p-ISSN: 1306-696x | e-ISSN: 1307-7945
Volume : 12 Issue : 2 Year : 2024

Quick Search




SCImago Journal & Country Rank
Turkish Journal of Trauma and Emergency Surgery - Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 12 (2)
Volume: 12  Issue: 2 - April 2006
1.Prehospital life support in trauma patients: basic or advanced trauma life support
Mehmet Özdoğan, Fatih Ağalar, Mehmet Eryılmaz, Gürkan Özel, Korhan Taviloğlu
PMID: 16676246  Pages 87 - 94
Travmalı olgularda hastane öncesi dönemde uygulanması gereken tedavinin “İleri Travma Yaşam Desteği” (İTYD) ya da “Temel Yaşam Desteği” (TYD) şeklinde olması gerektiği üzerindeki tartışmalar sürmektedir. Bu derlemede travma hastalarına hastane öncesi dönemde uygulanan İTYD ve TYD tedavileri üzerine olan literatür gözden geçirildi; İTYD ve TYD içeren toplam 76 çalışma değerlendirildi. İntravenöz katater uygulaması, hastane öncesi sıvı tedavisi, hasta transport süresi, entübasyon ve ölüm oranları gibi değişkenler incelendi. Literatürdeki bilgilerin sahada travma hastalarına rutin olarak İTYD uygulanmasının gerekliliği konusunda net olmadığı sonucuna varıldı. Bu konudaki eksikliğin giderilmesi için travma hastalarında İTYD ve TYD’yi karşılaştıran prospektif, kontollü çalışmalara gereksinim vardır.
The controversy between Advanced Trauma Life Support (ATLS) and Basic Life Support (BLS) in the prehospital care of trauma patients has not been resolved yet. The purpose of this study was to examine the literature with respect to the type of prehospital care applied to the trauma patients. A total of 76 papers on ATLS and/or BLS for trauma were reviewed regarding the variables such as intravenous catheter application, prehospital fluid resuscitation, transport time, intubation and mortality. As a conclusion, the data in the literature do not support the routine use of on-field ATLS in trauma patients. Prospective randomized trials comparing ATLS and BLS in prehospital management of trauma patients are needed to clarify this issue.

2.The effects of rapid and slow infusion of fluid on coagulation factors in hemorrhagic shock: an experimental dogs model
İbrahim İkizceli, Erdoğan M Sözüer, Levent Avşaroğulları, Özlem Canöz, Cuma Yıldırım, Can Küçük
PMID: 16676247  Pages 95 - 100
AMAÇ: Hemoraji ile birlikte taşikardi ve hipotansiyonu olan hastada hemorajik şok teşhisinin konulmasında bir zorluk yoktur. Esas zorluk hastaya uygun tedavinin verilmesinde ortaya çıkar. Bu çalışmada köpeklerde kanatılarak oluşturulan derin hemorajik şok sonrası ayrı sıvı miktarı ile tedavi edilen gruplardaki koagülasyon parametreleri incelendi. Tedavide verilecek en uygun sıvı miktarının saptanması amaçlandı.
GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmada 30 adet melez köpek kullanıldı. Köpekler rastgele üç gruba ayrıldı; her grup 10 köpekten oluştu. Kontrol grubuna hiçbir tedavi uygulanmadı. Hızlı infüzyon yapılan gruba 60 cc/kg dozunda yarım saatte Ringer laktat solüsyonu verildi. Yavaş infüzyon yapılan gruba ise 30 cc/kg dozunda yarım saatte Ringer laktat solüsyonu verildi.
BULGULAR: Tedavi edilen her iki grupta da laktat değerleri düştü. Trombosit ve fibrinojen yavaş infüzyon yapılan grupta fazla düşmedi; hızlı infüzyon yapılan grupta önemli derecede düştüğü gözlendi.
SONUÇ: Şokta en kısa zamanda kanama kontrol altına alınmalı ve sıvı resüstasyonunda saldırgan davranılmamalıdır. Verilen sıvı miktarı ne kadar fazla olursa koagülasyon parametreleri o derecede dilüe olacaktır. Hemorajik şoktaki hastaların tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde kan laktat seviyesi yol gösterici bir tetkik olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: The diagnosis of hemorrhagic shock in a patient with tachycardia and hypotension is generally straightforward. The difficulty lies in the selection of optimal approach for the patient. In this study on a canine model of deep hemorrhagic shock induced by bleeding, we used various amounts of fluid infusion to determine the most appropriate amount of fluid resuscitation. METHODS: The study included 30 mongrel dogs. Mongrel dogs were randomized to three equal groups of 10. The control group received no treatment. The rapid infusion group received 60 mL/kg of lactated Ringer's solution in half an hour whereas the third group received 30 mL/kg during the same time period. RESULTS: The lactate decreased in the two treatment groups. The platelet and fibrinogen levels did not vary in the slow infusion group but decreased markedly in the rapid infusion group.
CONCLUSION: In conclusion, fluid resuscitation should not be unnecessarily aggressive. The coagulation parameters are diluted in proportion with the amount of fluid given. Blood lactate level can be used as a guiding marker in evaluation of treatment effectiveness of hemorrhagic shock patients.

