p-ISSN: 1306-696x  |  e-ISSN: 1307-7945
Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Dergisi - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 31 (2)
Cilt: 31  Sayı: 2 - Şubat 2025
DIĞER
1. 
Ön Sayfalar
Front Matter

Sayfalar I - IX

DENEYSEL ÇALIŞMA
2. 
Lupeol'ün sıçanlarda deneysel testiküler iskemi/reperfüzyon hasarı üzerine etkileri
Effects of lupeol on experimental testicular ischemiareperfusion damage in rats
Abdurrahman Azzam, Ramazan Karabulut, Cem Kaya, Sibel Eryılmaz, Alparslan Kapisiz, Zafer Turkyilmaz, Mehmet Arda Inan, Gizem Yaz Aydin, Ali Atan, Kaan Sonmez
PMID: 39963909  PMCID: PMC11843417  doi: 10.14744/tjtes.2024.09090  Sayfalar 95 - 102
AMAÇ: Kısırlık ve organ kaybı, ürolojik acil durum olan testis torsiyonunun olası sonuçlarıdır. Bu araştırmada lupeolün testiküler iskemi reperfüzyon hasarı üzerindeki etkisini göstermeye çalıştık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 30 adet yetişkin erkek Spraque Dawley sıçanı randomize edilerek Kontrol(C), Lupeol(L), İskemi(I), Tedavi 1(T1) ve Tedavi 2(T2) gruplarına ayrıldı. Çalışma gruplarında sol testislere 2 saat boyunca 720 derece testis torsiyonu oluşturularak detorsiyon uygulandı. T1 ve T2 gruplarına detorsiyondan 30 dakika önce ve hemen sonra 100 mg/kg Lupeol intraperitoneal olarak enjekte edildi. Altıncı saatte her sıçandan kan
ve testis dokusu örnekleri alındı. Serum interlökin-6(IL-6) ve tümör nekroz faktörü-α (TNF-α), doku glutatyonu (GSH), malondialdehit (MDA) ve kaspaz 3 ölçümleri için kan alındı. Johnsen Tübüler Biyopsi Skorunu (JTBS) değerlendirmek için histopatolojik analiz yapıldı.
BULGULAR: Kaspaz 3 (2.74±0.32), MDA (1.71±0.26), IL-6 (4.92±0.57) ve TNF-α (113.18±29.77) değerleri Grup I'de Grup C'ye göre artarken T2'de (2±0.67, 1.16±0.36, 3.95±0.17 ve 106.13±12.49) ve özellikle T1 grubunda (1.65±0.50, 0.95±0.143, 80±0.35 ve 104.86±8.42) belirgin azalma saptandı (p=0.001). Ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmamasına rağmen her iki tedavi grubunda da TNF-α'da azalma vardı (p=0.768). GSH düzeyleri Grup I'de azalırken (140.63±25.71), T2 grubunda (211.58±95.05) (p=0.753) ve özellikle T1 grubunda (219.9±48.21) artma gözlendi
(p=0.078). JTBS en düşük skoru Grup I'de görülürken (7.67±0.25), tedavi gruplarında iyileşme gözlendi (8.93±0.16 ve 8.82±0.22), (p=0.001).
SONUÇ: Lupeol'ün ilk kez deneysel testis torsiyon modelinde kullanıldığı bu çalışmada antioksidan, antienflamatuvar ve antiapoptotik etkilerinin yanı sıra histopatolojik hasarı azaltıcı ve koruyucu etkileri de ortaya konmuştur.

3. 
İskelet kası hasarına karşı bir koruyucu olarak melatonin: Bir iskemi-reperfüzyon hasarı çalışması
Melatonin as a shield against skeletal muscle damage: A study on ischemia-reperfusion injury
Ertan Demirdaş, Gökhan Arslan, Hakan Kartal, Gökhan Erol, Tayfun Özdem, Başak Büyük Yavuz, Celalettin Günay, Bilgehan Savaş Öz
PMID: 39963912  PMCID: PMC11843425  doi: 10.14744/tjtes.2025.44890  Sayfalar 103 - 111
AMAÇ: İskemi-reperfüzyon (İ/R) hasarı, dokulara kan akışının geçici olarak kesintiye uğraması (iskemi) ve ardından yeniden başlaması (reperfüzyon) sonucu oluşan ve oksidatif stres, inflamasyon ve hücre ölümüne yol açan bir patolojik süreçtir. Mevcut tedavi seçenekleri sınırlıdır, ancak melatoninin güçlü antioksidan ve anti-inflamatuvar özellikleri, İ/R hasarında potansiyel bir terapötik ajan olarak öne çıkarmaktadır. Bu çalışmada, iskelet kası İ/R hasarına karşı melatoninin koruyucu etkileri araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kontrol, melatonin kontrol, İ/R, melatonin+İ/R ve dimetil sülfoksit (DMSO) kontrol olmak üzere beş gruba ayrılmış 30 erkek fare üzerinde çalıştık. Alt ekstemite iskelet kasında iskemi-reperfüzyon prosedürü, kontrol grupları ve melatonin ile tedaviden sonra yapılan İ/R prosedürlerinden sonra, kas dokusunda antioksidan kapasite (TAS), oksidatif stres belirteçleri (TOS ve MDA), inflamasyon (MPO) ve hücre ölümü (TUNEL ve histoloji) değerlendirildi.
BULGULAR: Melatonin, diğer tüm gruplara kıyasla antioksidan kapasiteyi (TAS) önemli ölçüde artırdı. Melatonin uygulanan İ/R grubunda, oksidatif stres (TOS) seviyeleri, melatonin uygulanmayan İ/R grubuna göre belirgin şekilde daha düşük bulundu. Histolojik analizde, İ/R grubunda diğerlerine kıyasla daha fazla nekroz, ödem, inflamasyon ve hücre ölümü olduğu ortaya koyuldu. İlginç bir şekilde, melatonin+İ/R grubu, İ/R grubuna göre önemli ölçüde daha az hasara sahipti ve bu da melatoninin koruyucu etkisini vurgulamaktadır.
SONUÇ: Bu çalışma, eksojen olarak verilen melatoninin, İ/R hasarına maruz kalan iskelet kası dokusunda oksidatif stresi, inflamasyonu ve hücre ölümünü etkili bir şekilde azalttığını göstermektedir. Bu sonuçlar, melatoninin iskelet kası hasarında İ/R kaynaklı komplikasyonları azaltmak için umut verici bir terapötik ajan olabileceğini düşündürmektedir.

