| DIĞER | |
| 1. | Ön Sayfalar Front Matter Sayfalar I - IX |
| DENEYSEL ÇALIŞMA | |
| 2. | Lupeol'ün sıçanlarda deneysel testiküler iskemi/reperfüzyon hasarı üzerine etkileri Effects of lupeol on experimental testicular ischemiareperfusion damage in rats Abdurrahman Azzam, Ramazan Karabulut, Cem Kaya, Sibel Eryılmaz, Alparslan Kapisiz, Zafer Turkyilmaz, Mehmet Arda Inan, Gizem Yaz Aydin, Ali Atan, Kaan SonmezPMID: 39963909 PMCID: PMC11843417 doi: 10.14744/tjtes.2024.09090 Sayfalar 95 - 102 AMAÇ: Kısırlık ve organ kaybı, ürolojik acil durum olan testis torsiyonunun olası sonuçlarıdır. Bu araştırmada lupeolün testiküler iskemi reperfüzyon hasarı üzerindeki etkisini göstermeye çalıştık. GEREÇ VE YÖNTEM: 30 adet yetişkin erkek Spraque Dawley sıçanı randomize edilerek Kontrol(C), Lupeol(L), İskemi(I), Tedavi 1(T1) ve Tedavi 2(T2) gruplarına ayrıldı. Çalışma gruplarında sol testislere 2 saat boyunca 720 derece testis torsiyonu oluşturularak detorsiyon uygulandı. T1 ve T2 gruplarına detorsiyondan 30 dakika önce ve hemen sonra 100 mg/kg Lupeol intraperitoneal olarak enjekte edildi. Altıncı saatte her sıçandan kan ve testis dokusu örnekleri alındı. Serum interlökin-6(IL-6) ve tümör nekroz faktörü-α (TNF-α), doku glutatyonu (GSH), malondialdehit (MDA) ve kaspaz 3 ölçümleri için kan alındı. Johnsen Tübüler Biyopsi Skorunu (JTBS) değerlendirmek için histopatolojik analiz yapıldı. BULGULAR: Kaspaz 3 (2.74±0.32), MDA (1.71±0.26), IL-6 (4.92±0.57) ve TNF-α (113.18±29.77) değerleri Grup I'de Grup C'ye göre artarken T2'de (2±0.67, 1.16±0.36, 3.95±0.17 ve 106.13±12.49) ve özellikle T1 grubunda (1.65±0.50, 0.95±0.143, 80±0.35 ve 104.86±8.42) belirgin azalma saptandı (p=0.001). Ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmamasına rağmen her iki tedavi grubunda da TNF-α'da azalma vardı (p=0.768). GSH düzeyleri Grup I'de azalırken (140.63±25.71), T2 grubunda (211.58±95.05) (p=0.753) ve özellikle T1 grubunda (219.9±48.21) artma gözlendi (p=0.078). JTBS en düşük skoru Grup I'de görülürken (7.67±0.25), tedavi gruplarında iyileşme gözlendi (8.93±0.16 ve 8.82±0.22), (p=0.001). SONUÇ: Lupeol'ün ilk kez deneysel testis torsiyon modelinde kullanıldığı bu çalışmada antioksidan, antienflamatuvar ve antiapoptotik etkilerinin yanı sıra histopatolojik hasarı azaltıcı ve koruyucu etkileri de ortaya konmuştur. |
| 3. | İskelet kası hasarına karşı bir koruyucu olarak melatonin: Bir iskemi-reperfüzyon hasarı çalışması Melatonin as a shield against skeletal muscle damage: A study on ischemia-reperfusion injury Ertan Demirdaş, Gökhan Arslan, Hakan Kartal, Gökhan Erol, Tayfun Özdem, Başak Büyük Yavuz, Celalettin Günay, Bilgehan Savaş ÖzPMID: 39963912 PMCID: PMC11843425 doi: 10.14744/tjtes.2025.44890 Sayfalar 103 - 111 AMAÇ: İskemi-reperfüzyon (İ/R) hasarı, dokulara kan akışının geçici olarak kesintiye uğraması (iskemi) ve ardından yeniden başlaması (reperfüzyon) sonucu oluşan ve oksidatif stres, inflamasyon ve hücre ölümüne yol açan bir patolojik süreçtir. Mevcut tedavi seçenekleri sınırlıdır, ancak melatoninin güçlü antioksidan ve anti-inflamatuvar özellikleri, İ/R hasarında potansiyel bir terapötik ajan olarak öne çıkarmaktadır. Bu çalışmada, iskelet kası İ/R hasarına karşı melatoninin koruyucu etkileri araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Kontrol, melatonin kontrol, İ/R, melatonin+İ/R ve dimetil sülfoksit (DMSO) kontrol olmak üzere beş gruba ayrılmış 30 erkek fare üzerinde çalıştık. Alt ekstemite iskelet kasında iskemi-reperfüzyon prosedürü, kontrol grupları ve melatonin ile tedaviden sonra yapılan İ/R prosedürlerinden sonra, kas dokusunda antioksidan kapasite (TAS), oksidatif stres belirteçleri (TOS ve MDA), inflamasyon (MPO) ve hücre ölümü (TUNEL ve histoloji) değerlendirildi. BULGULAR: Melatonin, diğer tüm gruplara kıyasla antioksidan kapasiteyi (TAS) önemli ölçüde artırdı. Melatonin uygulanan İ/R grubunda, oksidatif stres (TOS) seviyeleri, melatonin uygulanmayan İ/R grubuna göre belirgin şekilde daha düşük bulundu. Histolojik analizde, İ/R grubunda diğerlerine kıyasla daha fazla nekroz, ödem, inflamasyon ve hücre ölümü olduğu ortaya koyuldu. İlginç bir şekilde, melatonin+İ/R grubu, İ/R grubuna göre önemli ölçüde daha az hasara sahipti ve bu da melatoninin koruyucu etkisini vurgulamaktadır. SONUÇ: Bu çalışma, eksojen olarak verilen melatoninin, İ/R hasarına maruz kalan iskelet kası dokusunda oksidatif stresi, inflamasyonu ve hücre ölümünü etkili bir şekilde azalttığını göstermektedir. Bu sonuçlar, melatoninin iskelet kası hasarında İ/R kaynaklı komplikasyonları azaltmak için umut verici bir terapötik ajan olabileceğini düşündürmektedir. |