3.Intestinal blood flow alterations in postoperative intraabdominal adhesion formation and the role of Endothelin-1 blockade
Ömer Günal, Salah Ghandour, Mustafa Deniz, Arif Aslaner
PMID: 16676248  Pages 101 - 106
AMAÇ: Ameliyat sonrası periton içi yapışıklık oluşumunda bağırsak kan akımı değişikliklerini incelemek ve Endotelin-1 (ET-1) reseptör blokajının rolünü araştırmaktır.
GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmada 250-300 gr ağırlığında 28 adet Wistar-Albino erişkin sıçan eşit olarak dört gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (grup 1; n=7) ameliyat uygulanmadı. Sham grubuna (grup 2; n=7) sadece laparotomi yapıldı. Yapışıklık grubuna (grup 3; n=7) sağ karın duvarından 1x1 cm’lik peritoneal yama eksizyonu ve çekal abrazyon, “yapışıklık model ameliyatı” olarak uygulandı. Tedavi grubuna (grup 4; n=7); bir non-selektif ET-1 reseptör blokeri olan bosentan (30 mg/kg, IP) periton içi yoldan dört gün süreyle günde bir kez verildi. Ameliyat sonrası yedinci gün, superior mezenterik arterin beslediği bağırsak kan akımı ölçüldü. Yapışıklık şiddeti ve yaygınlığı ile yapışıklıktaki miyeloperoksidaz (MPO) aktivitesi ölçüldü.
BULGULAR: Ortalama bağırsak kan akımı grup 1 (65.5±1.2 ml/100 gr) ile kıyaslandığında yapışıklık grubunda (81.9±5.6 ml/100 gr) belirgin olarak artmıştı. Grup 1 ve grup 2 ile karşılaştırıldığında bosentanın (44.3±6.9 ml/100 gr) bağırsak kan akımında belirgin azalmaya neden olduğu görüldü. Sham grubunun (62.2±1 ml/100 gr) kan akım seviyeleri kontrol grubundakilerle (65.5±1.2 ml/100 gr) benzerlik gösterdi. Yapışıklık skorları, yapışıklık ve bosentan gruplarında benzer bulundu. Sham grubunda neredeyse hiç yapışıklık görülmedi. Bosentan grubunda yapışıklık dokusu MPO aktivitesi belirgin olarak artmıştı.
SONUÇ: Non-selektif ET-1 reseptör blokajının periton içi yapışıklık oluşumunun önlenmesinde bir etkisi yoktur ancak, bağırsak kan akımında azalmaya neden olur. Yapışıklık oluşumu bağırsak kan akımını arttırır. Yapışıklık oluşumu, bosentan tedavisine rağmen artmış polimorfonükleer (PMN) infiltrasyonu ile birliktedir.
BACKGROUND: The current study was planned to investigate intestinal blood flow alterations and the role of ET-1 receptor blockade in the formation of postoperative intraperitoneal adhesion formation.
METHODS: Twenty-eight adult Wistar Albino rats weighing between 250 g and 300 g were divided into four groups. Control group (group 1; n=7) did not undergo any operation. Sham group (group 2; n=7) had only laparotomy. In the adhesion group (group 3; n=7), peritoneal patch (1x1 cm) excision from the right abdominal wall and cecal abrasion were done as "adhesion model operation". One week following this, treatment group (group 4; n=7) received a non-selective ET-1 receptor blocking agent bosentan (30 mg/kg, IP) intra-abdominally, once a day for four days. Intestinal blood flow through the superior mesenteric artery was measured, on postoperative seventh day. Adhesion severity and extension as well as myeloperoxidase activity in the adhesion were calculated.
RESULTS: Mean intestinal blood flow significantly increased in adhesion group (81.9±5.6 ml/100 g) when compared to group 1 (65.5±1.2 ml/100 g). Bosentan caused a significant decrease (44.3±6.9 ml/100 g) in intestinal blood flow when compared to group 1 and group 2. Sham group (62.2±1 ml/100 g) had similar blood flow level with the control group (65.5±1.2 ml/100g). Adhesion scores were similar in adhesion and Bosentan groups. Sham group had almost no adhesions. Myeloperoxidase activity in adhesion tissue was significantly higher in bosentan group.
CONCLUSION: Non-selective ET-1 receptor blockade has no effect on prevention of the formation of intra-abdominal adhesion, but causes a decrease in intestinal blood flow. Adhesion formation increases intestinal blood flow. Adhesion formation is accompanied by increased polymorphonuclear infiltration despite bosentan treatment.

