p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Cilt : 31 Sayı : 7 Yıl : 2026

Hızlı Arama




Scopus CiteScore SCImago Journal & Country Rank

Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 31 (7)
Cilt: 31  Sayı: 7 - Temmuz 2025
DIĞER
1. 
Front Matter
Front Matter

Sayfalar I - XIII

DENEYSEL ÇALIŞMA
2. 
Sıçanlarda oluşturulan deneysel peritonit modelinde intraperitoneal hipokloröz asitin (HOCl) bakteriyel translokasyona etkisi
Effect of intraperitoneal hypochlorous acid (HOCl) on bacterial translocation in an experimental peritonitis model in rats
Ahmet Contarlı, Ismail Zihni, Mümtaz Cem Şirin
PMID: 40629731  PMCID: PMC12256959  doi: 10.14744/tjtes.2025.51759  Sayfalar 603 - 611
AMAÇ: Bu çalışmada özellikle karın içi irrigasyonda rutin olarak kullandığımız serum fizyolojik ile gelecekte klinik pratikte kullanılmasının uygun olacağını düşündüğümüz HOCl’yi sıçanlarda oluşturulan peritonit modelinde bakteriyel translokasyona etkisini karşılaştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Dört grup oluşturuldu. Sham, kontrol, CLP+SF, CLP+HA gruplarında 11’er sıçan dahil ederek toplamda 44 sıçan ile çalışıldı. Kontrol grubundaki 1 sıçan öldüğü için çalışma dışı bırakıldı. Çalışmada; özellikle karın içi irrigasyonda rutin olarak kullandığımız serum fizyolojik ile gelecekte klinik pratikte kullanılmasının uygun olacağını düşündüğümüz HOCl karşılaştırıldı.
BULGULAR: CLP+SF ile CLP+HA grubundaki sıçanlar arasında karaciğer doku kültürü, dalak doku kültürü, mezenter lenf nodu doku kültürü bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu gözlendi (sırasıyla, p<0.001, p=0.004, p=0.001). Ancak CLP+SF ile CLP+HA grubundaki sıçanlar arasında kan kültürü bakımında anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi (p=0.181). Kan kültüründe sayısal olarak bakteri üremesini azaltmasına rağmen CLP+HA grubuyla diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığının saptanması örneklem büyüklüğünün kısıtlılığına ve deneyin peritonit/sepsis modeli olması nedeniyle deney süresinin kısalığına bağlandı. Bununla birlikte alınan kan örneklerinden çalışılan ELISA sonuçlarında inflamasyon belirteçleri olan TNF-alfa ve IL-6 ortalama değerlerinin deneydeki sıçan gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklılık göstermediğini ve böylece HOCL'nin inflamasyonu baskılamadan bakteriyel translokasyonu belirgin düzeyde azalttığı bulundu.
SONUÇ: Klinik pratikte HOCl’nin kullanımının yaygınlaşmasıyla perforasyona sekonder peritonit/karın içi sepsiste mortalite ve morbiditenin düşeceği, hastanede yatış süresinin kısalacağı, artan medikal tedavi masraflarının düşeceği ve sağlık alanında ülke ekonomisine katlı sağlayacağı öngörülmektedir.

KLINIK ÇALIŞMA
3. 
Tubo-ovaryan apsede prokalsitonin ve enflamatuvar biyobelirteçlerin rolü: Cerrahi müdahale gereksiniminin öngörülmesi
Procalcitonin and inflammatory biomarkers in tubo-ovarian abscess: Predicting surgical intervention
Simten Genç, murat ibrahim toplu, Tuğba Salman, Enes Halk, Miraç Özalp, Neçirvan Çağdaş Çaltek, veli Mihmanlı
PMID: 40629735  PMCID: PMC12256964  doi: 10.14744/tjtes.2025.27020  Sayfalar 612 - 620
AMAÇ: Pelvik enflamatuvar hastalık (PID) ve tubo-ovaryan apse (TOA), infertilite ve kronik pelvik ağrı gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilen önemli jinekolojik enfeksiyonlardır. Bu çalışmanın amacı, PID ve TOA tanılı hastalarda prokalsitonin (PCT) ve diğer enflamatuvar biyobelirteçlerin (C-reaktif protein [CRP], lökosit sayısı [WBC] ve nötrofil-lenfosit oranı [NLR]) tanısal ve prognostik değerini değerlendirmek ve tedavi başarısızlığını öngören faktörleri belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2021-Aralık 2023 tarihleri arasında Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu Şehir Hastanesi’nde PID ve TOA tanısı alan 136 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, klinik bulguları ve laboratuvar sonuçları (PCT, CRP, WBC, NLR) kaydedildi. İstatistiksel analizler NCSS 2007 yazılımı kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 136 hastanın 103’ü (%75.73) TOA, 33’ü (%24.26) ise PİH (TOA dışı) tanısı aldı. TOA grubunda hastanede yatış süresi, PCT, CRP, WBC ve NLR düzeyleri PID grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.05). Multivaryant analizde, TOA için en güçlü prediktörün CRP olduğu belirlendi (p=0.03). TOA tanılı hastaların %53.3’ü cerrahi müdahale geçirdi. Cerrahi uygulanan grupta PCT ve NLR düzeyleri anlamlı derecede daha yüksekti (p<0.05). ROC analizine göre, PCT’nin 0.21 ng/ml eşik değeri ile cerrahi tedavi gereksinimini öngörmede %69.09 duyarlılık ve %64.58 özgüllük gösterdi.
SONUÇ: PCT ve NLR, TOA’nın tanı ve yönetiminde değerli biyobelirteçlerdir. Yüksek PCT ve NLR düzeyleri, cerrahi müdahale gereksinimi ile ilişkilidir. Bu biyobelirteçler ve apse boyutu, tedavi başarısızlığını öngörmede yol gösterici olabilir ve klinik karar alma sürecini destekleyebilir. Ancak, bu bulguların doğrulanması için ileriye dönük çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