| 4. | Deneysel sepsis oluşturulan sıçanlarda deksmedetomidinin karaciğer hasarı üzerine etkileri: Histopatolojik ve immünohistokimyasal bir çalışma The effects of dexmedetomidine on liver injury in rats with experimental sepsis: A histopathological and immunohistochemical study Ömer Faruk Keleş, Havva Sayhan Kaplan, Hacı Ahmet Çiçek, Onur Palabiyik, Zabit YenerPMID: 39963913 PMCID: PMC11843427 doi: 10.14744/tjtes.2025.55338 Sayfalar 112 - 118 GİRİŞ: Rat sepsis modelinde, dexmedetomidinin (Dex) inflamasyonu azaltarak sepsise bağlı doku hasarları üzerindeki koruyucu etkisi halen belirsizdir ve Dex'in sepsis kaynaklı doku hasarını modüle edip etmediğini belirlemek için araştırmalar devam etmektedir. Bu çalışmada, sepsisli ratlarda Dex'in karaciğer hasarına histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak etkisini araştırmak amaçlanmıştır. YÖNTEMLER: Bu çalışmada, ratlarda 10 ml/kg E. coli enjeksiyonu ile sepsis indüklendi ve 100 µg/kg Dex'in intraperitoneal uygulanmasıyla Dex'in karaciğer hasarına karşı koruyucu etkinliği histopatolojik ve immünohistokimyasal bulgularla araştırıldı. SONUÇLAR: Bulgularımıza göre, sepsis grubundaki ratların karaciğer dokularında en çarpıcı ve temel morfolojik değişiklikler, damar içi ve çevresindeki nötrofil lökosit infiltrasyonlarıydı. Dex ile tedavi edilen gruplarda, nötrofil lökosit infiltrasyonları daha belirgin olup damarlarda belirgin dilatasyonlar gözlemlendi. Dex ile tedavi edilen gruplarda inflamatuar reaksiyonların daha belirgin olmasının, Dex'in vazodilatasyon etkisine bağlı olarak vasküler permeabilitedeki artışla ilişkili olduğu düşünülmüştür. SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen histopatolojik ve immünohistokimyasal bulgulara göre, Dex'in rat sepsis modelinde sepsise bağlı karaciğer inflamasyonunu hafifletmediği sonucuna varılmıştır. |
| KLINIK ÇALIŞMA | |
| 5. | Abdominal travma cerrahisi sonrası relaparotomi endikasyonları, risk faktörleri ve klinik sonuçlar Indications, risk factors, and clinical outcomes of relaparotomy after abdominal trauma surgery Mehmet Bahadır Demir, Suleyman Utku Celik, Sahin KaymakPMID: 39963911 PMCID: PMC11843426 doi: 10.14744/tjtes.2024.32736 Sayfalar 119 - 124 AMAÇ: Abdominal travma cerrahisi sonrası uygulanan relaparotomi, belirgin morbidite ve mortalite ile ilişkili kritik bir girişimdir. Ancak, travma hastalarında relaparotomi ile ilgili veriler sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, abdominal travma cerrahisi sonrası relaparotomi uygulanan hastalarda relaparotomi ile ilişkili faktörlerin prognoz üzerindeki etkisini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, Aralık 2016 ile Aralık 2022 arasında tek bir merkezde abdominal travma cerrahisi sonrasında relaparotomi uygulanan yetişkin hastalar analiz edildi. Demografik özellikler, travmaya bağlı faktörler ve perioperatif klinik bulgular kaydedildi. Hastane içi mortalite ile ilişkili faktörleri belirlemek için istatistiksel analizler yapıldı. BULGULAR: Abdominal travma cerrahisi geçiren 300 hastanın 106’sında (%35.3) relaparotomi gereksinimi oldu. Hastane içi mortalite oranı %9.4 idi. Relaparotomi için başlıca endikasyonlar kanama kontrolü, hemodinamik instabilite ve intestinal kaçaklardı. Artmış mortaliteyle anlamlı derecede ilişkili faktörlerin yaş ≥50 (p=0.020), kadın cinsiyet (p=0.031), künt travma (p=0.020), birden fazla relaparotomi (p=0.023), relaparotomi sırasında aktif kanama (p<0.001) ve taze donmuş plazma transfüzyonu (p=0.046) olduğu bulundu. Ayrıca, mortal seyreden hastalar belirgin olarak daha düşük kan basıncı (p<0.001) ve daha yüksek kalp atış hızı (p<0.001) değerlerine sahipti. Bu hastalarda ek olarak, hemoglobin (p=0.015), trombosit sayısı (p=0.001) ve albümin seviyeleri (p<0.001) düşük iken; INR (p<0.001) ve laktat seviyeleri (p<0.001) yüksekti. SONUÇ: Bu çalışma, abdominal travma cerrahisi sonrası relaparotomi uygulanan hastalarda mortalite ile ilişkili önemli faktörleri vurgulamaktadır. Aktif kanamanın yönetimi, yaşamsal belirtilerin ve laboratuvar parametrelerinin dikkatle izlenmesi ve yaşlı hastalar ile künt travma geçirenler gibi yüksek risk gruplarına özel dikkat gösterilmesi ve ek olarak risk faktörlerinin erken tanınması ve optimize edilmesi, bu hassas popülasyonda sonuçları iyileştirebilir. |
