| DENEYSEL ÇALIŞMA | |
| 1. | Deneysel superior mezenterik arter iskemi/reperfüzyon modelinde salisilaldehitten türetilmiş 1,2,3 triazol bileşiğinin lokalize ve sistemik organ hasarı üzerindeki etkisi Impact of the 1,2,3-triazole compound derived from salicylaldehyde on localized and systemic organ injury in an experimental superior mesenteric artery ischemia/reperfusion model Uğur Kesici, Sevgi Kesici, Ayse Tan, Yahya Kaan Karatepe, Cumaali Demirtaş, Kubra Bozali, Mehmet Guray Duman, Tamer Imamoglu, Eray Metin Guler, Mert Somay, Sezen Koyuncu, Zeynep Bilge Yavuz, Ahmet Furkan Mazlum, Ali DurmusPMID: 41789742 doi: 10.14744/tjtes.2025.26900 Sayfalar 109 - 117 AMAÇ: Farklı moleküllerin iskemi/reperfüzyon (I/R) hasarını önlemede etkili olduğunu gösteren birçok çalışmaya rağmen, en etkili tedavi yöntemi henüz bilinmemektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada 28 erkek Sprague sıçanı kullanılmıştır. Sıçanlar, her grupta yedi sıçan olacak şekilde dört eşit gruba ayrılmıştır. Gruplar; Grup S (Sham), Grup C (Kontrol), Grup E (Etanol), Grup T (Triazol). Grup S hariç tüm gruplardaki sıçanların superior mezenterik arterleri açığa çıkarılıp vasküler klemp ile kapatılmış ve 1 saat boyunca iskemi oluşturulmuştur. Oksidatif stres parametreleri, iskemi belirteçleri ve organ fonksiyonlarını gösteren biyokimyasal testler incelenmiştir. BULGULAR: Grup T ortalama Total antioksidan seviye (TAS) değeri Grup C ve E’ye göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek, Grup S’ye göre anlamlı düzeyde düşük tespit edildi (p=0.001). Grup T ortalama Total oksidan seviye (TOS) değeri Grup C ve E’ye göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük, Grup S’ye göre anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0.001). Grup T ortalama Oksidatif stres indeksi (OSI) değeri Grup C ve E’ye göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük, Grup S’ye göre yüksek olmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (Sırasıyla; p=0.002, p<0.001, p=0.721). Grup T ortalama skemi modifiye albümin (İMA) değeri Grup C ve E’ye göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük, Grup S’ye göre anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0.001). Grup T ortalama Malendialdehit (MDA) değeri Grup C ve E’ye göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük, Grup S’ye göre anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0.001). SONUÇ: Bu çalışma, salisilaldehitten türetilmiş 1,2,3-triazol bileşiğinin iskemi/reperfüzyon hasarı üzerindeki etkisine ilişkin ilk araştırmayı temsil etmektedir. Bu çalışmanın bulguları, 1,2,3-triazol bileşiğinin deneysel İ/R hasarının önlenmesini veya tedavisini önemli ölçüde artırdığına dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Kapsamlı deneysel ve klinik araştırmalarla desteklenen triazol türevinin İ/R hasarının tedavisi ve önlenmesi için uygulanabilir bir tedavi seçeneği sunabileceğini savunuyoruz. Triazolün, özellikle alternatif yöntemlerle çözündürüldüğünde gelişmiş koruyucu özelliklere sahip olması beklenmektedir. |
| 2. | Sıçanlarda alt ekstremite iskemi-reperfüzyon hasarı sırasında hidroksitirozolün eritrosit deformabilitesi üzerindeki koruyucu etkilerinin araştırılması Investigation of the protective effects of hydroxytyrosol on erythrocyte deformability during hind limb ischemia-reperfusion injury in rats Hakan Kartal, Şahin Kaymak, Rahman Şenocak, Ertan Demirdaş, Tuna Demirkıran, Tayfun Özdem, Gökhan Erol, Faruk Metin Çomu, Başak Yavuz, Elif Ertaş, Muharrem Emre Özdaş, Işıl Özdaş, Alperen Kutay Yildirim, Yigit Tokgoz, Veli Can OzdemirPMID: 41789752 doi: 10.14744/tjtes.2025.76239 Sayfalar 118 - 127 AMAÇ: İskemi-reperfüzyon (İR) hasarı, eritrosit deformabilitesini anlamlı derecede azaltarak oksidatif stresin ve inflamasyonun artmasına, buna bağlı olarak da mikrovasküler perfüzyonun bozulmasına yol açan karmaşık bir patofizyolojik süreçtir. Bu çalışmada, zeytinden elde edilen güçlü bir fenolik antioksidan olan hidroksitirozolün (HT), sıçan alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modeli üzerinde eritrosit deformabilitesi ve ilişkili oksidatif stres belirteçleri üzerindeki koruyucu etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 24 sıçan rastgele dört gruba ayrılmıştır: Sham, HT-Sham, İR ve hidroksitirozol ile tedavi edilen İR grubu (İR-HT). Hidroksitirozol, iskemi indüksiyonundan önce 10 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Reperfüzyon döneminin ardından malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD), endotelyal nitrik oksit sentaz (e-NOS) düzeyleri ile eritrosit deformabilitesi ve morfolojisi gibi biyokimyasal parametreler değerlendirilmiştir. BULGULAR: Hidroksitirozol uygulaması, tedavi edilmeyen İR grubuna kıyasla İR-HT grubunda eritrosit deformabilitesini anlamlı düzeyde artırmış, MDA düzeylerini