4. 
Komplike ve komplike olmayan akut apandisit ayırımında HALP skorunun öngörücü değeri
Predictive value of the HALP score in differentiating complicated and uncomplicated acute appendicitis
Yılmaz Ünal, Yunushan Furkan Aydoğdu, Salih Tuncal, Aziz Mutlu Barlas, Recep Balık, Recep Aydın, İsmail Şimşek, Tuba Gülsüm Eyol Akbulut, Hüseyin Hakan Tosun, Şahin Kaymak
PMID: 40629744  PMCID: PMC12256965  doi: 10.14744/tjtes.2025.97198  Sayfalar 621 - 626
AMAÇ: Akut apandisit, acil abdominal cerrahinin en yaygın nedenlerinden biridir ve komplike vakaların erken teşhisi klinik yönetim için kritik önemini korumaktadır. Beyaz kan hücresi sayımı (WBC), C-reaktif protein (CRP) ve olgunlaşmamış granülosit yüzdesi (IG%) gibi klasik enflamatuvar belirteçler tanıda yaygın olarak kullanılsa da, öngörücü doğrulukları sınırlı kalmaktadır. Hemoglobin, albümin, lenfosit ve trombosit düzeylerini içeren HALP skoru, hem enflamatuvar hem de immüno-beslenme durumunu yansıtarak daha kapsamlı bir yaklaşım sunabilir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmaya üçüncü basamak bir merkezde Ocak 2022 ile Aralık 2023 tarihleri arasında apendektomi yapılan 854 hasta dahil edildi. Hastalar ameliyat ve patolojik bulgulara göre komplike ve komplike olmayan apandisit olarak iki gruba ayrıldı. Demografik veriler, hemoglobin, albumin, lenfosit, trombosit, WBC, CRP ve IG% değerleri kaydedildi. Bu parametrelerin tanısal performansları istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: 854 hastanın 112'sinde (%13.1) komplike apandisit vardı. Komplike olgularda ortalama yaş ve kadın oranı anlamlı derecede yüksekti. Komplike grupta CRP, WBC, IG% ve trombosit düzeyleri anlamlı derecede yüksek iken hemoglobin, albümin ve lenfosit sayıları daha düşüktü. HALP skoru komplike apandisit hastalarında komplike olmayan apandisit hastalarına göre anlamlı derecede düşüktü (ortalama 32.8'e karşı 53.4, p<0.001). Sonuçlarımız HALP skorunun en yüksek tanısal performansa sahip olduğunu (AUC: 0.732), bunu CRP (AUC: 0.706), IG% (AUC: 0.645) ve WBC'nin (AUC: 0.574) izlediğini göstermiştir.
SONUÇ: HALP skoru, komplike akut apandisiti öngörmek için değerli ve kolay uygulanabilir bir biyobelirteçtir. Hem sistemik inflamasyonu hem de immüno-beslenme durumunu yansıtan parametreleri bir araya getirerek geleneksel enflamatuvar belirteçlerden daha iyi performans göstermektedir. HALP skorunun acil cerrahi değerlendirmelerde rutin olarak kullanılması, yüksek riskli hastaların erken tanımlanmasını kolaylaştırabilir ve klinik karar verme sürecine rehberlik edebilir. Yararlılığını doğrulamak için prospektif, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

5. 
Trafik kazalarına bağlı kitlesel yaralanmalı olaylarda hastane kabulünün yaralı hastaların yönetimi ve sonuçları üzerindeki etkisi
The impact of receiving hospitals on the management and outcomes of injured patients in traffic accidents causing mass casualty incidents
Neslihan Suzer, Gülbin Aydoğdu Umaç, Sarper Yilmaz
PMID: 40629736  PMCID: PMC12256962  doi: 10.14744/tjtes.2025.04643  Sayfalar 627 - 635
AMAÇ: Kitlesel yaralanmalı olaylarının (KYO) tıbbi yönetimi, birçok yaralının eş zamanlı ve etkin bir şekilde yönetimini sağlamak için hastane öncesi aşamadan taburculuğa kadar uzanan süreçte triyaj yöntemlerinin stratejik olarak uygulanmasını gerektirir. Bu çalışmanın amacı, trafik kazalarına bağlı KYO sonrasında travma hastalarının üçüncü basamak hastanelere nakil süreçlerini incelemek ve bu süreçlerin hasta sonuçları üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışma, bir ilde beş yıllık bir dönem boyunca trafik kazalarına bağlı KYO’larda yaralanan travma hastalarının hastane öncesi, hastaneler arası transfer ve hastane içi süreçlerini çok yönlü bir bakış açısıyla kapsamlı bir şekilde analiz etmektedir. Hasta mortalitesini öngörmek amacıyla, yüksek boyutlu klinik veri setlerinde karmaşık ve doğrusal olmayan ilişkileri belirleme kapasitesi nedeniyle denetimli bir yapay sinir ağı modeli kullanılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 606 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 212’si (%35.0) üçüncü basamak bir hastaneye ikincil transfer edilirken, 394’ü (%65.0) doğrudan üçüncü basamak bir hastaneye kabul edilmiştir. İkincil transfer grubundaki hastalar, daha uzun hastane öncesi süreler (106.0 vs. 74,7 dakika, p<0.001) ve daha düşük doğru triyaj oranlarına (%75.0 vs. %92.4, p<0.001) sahipti. Ayrıca, bu grupta kan transfüzyonu (%60.8 vs. %38.8, p<0.001), vazopresör kullanımı (%43.9 vs. %22.1, p<0.001), masif transfüzyon (%36.8 vs. %19.0, p<0.001) ve mekanik ventilasyon (%62.3 vs. %39.8, p<0.001) oranları daha yüksekti. Hastane içi ölüm oranı ikincil transfer grubunda %20.3 iken, doğrudan kabul edilen grupta %8.1 olarak bulundu (düzeltilmemiş olasılık oranı [OR]: 0.348; %95 GA: 0.205-0.585, p<0.001). Eğitilmiş sinir ağı modeli, ölüm tahmininde mükemmel bir performans sergiledi (Eğitim AUC=0.947; %95 GA: 0.928-0.966, Test AUC=0.841; %95 GA: 0.782-0.899). Doğru ve yanlış triyaj kararlarının mortalite üzerindeki etkisini inceleyen tabakalı analizde, doğru triyaj yapılan hastalar arasında ikincil transfer grubunda mortalite oranı (%22.6), doğrudan üçüncü basamak kabul edilenlere göre (%8.0) anlamlı olarak daha yüksekti (OR: 3.38; %95 GA: 1.99-5.78, p<0.001). Genel olarak, sekonder trans-fer edilen hastalar, doğrudan kabul edilenlere kıyasla daha yüksek ölüm riskine sahipti (OR=2.35; %95 GA: 1.12-5.10, p=0.0265). Doğru ve yanlış triyaj yapılan tüm hastalar arasında doğrudan karşılaştırma yapıldığında, doğru triyajın mortalite riskini anlamlı ölçüde azalttığı görüldü (OR=4.19; %95 GA: 2.15-8.48, p<0.001).
SONUÇ: Trafik kazalarına bağlı KYO sonrası travma hastalarının yönetiminde, yeterli travma bakımına sahip olmayan hastanelere nakledilmeleri mortaliteyi artırmakta; ikincil transfer ise hemodinamik stabiliteyi olumsuz etkilemekte ve kan transfüzyonu, vazopresör desteği, masif transfüzyon ve mekanik ventilasyon ihtiyacını artırmaktadır.