4. 
Deneysel sepsis oluşturulan sıçanlarda deksmedetomidinin karaciğer hasarı üzerine etkileri: Histopatolojik ve immünohistokimyasal bir çalışma
The effects of dexmedetomidine on liver injury in rats with experimental sepsis: A histopathological and immunohistochemical study
Ömer Faruk Keleş, Havva Sayhan Kaplan, Hacı Ahmet Çiçek, Onur Palabiyik, Zabit Yener
PMID: 39963913  PMCID: PMC11843427  doi: 10.14744/tjtes.2025.55338  Sayfalar 112 - 118
GİRİŞ: Rat sepsis modelinde, dexmedetomidinin (Dex) inflamasyonu azaltarak sepsise bağlı doku hasarları üzerindeki koruyucu etkisi halen belirsizdir ve Dex'in sepsis kaynaklı doku hasarını modüle edip etmediğini belirlemek için araştırmalar devam etmektedir. Bu çalışmada, sepsisli ratlarda Dex'in karaciğer hasarına histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak etkisini araştırmak amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada, ratlarda 10 ml/kg E. coli enjeksiyonu ile sepsis indüklendi ve 100 µg/kg Dex'in intraperitoneal uygulanmasıyla Dex'in karaciğer hasarına karşı koruyucu etkinliği histopatolojik ve immünohistokimyasal bulgularla araştırıldı.
SONUÇLAR: Bulgularımıza göre, sepsis grubundaki ratların karaciğer dokularında en çarpıcı ve temel morfolojik değişiklikler, damar içi ve çevresindeki nötrofil lökosit infiltrasyonlarıydı. Dex ile tedavi edilen gruplarda, nötrofil lökosit infiltrasyonları daha belirgin olup damarlarda belirgin dilatasyonlar gözlemlendi. Dex ile tedavi edilen gruplarda inflamatuar reaksiyonların daha belirgin olmasının, Dex'in vazodilatasyon etkisine bağlı olarak vasküler permeabilitedeki artışla ilişkili olduğu düşünülmüştür.
SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen histopatolojik ve immünohistokimyasal bulgulara göre, Dex'in rat sepsis modelinde sepsise bağlı karaciğer inflamasyonunu hafifletmediği sonucuna varılmıştır.

KLINIK ÇALIŞMA
5. 
Abdominal travma cerrahisi sonrası relaparotomi endikasyonları, risk faktörleri ve klinik sonuçlar
Indications, risk factors, and clinical outcomes of relaparotomy after abdominal trauma surgery
Mehmet Bahadır Demir, Suleyman Utku Celik, Sahin Kaymak
PMID: 39963911  PMCID: PMC11843426  doi: 10.14744/tjtes.2024.32736  Sayfalar 119 - 124
AMAÇ: Abdominal travma cerrahisi sonrası uygulanan relaparotomi, belirgin morbidite ve mortalite ile ilişkili kritik bir girişimdir. Ancak, travma hastalarında relaparotomi ile ilgili veriler sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, abdominal travma cerrahisi sonrası relaparotomi uygulanan hastalarda relaparotomi ile ilişkili faktörlerin prognoz üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, Aralık 2016 ile Aralık 2022 arasında tek bir merkezde abdominal travma cerrahisi sonrasında relaparotomi uygulanan yetişkin hastalar analiz edildi. Demografik özellikler, travmaya bağlı faktörler ve perioperatif klinik bulgular kaydedildi. Hastane içi mortalite ile ilişkili faktörleri belirlemek için istatistiksel analizler yapıldı.
BULGULAR: Abdominal travma cerrahisi geçiren 300 hastanın 106’sında (%35.3) relaparotomi gereksinimi oldu. Hastane içi mortalite oranı %9.4 idi. Relaparotomi için başlıca endikasyonlar kanama kontrolü, hemodinamik instabilite ve intestinal kaçaklardı. Artmış mortaliteyle anlamlı derecede ilişkili faktörlerin yaş ≥50 (p=0.020), kadın cinsiyet (p=0.031), künt travma (p=0.020), birden fazla relaparotomi (p=0.023), relaparotomi sırasında aktif kanama (p<0.001) ve taze donmuş plazma transfüzyonu (p=0.046) olduğu bulundu. Ayrıca, mortal seyreden hastalar belirgin olarak daha
düşük kan basıncı (p<0.001) ve daha yüksek kalp atış hızı (p<0.001) değerlerine sahipti. Bu hastalarda ek olarak, hemoglobin (p=0.015), trombosit sayısı (p=0.001) ve albümin seviyeleri (p<0.001) düşük iken; INR (p<0.001) ve laktat seviyeleri (p<0.001) yüksekti.
SONUÇ: Bu çalışma, abdominal travma cerrahisi sonrası relaparotomi uygulanan hastalarda mortalite ile ilişkili önemli faktörleri vurgulamaktadır. Aktif kanamanın yönetimi, yaşamsal belirtilerin ve laboratuvar parametrelerinin dikkatle izlenmesi ve yaşlı hastalar ile künt travma geçirenler gibi yüksek risk gruplarına özel dikkat gösterilmesi ve ek olarak risk faktörlerinin erken tanınması ve optimize edilmesi, bu hassas popülasyonda sonuçları
iyileştirebilir.