| 6. | Hayat kurtarıcı acil cerrahi gerektiren ektopik gebeliklerin analizi Analysis of ectopic pregnancies requiring life-saving urgent surgery Fahri Burcin Firatligil, Serap Topkara Sucu, Yaprak Engin ÜstünPMID: 39963918 PMCID: PMC11843420 doi: 10.14744/tjtes.2024.86087 Sayfalar 125 - 132 AMAÇ: Hayat kurtarıcı acil cerrahi uygulanan ektopik gebelikli (EP) hastaların demografik, ultrasonografik ve laboratuvar bulgularını ve sonuçlarını analiz etmek. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kesitsel çalışma 01 Ocak 2016 ile 01 Ocak 2020 tarihleri arasında Tersiyer Sevk Hastanesi'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya 469 EP vakası dahil edildi. 469 hastanın verileri hastane kayıtlarından ve hasta dosyalarından alındı. Hayat kurtaran acil ameliyatların analizleri için, yalnızca hastaneye yatış sırasında, hastane takibinde veya MTX tedavisinden sonra yukarıda belirtilen ciddi belirti ve semptomları olan hastalar dahil edildi. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 31.2±5.65 yıldı. En genç hasta 15 yaşında iken, en yaşlı hasta 49 yaşındaydı. Hastaların %15,1'inde EP öyküsü vardı ve hastaların %29.4'ü sigara içiyordu. Doktora başvurma nedenleri 37 hastada (%7.9) şikayet yok, 37 hastada (%7.9) adet gecikmesi, 128 hastada (%27.3) karın ağrısı, 108 hastada (%23.0) karın ağrısı ile birlikte vajinal kanama ve 159 hastada (%33.9) sadece vajinal kanama idi. 4 (%0.9) hastada ektopik odak ultrason ile tespit edilemezken, 255 (%54.3) hastada ektopik odak sağ adneksiyal bölgede yer almaktaydı. Hastaların ameliyat öncesi ortalama hemoglobin düzeyi 12.4±1.33 g/dL idi. Ortanca hemoglobin değeri 12.6 (7.2-14.7 ) g/dL idi. MTX tedavisi olmaksızın ameliyat edilen hastalar ile MTX tedavisi sonrası ameliyat edilen hastaların demografik verileri, ultrason bulguları ve ameliyat öncesi ve sonrası laboratuvar sonuçları karşılaştırıldığında yaş, parite, ektopik odağın maksimum çapı, ameliyat öncesi hemoglobin değeri, ameliyat öncesi beyaz küre sayısı, karında serbest sıvı ve kontraseptif yöntemler açısından anlamlı farklılıklar olduğu görüldü. SONUÇ: EP jinekolojik aciller arasında önemli bir yer tutmaktadır. Tanıda olası bir gecikme hayatı tehdit eden durumlara yol açabilir ve bu aşamadan sonra tek tedavi hayat kurtarıcı acil cerrahi müdahaledir. |
| 7. | Dupuytren kontraktürünün birincil ve nüks başvurularının epidemiyolojik, etiyolojik ve klinik olarak karşılaştırılması The epidemiological, etiological, and clinical comparisons of primary and recurrent Dupuytren’s contractures Erol Kozanoğlu, Fethi Sarper Mete, Bora Edim Akalın, Dicle Aksoyler, Ömer Berköz, Ufuk Emekli, Rıfat Atilla Arıncı1PMID: 39963920 PMCID: PMC11843423 doi: 10.14744/tjtes.2024.95049 Sayfalar 133 - 139 AMAÇ: Dupuytren kontraktürü, avuç içi fasyasının kalınlaşmasıyla kendini gösterir. Tanımlanmasından itibaren birçok veri ortaya konmuştur. Fakat, güncel yaşamdaki değişiklikler, bu tür hastalıklarda epidemiyolojik, etiyolojik ve klinik değerlendirmelerin tekrarlanmasını gerektirmektedir. Bu çalışmada, Dupuytren kontraktürünün güncel özelliklerini ortaya koyarken bunların nüks ile olası yeni ilişkilerini de tanımlamak amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2014-Aralık 2016 tarihleri arasında ameliyat olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların cinsiyet, yaş, bulguların ilk ortaya çıktığı dönemdeki yaş, baskın el, meslek, sigara ve alkol kullanımı, ek hastalıklar ve bunlara yönelik görülen tedaviler, etkilenen el, etkilenen parmak, ameliyat yöntemi, anestezi yöntemi, eklemlerin etkilenme açıları ve nüks durumu gibi verileri kayıt edildi. Nüks görülmeyen ve görülen hastaların verileri birbirleriyle karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya 69 hasta dahil edildi (60 erkek, 9 kadın). Hastaların ameliyat zamanındaki yaş ortalaması 68.4 yıldı (51-90). Tek taraflı tutulum yüzdesi anlamlı olarak yüksekti. Yedi hastada nüks gelişmişti (6 erkek, 1 kadın). Nüks görülmeyen ve görülen hastalar karşılaştırıldığında, birinci parmak tutulumu olan hastalarda daha sık nüks saptandı. Nüks olan hastalarda ön planda parsiyel palmar fasiyektominin tercih edildiği saptandı. Nüks olmayan ve olan gruplar arasında diğer veriler açısından anlamlı fark saptanmadı. Nüks eden hastalarda ilk ameliyat öncesindeki metakarpofalangeal eklem açısının ikinci ameliyat öncesindeki metakarpofalangeal eklem açısından daha büyük olduğu saptandı. SONUÇ: Dupuytren kontraktürü nüksten bağımsız değerlendirildiğinde herhangi bir yeni epidemiyolojik, etiyolojik ve klinik veri saptanmadı. Birinci parmağı ameliyat edilen hastalarda nüks olasılığı daha yüksektir ve parsiyel palmar fasiyektomi, nüks tedavisinde ön planda tercih edilen cerrahi yöntemdir. |