6. 
Acil servis sunumunun rektosigmoid kanserinde erken cerrahi ve onkolojik sonuçlar üzerindeki etkisi: Tek merkezli retrospektif analiz
Impact of emergency presentation on early surgical and oncological outcomes in rectosigmoid cancer: a single-center retrospective analysis
Erkan Somuncu, Mahmut Ozan Aydın, Hatice Telci, Fatma Şahin, Emre Bozdağ, Serhan Yılmaz, Ali Kocataş
PMID: 40629740  PMCID: PMC12256960  doi: 10.14744/tjtes.2025.44383  Sayfalar 636 - 643
AMAÇ: Rektosigmoid bölge kanserleri, diğer kolorektal kanserlere kıyasla daha yüksek acil başvuru oranlarıyla kolorektal kanserlerin önemli bir bölümünü oluşturur. Bu çalışmanın amacı, rektosigmoid bölge kanserlerinin acil ve elektif başvurularını cerrahi ve tümör patoloji sonuçları açısından karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2021 ile 2025 yılları arasında rektosigmoid bölge kanseri nedeniyle ameliyat edilen 321 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar hastane yatışlarına göre iki gruba ayrıldı: Acil (n=76) ve elektif (n=245). Demografik özellikler (yaş, cinsiyet, ASA skoru), cerrahi özellikler (yaklaşım, tümör yeri, operasyon türü, süre), postoperatif komplikasyonlar (Clavien Dindo sınıflandırması, hastanede kalış süresi) ve patoloji sonuçları (perinöral invazyon, lenfovasküler invazyon, T/N evresi, lenf nodu sayısı) analiz edildi.
BULGULAR: Acil grupta yaş ortalaması (67.93±13.36 yıl) elektif gruptan (64.42±11.65 yıl) daha yüksekti (p=0.027). Acil grubunda daha fazla açık cerrahi yaklaşım (p<0.001), sigmoid kanser (p<0.001) ve rezeksiyon + kolostomi operasyonu (p<0.001) vardı; elektif grupta ise daha yüksek anastomoz oranları görüldü (p<0.001). Postoperatif komplikasyonlar, operasyon süresi ve hastanede kalış süresi acil grupta anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001, p<0.001, p=0.018). Perinöral invazyon (p<0.001), lenfovasküler invazyon (p=0.006), T ve N evreleri (p<0.001, p=0.006) ve pozitif lenf nodu sayısı (p=0.006) acil grupta daha yüksekti; ancak, çıkarılan lenf nodu sayısında bir fark bulunmadı (p=0.323).
SONUÇ: Acil başvurularda daha kötü tümör özelliklerine rağmen, onkolojik olarak uygun cerrahi rezeksiyonlarla benzer patolojik sonuçlar elde edilebilir. Bu çalışma, acil ve elektif başvurular arasındaki cerrahi ve patolojik sonuçlardaki farklılıkları vurgulayarak, tedavi yaklaşımlarını optimize etme ihtiyacını vurgulamaktadır.