belirgin şekilde düşürmüş, SOD aktivitesini yükseltmiş ve e-NOS ekspresyonunu dengeleyici yönde düzenlemiştir (p<0.001). Morfolojik analiz sonuçları, eritrosit bütünlüğünün büyük ölçüde korunduğunu, ekinosit ve dakrosit gibi patolojik şekil değişikliklerinin belirgin şekilde azaldığını göstermiştir. SONUÇ: Bu çalışma, hidroksitirozolün iskemi-reperfüzyon sürecinde eritrosit disfonksiyonunu azaltma ve oksidatif hasarı sınırlama konusundaki koruyucu mekanizmalarına ilişkin öncü bulgular sunmaktadır. Bulgular, HT’nin terapötik bir ajan olarak potansiyelini vurgulamakta olup, daha geniş moleküler yolakları ve uzun dönemli klinik sonuçları değerlendiren ileri düzey çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. |
| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 3. | Akut apandisit tanısında tanısal doğruluğu artırmaya yönelik hibrit makine öğrenmesi yaklaşımı A hybrid machine learning approach to improve the diagnostic accuracy of acute appendicitis Betül Keskinkılıç Yağız, Yasemin Keskin, Metin Yalaza, Şiyar ErsözPMID: 41789748 doi: 10.14744/tjtes.2025.56275 Sayfalar 128 - 136 AMAÇ: Akut apandisit, acil serviste sağ alt kadran ağrısı ile başvuran hastalarda en sık değerlendirilen tanıdır. Ancak atipik bulgular tanısal güçlükler yaratmakta, gereksiz operasyonlara ve maliyet artışına yol açabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, hibrit makine öğrenmesi (ML) modeli kullanılarak akut apandisit tanısında doğruluğun artırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2020-2024 yılları arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda akut apandisit ön tanısı ile opere edilen 395 hasta retrospektif olarak incelendi. Demografik, klinik, laboratuvar ve radyolojik veriler değerlendirildi. NaiveBayes, MultilayerPer-ceptron, IBk, AdaBoost, RandomForest ve bu modellerin kombinasyonundan oluşturulan Hibrit Model uygulandı. Veriler 10-kat çapraz doğrulama ile analiz edildi. Doğruluk, F-measure, Matthews Korelasyon Katsayısı (MCC), ROC ve PRC alanı performans kriteri olarak kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların %52.9’u erkek olup ortalama yaş 37.3±15.6 yıl idi. Histopatolojik incelemede 341 (%86.3) olgu akut apandisit, 54 (%1.7) olgu negatif apendektomi olarak raporlandı. Alvarado skoru ≥6 için tanısal doğruluk %79.0 bulundu. ML algoritmaları içinde en iyi sonuç Hibrit Model ile elde edildi. Bu model %92.9 doğruluk oranı, %93 F-measure, %70.4 MCC, %90.8 ROC ve %93.4 PRC alanı sağladı. Ayrıca, akut apandisitli olguların %95.6’sı ve negatif apendektomi grubunun %75.9’u doğru tahmin edildi. SONUÇ: Hibrit ML modeli, akut apandisit tanısında Alvarado skoruna kıyasla daha yüksek doğruluk sunmaktadır. Bu yaklaşımın klinik kullanıma entegrasyonu, negatif apendektomi oranlarını azaltarak hasta yönetimini iyileştirebilir. |
| 4. | Akut taşlı kolesistitin ciddiyetini tahmin etmede sistemik inflamatuvar indekslerin prognostik rolü Prognostic role of systemic inflammatory indices in predicting the severity of acute calculous cholecystitis Meliha Fındık, Ramazan Kıyak, Bahadır Çağlar, Suha SerinPMID: 41789753 doi: 10.14744/tjtes.2025.77440 Sayfalar 137 - 143 AMAÇ: Akut kolesistit, acil tıp ve cerrahi kliniklerinde en sık karşılaşılan ve tedavi edilen acil durumlardan biridir. Akut taşlı kolesistit (ATK) olgularında inflamasyonun şiddetini ve kapsamını öngörmede kullanılabilecek sistemik inflamatuvar parametreleri değerlendiren çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (PLR), nötrofil/lenfosit × trombosit oranı (NLPR), sistemik immün-inflamasyon indeksi (SII) ve çoklu inflamasyon indeksi (MII) gibi tam kan sayımı (TKS) kaynaklı parametrelerin ATK’nın ayırıcı tanısı ve şiddetinin belirlenmesindeki tanısal değerini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 1 Ocak 2020-31 Mayıs 2024 tarihleri arasında acil servise başvuran ve genel cerrahi tarafından ATK tanısı doğrulanmış 160 hasta dahil edildi. Akut akalkülöz kolesistit, kolanjit, koledokolitiazis tanısı alan, eksik verisi bulunan ve 18 yaş altı hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve görüntüleme bulguları incelendi; NLR, PLR, NLPR, SII ve MII hesaplandı. Parametrelerin şiddet öngörüsündeki etkinliği ROC analizi ile değerlendirildi. BULGULAR: En yüksek prediktif değer MII’de saptandı (kesme değeri=250.011; duyarlılık %76.9; özgüllük %78.9; AUC=0.770). NLR için 8.45 kesme değeri %76.9 duyarlılık ve %68,0 özgüllük gösterdi. NLPR (cut-off=0.027) %76.9 duyarlılık ve %54.4 özgüllük; SII (cut-off=2414) ise %69.2 duyarlılık ve %72.1 özgüllük sağladı (tümü p<0.05). SONUÇ: Sistemik inflamasyon indeksleri, özellikle MII ve NLR, ATK şiddetinin değerlendirilmesinde etkili, ucuz ve erişilebilir biyobelirteçlerdir. Bu parametreler, özellikle görüntüleme yöntemlerinin sınırlı olduğu durumlarda klinik karar sürecine önemli katkı sağlayabilir. |