6. 
Hayat kurtarıcı acil cerrahi gerektiren ektopik gebeliklerin analizi
Analysis of ectopic pregnancies requiring life-saving urgent surgery
Fahri Burcin Firatligil, Serap Topkara Sucu, Yaprak Engin Üstün
PMID: 39963918  PMCID: PMC11843420  doi: 10.14744/tjtes.2024.86087  Sayfalar 125 - 132
AMAÇ: Hayat kurtarıcı acil cerrahi uygulanan ektopik gebelikli (EP) hastaların demografik, ultrasonografik ve laboratuvar bulgularını ve sonuçlarını
analiz etmek.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kesitsel çalışma 01 Ocak 2016 ile 01 Ocak 2020 tarihleri arasında Tersiyer Sevk Hastanesi'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya 469 EP vakası dahil edildi. 469 hastanın verileri hastane kayıtlarından ve hasta dosyalarından alındı. Hayat kurtaran acil ameliyatların analizleri için, yalnızca hastaneye yatış sırasında, hastane takibinde veya MTX tedavisinden sonra yukarıda belirtilen ciddi belirti ve semptomları olan hastalar dahil edildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 31.2±5.65 yıldı. En genç hasta 15 yaşında iken, en yaşlı hasta 49 yaşındaydı. Hastaların %15,1'inde EP öyküsü vardı ve hastaların %29.4'ü sigara içiyordu. Doktora başvurma nedenleri 37 hastada (%7.9) şikayet yok, 37 hastada (%7.9) adet gecikmesi, 128 hastada (%27.3) karın ağrısı, 108 hastada (%23.0) karın ağrısı ile birlikte vajinal kanama ve 159 hastada (%33.9) sadece vajinal kanama idi. 4 (%0.9) hastada ektopik odak ultrason ile tespit edilemezken, 255 (%54.3) hastada ektopik odak sağ adneksiyal bölgede yer almaktaydı. Hastaların ameliyat öncesi ortalama hemoglobin düzeyi 12.4±1.33 g/dL idi. Ortanca hemoglobin değeri 12.6 (7.2-14.7 ) g/dL idi. MTX tedavisi olmaksızın ameliyat edilen hastalar ile MTX tedavisi sonrası ameliyat edilen hastaların demografik verileri, ultrason bulguları ve ameliyat öncesi ve sonrası laboratuvar sonuçları karşılaştırıldığında yaş, parite, ektopik odağın maksimum çapı, ameliyat öncesi hemoglobin değeri, ameliyat öncesi beyaz küre sayısı, karında serbest sıvı ve kontraseptif yöntemler açısından anlamlı farklılıklar olduğu görüldü.
SONUÇ: EP jinekolojik aciller arasında önemli bir yer tutmaktadır. Tanıda olası bir gecikme hayatı tehdit eden durumlara yol açabilir ve bu aşamadan sonra tek tedavi hayat kurtarıcı acil cerrahi müdahaledir.

7. 
Dupuytren kontraktürünün birincil ve nüks başvurularının epidemiyolojik, etiyolojik ve klinik olarak karşılaştırılması
The epidemiological, etiological, and clinical comparisons of primary and recurrent Dupuytren’s contractures
Erol Kozanoğlu, Fethi Sarper Mete, Bora Edim Akalın, Dicle Aksoyler, Ömer Berköz, Ufuk Emekli, Rıfat Atilla Arıncı1
PMID: 39963920  PMCID: PMC11843423  doi: 10.14744/tjtes.2024.95049  Sayfalar 133 - 139
AMAÇ: Dupuytren kontraktürü, avuç içi fasyasının kalınlaşmasıyla kendini gösterir. Tanımlanmasından itibaren birçok veri ortaya konmuştur. Fakat, güncel yaşamdaki değişiklikler, bu tür hastalıklarda epidemiyolojik, etiyolojik ve klinik değerlendirmelerin tekrarlanmasını gerektirmektedir. Bu çalışmada, Dupuytren kontraktürünün güncel özelliklerini ortaya koyarken bunların nüks ile olası yeni ilişkilerini de tanımlamak amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2014-Aralık 2016 tarihleri arasında ameliyat olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların cinsiyet, yaş, bulguların ilk ortaya çıktığı dönemdeki yaş, baskın el, meslek, sigara ve alkol kullanımı, ek hastalıklar ve bunlara yönelik görülen tedaviler, etkilenen el, etkilenen parmak, ameliyat yöntemi, anestezi yöntemi, eklemlerin etkilenme açıları ve nüks durumu gibi verileri kayıt edildi. Nüks görülmeyen ve görülen hastaların verileri birbirleriyle karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 69 hasta dahil edildi (60 erkek, 9 kadın). Hastaların ameliyat zamanındaki yaş ortalaması 68.4 yıldı (51-90). Tek taraflı tutulum yüzdesi anlamlı olarak yüksekti. Yedi hastada nüks gelişmişti (6 erkek, 1 kadın). Nüks görülmeyen ve görülen hastalar karşılaştırıldığında, birinci parmak tutulumu olan hastalarda daha sık nüks saptandı. Nüks olan hastalarda ön planda parsiyel palmar fasiyektominin tercih edildiği saptandı. Nüks olmayan ve olan gruplar arasında diğer veriler açısından anlamlı fark saptanmadı. Nüks eden hastalarda ilk ameliyat öncesindeki metakarpofalangeal eklem açısının ikinci ameliyat öncesindeki metakarpofalangeal eklem açısından daha büyük olduğu saptandı.
SONUÇ: Dupuytren kontraktürü nüksten bağımsız değerlendirildiğinde herhangi bir yeni epidemiyolojik, etiyolojik ve klinik veri saptanmadı. Birinci parmağı ameliyat edilen hastalarda nüks olasılığı daha yüksektir ve parsiyel palmar fasiyektomi, nüks tedavisinde ön planda tercih edilen cerrahi yöntemdir.