| 8. | Yanık hastalarında hastane öncesi ve acil servis verilerinin analizi: 5 yıllık dönemde mortalite belirteçleri ve yanıt süreleri Prehospital and emergency data analysis in burn patients: Mortality predictors and response times over five years Bensu Bulut, Murat Genc, Medine Akkan Oz, Ramiz Yazici, Huseyin Mutlu, Ekrem Taha Sert, Kamil Kokulu, İsmail Borazan, Omer Faruk Turan, Fatih Ahmet Kahraman, Serden AyPMID: 39963921 PMCID: PMC11843416 doi: 10.14744/tjtes.2024.00413 Sayfalar 140 - 147 Giriş Bu çalışma, yanık vakalarının hastane öncesi ve acil servis süreçlerini retrospektif olarak inceleyerek sürecin etkinliğini değerlendirmeyi, bölgesel veriler oluşturmayı ve yanık hastalarında mortaliteyi etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçlamıştır. Materyal ve Metod Çalışma, 1 Ocak 2019 - 31 Aralık 2023 tarihleri arasında Ankara 112 Acil Sağlık Hizmetleri'ne başvuran ve Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Acil Servisi'ne nakledilen 784 yanık vakasını kapsamaktadır. Hastaların demografik verileri, yanık özellikleri, 112 acil sağlık hizmetlerinin müdahale süreleri ve hasta sonlanımları retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular Çalışmaya dahil edilen vakaların yaş ortalaması 23,4±20,7 yıl olup %36,7'si kadındı. En sık görülen yanık türü sıcak sıvı yanığı (%49,9) olup, vakaların %73,7'sinde 2. derece yanık mevcuttu. Mortalite oranı %5 olarak saptandı. Lojistik regresyon analizinde; ileri yaş (OR: 1,02), inhalasyon yanığı varlığı (OR: 3,33) ve yanık yüzdesi mortalite için bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. ROC analizinde >44 yaş (%38,5 sensitivite, %83,8 spesifisite) ve >%16 yanık yüzeyi (%89,7 sensitivite, %77,5 spesifisite) mortalite için öngördürücü eşik değerler olarak saptandı. Sonuç Yanık yaralanmalarında ileri yaş, geniş yanık yüzeyi, kırsal bölgelerde yaşama ve inhalasyon yaralanması başlıca mortalite belirleyicileridir. Yanık yaralanmalarının önlenmesi ve etkin tedavisi için hastane öncesi acil hizmetlerin geliştirilmesi, toplum eğitimi ve multidisipliner yaklaşım temel unsurlardır. |
| 9. | Adheziv ince bağırsak obstrüksiyonlarında operatif tedavi kararının alınmasında Sistemik immün-inflamasyon indeksi ve Pan-immün-inflamasyon değeri prediktör müdür? Are the systemic immune-inflammation index and panimmune-inflammation value predictive indicators for the decision of operative treatment in adhesive small bowel obstruction? Burak Uçaner, Şebnem Çimen, Muhammed Emin Birgün, Ahmet Kamburoğlu, Mehmet Zeki Buldanlı, Şahin Kaymak, Oğuz HançerlioğullarıPMID: 39963915 PMCID: PMC11843422 doi: 10.14744/tjtes.2025.59933 Sayfalar 148 - 154 AMAÇ: Acil cerrahi patolojiler genel cerrahi pratiğinin çok önemli bir kısmını oluşturmaktadır. İnce bağırsak obstruksiyonları da genel cerrahi pratiğinde yeri olan acil cerrahi patolojilerin önemli bir sebebidir. Bu çalışma ile birlikte; genel cerrahi pratiğinde önemli yeri olan ve klinisyenlerin tedavi seçimi ve klinik takip hususunda net bir fikir birliğine varamadığı adheziv ince bağırsak obstrüksiyonlarında; Sistemik immün inflamasyon indeksi ve Pan immün inflamasyon değeri’nin operatif tedavi kararının alınmasında prediktör rolünü araştırmayı ve konu ile ilgili tartışmalı sorulara cevap bulmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya; Genel Cerrahi Kliniğimizde postoperatif dönemdeki adezyona bağlı ince bağırsak obstrüksiyonu olan ve klinik takip ve tedavisi yapılan hastalar dahil edildi. Ocak 2017 ile Ocak 2024 yılları arasındaki hastalara ait; yaş, demografik ve klinik veriler hastane bilgi yönetim sistemi (HBYS) üzerinden ve hasta kayıtları üzerinden geriye dönük olarak tarandı ve kaydedildi. İstatistiksel analizlerde SPSS versiyon 22.0 kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen postoperatif adheziv ince bağırsak obstrüksiyonu olan 341 hastanın yaş ortalaması 59.6±17.4 idi (18-93 yaş). Erkek/kadın oranı 1.4/1 idi. Median semptom süresi 2 gündü (1-30 gün aralığında). Olguların %19.6’sı operatif olarak tedavi edildi. En sık tercih edilen operatif teknik eksploratif laparotomi+bridektomi (%70.1) idi. Hastaların %16.1’i yoğun bakım ünitesine (YBÜ) kabul edildi. Hastane içi mortalite oranı %4.1 idi. Operatif tedavide SII, PIV ve diğer belirteçlerin belirleyiciliği değerlendirildi. ROC analizlerinde, SII (AUC=0.601, p=0.009) ve PIV (AUC=0.596, p=0.010) değerlerinin operatif tedavide belirleyici olduğu izlendi. SONUÇ: Bu çalışma ile; SII ve PIV değerlerinin AİBO tanılı hastalarda operatif tedavi veya non-operatif takip kararının alınmasında faydalı olabileceği ve bu sayede gereksiz operatif yaklaşımların önüne geçilebileceğini düşünmekteyiz. Genel cerrahi acil pratiğinde çok önemli yeri olan AİBO’da hastalara uygulanacak tedavi modaliteleri hala net değildir ve literatürde konu ile ilgili tartışmalar sürmektedir. Konu ile ilgili prospektif, homojen ve daha geniş polülasyonlu çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. |