| 5. | Komplike akut apandisit tanısında C-reaktif protein/lenfosit oranının rolü The role of the C-reactive protein to lymphocyte ratio in the diagnosis of complicated acute appendicitis Mehmet Sait Özsoy, Muhammet Ali Aydemir, Furkan Kilic, Hakan Baysal, Fatih Buyuker, Selman Cihangir, Ozgür Ekinci, Tunc Eren, Orhan AlimogluPMID: 41789755 doi: 10.14744/tjtes.2026.94745 Sayfalar 144 - 151 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, komplike ve komplike olmayan akut apandisit (AA) olgularını ayırt etmede C-reaktif protein/lenfosit oranı (CLR) ile diğer inflamatuvar belirteçlerin tanısal değerini değerlendirmek ve zamanında cerrahi müdahaleye katkı sağlamaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2018-Ocak 2021 tarihleri arasında apendektomi uygulanan 682 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalar Amerikan Travma Cerrahisi Derneği (AAST) akut apandisit histopatolojik evreleme sistemine göre komplike AA (evre 3–5; n=144) ve komplike olmayan AA (evre 1–2; n=538) olarak sınıflandırıldı. Preoperatif beyaz küre (WBC), nötrofil sayısı, C-reaktif protein (CRP), sodyum (Na), CLR, nötrofil/lenfosit oranı (NLR) ve CRP/Na düzeyleri analiz edildi. Tanısal performans, ROC analizi ile değerlendirildi. BULGULAR: Komplike AA olguları anlamlı şekilde daha ileri yaş grubundaydı (37.5±17.6 vs. 3.0±12.8 yıl; p<0.001). CRP (7.17±6.78 vs. 2.98±4.52 mg/dL), WBC, nötrofil ve CLR (5.66±9.13 vs. 1.89±3.94) düzeyleri komplike grupta anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). CLR, AUC=0.712 ile orta düzeyde tanısal doğruluk gösterdi; ≥2.82 eşik değeriyle %53.5 sensitivite ve %82.7 spesifiteye ulaşıldı (OR=5.49, %95 GA: 3.69-8.16). Hipo-natremi ve artmış NLR/PLR de komplikasyonlarla ilişkili bulundu. SONUÇ: CLR, komplike akut apandisit tanısında orta derecede duyarlı, yüksek özgüllüğe sahip ve kolay erişilebilir bir biyobelirteçtir. Klinik değerlendirme ile birlikte kullanıldığında, özellikle kaynakların kısıtlı olduğu ortamlarda preoperatif risk sınıflandırmasını destekleyebilir. |
| 6. | %20 ve üzeri yanık alanı olan pediatrik hastalarda mortaliteyi değerlendirmede bun/albümin oranının etkisi The effect of blood urea nitrogen (BUN)/albumin ratio in evaluating mortality in pediatric burn patients with 20% or greater total body surface area involvement Ayşe Demet Payza, Asya Eylem Boztas, Akgun OralPMID: 41789750 doi: 10.14744/tjtes.2025.60209 Sayfalar 152 - 158 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, %20 ve üzeri toplam vücut yüzey alanı (TVYA) yanığı olan pediatrik hastalarda kan üre azotu (BUN)/Albümin oranının hastane içi mortaliteyi öngörmedeki etkinliğini değerlendirmek ve Abbreviated Burn Severity Index (ABSI) ile Pediatrik BAUX (P-BAUX) skorları ile karşılaştırılmasını değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Yanık ünitemizde 2018-2023 yılları arasında, %20 ve üzeri TVYA yanığı ile yatırılan 212 pediatrik hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik bilgileri, temel klinik verileri, yanık nedeni, operasyon ihtiyacı, ABSI ile P-BAUX skorları ve takip süreçleri analiz edildi. BUN/Albümin oranı, hastaneye ilk başvuru sırasında ölçülen BUN ve albümin değerleriyle hesaplandı. Veriler hastane içi mortalite ile ilişkilendirilerek değerlendirildi. BULGULAR: Hastaların %37’si kız, %63’ü erkekti ve medyan yaş 4 yıldı. Genel mortalite oranı %4,5 olarak saptandı. ROC analizi, hem ABSI ve P-BAUX skorunun hem de BUN/Albümin oranının mortaliteyi öngörmede benzer düzeyde anlamlı olduğu gösterildi. BUN/Albümin oranı için mortaliteyi öngören eşik değeri >5,24 olarak belirlendi. Eksitus olan hastaların medyan BUN/Albümin oranı, sağ kalan hastalara kıyasla anlamlı derecede daha yüksekti (5,27; 3,41 p = 0,009). SONUÇ: BUN/Albümin oranının, özellikle %20 ve üzeri toplam yanık yüzey alanına sahip pediatrik hastalarda, hastane içi mortaliteyi öngörmede istatistiksel olarak anlamlı, hızlı, kolay erişilebilir ve uygulanabilir bir biyokimyasal belirteç olduğu ortaya konmuştur. Bu bulgu, söz konusu oranın pediatrik yanık hastalarında erken dönem risk sınıflandırması amacıyla klinik uygulamalarda kullanılabilecek değerli bir prognostik araç olabileceğini düşündürmektedir. |