8. 
Yanık hastalarında hastane öncesi ve acil servis verilerinin analizi: 5 yıllık dönemde mortalite belirteçleri ve yanıt süreleri
Prehospital and emergency data analysis in burn patients: Mortality predictors and response times over five years
Bensu Bulut, Murat Genc, Medine Akkan Oz, Ramiz Yazici, Huseyin Mutlu, Ekrem Taha Sert, Kamil Kokulu, İsmail Borazan, Omer Faruk Turan, Fatih Ahmet Kahraman, Serden Ay
PMID: 39963921  PMCID: PMC11843416  doi: 10.14744/tjtes.2024.00413  Sayfalar 140 - 147
Giriş
Bu çalışma, yanık vakalarının hastane öncesi ve acil servis süreçlerini retrospektif olarak inceleyerek sürecin etkinliğini değerlendirmeyi, bölgesel veriler oluşturmayı ve yanık hastalarında mortaliteyi etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçlamıştır.
Materyal ve Metod
Çalışma, 1 Ocak 2019 - 31 Aralık 2023 tarihleri arasında Ankara 112 Acil Sağlık Hizmetleri'ne başvuran ve Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Acil Servisi'ne nakledilen 784 yanık vakasını kapsamaktadır. Hastaların demografik verileri, yanık özellikleri, 112 acil sağlık hizmetlerinin müdahale süreleri ve hasta sonlanımları retrospektif olarak incelenmiştir.
Bulgular
Çalışmaya dahil edilen vakaların yaş ortalaması 23,4±20,7 yıl olup %36,7'si kadındı. En sık görülen yanık türü sıcak sıvı yanığı (%49,9) olup, vakaların %73,7'sinde 2. derece yanık mevcuttu. Mortalite oranı %5 olarak saptandı. Lojistik regresyon analizinde; ileri yaş (OR: 1,02), inhalasyon yanığı varlığı (OR: 3,33) ve yanık yüzdesi mortalite için bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. ROC analizinde >44 yaş (%38,5 sensitivite, %83,8 spesifisite) ve >%16 yanık yüzeyi (%89,7 sensitivite, %77,5 spesifisite) mortalite için öngördürücü eşik değerler olarak saptandı.
Sonuç
Yanık yaralanmalarında ileri yaş, geniş yanık yüzeyi, kırsal bölgelerde yaşama ve inhalasyon yaralanması başlıca mortalite belirleyicileridir. Yanık yaralanmalarının önlenmesi ve etkin tedavisi için hastane öncesi acil hizmetlerin geliştirilmesi, toplum eğitimi ve multidisipliner yaklaşım temel unsurlardır.

9. 
Adheziv ince bağırsak obstrüksiyonlarında operatif tedavi kararının alınmasında Sistemik immün-inflamasyon indeksi ve Pan-immün-inflamasyon değeri prediktör müdür?
Are the systemic immune-inflammation index and panimmune-inflammation value predictive indicators for the decision of operative treatment in adhesive small bowel obstruction?
Burak Uçaner, Şebnem Çimen, Muhammed Emin Birgün, Ahmet Kamburoğlu, Mehmet Zeki Buldanlı, Şahin Kaymak, Oğuz Hançerlioğulları
PMID: 39963915  PMCID: PMC11843422  doi: 10.14744/tjtes.2025.59933  Sayfalar 148 - 154
AMAÇ: Acil cerrahi patolojiler genel cerrahi pratiğinin çok önemli bir kısmını oluşturmaktadır. İnce bağırsak obstruksiyonları da genel cerrahi pratiğinde yeri olan acil cerrahi patolojilerin önemli bir sebebidir. Bu çalışma ile birlikte; genel cerrahi pratiğinde önemli yeri olan ve klinisyenlerin tedavi seçimi ve klinik takip hususunda net bir fikir birliğine varamadığı adheziv ince bağırsak obstrüksiyonlarında; Sistemik immün inflamasyon indeksi ve Pan immün inflamasyon değeri’nin operatif tedavi kararının alınmasında prediktör rolünü araştırmayı ve konu ile ilgili tartışmalı sorulara cevap
bulmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya; Genel Cerrahi Kliniğimizde postoperatif dönemdeki adezyona bağlı ince bağırsak obstrüksiyonu olan ve klinik takip ve tedavisi yapılan hastalar dahil edildi. Ocak 2017 ile Ocak 2024 yılları arasındaki hastalara ait; yaş, demografik ve klinik veriler hastane bilgi yönetim sistemi (HBYS) üzerinden ve hasta kayıtları üzerinden geriye dönük olarak tarandı ve kaydedildi. İstatistiksel analizlerde SPSS versiyon 22.0 kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen postoperatif adheziv ince bağırsak obstrüksiyonu olan 341 hastanın yaş ortalaması 59.6±17.4 idi (18-93 yaş). Erkek/kadın oranı 1.4/1 idi. Median semptom süresi 2 gündü (1-30 gün aralığında). Olguların %19.6’sı operatif olarak tedavi edildi. En sık tercih edilen operatif teknik eksploratif laparotomi+bridektomi (%70.1) idi. Hastaların %16.1’i yoğun bakım ünitesine (YBÜ) kabul edildi. Hastane içi mortalite oranı %4.1 idi. Operatif tedavide SII, PIV ve diğer belirteçlerin belirleyiciliği değerlendirildi. ROC analizlerinde, SII (AUC=0.601, p=0.009) ve PIV (AUC=0.596, p=0.010) değerlerinin operatif tedavide belirleyici olduğu izlendi.
SONUÇ: Bu çalışma ile; SII ve PIV değerlerinin AİBO tanılı hastalarda operatif tedavi veya non-operatif takip kararının alınmasında faydalı olabileceği ve bu sayede gereksiz operatif yaklaşımların önüne geçilebileceğini düşünmekteyiz. Genel cerrahi acil pratiğinde çok önemli yeri olan AİBO’da hastalara uygulanacak tedavi modaliteleri hala net değildir ve literatürde konu ile ilgili tartışmalar sürmektedir. Konu ile ilgili prospektif, homojen ve daha geniş polülasyonlu çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.