7. 
Dalak laserasyonları: Yönetim stratejileri ve klinik sonuçların retrospektif analizi
Splenic lacerations: a retrospective analysis of management strategies and clinical outcomes
Gürkan Değirmencioğlu, Deniz Kütük, Mehmet Hanifi Çanakcı, Muhammed Salih Süer, Ahmet Yiğit Kalelioğlu, Birkan Birben, Mustafa Özsoy
PMID: 40629743  PMCID: PMC12256966  doi: 10.14744/tjtes.2025.74616  Sayfalar 644 - 650
AMAÇ: Dalak yaralanmaları, en sık görülen karın travmaları arasında yer alır ve cerrahi dışı tedavi (NOM) ile cerrahi müdahale arasında bir denge gerektirir. Karar verme süreci, hemodinamik stabilite, yaralanmanın şiddeti ve görüntüleme bulgularına bağlıdır. Bu çalışma, acil servisten genel cer-rahi birimine sevk edilen dalak rüptürlü hastalarda klinik sonuçları ve tedavi kararlarını etkileyen faktörleri değerlendirmektedir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Haziran 2023 ile Şubat 2025 arasında dalak yaralanması tanısı alan 42 hasta üzerinde retrospektif bir kohort çalışması yapıldı. Hastalar, cerrahi dışı tedavi (n=29, %69.0) ve cerrahi tedavi (n=13, %31.0) gruplarına ayrıldı. Demografik özellikler, yaralanma mekanizmaları, hemodinamik durum, laboratuvar sonuçları, görüntüleme bulguları, transfüzyon ihtiyacı, hastanede kalış süresi ve mortalite oranları incelendi. İstatistiksel karşılaştırmalar, anlamlılık düzeyi p<0.05 olacak şekilde uygun testler kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Ortalama yaş 38.3±19.4 yıl olup, hastaların %76,2'si erkekti. Yaralanmaların en yaygın nedeni trafik kazaları (%47.6), bunu düşmeler (%21.4) ve penetran travmalar (%11.9) izledi. Cerrahi tedavi, bıçak yaralanmalarında (%15.4) ve ateşli silah yaralanmalarında (%7.7) daha sık uygulandı. Hemodinamik instabilite, cerrahi tedavi grubunda daha yaygındı (%30.8'e karşı %10.3, p=0.149). Cerrahi vakaların %76.9'unda splenektomi yapıldı (p=0.003). BT görüntülemede, cerrahi dışı tedavi grubunda en sık evre 1 yaralanmalar (%55.2) görülürken, cerrahi tedavi grubunda evre 2 yaralanmalar (%38.5) daha yaygındı (p=0.531). Cerrahi tedavi alan grupta daha fazla kan transfüzyonu gerekti (2.6±3.0 üniteye karşı 0.9±1.9 ünite, p=0.053) ve hastanede kalış süreleri daha uzundu (10.3±6.9 güne karşı 5.7±4.9 gün, p=0.042). Mortalite oranı düşüktü (%9.5) ve gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p=0.819).
SONUÇ: Hemodinamik olarak stabil hastalarda tercih edilen yaklaşım cerrahi dışı tedavi (NOM) olup, bu yöntem olumlu klinik sonuçlar ve daha kısa hastanede kalış süreleri sağlamaktadır. Bununla birlikte, penetran travma ve hemodinamik instabilite cerrahi müdahale için güçlü belirteçlerdir. Dalak yaralanmalarında optimal tedavi stratejisinin belirlenmesi için erken risk sınıflandırması ve yakın takip kritik öneme sahiptir.

8. 
BT'de apendikolit saptanan/saptanmayan akut apandisitlerde BT apandisit skoru ve laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi
Evaluation of computed tomography (CT) appendicitis score and laboratory parameters in acute appendicitis with and without CT-detected appendicolith
Tuğberk Baştürk, Mehmet Duran, Seda Baştürk
PMID: 40629741  PMCID: PMC12256970  doi: 10.14744/tjtes.2005.75502  Sayfalar 651 - 660
AMAÇ: Akut apandisitin (AA) ameliyatsız tedavisine olan artmış ilgi, apendikoliti daha önemli bir konu haline getirmiştir. Bu çalışmada, AA tanısı alan, bilgisayarlı tomografide (BT) apendikoliti olan ve olmayan hastalarda BT apandisit skorunu (BTAS), tam kan sayımını (CBC), C-reaktif protein (CRP) değerlerini ve sistemik immün inflamasyon indeksini (SII) değerlendirmek, perfore olan ve olmayan hastalarda bulguları karşılaştırmak amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2020 ile Ocak 2023 tarihleri arasında AA tanısı alan apendikolitli (Grup 1, 140/294; %47.6) ve apendikoliti bulunmayan (Grup 2, 154/294; %52.4) 294 hasta retrospektif olarak tarandı. AA BT bulguları ve BTAS'ler değerlendirildi. CBC, CRP değerleri ve SII skorları gruplar arasında karşılaştırıldı ve apendiks perforasyonu incelendi.
BULGULAR: Apendiks ortalama çap ve duvar kalınlığı, batın içi serbest sıvı varlığı ve periapendisiyel yağ dokuda enflamasyon şiddeti Grup 1'de daha yüksekti (sırasıyla, p<0.001, p=0.024, p=0.009, p<0.001). BTAS (Grup 1'de 7.51±2.36 ve Grup 2'de 6.38±2.42) Grup 1'de daha yüksekti (p=0.027). Apendikolit çapı (6.53±4.03 mm) ile BTAS arasında pozitif bir korelasyon gözlendi (rho=0.450, p<0.001). Grup 1'de, birden fazla apendikoliti olan hastalarda BTAS daha yüksekti (p=0.003). Perforasyon Grup 1'de 15 hastada (%10.7) ve Grup 2'de 5 hastada (%3.2) saptanmış olup, Grup 1'de görülme sıklığı daha yüksekti (p=0.011). Grup 1'de birden fazla apendikoliti olan hastalarda perforasyon oranı daha yüksekti (p=0.019). Ortalama BTAS değerleri (perfore hastalarda 10±1.13 ve perfore olmayan hastalarda 7.22±2.29) apendiks perforasyonu olan hastalarda daha yüksekti (p<0.001). Monosit (MONO) sayısı Grup 1'de daha yüksekti (p=0.002). Diğer CBC parametrelerinde, CRP değerlerinde ve SII skorlarında Grup 1 ve 2 arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p>0.05). CRP değerleri ve MONO sayıları perfore apandisitli hastalarda daha yüksekti (sırasıyla, p<0.001, p=0.026).
SONUÇ: Apendikolitin eşlik ettiği AA’da enflamasyon daha belirgindir ve perforasyon oranları yüksektir. BTAS, CRP değerleri ve MONO sayıları apendiks perforasyonlarında daha yüksek olma eğilimindedir. Apendikolit varlığını, BTAS ve laboratuvar parametrelerini içeren kapsamlı bir değerlendirme, AA'daki enflamasyon şiddeti hakkında değerli bilgiler sağlayabilir.