| 7. | Travmatik beyin hasarında erken risk sınıflandırması: izole kafa travmalı hastalarda MEWS ve rSIG skorlarının analizi Early risk stratification in traumatic brain injury: An analysis of MEWS and rSIG scores in patients with isolated head trauma Ekim Sağlam Gürmen, Mustafa Yorgancıoğlu, Hakan IğdeliPMID: 41789749 doi: 10.14744/tjtes.2026.57167 Sayfalar 159 - 166 AMAÇ: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde travmaya bağlı morbidite ve mortalitenin başlıca nedenlerinden biridir. Klinik kötüleşme riski taşıyan hastaların erken dönemde tanınması, acil yönetimin optimize edilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Modifiye Erken Uyarı Skoru (MEWS) ve Glasgow Koma Skalası ile çarpılmış ters Şok İndeksi (rSIG), erken prognostik değerlendirmede klinisyenlere yardımcı olabilecek, basit ve hızlı hesaplanabilen araçlardır. Bu çalışmanın amacı, izole kafa travması olan hastalarda MEWS ve rSIG’nin kötü sonlanımı öngörmedeki prognostik performansını değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif gözlemsel çalışmaya, Haziran 2021-Haziran 2024 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi’ne izole kafa travması ile başvuran hastalar dâhil edildi. Demografik, klinik ve laboratuvar verileri hastane bilgi yönetim sisteminden elde edildi. Tüm hastalar için MEWS, Şok İndeksi (SI), ters Şok İndeksi (rSI) ve rSIG değerleri hesaplandı. Grup karşılaştırmaları parametrik olmayan testlerle yapıldı. Korelasyonlar Spearman katsayıları kullanılarak analiz edildi. Skorların ayırt edici gücünü değerlendirmek amacıyla alıcı işletim karakteristikleri (ROC) eğrileri oluşturuldu ve kötü sonlanımın (yoğun bakım yatışı ve/veya hastane içi mortalite) bağımsız belirleyicilerini saptamak için ikili lojistik regresyon analizi uygulandı. BULGULAR: Toplam 705 hasta (%65.7 erkek; ortalama yaş 37.2±27.0 yıl) analiz edildi. Hastaların %24.7’sinde kraniyal BT’de patolojik bulgu saptandı ve genel mortalite oranı %2.7 idi. Kötü sonlanımı olan hastalarda MEWS ve SI değerleri anlamlı olarak daha yüksek bulunurken; GKS, rSI ve rSIG değerleri belirgin şekilde daha düşüktü (tümü için p<0.001). ROC analizinde rSIG için orta düzeyde ayırt edici performans (AUC=0.701), MEWS için ise sınırlı ayırt edici güç (AUC=0.610) saptandı; optimal kesme değerleri sırasıyla ≤21.35 ve ≥0.5 idi. Çok değişkenli analizlerde, MEWS ve rSIG kötü sonlanımı öngörmede ayrı modellerde bağımsız prognostik anlamlılık gösterdi; GKS’nin dışlandığı modellerde rSIG anlamlılığını korudu. MEWS, hastanede kalış süresi ile pozitif yönde korelasyon gösterirken (r=0.385; p<0.001), rSIG ile negatif yönde korelasyon saptandı (r=−0.252; p<0001). SONUÇ: MEWS ve rSIG, izole kafa travması olan hastalarda erken risk sınıflamasını destekleyebilecek pratik yatak başı araçlardır. MEWS erken fizyolojik bozulmayı yansıtırken, rSIG tamamlayıcı hemodinamik–nörolojik bilgi sağlamaktadır ve tek başına bir triyaj aracı olarak değil, destekleyici bir parametre olarak yorumlanmalıdır. Bu skorların rutin kullanımı, standart klinik değerlendirmeye ek olarak acil serviste erken klinik karar verme ve hasta izlemine katkı sağlayabilir. |
| 8. | Radyolojik yorumlamadaki farklılıkların adli rapor sonuçları üzerindeki etkisi: Retrospektif bir çalışma Impact of discrepancies in radiological interpretation on forensic report outcomes: A retrospective study Erdi Kutlu, Atilla Hikmet ÇilengirPMID: 41789747 doi: 10.14744/tjtes.2026.46443 Sayfalar 167 - 176 AMAÇ: Adli vakaların değerlendirilmesinde, radyolojik görüntülemedeki yanlış yorumlamalar yalnızca hastaların tanı ve tedavi süreçlerini değil, aynı zamanda adli süreçlerini de doğrudan etkilemektedir. Bu retrospektif çalışma, radyolojik yeniden değerlendirmelerin adli raporlar üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Temmuz 2023 ile Mart 2025 tarihleri arasında, radyolojik değerlendirmeye tabi tutulan toplam 365 adli vaka retrospektif olarak incelenmiştir. Acil serviste yapılan radyolojik incelemeler (düz röntgen veya bilgisayarlı tomografi) için, radyoloji uzmanımızın yaptığı yorumlar ve vakaların adli raporları geriye dönük olarak incelenmiştir. Acil serviste istenen ve radyolog raporu bulunmayan, acil servis hekimleri tarafından değerlendirilen röntgen görüntüleri daha sonra radyoloji uzmanımız tarafından yorumlanmıştır. Bu grup ‘X-ray yorumlaması’ olarak tanımlanmıştır. Acil serviste istenen ve başlangıçta teleradyoloji yoluyla raporlanan BT görüntüleri daha sonra radyoloji uzmanımız tarafından yeniden yorumlanmıştır. Bu grup ‘BT yorumlaması’ olarak tanımlanmıştır. BULGULAR: Radyoloğumuz tarafından yapılan yorumlamalar sonucunda, vakaların %35.3'ünde adli raporların sonuç bölümünde değişiklik meydana gelmiştir. 'BT yorumlama' grubunda (%47.8), 'X-ray yorumlama' grubuna (%34.2) kıyasla istatiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek oranda adli rapor sonucunda değişiklik meydana gelmiştir. Yaralanma bölgesi sayısı üç ve üzerinde olan olgularda adli rapor sonucunun değişme olasılığı anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. En sık görülen hata nedeni, özellikle kraniyofasiyal ve üst ekstremite bölgelerinde gözlemlenen kemik kırıklarının yanlış yorumlanmasıdır (%84.5). Kemik kırığı değerlendirmesinde yanlış pozitif sonuçlar daha çok direkt grafilerde (%73.8), yanlış negatif sonuçlar ise bilgisayarlı tomografilerde (%59.5) ortaya çıkmıştır. SONUÇ: Bu bulgular, özellikle kemik kırıklarının değerlendirilmesinde radyolojik yanlış yorumlamaların, adli raporların sonuçlarını ve dolayısıyla adli süreçleri önemli ölçüde etkileyebileceğini göstermektedir. Çalışma, adli görüntülemede travma konusunda deneyimli radyologların dahil edilmesinin gerekliliğini vurgulamakta ve radyoloji ile adli tıp disiplinleri arasında etkili işbirliğinin önemini ortaya koymaktadır. |