4.Traumatic subarachnoid hemorrhage: a prospective study of 58 cases
Ali İhsan Ökten, Yurdal Gezercan, Rüçhan Ergün
PMID: 16676249  Pages 107 - 114
AMAÇ: Bu çalışmada travmatik subaraknoid kanamalarda (tSAK) prognozu etkileyen faktörlerin incelenmesi amaçlandı.
GEREÇ-YÖNTEM: Bu prospektif çalışmaya 2001-2003 yılları arasında tedavi edilen 58 tSAK’lı hasta (44 erkek, 14 kadın; ort. yaş 39.2; dağılım 17-79 yıl) alındı. Çalışmamıza travma sonrası ilk altı saat içerisinde başvuran hastalar dahil edildi; ateşli silah yaralanmaları, multitravmalı ve ameliyat edilen hastalar çalışma dışında tutuldu. Hastaların nörolojik değerlendirmesi Glasgow Koma Ölçeği’ne (GKÖ), sonuçlar Glasgow Sonuç Ölçeği’ne (GSÖ), bilgisayarlı tomografi (BT) incelemeleri ise Hijdra ve Fisher kriterlerine göre değerlendirildi.
BULGULAR: Travmatik subaraknoid kanamaların etyolojisini en sık trafik kazaları (%73) ve düşme (%20) oluşturuyordu. Olguların hastaneye ilk geliş durumları GKÖ’ne göre %9’u hafif, %39’u orta, %52’si şiddetli travma olarak değerlendirildi. Hijdra derecelendirmesine göre BT’deki kan miktarı ve dağılımı: 21 hastada 1. derece (az miktarda kan), 17 hastada 2. derece (orta miktarda kan), 20 hastada 3. derece (aşırı miktarda kan); Fisher kriterlerine göre pıhtı kalınlığı: 6 hastada 1. derece (kan yok), 21 hastada 2. derece (diffüz kanama), 15 hastada 3. derece (pıhtı kalınlığı 1 mm veya daha fazla kan), 16 hastada 4. derece (ventriküler kanama) olarak saptandı. GSÖ’ne göre hastaların %59’unda sonuçlar kabul edilebilir (tam iyileşme, orta derece sakatlık), %41’inde ise kötü (ciddi derecede sakatlık, vejetatif tablo, ölüm) bulundu.
SONUÇ: Çalışmamızda; giriş GKÖ skoru düşük olanlarda, sistern ve fissürlerde kanaması olanlarda, tSAK ile birlikte serebral kontüzyon veya akut subdural hematomu bulunanlarda, Hijdra kriterlerine göre aşırı miktarda kan birikmesi olanlarda (13 puan ve üzeri) ve Fisher derecelendirmesine göre 3. ve 4. derecede olanlarda prognozun daha kötü olduğu sonucuna varıldı.
BACKGROUND: We evaluated the prognostic factors in traumatic subarachnoid hemorrhage (tSAH).
METHODS: This study was conducted with 58 patients (44 males, 14 females; mean age 39.2; range 17 to 79 years) with tSAH, between 2001 and 2003. The patients who were admitted to the hospital within in the first 6 hours of head injury were included, whereas patients with gun shot wounds, multiple injured patients and postoperative patients were excluded. Fifty-eight patients with tSAH were prospectively followed. The neurological status of the patients and the outcomes were evaluated using Glasgow Coma Scale (GCS) and Glasgow Outcome Scale (GOS), respectively and computed tomography (CT) examinations were done according to the grading criteria by Hijdra and Fisher.
RESULTS: The etiology of tSAH included traffic accidents (73%), falls (20%) and others (7%). The GCS scores of patients at admission were mild (9%), moderate (39%) and severe (52%). In the CT scans, the amount and distribution of bleeding was grade 1 (small SAH) in 21 patients, grade 2 (moderate SAH) in 17 patients, and grade 3 (extensive SAH) in 20 patients according to Hijdra grading system and according to Fisher's criteria. The thickness of blood layer was grade 1 (no blood) in 6 patients, grade 2 (bleeding layer less than 1 mm) in 21 patients, grade 3 (bleeding layer more than 1 mm) in 15 patients and grade 4 (ventricular bleeding) in 16 patients. Neurological outcomes of patients were favorable (good recovery or moderate disability) in 59%, and unfavorable (severe disability, persistent vegetative state or death) in 41% according to GOS.
CONCLUSION: We have found in our series that the prognosis was poor in patients with poor admission scores of GCS, cysternal or fissural hemorrhage, tSAH with cerebral contusion or acute subdural hematoma, higher than 13 points according to Hidjra's classification and patients of grade 3 or 4 in Fisher's criteria.