9. 
Trafik kazasına bağlı ölümlerin değerlendirilmesi: Otopsi çalışması
Evaluation of Road Traffic Accident-Related Deaths: An Autopsy Study
Burak Kaya, Hüseyin Balandız, Abdulkadir Sancı
PMID: 40629742  PMCID: PMC12256961  doi: 10.14744/tjtes.2025.47443  Sayfalar 661 - 668
AMAÇ: Trafik kazaları, dünya genelinde önemli bir ölüm nedenidir. Bu çalışma, Artvin’de gerçekleşen trafik kazalarına bağlı ölümlerin adli tıbbi özelliklerini kapsamlı bir şekilde inceleyerek, ölüm mekanizmaları, otopsi bulguları ve demografik veriler arasındaki ilişkileri ortaya koymayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Artvin Adli Tıp Şube Müdürlüğü tarafından 2017-2024 yılları arasında ölü muayenesi veya otopsi yapılan 273 olgu retrospektif incelenerek trafik kazasına bağlı öldüğü tespit edilen 50 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgularda; yaş, cinsiyet, ölenin trafik kazasındaki konumu, kaza yeri, kaza mevsimi, günü ve saati, kazaya karışan araç türü, mağdurların ölüm yeri bilgileri ile trafik kazasında oluşan yaralanmanın ağırlığı ve ölüm sebebi gibi veriler değerlendirildi.
BULGULAR: Trafik kazalarına bağlı ölümlerin büyük çoğunluğunun erkeklerde ve ileri yaş grubundaki (≥61 yaş) sürücülerde meydana geldiği saptanmıştır. Kazaların çoğunlukla şehir dışında, hafta içi günlerinde ve 12: 01–18: 00 saatleri arasında gerçekleştiği belirlenmiştir. Kazaya karışan araçlar arasında en sık otomobillerin (%60) yer aldığı tespit edilmiştir. Ölümlerin yaklaşık yarısının olay yerinde meydana geldiği gözlenmiştir. Olguların büyük çoğunluğunda en az bir kemik kırığı bulunmakta olup, kırıkların en sık göğüs bölgesinde (%37) ve ardından kafatasında (%30) lokalize olduğu belirlenmiştir. Olguların %98’inde en az bir iç organ yaralanması mevcut olup, en sık etkilenen organlar beyin ve intratorasik organlardır. Ayrıca olguların yaklaşık dörtte birinde (%26) medulla spinalis yaralanması saptanmıştır. Trafik kazalarına bağlı ölümlerde en yaygın ölüm nedeni çoklu beden travması (%52) olup, bunu kafa travmaları (%20) izlemektedir.
SONUÇ: Trafik kazalarına bağlı ölümleri azaltmak için şehir dışı yollarda hız denetimleri artırılmalı, yol güvenliği önlemleri iyileştirilmeli ve ileri yaş sürücüler için düzenli sağlık kontrolleri teşvik edilmelidir. Ayrıca, acil müdahale süreçlerinin geliştirilmesi ve ileri görüntüleme tekniklerinin erken kullanımı, morbidite ve mortalitenin azaltılmasına katkı sağlayabilir.

10. 
Göz travması bulunan adli olguların incelenmesi
Investigation of forensic cases with ocular trauma
Kerem Sehlikoğlu, Mert Anıl Özdemir, Şevval Nur Gidirislioglu, Huseyin Kafadar, Burak Ören
PMID: 40629732  PMCID: PMC12256968  doi: 10.14744/tjtes.2025.36215  Sayfalar 669 - 674
AMAÇ: Göz yaralanması bulunan olgular için düzenlenen adli raporların yasal süreçte önemli bir yeri bulunmaktadır. Olgulardan ayrıntılı öykü alınmasının ardından, olguların kapsamlı muayene edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada adli tıp polikliniği tarafından göz travması bulunan olgulara yönelik düzenlenen adli raporlar incelenerek, bu olguların sosyodemografik verileri, maruz kalınan travma çeşidi, yaralanma özelliklerinin belirlenmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada adli olay sonucunda göz travması bulunan 424 olgu retrospektif olarak incelendi. Olgular cinsiyet, yaş, yaş grubu, olay nedeni, olay orijini (kasıtlı-kaza sonucu), medikal tanı, göz kliniğinde yatarak tedavi olup/olmadığı ve travma sonrası görme fonksiyonu verileri açısından incelendi.
BULGULAR: Olguların 310’u (%73.1) erkek, 114'ü (%26.9) kadındı. Olgular en sık %27.8 (n=118) oran ile 20-29 yaş grubundaydı. Olay nedenlerine bakıldığında; darp eylemi 330 olgu (%77,8) ile en sıktı. Kadınların daha yüksek oranda aile içi şiddet mağduru olduğu gözlendi (p <0,001, Cramer’s V: 0.487). Muayene bulgusu olarak en sık 288 olguda (%67.9) periorbital ödem/ekimoz, ardından 71 olguda (%16.7) subkonjunktival kanama izlendi. Açık glob yaralanması geçirenlerin, kapalı glob yaralanması geçirenlere göre daha yüksek oranda göz kliniğinde yatış yapıldığı (p<0,001, Cramer’s V: 0.788) ve cerrahi tedavi gördüğü (p<0,001, Cramer’s V: 0.879) gözlendi.
SONUÇ: Çalışmada olguların büyük çoğunlukla adneksal ve ön segment ile sınırlı yaralanma geçirdikleri ve yaralanma ciddiyetinin de hafif olduğu gözlendi. Göz travması bulunan kadın olgularda, hekimlerin hastaları aile içi şiddet açısından dikkatli muayene etmesi ve değerlendirmesi önerilmektedir.