| 9. | Ciddi pulmoner hipertansiyonlu gebelerde acil sezaryen seksiyo ameliyatı – Olası Extracorporeal yaşam desteği Emergency cesarean section in pregnant women with severe pulmonary hypertension: the potential role of extracorporeal life support Pınar Karaca Baysal, Nur Ürküt, Ebru Girgin Dinç, Mustafa Emre Gürcü, Atakan Erkilinç, Cihangir KaymazPMID: 41789741 doi: 10.14744/tjtes.2025.33236 Sayfalar 177 - 183 AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız, pulmoner hipertansiyonlu (PH) gebelerde acil sezaryen (CS) operasyonlarının periprosedürel yönetimi ve maternal ve fetal kardiyak komplikasyonlar konusundaki klinik deneyimimizi sunmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Avrupa Kardiyoloji Derneği (ESC) kriterlerine göre gebelik ve/veya gebelik öncesi PH tanısı konulan ve dış merkezde acil CS kararı ile hastanemize sevk edilen 13 hasta çalışmaya dahil edildi. Acil olarak operasyona alınan hastaların demografik verileri, tanı zamanı, gebelik öncesi, gebelik ve/veya CS sonrası kullanılan pulmoner hipertansiyon tedavileri, arteriyel kan gazları, indüksiyon sonrası ve postoperatif 12. saat pulmoner basınç ve sistemik basınç değerleri, ekstrakorporeal membran oksijenatör (ECMO) gereksinimleri, ekstübasyon ve yoğun bakım süresi ve mortalite oranları kaydedildi. BULGULAR: 13 hastanın sekizine idiyopatik pulmoner arteriyel hipertansiyon (IPAH) tanısı kondu. Ortalama sistolik sistemik arter basıncı (KB), PAB ve ortalama pulmoner arter basıncı sırasıyla 130±14.2 mmHg, 93±28 ve 52±17 olarak bulundu. 13 hastadan 6'sının ECMO desteğine ihtiyacı oldu. 1 aylık mortalite oranı %46 idi. SONUÇ: PH'lu kadınlarda gebelik, önemli derecede anne morbiditesi ve mortalitesi ile ilişkilidir. Altta yatan etiyoloji İPAH ise mortalite riski diğer PH türlerine göre daha yüksektir. ECMO dahil mekanik dolaşım destek cihazları, seçilmiş vakalarda akciğer transplantasyonuna geçici bir köprü görevi görebilir. Bu nedenle İPAH'nın erken teşhisi, hastaların merkezlere zamanında yönlendirilmesi ve bu operasyonların kardiyoloji, jinekoloji ve kardiyak anestezi uzmanından oluşan multidisipliner bir ekiple planlanması gerekmektedir. |
| 10. | Motosiklet kazalarında yaralanma paternleri ve adli rapor sınıflandırması: Geniş ölçekli retrospektif bir çalışma Injury patterns and forensic report classification in motorcycle accidents: A large-scale retrospective study Aytek Hüseyin Çeliksöz, Abdulsamet Emet, Ümit Şimşek, Neslihan Polat, Kenan KarbeyazPMID: 41789745 doi: 10.14744/tjtes.2025.44202 Sayfalar 184 - 189 AMAÇ: Motosiklet kazaları, yüksek morbidite ve mortalite oranları nedeniyle önemli bir halk sağlığı ve adli tıp sorunudur. Bu çalışma, motosiklet kazalarının demografik, klinik ve adli özelliklerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2020-2024 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’na adli değerlendirme amacıyla sevk edilen 2.445 motosiklet kazası olgusu retrospektif olarak incelendi. Demografik veriler, kaza özellikleri, kask ve alkol kullanımı, yaralanma paternleri, ISS skorları ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na (TCK) göre adli rapor sınıflandırmaları değerlendirildi. BULGULAR: Olguların %91.7’si erkek olup, ortalama yaş 31.8 idi; en sık etkilenen yaş grubu 20-29 yaş aralığıydı. Kazaların %68.1’i şehir içinde mey-dana gelmiş, en sık mekanizma araçla çarpışma (%59.8) olarak bulunmuştur. Kask kullanım oranı %36.0 olup, %47.0’ı kaza sırasında kask takmamıştı. En sık yaralanmalar alt (%44.4) ve üst ekstremitelerde (%38.7) görülmüş; kırıklar en çok tibia/fibula, el-bilek kemikleri ve kaburgalarda saptanmıştır. Ortalama ISS skoru 9.1±4.8 olup, olguların %59.3’ü hafif, %30.0’ı orta, %10.7’si ağır yaralanma grubunda yer almaktadır. TCK’ya göre yaralanmaların %66.0’sı “basit tıbbi müdahale ile giderilebilir” olarak sınıflandırılmıştır. SONUÇ: Motosiklet kazaları özellikle genç erkeklerde yaygındır ve kask kullanımı düşük düzeydedir. Yaralanmalar çoğunlukla ekstremitelerde yoğunlaşmakta olup, TCK’ya göre yapılan adli sınıflandırma adli tıp uygulamalarına özgün bir katkı sağlamaktadır. Koruyucu ekipman kullanımının artırılması, alkol etkisi altında araç kullanımının önlenmesi ve trafik güvenliği önlemlerinin güçlendirilmesi gerekmektedir. |
