğu gözlenmiş olup, uzun dönem eklem korunumu açısından kırık morfolojisi ve fiksasyon stratejisinin önemini vurgulamaktadır.

21. 
Migrenin Sürüş Güvenliği, Alışkanlıkları ve Risk Algısı Üzerindeki Etkileri
The Effects of Migraine on Driving Safety, Habits, and Risk Perception
Hamit Genç, Reza Ghouri, Asena Ayça Özdemir, Aynur Özge, Pınar Yalınay Dikmen, Esme Ekizoğlu, Ergun Uc, Bahar Taşdelen, Hayrunnisa Bolay, Betül Baykan
PMID: 41992992  PMCID: PMC13059653  doi: 10.14744/tjtes.2026.47718  Sayfalar 392 - 401
Amaç
Bu çalışma, migrenli bireylerin sürüş alışkanlıklarını ve hastaların güvenlik stratejilerine uyumunu değerlendirerek migrenin sürüş üzerindeki çok boyutlu etkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntemler
Bu çok merkezli, hastane tabanlı, kesitsel çalışma Mayıs-Temmuz 2024 tarihleri arasında yürütülmüştür. 18-65 yaş aralığında, araç kullanma öyküsü olan migrenli gönüllüler, onamları alındıktan sonra çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik özelliklerini, bireysel sürüş deneyimlerini, sürüş tercihlerini ve alışkanlıklarını değerlendirmek için Sürüş Alışkanlığı Anketi'nden uyarlanan bir form kullanılarak detaylı yüz yüze görüşmeler yapılmıştır. Son olarak, araç kullanmanın hastaların yaşam kalitesi üzerindeki etkisi Baş Ağrısı Etki Testi-6 (HIT-6) kullanılarak değerlendirilmiştir.
Sonuçlar
Çalışmamızda değerlendirilen 2548 hastanın 1333'ünün araç kullanma deneyimi vardı; sürücülerin ortalama yaşı 36,7±9,5 yıldı ve %64,4'ü kadındı. Migrenli hastalar yaklaşık olarak haftanın 4,86 günü araç kullanırken; katılımcıların %64,1'inin 10 yıldan fazla sürüş deneyimi vardı. Hastalar genel olarak güvenlik önlemlerine uyuyorlardı: Katılımcıların %92,2'si her zaman emniyet kemerini takıyordu ve %85,2'si araç kullanmadan önce düzenli olarak dikiz aynalarını kontrol ediyordu. Hastaların %28,8'i her zaman sürücü olmak istiyordu ve %26,3'ü trafik akışının aksine hız sınırının üzerinde araç kullanıyordu. Sık araç kullanma davranışı, daha yüksek sürüş hızları ve kendilerini daha iyi sürücü olarak algılama eğilimiyle ilişkili ortak faktörler erkek cinsiyet, sigara ve alkol kullanımı, daha uzun süreli araç kullanma deneyimi ve düşük HIT-6 skoru idi. Migrenli sürücülerde ortalama HIT-6 puanı, 62,2±7,1 idi.
Sonuç
Bulgularımız, migrenin sürüş sıklığını, hız tercihlerini ve öznel sürüş güvenini etkileyerek sürüş davranışlarını şekillendirdiğini ve bunun klinik değerlendirmelerde dikkate alınması gerektiğini göstermektedir.