11. 
Adli olgularda maksillofasiyal travmaların etiyolojik faktörleri: Dört yıllık retrospektif bir çalışma
Etiological factors of maxillofacial traumas in forensic cases: A four-year retrospective study
Emre Çulha, Mustafa Sabak, Mikail Nahırcı
PMID: 40629734  PMCID: PMC12256969  doi: 10.14744/tjtes.2025.84443  Sayfalar 675 - 681
AMAÇ: Maksillofasiyal travmalar sıklıkla ciddi morbidite, malformasyon, disfonksiyon ve maliyetli tedaviler ile birliktedir. Bu çalışmanın amacı maksillofasiyal travma içeren adli olguların sıklığını ve nedenini analiz etmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Maksillofasiyal travma düşündüren 356 adli rapor retrospektif olarak elde edildi ve tıbbi kayıt veri tabanı kullanılarak analiz edildi. Dört yıl içinde toplanan veriler yaş, cinsiyet, başvuru zamanı, yaralanma mekanizması, kırık yeri, konsültasyonlar ve cerrahi prosedürleri içeriyordu. Adli vakalar altı kategoriye ayrıldı: 18-20, 21-30, 31-40, 41-50, 51-60 ve 61 yaş üstü. Glasgow Koma Skalası ve Yaralanma Şiddeti Skoru elde edildi. Mann-Whitney U/Kruskal Wallis testleri, p<0.05 anlamlılık eşiği ile kategorik değişkenler arasında skala puan değişkenini karşılaştırmak için yapıldı.
BULGULAR: Ortalama yaş 37.63±15.01 olup, erkeklerin üstünlüğü (%80.3) vardı. En sık kraniyal kemik kırıkları gözlendi. Glasgow Koma Skalası ortalaması 14.68±1.88 idi. Ortalama Yaralanma Şiddet Skoru 5.03±9.21 idi. Maksillofasiyal travma en sık yaşamın ikinci on yılındaki kişilerde (%34.55) görüldü. Adli vakalar en sık yaz aylarında (%33.4), özellikle Temmuz ayında (%14.3), hafta içi günlerde (%65.7) ve 16.00-00.00 saatleri arasında (%56.7) görüldü. Adli vakaların büyük çoğunluğu (%80.9) cerrahi müdahale olmaksızın çözüldü. Tüm maksillofasiyal travmaların %68.8'inin nedeni şiddetti. Şiddet ile tetiklenen maksillofasiyal travma, diğer gruplara göre anlamlı derecede daha yüksek Yaralanma Şiddeti Skoru değerlerine sahipti (p=0.001). Konsülte edilen maksillofasiyal travma hastalarının Yaralanma Şiddeti Skoru değerleri daha yüksekti (p=0.001).
SONUÇ: Maksillofasiyal travmalı adli olguların büyük çoğunluğu yirmili yaşlardaki erkeklerden oluşmaktadır. Maksillofasiyal travmalar en çok yaz hafta sonlarında, 16: 00 ile 00: 00 saatleri arasında şiddet nedeniyle meydana gelmiştir. Yaralanma Şiddet Skoru, konsültasyon talep edildiğinde veya şiddet içeren vakalarda daha yüksekti ve bu tür travmaların ciddiyetinin altını çiziyordu.

12. 
Adli tıp bakış açısıyla posttravmatik görme sekelleri; 10 yıllık verilerin retrospektif analizi
Post-traumatic visual sequelae from a forensic medicine perspective: A retrospective analysis of 10 years of data
Çağdaş Savaş, Nazlıcan Aras, Tayfun Yeşilbalkan, İsmail Özgür Can
PMID: 40629737  PMCID: PMC12256963  doi: 10.14744/tjtes.2025.54778  Sayfalar 682 - 690
AMAÇ: Görme işlevleri kişilerin kaliteli bir hayat sürmesinde en temel fonksiyonlardan biridir. Bu yönüyle göz travmaları gerek yaralanmanın ağırlık derecesinin gerekse sonrasında sekel kalıp kalmadığı, kalmış ise görme işlevlerinin kayıp derecesinin belirlenebilmesi amacıyla sıklıkla adli tıbbi değerlendirme sürecine konu olmaktadır. Bu çalışmada göz travması sonrası adli tıbbi değerlendirme süreci tartışılacaktır. Böylelikle adli değerlendirmede standardizasyonu/yol göstericiliği sağlayacak açıklamalar paylaşılarak oluşabilecek kafa karışıklıklarının giderilmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 01.01.2014-01.01.2024 tarihleri arasında ceza davası sürecine konu olarak göz travması sonrası yaralanmanın ağırlık derecesi ve görme işlevlerinin zayıflığı/yitimi yönünden Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalında adli tıbbi değerlendirmesi yapılan 210 olgunun (210 göz) dosyaları ve raporları geriye dönük olarak incelenmiştir. Sosyodemografik veriler, travma türü, yaralanma nedeni, ilk konulan tanı, Birmingham Göz Travması Terminoloji Sistemi’ne (BETTS) göre yaralanma tipi, yaralanan anatomik bölge, adli tıbbi açıdan yaralanmanın ağırlık derecesi ve görme işlev zayıflığı/yitimi meydana gelip gelmediği değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 29.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır.
BULGULAR: Toplam 210 olgunun, 171’i (%81.4) erkek, 39’u (%18.6) kadındı. Oküler travmaların en sık 19-30 yaş aralığında (n=62, %29.5) olduğu görüldü. Olguların 157’sinde (%74.8) kapalı, 53’ünde (%25.2) açık glob yaralanması vardı. Travma sonrası ilk göz muayenesinde tüm olgular genelinde en sık subkonjoktival hemoraji (n=132, %62.9) saptandı. Görme işlev zayıflaması/yitimi meydana gelmesi üzerinde yaralanmanın zon 1 dışına lokalize olması en kuvvetli kötü prognostik faktör olarak ortaya çıkmıştır.
SONUÇ: Göz yaralanmaları adli tıbbi açıdan tek başlarına yaşamsal tehlike oluşturmamaktadır. Ceza dava süreçlerine ilişkin göz travması sonrası görme sekeli, diğer bir deyişle görme işlev zayıflaması/yitimi yönünden yapılacak değerlendirmede adli tıp ve göz uzmanının dahil olduğu multidisipliner bir yaklaşım benimsenmeli, öncelikle iyileşme sürecinin tamamlanıp tamamlanmadığı ve görme kaybı ile travma arasındaki illiyet bağı sorgulanmalıdır. İyileşme sürecinin tamamlanması sonrasında her bir gözün görme işlevi kendi içerisinde ayrı bir fonksiyon olarak ele alınmalı ve görme keskinlik, görme alan kusuru ve diğer tanıların bir gözde tek başına veya toplu olarak bulunup bulunmamasına bağlı olarak kullanılacak değerlendirme metodu seçilmelidir.