| 11. | Geriatrik yaş kalça kırıklı hastalarıda radyografik olarak tespit edilen arteriyel kalsifikasyonun prognostik önemi: Mortalitenin bağımsız bir belirleyicisi olarak abdominal aort kalsifikasyonu Prognostic significance of radiographically detected arterial calcification in geriatric hip fracture patients: Abdominal aortic calcification as an independent predictor of mortality Ufuk Arzu, Veysel Burak Özmusul, Mert Gündoğdu, Berk Koncalıoğlu, Batuhan Gencer, Deniz GülabiPMID: 41789746 doi: 10.14744/tjtes.2026.46072 Sayfalar 190 - 196 AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, kalça kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan ≥65 yaş hastalarda abdominal aort, iliak arterler ve femoral arterlerde radyolojik olarak saptanan arteriyel kalsifikasyonun prevalansı ve anatomik dağılımını araştırmak ve arteriyel kalsifikasyonun varlığı ile lokalizasyonunun hasta sağkalımı üzerindeki etkisini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: 2015-2024 yılları arasında kalça kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan 270 hastanın retrospektif analizi gerçekleştirildi. Abdominal aort, iliak arterler ve femoral arterlerdeki arteriyel kalsifikasyonun varlığı düz radyografilerde incelendi ve hasta sağkalım sonuçları ile ilişkisi değerlendirildi. Ayrıca demografik özellikler, kırık tipi, tedavi yöntemi ve yoğun bakım ünitesine yatış gibi değişkenler sistematik olarak analiz edildi. BULGULAR: Arteriyel kalsifikasyon 211 hastada (%78.1) saptandı. Ortalama sağkalım süresi, arteriyel kalsifikasyonu olan hastalarda (47.3 ay, %95 GA: 40.7–53.8), kalsifikasyonu olmayan hastalara kıyasla (76.9 ay, %95 GA: 67.1-86.7) anlamlı derecede daha kısaydı (Log-rank χ²=17.23, p<0.001). Log-rank analizi ayrıca abdominal aort (χ²=21.39, p<0.001), iliak arterler (χ²=18.21, p<0.001) ve femoral arterlerdeki (χ²=10.91, p=0.001) kalsifikasyon varlığı ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gösterdi. Cox regresyon analizinde abdominal aort kalsifikasyonu, geriatrik kalça kırıklı hastalarda mortalite için bağımsız bir prediktör olarak belirlendi (HR=3.43, %95 GA: 1.31–8.96, p=0.013). Buna karşılık iliak arter kalsifikasyonu (HR=1.53, p=0.284) ve femoral arter kalsifikasyonu (HR=1.05, p=0.859) ayarlama sonrası sağkalım ile bağımsız olarak ilişkili bulunmadı. SONUÇ: Geriatrik kalça kırıklı hastalarda iliak ve femoral arter kalsifikasyonları mortalitenin bağımsız belirleyicileri olarak değerlendirilmemelidir. Buna karşın, abdominal aort kalsifikasyonu bu hasta grubunda mortalitenin bağımsız bir prognostik belirleyicisi olarak tanımlanmıştır. |
| 12. | Aseptik humerus şaft kaynamama tedavisinde alternatif bir yöntem: Greftsiz İntramedüller çivileme An alternative treatment for aseptic humeral shaft nonunion: intramedullary nailing without grafting Mehmed Nuri Tütüncü, Mehmet Dilek, Oğuzhan Özyaman, Tolga Onay, Fuat AkpinarPMID: 41789744 doi: 10.14744/tjtes.2025.42888 Sayfalar 197 - 203 AMAÇ: Bu çalışma, aseptik humerus cisim psödoartrozu tedavisinde greftsiz intramedüller çivilemenin klinik ve fonksiyonel sonuçlarını değerlendirmektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2017-Ocak 2024 tarihleri arasında, tek merkezde humerus cisim kırığı nedeniyle psödoartroz tanısı almış ve greftsiz intramedüller çivileme ile tedavi edilmiş 14 hasta retrospektif olarak incelendi. Demografik ve klinik özellikler, kaynama durumu, ameliyat öncesi ve sonrası eklem hareket açıklığı, Görsel Analog Skala (VAS), QuickDASH ve Constant-Murley skorları kaydedildi. BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 49.2±17.5 yıl (26-80) olan 14 hasta (9 kadın, 5 erkek) dahil edildi. Psödoartroz tipleri olguların %64.3’ünde (n=9) oligotrofik, %28.6’sında (n=4) atrofik, %7.1’inde (n=1) hipertrofik olarak saptandı. Greftsiz intramedüller çivileme sonrası kaynama oranı %78.5 (11/14) idi. Kaynama sağlanamayan 2 olguya iliak otogreft ile çivi değişimi uygulandı ve toplam kaynama oranı %92.9’a (13/14) ulaştı. Ortalama kaynama süresi 4.3±2.8 ay (2-12 ay) idi. Ameliyat öncesi ve sonrası QuickDASH skorları sırasıyla 89.4±6.2 ve 17.5±13.3; VAS skorları ise 7.7±1.1 ve 1.7±1.1 bulundu (p<0.001). İlk tedavi sonrası kaynamayan 2 olgunun psödoartroz tipi atrofik, birinin ise oligotrofikti. Revizyon gerektiren olgularda atrofik psödoartroz oranı anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.01). Bir hastada adeziv kapsülit gelişti, revizyon uygulanan başka bir hastada ise geçici radial sinir felci gözlendi ve tam fonksiyonel iyileşme sağlandı. İki hastada proksimal vida gevşemesi minör komplikasyon olarak kaydedildi. SONUÇ: Greftsiz intramedüller çivileme, özellikle daha önce konservatif tedavi uygulanmış seçilmiş hastalarda aseptik humerus cisim psödoartrozu için etkili ve güvenli bir tedavi seçeneğidir. Ancak atrofik psödoartroz veya çivi değişimi gereken olgularda greft kullanılmaması iyileşme sürecini olumsuz etkileyebilir. |