OLGU SUNUMU
22. 
Unilateral hipoglossal sinir paralizisinde illiyet bağı ve maluliyet değerlendirmesi: Olgu sunumu
Assessment of causality and impairment following unilateral hypoglossal nerve paralysis: A case report
Emre Nuri Igde, Zuhal Ozluoglu Igde, Burak Tastekin, Ramazan Akcan, Aysun Balseven Odabasi
PMID: 41993004  PMCID: PMC13059631  doi: 10.14744/tjtes.2025.73307  Sayfalar 402 - 407
Hipoglossal sinir paralizisi klinikte ve adli travmatolojide nadir görülen bir durumdur. Sinir hasarı etiyolojisinde travma, malignite, otoimmünite ve cerrahi komplikasyonlar gibi çeşitli nedenler bulunmaktadır. Sinir paralizisine bağlı semptom ve klinik bulgular erken dönemde veya gecikmiş olarak gözlenebilir. Bu yazıda trafik kazası sonucu servikal 3.vertebrasında fraktür gelişen 44 yaşındaki kadın bir olgu sunuldu. Anterior cerrahi yaklaşımla servikal vertebrada iki segmentte anterior plak ile enstrümantasyon yapılmıştır. Disfaji ve yutma şikayetleri gelişen hasta maluliyet açısından tarafımızca değerlendirildi. Fizik muayenede, dil sol yarısında atrofi ve asimetrik görünüm tespit edildi. Nötral pozisyonda dil apeksinde sağ deviasyon ve fasikülasyon görüldü. Kaza sonrası 22. ayda gerçekleştirilen elektromiyografide sağ hipoglossal sinirde kronik aksonal hasar tespit edildi. Hastadaki semptom ve bulguların, trafik kazasıyla illiyet bağının olduğu değerlendirildi. Cerrahi işlem ve postoperatif dönemde gelişen ödemin bulguları şiddetli olduğu düşünüldü. Hastada dil paralizisine bağlı fonksiyonel kaybın kalıcı olduğu ve gelişen dil paralizisinin Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik hükümlerine göre hastada %25 engel oranına neden olduğu belirlendi. Bu olgu sunumunda, servikal travma sonrası gelişen gecikmiş izole hipoglossal sinir paralizisinin tanısal, prognostik ve medikolegal değerlendirmesindeki zorlukların tartışılmasıyla birlikte sinir hasarının etiyolojisi, prognozu ve illiyet bağının belirlenmesinde kapsamlı ve multidisipliner yaklaşımın öneminin vurgulanması amaçlandı.

23. 
Motosiklet kazası sonrası kadın hastalarda görülen pelvik ve genital travma: İki olgu sunumu ve literatür incelemesi
Pelvic and genital trauma in female motorcycle accident patients: A report of two cases and literature review
Ayşe Topcu Akduman, Pınar Koç Tiske, Özhan Özdemir
PMID: 41992997  PMCID: PMC13059637  doi: 10.14744/tjtes.2025.62526  Sayfalar 408 - 411
Amaç: Bu çalışmanın amacı, motosiklet kazası sonrası gelişen pelvik kırıklara eşlik eden genitoüriner yaralanmaların klinik seyrini değerlendirmek ve bu travmalar konusunda farkındalık oluşturmaktır. Ayrıca, acil sağlık hizmetlerinde bu tür yaralanmaların tanı ve tedavi sürecine dair dikkat çekilmesi amaçlanmıştır.

Gereç ve Yöntem: Bu olgu sunumunda, motosiklet kazası sonrasında pelvik kırık ve genitoüriner yaralanma gelişen iki genç kadın hastanın klinik süreci detaylı şekilde aktarılmıştır. Olgular, travmanın şiddeti, eşlik eden yaralanmalar, uygulanan görüntüleme yöntemleri, cerrahi girişimler ve tedavi yaklaşımları açısından karşılaştırılmıştır.

Bulgular: İlk olguda, yüksek enerjili travmaya bağlı olarak anterior vajinal duvar, klitoris ve mesane boynunda ciddi yumuşak doku hasarı ve aktif kanama ile seyreden kompleks bir pelvik kırık mevcuttu. Hastaya acil dış fiksasyon uygulanmış, ancak gelişen çoklu organ yetmezliği nedeniyle hasta kaybedilmiştir. İkinci olguda ise daha yüzeyel karakterde, konservatif yöntemlerle takip edilen mons pubis bölgesinde yüzeyel laserasyon ve pelvik kırık izlenmiş, hasta komplikasyonsuz şekilde tamamen iyileşmiştir.

Sonuç: Kadın travma hastalarında ayrıntılı genital muayenenin atlanmaması, multidisipliner yaklaşımın benimsenmesi ve cerrahi müdahalenin zamanında yapılması hayat kurtarıcı olabilir. Bu olgu sunumu, motosiklet kazalarına bağlı olarak kadınlarda gelişen pelvik ve genitoüriner yaralanmalara dair literatürdeki sınırlı bilgi birikimine önemli katkı sağlamaktadır ve benzer olguların yönetimine yönelik farkındalığı artırmayı hedeflemektedir.

LookUs & Online Makale