13. 
Hastanelerde adli tıp konsültasyonunun geliştirilmesi: Ateşli silah yaralanmalarında dosya temelli adli tıbbi değerlendirme süreçlerinin sınırlılıkları ve erken dönem disiplinler arası inceleme önerisi
Enhancing forensic medicine consultation in hospitals: Addressing limitations in file-based forensic evaluations of firearm injuries and proposing early interdisciplinary examination practices
Murat Nihat Arslan, Inci Yağmur Tezbasan Arslan,, Mehmet Korkut
PMID: 40629738  PMCID: PMC12256971  doi: 10.14744/tjtes.2025.72492  Sayfalar 691 - 697
AMAÇ: Ölümle sonuçlanmayan ateşli silah yaralanmalarının adli değerlendirmesi, hukuki süreçler açısından kritik öneme sahiptir. Ancak tıbbi dokü-mantasyonun eksiklikleri ve doğruluk sorunları, adli tıp raporlarının kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışma, retrospektif dosya incelemelerine dayalı adli değerlendirmelerin sınırlılıklarını ve eksik adli/tıbbi verilerin vaka değerlendirmelerine etkisini araştırarak, hastane yatışı sırasında erken adli tıp konsültasyonunun önemini vurgulamayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif gözlemsel çalışma, 2024 yılı boyunca bir adli tıp şube müdürlüğüne sevk edilen 245 ateşli silah yaralanması vakasını içermektedir. Çalışmada balistik bulgular, tıbbi dokümantasyon eksiklikleri, damar yaralanmalarının değerlendirilmesi ve adli rapor tamam-lanma süreleri incelenmiştir. Vakalar, tıbbi kayıtların eksiksizliği ve ek adli değerlendirme gerekliliğine göre kategorize edilmiştir.
BULGULAR: Vakaların %53,9’unda giriş-çıkış yarası ayrımı yapılmamış, atış mesafesi değerlendirmesi ise yalnızca bir vakada belgelenmiştir. Mühimmat türü vakaların %42,4’ünde rapor edilmemiştir. Vakaların %52,7’sinde tıbbi dokümantasyon eksik olup, hastane kayıtları, görüntüleme tetkikleri ve uzman konsültasyonları bulunmamaktaydı. Ekstremite yaralanmalarının %43,0’unda damar yaralanması değerlendirmesi adli raporlara yansıtılmamıştır. Birden fazla mermi isabeti olan vakalar %35,5 oranında saptanmış, ancak yalnızca %25,3’ü ayrı yara değerlendirmesi için yeterli tıbbi veriye sahip olarak bulunmuştur. İlk değerlendirmede kesin rapor düzenlenebilen vakalarda ortalama rapor süresi 172,5 gün iken, ek tıbbi kayıt temini gerektiren vakalarda toplam süreç 230,8 güne uzamıştır. Ayrıca, hiçbir vakada hastane sürecinde adli tıp branş konsültasyonu yapılmamış olup, hastanede yatış sırasında istenen adli raporların çoğunda kesin değerlendirme yerine ön rapor hazırlanabilmiştir.
SONUÇ: Elde edilen bulgular, acil tıp hekimlerinin adli değerlendirme sürecindeki kritik rolünü ortaya koymaktadır. Eksik veya yetersiz tıbbi dokümantasyon, adli değerlendirmeleri ve hukuki kararları doğrudan etkilemektedir. Hastanelerde yapılandırılmış adli tıp konsültasyon protokollerinin uygulanması, adli makamların tıbbi kayıt taleplerinde eksiksiz belge sağlanması ve adli tıp uzmanları ile acil tıp hekimleri arasındaki disiplinler arası iş birliğinin güçlendirilmesi, adli raporlama süreçlerini önemli ölçüde iyileştirebilecektir. Ölümlü ateşli silah yaralanması vakalarında sahada yapılan adli değerlendirmelere benzer yasal düzenlemelerin, hastane ortamında erken adli değerlendirmeyi mümkün kılacak şekilde uyarlanması, adli tıp raporlarının doğruluğunu artırarak daha güvenilir hukuki sonuçlar elde edilmesini sağlayabilir.