| 10. | Primer spontan pnömotoraksta nüksü öngörme: Acil serviste Haller indeksinin rolü Predicting recurrence in primary spontaneous pneumothorax: The role of the Haller index in emergency department patients Ömerul Faruk Aydın, Ali Cankut TatlıparmakPMID: 39963916 PMCID: PMC11843428 doi: 10.14744/tjtes.2025.75468 Sayfalar 155 - 160 AMAÇ: Primer spontan pnömotoraks (PSP), acil servislerde sıkça görülen ve genellikle genç ve sağlıklı bireyleri etkileyen bir durumdur. Nüks riski taşıyan hastaların belirlenmesi, yönetim stratejilerinin optimize edilmesi ve komplikasyonların önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışma, PSP tanısı konulan hastalarda nüks riskini belirlemede Haller indeksinin öngördürücü değerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 1, 2019 ve Ocak 1, 2024 tarihleri arasında üçüncü basamak bir hastanenin acil servisinde PSP tanısı konulan hastalar üzerinde retrospektif bir analiz yapıldı. Hastalar tek PSP epizodu geçirenler ve tekrarlayan pnömotoraks yaşayanlar olarak iki gruba ayrıldı. Yaş, cinsiyet, sigara içme durumu ve vücut kitle indeksi (VKİ) gibi değişkenleri dengelemek için eğilim skoru eşleştirmesi kullanıldı. Haller İndeksi, toraks bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerinden hesaplandı ve nüksü öngörmedeki doğruluğu Alıcı İşletim Karakteristiği (ROC) eğrisi analizi ile değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya toplam 182 hasta dahil edildi ve her iki grupta da eğilim skoru eşleştirmesi sonrası 91 hasta yer aldı. Haller İndeksi, tekrarlayan pnömotoraks grubunda (2.72±0.47), tek pnömotoraks grubuna (2.15±0.34) göre anlamlı derecede yüksekti ve ortalama fark 0.56 (95% GA 0.44-0.69, p<0.001) olarak bulundu. ROC analizinde eğri altındaki alan (AUC) 0.830 (95% GA 0.768-0.882) olarak hesaplandı; >2.38 kesim değeri için Youden İndeksi 0.50, duyarlılık %72.53 ve özgüllük %76.92 olarak belirlendi. SONUÇ: Haller indeksi, PSP hastalarında tekrarlayan pnömotoraksın güçlü bir öngördürücüsüdür. Klinik değerlendirmelere dahil edilmesi, yüksek nüks riski taşıyan hastaların belirlenmesine yardımcı olabilir ve tedavi stratejilerini buna göre yönlendirebilir. |
| 11. | Acil serviste akut taşlı kolesistit yönetimi: Laboratuvar ve radyolojik bulguların rolü: Retrospektif bir çalışma Management of acute calculous cholecystitis in the emergency department: Evaluating the role of laboratory and radiological findings in a retrospective study Omer Faruk Turan, Emine Sarcan, Seyda Gedikaslan, Aybuke Soylu, Fatih Mehmet Aksoy, Abdullah Dodurga, Gul Sila Mutlu, Yusuf Yavuz, Jacek SmerekaPMID: 39963922 PMCID: PMC11843415 doi: 10.14744/tjtes.2025.62703 Sayfalar 161 - 166 AMAÇ: Akut taşlı kolesistit (ATK), akut karın ağrısının önemli bir nedenidir ve %90-95 oranında safra taşına bağlı, safra kesesi iltihabı olarak karşımıza çıkar. Klinik seyri nonspesifik karın ağrısından başlayıp akut karnın eşlik ettiği septik tabloya kadar ilerleyebilmektedir. Bu nedenle zamanında ve doğru tanı, hasta yönetiminde kritik rol oynamaktadır. Gecikmiş tanı veya ciddiyeti anlaşılamamış yetersiz tedavi morbiditenin artmasına yol açmakta, perforasyon veya biliyer peritonit gibi ölümcül durumlara neden olabilmektedir. Bu çalışma acil serviste tedavi edilen vakalarda laboratuvar bulguları, radyolojik görüntüleme ve patoloji sonuçları arasındaki ilişkiyi analiz ederek AKK'nin ciddiyetini etkileyen faktörleri belirlemek istemiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: 3. basamak bir klinik olan Etlik Şehir Hastanesi acil serviste akut kolesistit tanısı konulan hastalar kabul edildi. Hastaların radyolojik bulguları, laboratuar ve patoloji sonuçları incelendi. 18 yaş altı hastalar ve koledokolitiazis olan hastalar dışlandı. BULGULAR: Çalışma 230 hasta ile tamamlandı. Perikolesistik sıvısı olanların, safra kesesi duvar kalınlığı daha yüksek saptandı (p=0.002). WBC yüksekliğinin safra kesesi duvar kalınlığı ile anlamlı ilişkisi saptandı (p=0.035). Karaciğer fonksiyon testlerinin safra kesesi duvar kalınlığı ile anlamlı ilişkisi saptanmadı. SONUÇ: Akut taşlı kolesistit hastalarının tanı ve tedavi süreçlerinde klinisyenlerin dayanak olarak kullandığı parametreleri inceledik. Safra kesesi duvar kalınlığı yüksekliğinin perikolesistitk sıvı ile birlikteliğinin tanı ve takipteki önemini vurguladık. Laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri tanıda destekleyici rol oynasa da, gereklilikleri vakalar arasında farklılık gösterebilir. Bu çalışma, ATK yönetiminde radyolojik ve laboratuvar bulgularının bütünleştirici rolünü vurgulayarak önceki araştırmaların üzerine inşa edilmiştir. |