10. 
Primer spontan pnömotoraksta nüksü öngörme: Acil serviste Haller indeksinin rolü
Predicting recurrence in primary spontaneous pneumothorax: The role of the Haller index in emergency department patients
Ömerul Faruk Aydın, Ali Cankut Tatlıparmak
PMID: 39963916  PMCID: PMC11843428  doi: 10.14744/tjtes.2025.75468  Sayfalar 155 - 160
AMAÇ: Primer spontan pnömotoraks (PSP), acil servislerde sıkça görülen ve genellikle genç ve sağlıklı bireyleri etkileyen bir durumdur. Nüks riski taşıyan hastaların belirlenmesi, yönetim stratejilerinin optimize edilmesi ve komplikasyonların önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışma, PSP tanısı konulan hastalarda nüks riskini belirlemede Haller indeksinin öngördürücü değerini değerlendirmeyi amaçlamıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 1, 2019 ve Ocak 1, 2024 tarihleri arasında üçüncü basamak bir hastanenin acil servisinde PSP tanısı konulan hastalar
üzerinde retrospektif bir analiz yapıldı. Hastalar tek PSP epizodu geçirenler ve tekrarlayan pnömotoraks yaşayanlar olarak iki gruba ayrıldı. Yaş,
cinsiyet, sigara içme durumu ve vücut kitle indeksi (VKİ) gibi değişkenleri dengelemek için eğilim skoru eşleştirmesi kullanıldı. Haller İndeksi, toraks
bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerinden hesaplandı ve nüksü öngörmedeki doğruluğu Alıcı İşletim Karakteristiği (ROC) eğrisi analizi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 182 hasta dahil edildi ve her iki grupta da eğilim skoru eşleştirmesi sonrası 91 hasta yer aldı. Haller İndeksi, tekrarlayan
pnömotoraks grubunda (2.72±0.47), tek pnömotoraks grubuna (2.15±0.34) göre anlamlı derecede yüksekti ve ortalama fark 0.56 (95% GA
0.44-0.69, p<0.001) olarak bulundu. ROC analizinde eğri altındaki alan (AUC) 0.830 (95% GA 0.768-0.882) olarak hesaplandı; >2.38 kesim değeri
için Youden İndeksi 0.50, duyarlılık %72.53 ve özgüllük %76.92 olarak belirlendi.
SONUÇ: Haller indeksi, PSP hastalarında tekrarlayan pnömotoraksın güçlü bir öngördürücüsüdür. Klinik değerlendirmelere dahil edilmesi, yüksek
nüks riski taşıyan hastaların belirlenmesine yardımcı olabilir ve tedavi stratejilerini buna göre yönlendirebilir.

11. 
Acil serviste akut taşlı kolesistit yönetimi: Laboratuvar ve radyolojik bulguların rolü: Retrospektif bir çalışma
Management of acute calculous cholecystitis in the emergency department: Evaluating the role of laboratory and radiological findings in a retrospective study
Omer Faruk Turan, Emine Sarcan, Seyda Gedikaslan, Aybuke Soylu, Fatih Mehmet Aksoy, Abdullah Dodurga, Gul Sila Mutlu, Yusuf Yavuz, Jacek Smereka
PMID: 39963922  PMCID: PMC11843415  doi: 10.14744/tjtes.2025.62703  Sayfalar 161 - 166
AMAÇ: Akut taşlı kolesistit (ATK), akut karın ağrısının önemli bir nedenidir ve %90-95 oranında safra taşına bağlı, safra kesesi iltihabı olarak karşımıza
çıkar. Klinik seyri nonspesifik karın ağrısından başlayıp akut karnın eşlik ettiği septik tabloya kadar ilerleyebilmektedir. Bu nedenle zamanında ve
doğru tanı, hasta yönetiminde kritik rol oynamaktadır. Gecikmiş tanı veya ciddiyeti anlaşılamamış yetersiz tedavi morbiditenin artmasına yol açmakta,
perforasyon veya biliyer peritonit gibi ölümcül durumlara neden olabilmektedir. Bu çalışma acil serviste tedavi edilen vakalarda laboratuvar bulguları,
radyolojik görüntüleme ve patoloji sonuçları arasındaki ilişkiyi analiz ederek AKK'nin ciddiyetini etkileyen faktörleri belirlemek istemiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 3. basamak bir klinik olan Etlik Şehir Hastanesi acil serviste akut kolesistit tanısı konulan hastalar kabul edildi. Hastaların
radyolojik bulguları, laboratuar ve patoloji sonuçları incelendi. 18 yaş altı hastalar ve koledokolitiazis olan hastalar dışlandı.
BULGULAR: Çalışma 230 hasta ile tamamlandı. Perikolesistik sıvısı olanların, safra kesesi duvar kalınlığı daha yüksek saptandı (p=0.002). WBC
yüksekliğinin safra kesesi duvar kalınlığı ile anlamlı ilişkisi saptandı (p=0.035). Karaciğer fonksiyon testlerinin safra kesesi duvar kalınlığı ile anlamlı
ilişkisi saptanmadı.
SONUÇ: Akut taşlı kolesistit hastalarının tanı ve tedavi süreçlerinde klinisyenlerin dayanak olarak kullandığı parametreleri inceledik. Safra kesesi
duvar kalınlığı yüksekliğinin perikolesistitk sıvı ile birlikteliğinin tanı ve takipteki önemini vurguladık. Laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri tanıda
destekleyici rol oynasa da, gereklilikleri vakalar arasında farklılık gösterebilir. Bu çalışma, ATK yönetiminde radyolojik ve laboratuvar bulgularının
bütünleştirici rolünü vurgulayarak önceki araştırmaların üzerine inşa edilmiştir.