14. 
Çocuk hastalarda travmatik diş yaralanmalarının değerlendirilmesi: Kesitsel bir çalışma
Evaluation of traumatic dental injuries in pediatric patients: A cross-sectional study
Özlem Martı Akgün, Ceren Yildirim, Gunseli Guven Polat, Ceyhan Altun, Feridun Başak
PMID: 40629733  PMCID: PMC12256958  doi: 10.14744/tjtes.2025.84006  Sayfalar 698 - 704
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, pedodonti anabilim dalı'na yönlendirilen çocuklarda travmatik diş yaralanmalarının etiyolojisini, cinsiyet dağılımını, yaralanma türlerini ve tedavi yöntemlerini incelemektir. Bu parametrelerin anlaşılması, çocukluk dönemindeki diş travmalarının önlenmesi ve tedavi sonuçlarının iyileştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma, 6 aylık bir dönemde pedodonti anabilim dalı'na başvuran, 0-14 yaş arası 822 çocuğun klinik kayıtlarının retrospektif analizini içermektedir. Bu çocuklardan 59'u (%7.2) diş yaralanması şikayetiyle başvurmuştur. Travmatik yaralanmalar, Andreasen ve Andreasen sınıflandırma sistemine göre kategorize edilmiştir. Çalışmada travmanın nedenleri, yaralanmanın lokalizasyonu ve türleri ile süt ve daimi dişlerde uygulanan tedavi yöntemleri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Travma türleri arasında en sık karşılaşılan, vakaların %76,2’sini oluşturan kron kırıklarıdır. Diğer yaralanma türleri arasında avülsiyon (%6.6), subluksasyon (%5.2), konküzyon (%5.2), intruziv luksasyon (%3,4), kök kırıkları (%1.7) ve ekstrüziv luksasyon (%1.7) yer almıştır. Daimi dişler, süt dişlerine göre daha fazla etkilenmiştir (%76.3). Travmaların en yaygın nedeni düşme (%77.9) olarak belirlenmiş ve okul, yaralanmaların en sık meydana geldiği yer olmuştur (%37.2). Erkekler (%59.3), kızlara (%40.7) kıyasla daha sık diş travması yaşamıştır. Travma geçiren daimi dişlerin %16.9'unda kök gelişimi tamamlanmamıştır. Tedavi açısından bakıldığında, en sık uygulanan yöntem restoratif işlemler (%44.1) olurken, bunu endo-dontik tedaviler ve diş çekimleri (%25.4) takip etmiştir.
SONUÇ: Travmatik diş yaralanmaları, özellikle okul çağındaki çocuklar arasında oldukça yaygındır. Bu yaralanmaların en önemli nedeni düşmeler olup, çoğu vakada sadece diş minesini etkilemektedir. Diş travmalarının zamanında ve doğru şekilde teşhis edilmesi, komplikasyonların önlenmesi ve uzun vadeli diş sağlığının korunması açısından hayati öneme sahiptir. Ayrıca, çocukların, ebeveynlerin ve eğitimcilerin diş sağlığı konusunda bilgilendirilmesi, bu tür yaralanmaların sıklığını ve şiddetini önemli ölçüde azaltabilir.

15. 
Spinal anestezi altında intertrokanterik femur kırıkları nedeniyle ameliyat olan hastalarda perikapsüler sinir grubu bloğu ve suprainguinal fasya iliaka kompartman bloğunun etkilerinin karşılaştırılması; pozisyonlama, ilaç kullanımı, hasta memnuniyeti
Comparison of the perioperative efficacy of pericapsular nerve group (PENG) block and the suprainguinal fascia iliaca compartment block (S-FICB) in patients undergoing hip fracture surgery: Spinal positioning, medication usage, and patient satisfaction
Mete Gedikbaş, Ali Genç
PMID: 40629739  PMCID: PMC12256967  doi: 10.14744/tjtes.2025.19802  Sayfalar 705 - 711
AMAÇ: Çalışmamızın amacı, intertrokanterik femoral kırıkları nedeniyle ameliyat edilen hastalarda perikapsüler sinir grubu (PENG) bloğu ve supra-inguinal fasya iliaka kompartman (S-FICB) bloğunun perioperatif ağrı kontrolü üzerindeki etkilerini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Haziran 2021 ile Haziran 2024 arasında intertrokanterik femur kırığı nedeniyle ameliyat edilen hastalar retrospektif olarak analiz edildi. İntertrokanterik femur kırığı nedeniyle PENG bloğu veya S-FICB ile kombine edilen spinal anestezi altında proksimal femur çivisi kullanılarak ameliyat edilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan hastalar iki gruba ayrıldı ve değerlendirildi: PENG bloğu yapılan hastalar Grup I ve S-FICB yapılan hastalar Grup II içerisine dahil edildi. Hastaların fonksiyonel değerlendirmesinde, perioperatif sayısal ağrı skoru (NRS), kullanılan sistemik analjeziklerin miktarını ve zamanını, hasta memnuniyet skorunu, bulantı, kusmayı ve motor kas gücü skorları kullanıldı.
BULGULAR: Spinal pozisyonlama kolaylığı skoru Grup I'de önemli ölçüde daha iyiydi (p<0.01). Sayısal derecelendirme ölçeği (NRS), hareketle altıncı ve on ikinci saatte Grup I'de önemli ölçüde daha düşüktü (p<0.001). Hasta memnuniyet skoru Grup I'de önemli ölçüde daha yüksekti (p=0.04). Grup I’de ameliyat sonrası daha geç sürede opioid gereksinimi olurken kullanılan opioid miktarı Grup II'de daha yüksekti. (sırasıyla, p=0.03 ve p=0.04).
SONUÇ: Daha güçlü analjezik etkisi, daha kolay pozisyonlanma sağlanması, daha düşük opioid tüketimi ve daha iyi hasta memnuniyeti ile PENG bloğu, kalça kırığı cerrahisinde umut vadeden bir seçenek olarak ortaya çıkmaktadır. Çalışmamız, kalça kırığı cerrahisi planlayan hastalarda önce PENG bloğunun kullanılmasının daha faydalı olabileceğini düşündürmektedir.