| 12. | Çoklu yaralanmalı olaylarda çocukluk çağı ateşli silah yaralanmalarının ve acil servis dinamiklerinin değerlendirilmesi Evaluation of pediatric gunshot wounds and emergency department dynamics in high-volume incidents Gulbin Aydogdu Umac, Remzi Cetinkaya, Mehmet Ozel, Habip Balsak, Sarper YilmazPMID: 39963919 PMCID: PMC11843418 doi: 10.14744/tjtes.2025.35961 Sayfalar 167 - 177 AMAÇ: Çoklu yaralanmalı olaylar ile sonuçlanan pediatrik ateşli silah yaralanmaları, acil bakımda önemli zorluklar oluşturmaktadır. Bu nedenle, bu hastaların acil servis (AS) yönetiminde kullanılacak stratejilerin hassas bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, hasta sayısına dayalı daha ayrıntılı bir pediatrik çoklu yaralanmalı olay sınıflandırması geliştirilmesine katkı sağlamak için AS'ye başvuran pediatrik ateşli silah yaralanmalarını ve sonuçlarını değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Birinci basamak travma merkezinde retrospektif bir analiz gerçekleştirilmiş ve pediatrik ateşli silah yaralanmaları nedeniyle yapılan başvurular incelenmiştir. Hastalar, tek ve aynı olaydan çoklu sayıda başvuru olarak gruplandırılmıştır. Ayrıca, üç veya daha fazla hastayı içeren olaylarla daha az hastayı içeren olaylar arasında ayrım yapılarak acil bakım sonuçlarına etkisi değerlendirilmiştir. BULGULAR: Bu çalışmaya medyan yaşı 16 (IQR 13.75–17) olan 182 pediatrik ateşli silah yaralanması hastası dahil edilmiştir. Hastalar, iki gruplama yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir: Birinci yöntem, hastaları tekli başvuru (n=103, %56,6) ve aynı olaydan çoklu sayıda yaralı başvuru (n=79, %43,4) olarak ayırmıştır. Bu karşılaştırmada, aynı olaydan çoklu sayıda pediatrik yaralı başvurularında kan transfüzyonu oranı daha düşük bulunmuştur (RR: 0.58, %95 GA: 0.35–0.95), ancak ölüm oranları benzer kalmıştır (RR: 0.88, %95 GA: 0.31–2.44). İkinci gruplama yöntemi ise aynı olay nedeniyle üç veya daha fazla yaralı içeren olaylar (n=35, %19,2) ile daha az sayıda yaralı içeren olaylar (n=147, %80,8) arasında ayrım yapmıştır. Aynı olay sonrasında üç veya daha fazla yaralı içeren olaylarda ölüm oranı daha yüksek bulunmuştur (RR: 2.81, %95 GA: 1.08–7.31). Aynı olaydan çoklu yaralı başvurularında AS kalış süresi (54.1±22.5 dakika) tekli başvurulara göre (65.2±48.8 dakika) daha kısa bulunmuştur. SONUÇ: Bulgular, üç veya daha fazla eşzamanlı yaralı olan pediatrik ateşli silah yaralanmalarının, triyaj kategorisinden bağımsız olarak, tek bir travma ekibi bulunan merkezlerde ölüm ve AS'de kalış sürelerini önemli ölçüde etkilediğini göstermektedir. Bu durum, acil bakımın optimize edilmesi ve hasta sonuçlarının iyileştirilmesi için çoklu yaralanmalı olayların bu tür hasta sayılarına dayalı olarak tanımlanmasının gerekliliğini düşündürmektedir. Bu kritik durumlarda hasta bakımı ve kaynak tahsisini geliştirmek için objektif ve sonuç odaklı kriterlerin belirlenmesi büyük önem taşımaktadır. |
| 13. | Türkiye'de bir devlet hastanesinde oküler travmaların epidemiyolojik ve klinik bulguları Epidemiological and clinical findings of ocular trauma in a public hospital in Türkiye Alper Can YılmazPMID: 39963917 PMCID: PMC11843414 doi: 10.14744/tjtes.2025.77137 Sayfalar 178 - 188 AMAÇ: Çalışmamızın amacı, Türkiye'de ikinci basamak bir devlet hastanesinde oküler travmaların sosyodemografik, epidemiyolojik ve klinik özelliklerini karakterize etmek; o coğrafyadaki risk faktörlerini ortaya koymak; bu konuda farkındalık yaratmak ve yaralanmaların önlenmesine yönelik çözüm önerileri sunmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu hastane bazlı retrospektif kesitsel çalışma, Türkiye'nin Orta Karadeniz Bölgesi'nde yer alan ikinci basamak bir devlet hastanesinde, Ocak 2021 - Ocak 2023 tarihleri arasında oküler travma nedeniyle takip ve tedavi edilen hastaların verilerine dayanılarak yapılmıştır. Göz, göz kapağı ve orbita travması bulunan tüm hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların yaşı, cinsiyeti, yaralanmaya neden olan durum/nesne, yaralanmanın