12. 
Çoklu yaralanmalı olaylarda çocukluk çağı ateşli silah yaralanmalarının ve acil servis dinamiklerinin değerlendirilmesi
Evaluation of pediatric gunshot wounds and emergency department dynamics in high-volume incidents
Gulbin Aydogdu Umac, Remzi Cetinkaya, Mehmet Ozel, Habip Balsak, Sarper Yilmaz
PMID: 39963919  PMCID: PMC11843418  doi: 10.14744/tjtes.2025.35961  Sayfalar 167 - 177
AMAÇ: Çoklu yaralanmalı olaylar ile sonuçlanan pediatrik ateşli silah yaralanmaları, acil bakımda önemli zorluklar oluşturmaktadır. Bu nedenle, bu
hastaların acil servis (AS) yönetiminde kullanılacak stratejilerin hassas bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, hasta sayısına
dayalı daha ayrıntılı bir pediatrik çoklu yaralanmalı olay sınıflandırması geliştirilmesine katkı sağlamak için AS'ye başvuran pediatrik ateşli silah yaralanmalarını
ve sonuçlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Birinci basamak travma merkezinde retrospektif bir analiz gerçekleştirilmiş ve pediatrik ateşli silah yaralanmaları nedeniyle
yapılan başvurular incelenmiştir. Hastalar, tek ve aynı olaydan çoklu sayıda başvuru olarak gruplandırılmıştır. Ayrıca, üç veya daha fazla hastayı içeren
olaylarla daha az hastayı içeren olaylar arasında ayrım yapılarak acil bakım sonuçlarına etkisi değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Bu çalışmaya medyan yaşı 16 (IQR 13.75–17) olan 182 pediatrik ateşli silah yaralanması hastası dahil edilmiştir. Hastalar, iki gruplama
yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir: Birinci yöntem, hastaları tekli başvuru (n=103, %56,6) ve aynı olaydan çoklu sayıda yaralı başvuru (n=79,
%43,4) olarak ayırmıştır. Bu karşılaştırmada, aynı olaydan çoklu sayıda pediatrik yaralı başvurularında kan transfüzyonu oranı daha düşük bulunmuştur
(RR: 0.58, %95 GA: 0.35–0.95), ancak ölüm oranları benzer kalmıştır (RR: 0.88, %95 GA: 0.31–2.44). İkinci gruplama yöntemi ise aynı olay
nedeniyle üç veya daha fazla yaralı içeren olaylar (n=35, %19,2) ile daha az sayıda yaralı içeren olaylar (n=147, %80,8) arasında ayrım yapmıştır. Aynı
olay sonrasında üç veya daha fazla yaralı içeren olaylarda ölüm oranı daha yüksek bulunmuştur (RR: 2.81, %95 GA: 1.08–7.31). Aynı olaydan çoklu
yaralı başvurularında AS kalış süresi (54.1±22.5 dakika) tekli başvurulara göre (65.2±48.8 dakika) daha kısa bulunmuştur.
SONUÇ: Bulgular, üç veya daha fazla eşzamanlı yaralı olan pediatrik ateşli silah yaralanmalarının, triyaj kategorisinden bağımsız olarak, tek bir travma
ekibi bulunan merkezlerde ölüm ve AS'de kalış sürelerini önemli ölçüde etkilediğini göstermektedir. Bu durum, acil bakımın optimize edilmesi ve
hasta sonuçlarının iyileştirilmesi için çoklu yaralanmalı olayların bu tür hasta sayılarına dayalı olarak tanımlanmasının gerekliliğini düşündürmektedir.
Bu kritik durumlarda hasta bakımı ve kaynak tahsisini geliştirmek için objektif ve sonuç odaklı kriterlerin belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.