| 13. | Ölümcül silahlara bağlı açık göz yaralanmalarında proflaktik koryoretinektomi Prophylactic chorioretinectomy in deadly weapon-related open globe injuries Yağmur Seda Yeşiltaş, Ali Hakan DurukanPMID: 41789756 doi: 10.14744/tjtes.2026.36637 Sayfalar 204 - 211 AMAÇ: Ölümcül silahlara bağlı açık göz yaralanmalarında (AGY) pars plana vitrektomi (PPV) ve profilaktik koryoretinektomi (KR) cerrahisinin anatomik ve fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi GEREÇ VE YÖNTEM: Kasım 2016-Ekim 2024 arasında ölümcül silahlara bağlı AGY nedeniyle PPV ve proflaktik KR uygulanan olgulara ait tıbbi kayıtlar retrospektif olarak incelendi. Demografik özellikler, yaralanmanın tipi, yaralanma nedeni, yaralanma zonu, göz içi yabancı cisim (GİYC) etki/çıkış yeri, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), proliferatif vitreoretinopati (PVR) oranları, anatomik başarı ve glob sağkalımı değerlendirildi. BULGULAR: Toplam 283 AGY olgusundan, ölümcül silahlara bağlı AGY nedeniyle PPV ve profilaktik KR uygulanan 35 hastaya ait 41 göz analize dahil edildi. Olguların yaş ortalaması 30.9±9.4 yıl olup, %88.6’sı erkekti. Gözlerin 38’inde (%92.7) perforan, 3’ünde (%7.3) GİYC ile birlikte penetran yaralanma mevcuttu. Yaralanma nedenleri 20 gözde (%48.8) el yapımı patlayıcı, 11 gözde (%26.8) el bombası, 8 gözde (%19.5) mayın ve 2 gözde (%4.9) roketatar idi. Yabancı cisim çıkış/etki bölgesi olguların 38’inde (%92.7) arka kutup yerleşimli olup; bunların 22’sinde (%53.6) vasküler ark dışında, 12’sinde (%29.3) vasküler ark içinde ve 4’ünde (%9.7) optik disk komşuluğundaydı. Başlangıç EİDGK ortalama 2.62±0.98 logMAR olup, gözlerin %90.2’si ışık hissi pozitifliği ile parmak sayma aralığındaydı. PPV primer tamirden ortalama 5.9 ±2.7 gün sonra uygulandı ve cerrahi sırasında olguların %43.9’unda retina dekolmanı mevcuttu. Ortalama PPV sayısı 2.6±1.1 idi. Olguların %51.2’sinde endotamponad olarak C3F8 gaz kullanıldı. Ortalama 32.8±16.6 aylık takip sonunda sonuç EİDGK 1.18±1.20 logMAR’a anlamlı şekilde düzeldi (p<0.001). Olguların %68,3’ünde son EİDGK 20/200 ve üzerinde idi. Postoperatif son kontrolde PVR oranı %14.6 (6/41), anatomik başarı oranı %85.4 (35/41) ve glob sağkalım oranı %87.8 (36/41) idi. SONUÇ: Ölümcül silahlara bağlı açık göz yaralanmalarında PPV ile kombine profilaktik KR, ileri derecede posterior segment hasarına rağmen PVR gelişimini önleyebilen ve yüksek anatomik başarı, glob sağkalımı ve anlamlı görsel iyileşme sağlayan etkili bir tedavi seçeneği olarak görünmektedir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 14. | Travmatik kardiyak arrest olgusunda kardiyopulmoner resüsitasyon sırasında REBOA ile geçici hemodinamik yanıt Temporary hemodynamic response with resuscitative endovascular balloon occlusion of the aorta (REBOA) during cardiopulmonary resuscitation in a case of traumatic cardiac arrest Serhat Örün, Selami Gürkan, Özcan Gür, Övgü Akın, Ufuk Çağman, Kadir Kaan Gökçe, Fatma ÇakmakPMID: 41789743 doi: 10.14744/tjtes.2025.40963 Sayfalar 212 - 218 Travmaya bağlı kontrolsüz hemorajik şok, hızlı müdahale gerektiren yaşamı tehdit eden bir durumdur. Bu hastaların yönetimindeki her bir dakika altın değerindedir. Son yıllarda resüsitatif endovasküler aort balon oklüzyonu (REBOA), özellikle cerrahi hemostazın geciktiği durumlarda hastaya ek zaman kazandırarak acil ve travma pratiğinde değerli bir araç olarak öne çıkmaktadır. Bilinen ek hastalığı olmayan 62 yaşında erkek hasta, yüksek enerjili bir trafik kazası sonrası götürüldüğü dış merkezde 5 dakika kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) uygulandıktan ve entübe edildikten sonra üçüncü basamak travma merkezimize sevk edilmiştir. Hastanın başvuru anındaki kan basıncı 50/20 mmHg, nabız 128 atım/dakika idi. Hastada geniş pelvik travma, alt ekstremite travması, majör yumuşak doku kaybı, vasküler ve kemik yaralanmaları mevcuttu. Hemostatik resüsitasyonla birlikte tüm vücut tomografi görüntülemesi yapılan hastada görüntüleme sonrasında tekrar kardiyak arrest gelişti. KPR sırasında eş zamanlı görüntüleme tetkikleri de incelenen hastada beyin ve toraks bölgesinde travma ve kanama tespit edilmedi ve hastaya REBOA uygulanması planlandı. REBOA uygulandıktan 38 dakika sonra geçici spontan dolaşım dönüşü (ROSC) sağlandı. Hastaya bu süreçte toplam 6 ünite eritrosit süspansiyonu, 3 ünite taze donmuş plazma, 2 ünite kriyopresipitat ve kalsiyum replasmanı yapıldı. REBOA işlemi, ekibimiz tarafından geliştirilen REBOA simülasyon modeli ile uygulamalı eğitim almış acil tıp hekimleri ve kalp damar cerrahi hekimleri tarafından gerçekleştirildi. Ancak geçici hemodinamik yanıt sağlanmasına rağmen hasta cerrahi müdahale için stabilize edilememiş ve eksitus kabul edilmiştir. Bu vakada yerel olarak üretilmiş bir simulasyon modeli ile eğitil-miş Acil servis hekimlerinin ilk REBOA deneyimi paylaşıldı. Nadir görülen veya hızlı müdahale edilmesi gereken acil durumlarda simulasyon temelli eğitimlerin hekim deneyimi kazanmasında ve doğrudan saha uygulamasına katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. |