meydana geldiği yer, Birmingham Göz Travması Terminoloji Sistemine (BETTS) göre yaralanmanın türü, başlangıç ve son görme keskinlikleri ve tedavi sonuçları analiz edilmiştir. BULGULAR: Yaşları iki ile doksan üç arasında değişen 83 hastanın tıbbi kayıtları değerlendirilmiştir. Oküler travma ağırlıklı olarak 18 ila 35 yaş arasındaki kişilerde (%35) meydana gelmiş ve çoğunluğu erkeklerden (%74.6) oluşmuştur. Kapalı glob yaralanmaları en sık görülen yaralanma tipiydi (%73.5), glob tutulumu olmayan yaralanmalar %18.1, açık glob yaralanmaları ise %8,4 oranında görülmüştür. Oküler travmaların en sık nedeni düşme (%22.9) olup, bu gruptaki hastaların %47.3'ü 60 yaş ve üzerindedir. Açık glob yaralanmalarına en sık neden olan cismin %42.8 oranıyla tahta olduğu görülmüştür. Yaralanmaların en sık sokakta (%38.6) meydana geldiği tespit edilmiştir. Bunu %31.3 ile evde, %22.8 ile işyerinde meydana gelen yaralanmalar takip etmiştir. Perforasyon ve rüptür, nihai sonuç açısından en kötü prognoza sahip yaralanmalardı. SONUÇ: İleri yaşta düşmeler en sık neden olarak karşımıza çıkmıştır. Yaşlılarda düşmeye bağlı oküler travmaların nedenleri ve risk faktörlerine karşı önleyici tedbirler alınmalıdır. Oküler travmaların nedenleri ve sonuçları konusunda toplumda ve yetkililerde farkındalık oluşturulmalıdır. Bu sayede alınacak önlemler, bu yaralanmaların önlenebilir olmasını sağlayacaktır. |
| 14. | Distal tibia fiz kırıklarının cerrahi tedavisinin orta ve uzun dönem sonuçları Mid- and long-term outcomes of surgical treatment for distal tibial physeal fractures Hayati Kart, Agshin Jabbarli, Mert Gündoğdu, Oytun Derya Tunç, Osman Mert Topkar, Özgür Baysal, Ahmet Hamdi AkgüllePMID: 39963908 PMCID: PMC11843419 doi: 10.14744/tjtes.2024.06474 Sayfalar 189 - 193 AMAÇ: Distal tibia kırıkları çocukluk çağında en sık görülen yaralanmalar arasındadır. Distal tibia kemik kırıklarının tedavisi ortopedik cerrahlar için ikilemlerle dolu zorlu bir süreçtir. Potansiyel komplikasyonlar da fizis kırıkları ile ilgili ciddi bir endişe kaynağıdır. Bu çalışmanın amacı distal tibia fizis kırığı nedeniyle ameliyat edilen hastaların orta ve uzun dönem sonuçlarını değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız 2008 ile 2022 yılları arasında distal tibial fizis kırığı nedeniyle ameliyat edilen 46 hasta ile retrospektif olarak gerçekleştirildi. Hastalar kırığa neden olan travmaları, kırık tipi (Salter-Harris), redüksiyon tipi (açık/kapalı), kullanılan implant tipi (K-teli/kanüle vida), kırığın eklem içindeki yeri (eklem içi veya dışı) ve komplikasyon varlığı açısından değerlendirildi. Hastaların klinik değerlendirmesinde AOFAS skoru kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 12 yıldı (IQR 10-14). Medyan takip süresi 67 aydı (IQR 50.5-107). Ameliyat sonrası 45 (%97.8) hastada anatomik redüksiyon sağlanırken, 1 (%2.2) hastada anatomik redüksiyon sağlanamadı. Tüm hastalar için medyan AOFAS skoru 100 (IQR 90-100) idi. K-teli fiksasyonu yapılan hastaların medyan AOFAS skoru 90 (IQR 86.5) iken, kanüllü vida kullanılan hastaların medyan AOFAS skoru 100 (IQR 92.5-100) idi. Kanüle vida kullanılan hastaların AOFAS skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olmasına rağmen (p=0,024), her iki grupta da mükemmel klinik sonuçlar elde edilmiştir. SONUÇ: Distal tibia fizis kırıkları, ciddi komplikasyonlara neden olabilen yaygın çocukluk çağı kırıklarından biridir. Distal tibia fizis kırıklarının cerrahi tedavisinin orta ve uzun dönem sonuçları iyidir. Redüksiyon yöntemi (açık veya kapalı), implant seçimi (K-teli veya kanüllü vida) ve kırığın yerleşimi (eklem içi veya eklem dışı) bu yaralanmalara sahip hastalarda sonuçlar ve komplikasyonlar üzerinde etkili değildir. Distal tibial fizis kırıklarının tedavisinde en önemli faktör anatomik redüksiyonun sağlanmasıdır. |
| 15. | Kompleks tibial plato kırıklarının yönetimi: Minimal internal tespitli veya minimal internal tespitsiz ilizarov eksternal fiksasyon yönteminin karşılaştırmalı çalışması Management of complex tibial plateau fractures: A comparative study of Ilizarov external fixation method with or without minimal internal fixation Murat Korkmaz, Taha Kızılkurt, Tuna Pehlivanoglu, Abdullah Kahraman, Halil Ibrahim Balci, Cengiz SenPMID: 39963910 PMCID: PMC11843421 doi: 10.14744/tjtes.2024.25755 Sayfalar 194 - 201 AMAÇ: Kompleks plato tibia kırıkları, ciddi eklem parçalanması ve yumuşak doku sorunları nedeniyle önemli zorluklar içerir. Mevcut literatürde bu kırıkların optimal tedavisi için bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bu