13. 
Türkiye'de bir devlet hastanesinde oküler travmaların epidemiyolojik ve klinik bulguları
Epidemiological and clinical findings of ocular trauma in a public hospital in Türkiye
Alper Can Yılmaz
PMID: 39963917  PMCID: PMC11843414  doi: 10.14744/tjtes.2025.77137  Sayfalar 178 - 188
AMAÇ: Çalışmamızın amacı, Türkiye'de ikinci basamak bir devlet hastanesinde oküler travmaların sosyodemografik, epidemiyolojik ve klinik özelliklerini karakterize etmek; o coğrafyadaki risk faktörlerini ortaya koymak; bu konuda farkındalık yaratmak ve yaralanmaların önlenmesine yönelik çözüm önerileri sunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu hastane bazlı retrospektif kesitsel çalışma, Türkiye'nin Orta Karadeniz Bölgesi'nde yer alan ikinci basamak bir devlet hastanesinde, Ocak 2021 - Ocak 2023 tarihleri arasında oküler travma nedeniyle takip ve tedavi edilen hastaların verilerine dayanılarak yapılmıştır. Göz, göz kapağı ve orbita travması bulunan tüm hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların yaşı, cinsiyeti, yaralanmaya neden olan durum/nesne,
yaralanmanın meydana geldiği yer, Birmingham Göz Travması Terminoloji Sistemine (BETTS) göre yaralanmanın türü, başlangıç ve son görme keskinlikleri ve tedavi sonuçları analiz edilmiştir.
BULGULAR: Yaşları iki ile doksan üç arasında değişen 83 hastanın tıbbi kayıtları değerlendirilmiştir. Oküler travma ağırlıklı olarak 18 ila 35 yaş arasındaki kişilerde (%35) meydana gelmiş ve çoğunluğu erkeklerden (%74.6) oluşmuştur. Kapalı glob yaralanmaları en sık görülen yaralanma tipiydi (%73.5), glob tutulumu olmayan yaralanmalar %18.1, açık glob yaralanmaları ise %8,4 oranında görülmüştür. Oküler travmaların en sık nedeni düşme (%22.9) olup, bu gruptaki hastaların %47.3'ü 60 yaş ve üzerindedir. Açık glob yaralanmalarına en sık neden olan cismin %42.8 oranıyla tahta
olduğu görülmüştür. Yaralanmaların en sık sokakta (%38.6) meydana geldiği tespit edilmiştir. Bunu %31.3 ile evde, %22.8 ile işyerinde meydana gelen yaralanmalar takip etmiştir. Perforasyon ve rüptür, nihai sonuç açısından en kötü prognoza sahip yaralanmalardı.
SONUÇ: İleri yaşta düşmeler en sık neden olarak karşımıza çıkmıştır. Yaşlılarda düşmeye bağlı oküler travmaların nedenleri ve risk faktörlerine karşı önleyici tedbirler alınmalıdır. Oküler travmaların nedenleri ve sonuçları konusunda toplumda ve yetkililerde farkındalık oluşturulmalıdır. Bu sayede alınacak önlemler, bu yaralanmaların önlenebilir olmasını sağlayacaktır.

14. 
Distal tibia fiz kırıklarının cerrahi tedavisinin orta ve uzun dönem sonuçları
Mid- and long-term outcomes of surgical treatment for distal tibial physeal fractures
Hayati Kart, Agshin Jabbarli, Mert Gündoğdu, Oytun Derya Tunç, Osman Mert Topkar, Özgür Baysal, Ahmet Hamdi Akgülle
PMID: 39963908  PMCID: PMC11843419  doi: 10.14744/tjtes.2024.06474  Sayfalar 189 - 193
AMAÇ: Distal tibia kırıkları çocukluk çağında en sık görülen yaralanmalar arasındadır. Distal tibia kemik kırıklarının tedavisi ortopedik cerrahlar için
ikilemlerle dolu zorlu bir süreçtir. Potansiyel komplikasyonlar da fizis kırıkları ile ilgili ciddi bir endişe kaynağıdır. Bu çalışmanın amacı distal tibia fizis
kırığı nedeniyle ameliyat edilen hastaların orta ve uzun dönem sonuçlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız 2008 ile 2022 yılları arasında distal tibial fizis kırığı nedeniyle ameliyat edilen 46 hasta ile retrospektif olarak
gerçekleştirildi. Hastalar kırığa neden olan travmaları, kırık tipi (Salter-Harris), redüksiyon tipi (açık/kapalı), kullanılan implant tipi (K-teli/kanüle
vida), kırığın eklem içindeki yeri (eklem içi veya dışı) ve komplikasyon varlığı açısından değerlendirildi. Hastaların klinik değerlendirmesinde AOFAS
skoru kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 12 yıldı (IQR 10-14). Medyan takip süresi 67 aydı (IQR 50.5-107). Ameliyat sonrası 45
(%97.8) hastada anatomik redüksiyon sağlanırken, 1 (%2.2) hastada anatomik redüksiyon sağlanamadı. Tüm hastalar için medyan AOFAS skoru 100
(IQR 90-100) idi. K-teli fiksasyonu yapılan hastaların medyan AOFAS skoru 90 (IQR 86.5) iken, kanüllü vida kullanılan hastaların medyan AOFAS
skoru 100 (IQR 92.5-100) idi. Kanüle vida kullanılan hastaların AOFAS skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olmasına rağmen
(p=0,024), her iki grupta da mükemmel klinik sonuçlar elde edilmiştir.
SONUÇ: Distal tibia fizis kırıkları, ciddi komplikasyonlara neden olabilen yaygın çocukluk çağı kırıklarından biridir. Distal tibia fizis kırıklarının cerrahi
tedavisinin orta ve uzun dönem sonuçları iyidir. Redüksiyon yöntemi (açık veya kapalı), implant seçimi (K-teli veya kanüllü vida) ve kırığın yerleşimi
(eklem içi veya eklem dışı) bu yaralanmalara sahip hastalarda sonuçlar ve komplikasyonlar üzerinde etkili değildir. Distal tibial fizis kırıklarının tedavisinde
en önemli faktör anatomik redüksiyonun sağlanmasıdır.