| 15. | Laparoskopik kolesistektomi sırasında gelişen iatrojenik koledok yaralanmasının intraoperatif tanısı ve endoskopik tedavisi: Bir olgu sunumu Intraoperative diagnosis and endoscopic management of iatrogenic common bile duct injury during laparoscopic cholecystectomy: A case report Yusuf Emre Altundal, Burak KankayaPMID: 41789754 doi: 10.14744/tjtes.2025.79765 Sayfalar 219 - 222 Laparoskopik kolesistektomi (LK), semptomatik safra taşı hastalığının tedavisinde altın standart olarak kabul edilse de, iatrojenik safra yolu yaralan-maları nadir fakat ciddi komplikasyonlar arasında yer almaktadır. Bu çalışmada, Strasberg Tip D koledok yaralanmasının intraoperatif tanısı ve aynı seansta endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP) ile başarılı tedavisi sunulmakta ve literatür eşliğinde tartışılmaktadır. Kırk altı yaşındaki kadın hasta, hidropik ve ödemli safra kesesi nedeniyle LK’ye alındı. Zorlu disseksiyon sırasında ana hepatik kanalın posterior duvarında safra kaçağı izlendi ve Strasberg Tip D yaralanma tanımlandı. İntraoperatif dönemde endoskopi ekibi çağrılarak ERCP uygulandı. Kolanjiografide kaçak doğru-landı ve hepatik kanaldan ampullaya plastik stent yerleştirildi. Operasyon tamamlanarak subhepatik alana dren kondu. Postoperatif dönemde hasta stabil seyir gösterdi. Altıncı haftada yapılan kontrol ERCP’de kaçağın tamamen iyileştiği görüldü ve stent çıkarıldı. Takiplerde komplikasyon gelişmedi ve biyokimyasal parametreler normal seyretti. İatrojenik safra yolu yaralanmalarının erken tanınması hasta prognozunu doğrudan etkileyen en kritik faktördür. Literatürde intraoperatif tanı oranlarının %25–32 arasında olduğu bildirilmekte, gecikmiş tanı ise daha yüksek morbidite, ek cerrahi giri-şimler ve uzamış hastanede kalış süreleriyle ilişkilendirilmektedir. Özellikle Strasberg Tip C ve Tip D yaralanmalarda endoskopik tedavi, kontinuitenin korunduğu durumlarda yüksek başarı oranları (%89–96) ile güvenilir bir seçenektir. Bu olgu, multidisipliner yaklaşımın ve intraoperatif endoskopik müdahalenin, safra yolu yaralanmalarının yönetiminde cerrahiye alternatif, minimal invaziv ve etkili bir yöntem sunduğunu göstermektedir. |
| 16. | İntradural kurşun migrasyonuna bağlı gelişen cauda equina sendromu: Nadir bir olgu sunumu Cauda equina syndrome caused by intradural migration of a bullet: A rare case presentation Sait Kayhan, Hüsna ÇağılcıPMID: 41789751 doi: 10.14744/tjtes.2026.63749 Sayfalar 223 - 228 AMAÇ: Spinal kanal içerisinde bir mermi çekirdeğinin intradural yer değiştirmesi son derece nadir görülen bir klinik durumdur ve zamanla ortaya çıkabilen ilerleyici nörolojik bozulma açısından önemli riskler taşır. Bu tür olgularda başlangıçta herhangi bir belirti olmayabilir; ancak yabancı cismin spinal kanal içinde daha sonraki dönemde migre olması tanısal ve tedaviye yönelik ciddi güçlükler oluşturabilir. Bu çalışmada, intradural mermi çekir-değinin gecikmiş kaudal migrasyonu sonucunda gelişen nadir bir kauda ekuina sendromu olgusunu sunuyor ve tanısal değerlendirme, cerrahi tedavi ile klinik karar verme sürecine ilişkin ayrıntılı bir tartışma yapıyoruz. Otuz iki yaşındaki erkek hasta 2022 yılında ateşli silah yaralanması geçirdi. İlk görüntülemede mermi çekirdeğinin spinal kanala penetre olarak L1-L2 seviyesinde intradural olarak yer aldığı saptandı; ancak hastada o dönemde herhangi bir nörolojik defisit bulunmadığından konservatif yaklaşım ve düzenli takip planlandı. Yaklaşık 2,5 yıl sonra hasta, ani başlangıçlı her iki alt ekstremitede güçsüzlük, yürüme bozukluğu ve yeni gelişen üriner inkontinans ile başvurdu. Yapılan bilgisayarlı tomografi tetkikinde intradural mermi çekirdeğinin kaudal yönde S2 seviyesine doğru migre olduğu ve kauda ekuina köklerinde belirgin kompresyona yol açtığı görüldü. Bu bulgular üzerine acil cerrahi müdahale yapıldı ve S1-S2 seviyesinde bilateral parsiyel laminektomi ile mermi çekirdeği mikroskobik teknikle çıkarıldı. Ameliyat sonrası dönemde motor fonksiyonlarda belirgin düzelme izlendi ve üriner semptomlar tamamen geriledi. Her ne kadar intradural mermi çekirdekleri baş-langıçta asemptomatik seyredebilse de, geç dönemdeki migrasyon ciddi ve geri dönüşümsüz nörolojik bozulmaya yol açabilir. Bu olgu, başlangıçta nörolojik defisiti olmayan hastalarda dahi intradural lokalizasyon saptandığında, geç komplikasyonları önlemek amacıyla erken cerrahi çıkarımın güçlü biçimde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Erken müdahale, kauda ekuina sendromu gibi ileri derecede nörolojik bozulmaların yanı sıra, kontamine mermi traktına bağlı enfeksiyöz komplikasyonlar ve uzun dönem intradural kurşun maruziyetine bağlı toksisite risklerini azaltmada önemli rol oynayabilir. |