çalışmada, İlizarov eksternal fiksasyonu ile minimal internal fiksasyon uygulanarak veya uygulanmadan tedavi edilen kompleks tibia plato kırıklarının klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, Schatzker tip V veya VI tibia plato kırığı olan ve en az üç yıllık takip süresi ile tedavi edilen 62 hasta incelendi. Hastalar iki gruba ayrıldı: bir grup (Grup 1) minimal internal fiksasyon ile birlikte sirküler eksternal fiksasyon (Ilizarov yöntemi) ile tedavi edildi, diğer grup (Grup 2) ise sadece sirküler eksternal fiksasyon ile tedavi edildi. Eklem hareket açıklığı (EHA), Diz Derneği skorları (KSS), Kujala skorları ve görsel analog skala (VAS) skorları dahil olmak üzere klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar değerlendirildi. BULGULAR: Son kontrollerde, Grup 1, Grup 2'ye kıyasla daha iyi fonksiyonel ve klinik sonuçlar gösterdi. Grup 1'de ortalama diz hareket açıklığı (EHA) 116.56° iken Grup 2'de 97.83° idi (p<0.05) ve daha yüksek KSS skorları (92.43'e karşı 79.06), Kujala skorları (94.75'e karşı 90.6) ve daha düşük VAS skorları (1.13'e karşı 3.33) vardı (tümü p<0.05). Grup 1'de fleksiyon kontraktürü ve ekstansiyon defisiti olan hasta sayısı daha azdı ve aynı zamanda kontraktür ve defisit miktarı daha düşük derecelerdeydi. Sirküler eksternal fiksatörler Grup 1'de (120,43 gün) Grup 2'ye (157,06 gün) kıyasla daha erken çıkarıldı (p<0,05) ve Grup 1'de kaynama gecikmesi oranı daha düşüktü. Varus deformitesi Grup 1'de daha az sayıda ve şiddetteydi. Her iki grupta da nörovasküler yaralanma, septik kaynamama veya derin ven trombozu gibi majör komplikasyonlar bildirilmedi. Her iki grupta da başta pin dibi enfeksiyonları olmak üzere benzer oranlarda minör komplikasyon görüldü ve bunlar uygun tedavi ile düzeldi. SONUÇ: İlizarov eksternal fiksasyonu, minimal internal fiksasyon ile birlikte ya da birlikte olmadan kompleks plato tibia kırıklarının tedavisinde etkili bir yöntemdir. Bununla birlikte, eklemin anatomik olarak redükte edildiği hastalarda daha iyi anatomik redüksiyon,artmış hareket açıklığı, erken yük verme ve daha fazla fonksiyonel iyileşme tespit edilmiş ve bu yöntemin üstünlüğü gösterilmiştir. Bu bulgular eşliğinde bu kombine tekniğin bu tür zorlu kırıklar için tercih edilen tedavi yöntemi olarak önerilmesi desteklenmektedir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 16. | Total diz artroplastisi sonrası inatçı ağrıyı göz ardı etmeyin: primer total diz artroplastisi sonrası popliteal arter psödoanevrizması Do not ignore persistent pain after total knee arthroplasty: Pseudoaneurysm of the popliteal artery after primary total knee arthroplasty Turgut Dincal, Batuhan Gencer, Altug Cincin, Deniz GulabiPMID: 39963914 PMCID: PMC11843424 doi: 10.14744/tjtes.2025.70124 Sayfalar 202 - 206 Total diz artroplastisini takiben gelişen popliteal psödoanevrizma nadir görülen ancak potansiyel olarak hayatı tehdit eden bir komplikasyondur. Potansiyel olarak uzuvları tehdit eden sonuçlardan kaçınmak için hızlı tanı ve tedavi şarttır. Popliteal bölgede pulsatil bir kitle, bacakta ödem ve ekimoz varlığı popliteal psödoanevrizmalar için tanısal olarak değerli bulunmuştur. Bununla birlikte, palpe edilebilen distal nabızların varlığı tanı olasılığını ortadan kaldırmaz. Bu vaka çalışmasında, primer total diz artroplastisi sonrası postoperatif birinci günde klinik olarak tutarsız ağrı ile başvuran ve popliteal psödoanevrizma tanısı konulan bir hasta sunuldu. Ayrıca, bu konudaki literatürün bir derlemesi sunulmuştur. 81 yaşında kadın hasta gece diz ağrısı ve gündüz günlük aktivitelerini yerine getirmede belirgin bozulma öyküsü ile başvurdu. Hasta değerlendirildi ve total diz artroplastisi ameliyatı geçirdi. Ameliyat sonrası birinci günde, hasta alt ekstremitelerde rahatsızlık ve klinikle uyumlu olmayan posterior diz ağrısı semptomları gösterdi. Distal nabızların palpasyonunda herhangi bir anormallik saptanmadı ve hasta başka bir semptomla başvurmadı. Hastanın sol alt ekstremitesinin venöz Doppler ultrason muayenesinde, protezin çevresinde ve popliteal arter bölgesinde yaklaşık 3,5 ila 2,5 cm boyutlarında küresel, düşük ekojenik ve pulsasyonlu bir yapı gözlendi ve bu da psödoanevrizma tanısını doğruladı. Kapsamlı değerlendirmenin ardından, boyun boyutunun 5 mm'yi aştığına dair kanıtlar ve psödoanevrizma çevresinde diseksiyon potansiyeli göz önüne alındığında, kapalı bir stent implante edilmesine karar verildi. Klinik ve ameliyat sonrası dönemle uyumlu olmayan şiddetli ağrı varlığında, popliteal psödoanevrizmalar akılda tutulmalıdır. |