15. 
Kompleks tibial plato kırıklarının yönetimi: Minimal internal tespitli veya minimal internal tespitsiz ilizarov eksternal fiksasyon yönteminin karşılaştırmalı çalışması
Management of complex tibial plateau fractures: A comparative study of Ilizarov external fixation method with or without minimal internal fixation
Murat Korkmaz, Taha Kızılkurt, Tuna Pehlivanoglu, Abdullah Kahraman, Halil Ibrahim Balci, Cengiz Sen
PMID: 39963910  PMCID: PMC11843421  doi: 10.14744/tjtes.2024.25755  Sayfalar 194 - 201
AMAÇ: Kompleks plato tibia kırıkları, ciddi eklem parçalanması ve yumuşak doku sorunları nedeniyle önemli zorluklar içerir. Mevcut literatürde bu
kırıkların optimal tedavisi için bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bu çalışmada, İlizarov eksternal fiksasyonu ile minimal internal fiksasyon uygulanarak
veya uygulanmadan tedavi edilen kompleks tibia plato kırıklarının klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, Schatzker tip V veya VI tibia plato kırığı olan ve en az üç yıllık takip süresi ile tedavi edilen 62 hasta
incelendi. Hastalar iki gruba ayrıldı: bir grup (Grup 1) minimal internal fiksasyon ile birlikte sirküler eksternal fiksasyon (Ilizarov yöntemi) ile tedavi
edildi, diğer grup (Grup 2) ise sadece sirküler eksternal fiksasyon ile tedavi edildi. Eklem hareket açıklığı (EHA), Diz Derneği skorları (KSS), Kujala
skorları ve görsel analog skala (VAS) skorları dahil olmak üzere klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar değerlendirildi.
BULGULAR: Son kontrollerde, Grup 1, Grup 2'ye kıyasla daha iyi fonksiyonel ve klinik sonuçlar gösterdi. Grup 1'de ortalama diz hareket açıklığı
(EHA) 116.56° iken Grup 2'de 97.83° idi (p<0.05) ve daha yüksek KSS skorları (92.43'e karşı 79.06), Kujala skorları (94.75'e karşı 90.6) ve daha
düşük VAS skorları (1.13'e karşı 3.33) vardı (tümü p<0.05). Grup 1'de fleksiyon kontraktürü ve ekstansiyon defisiti olan hasta sayısı daha azdı ve
aynı zamanda kontraktür ve defisit miktarı daha düşük derecelerdeydi. Sirküler eksternal fiksatörler Grup 1'de (120,43 gün) Grup 2'ye (157,06 gün)
kıyasla daha erken çıkarıldı (p<0,05) ve Grup 1'de kaynama gecikmesi oranı daha düşüktü. Varus deformitesi Grup 1'de daha az sayıda ve şiddetteydi.
Her iki grupta da nörovasküler yaralanma, septik kaynamama veya derin ven trombozu gibi majör komplikasyonlar bildirilmedi. Her iki grupta da
başta pin dibi enfeksiyonları olmak üzere benzer oranlarda minör komplikasyon görüldü ve bunlar uygun tedavi ile düzeldi.
SONUÇ: İlizarov eksternal fiksasyonu, minimal internal fiksasyon ile birlikte ya da birlikte olmadan kompleks plato tibia kırıklarının tedavisinde etkili
bir yöntemdir. Bununla birlikte, eklemin anatomik olarak redükte edildiği hastalarda daha iyi anatomik redüksiyon,artmış hareket açıklığı, erken yük
verme ve daha fazla fonksiyonel iyileşme tespit edilmiş ve bu yöntemin üstünlüğü gösterilmiştir. Bu bulgular eşliğinde bu kombine tekniğin bu tür
zorlu kırıklar için tercih edilen tedavi yöntemi olarak önerilmesi desteklenmektedir.

OLGU SUNUMU
16. 
Total diz artroplastisi sonrası inatçı ağrıyı göz ardı etmeyin: primer total diz artroplastisi sonrası popliteal arter psödoanevrizması
Do not ignore persistent pain after total knee arthroplasty: Pseudoaneurysm of the popliteal artery after primary total knee arthroplasty
Turgut Dincal, Batuhan Gencer, Altug Cincin, Deniz Gulabi
PMID: 39963914  PMCID: PMC11843424  doi: 10.14744/tjtes.2025.70124  Sayfalar 202 - 206
Total diz artroplastisini takiben gelişen popliteal psödoanevrizma nadir görülen ancak potansiyel olarak hayatı tehdit eden bir komplikasyondur. Potansiyel
olarak uzuvları tehdit eden sonuçlardan kaçınmak için hızlı tanı ve tedavi şarttır. Popliteal bölgede pulsatil bir kitle, bacakta ödem ve ekimoz
varlığı popliteal psödoanevrizmalar için tanısal olarak değerli bulunmuştur. Bununla birlikte, palpe edilebilen distal nabızların varlığı tanı olasılığını
ortadan kaldırmaz.
Bu vaka çalışmasında, primer total diz artroplastisi sonrası postoperatif birinci günde klinik olarak tutarsız ağrı ile başvuran ve popliteal psödoanevrizma
tanısı konulan bir hasta sunuldu. Ayrıca, bu konudaki literatürün bir derlemesi sunulmuştur.
81 yaşında kadın hasta gece diz ağrısı ve gündüz günlük aktivitelerini yerine getirmede belirgin bozulma öyküsü ile başvurdu. Hasta değerlendirildi ve
total diz artroplastisi ameliyatı geçirdi. Ameliyat sonrası birinci günde, hasta alt ekstremitelerde rahatsızlık ve klinikle uyumlu olmayan posterior diz
ağrısı semptomları gösterdi. Distal nabızların palpasyonunda herhangi bir anormallik saptanmadı ve hasta başka bir semptomla başvurmadı. Hastanın
sol alt ekstremitesinin venöz Doppler ultrason muayenesinde, protezin çevresinde ve popliteal arter bölgesinde yaklaşık 3,5 ila 2,5 cm boyutlarında
küresel, düşük ekojenik ve pulsasyonlu bir yapı gözlendi ve bu da psödoanevrizma tanısını doğruladı. Kapsamlı değerlendirmenin ardından, boyun
boyutunun 5 mm'yi aştığına dair kanıtlar ve psödoanevrizma çevresinde diseksiyon potansiyeli göz önüne alındığında, kapalı bir stent implante edilmesine
karar verildi.
Klinik ve ameliyat sonrası dönemle uyumlu olmayan şiddetli ağrı varlığında, popliteal psödoanevrizmalar akılda tutulmalıdır.

LookUs & Online Makale