5.Procalcitonin is a predictive marker for severe acute pancreatitis
Nurullah Bülbüller, Osman Doğru, Refik Ayten, Handan Akbulut, Yavuz Selim İlhan, Ziya Çetinkaya
PMID: 16676250  Pages 115 - 120
AMAÇ: Sistemik komplikasyonları ile karakterize şiddetli akut pankreatitin tedavi planlanmasında hastalığın erken tehisi ve yoğun bakım ihtiyacının belirlenmesi önemlidir. Bu çalışmada, sistemik enflamasyon belirleyicisi prokalsitoninin ödematöz ve şiddetli akut pankreatit ayırıcı tanısındaki yeri tartışıldı.
GEREÇ-YÖNTEM: Prospektif olarak akut pankreatitli hastalar ödematöz ve şiddetli form olarak iki gruba ayrıldı. Ranson ve APACHE II skorları ve prokalsitonin seviyeleri başvuruda ve takipte karşılaştırıldı.
BULGULAR: Akut pankreatit tanısı alan toplam 65 hastanın 46’sı ödematöz 19’u şiddetli form idi. Prokalsitonin 0.5 ng/dl, Ranson skoru 3 ve APACHE II skoru 8 cut-off seviyelerinde duyarlılık ve özgüllükleri sırasıyla %100, %84, %89 ve %84, %63, %89 idi.
SONUÇ: Prokalsitonin, şiddetli akut pankreatitin erken tanısı ve klinik prognozunun takibinde kullanılabilen basit ve pratik bir belirteçtir.
BACKGROUND: Early identification of patients who develop severe acute pancreatitis and those who can benefit from intensive care is important. We studied whether procalcitonin, a marker of systemic inflammation, is important in the differential diagnosis of patients with mild and severe acute pancreatitis. METHODS: Patients were divided into two groups (mild and severe form) prospectively. Procalcitonin levels and the Ranson's and Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II scores were determined both at admission and during the follow-up.
RESULTS: Of the 65 patients with acute pancreatitis, 46 had mild and 19 had severe pancreatitis. Sensitivity and specificity values for patients calculated using procalcitonin level at 0.5 ng/ml, Ranson's score at 3 and APACHE II score at 8 cut-off levels, were 100%, 84% and 89%; and 84%, 63% and 89% respectively. CONCLUSION: Procalcitonin is a practical, simple parameter that can be used in order to diagnose severe acute pancreatitis earlier and to monitor the clinical prognosis of the disease.

6.Somatotrophic reorganization in the brain after extremity replantation, revascularization and amputations: investigated by SPECT analysis
Kadir Ertem, K. Ersoy Kekilli, Cengiz Yağmur, İrfan Ayan, Songül Turgut, Hacı Bostan, Arslan Bora
PMID: 16676251  Pages 121 - 128
AMAÇ: Ekstremitelere uygulanan replantasyon, revaskülarizasyon ve amputasyon ameliyatlarından sonra 99mTc-HMPAO SPECT
analizi kullanılarak motor ve somatosensoriyel korteksteki somatotropik reorganizasyon açısından araştırıldı.
GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmaya 12 hasta (11 erkek, 1 kadın; ort. yaş 38.9±14.7 yıl) ve 5 sağlıklı erkek (ort. yaş 32.2±7.9 yıl) kontrol grubu olarak alındı. Rekonstrüksiyon sonrası presentral ve postsentral kesitlerle birlikte alt, orta ve üst orbitomeatal kesitlerde ölçümler yapıldı. Tüm görüntüler görsel ve yarı kantitatif olarak değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde Mann-Whitney U-testi kullanıldı.
BULGULAR: Revaskülarizasyon ve replantasyon hastalarında dominant hemisferde presentral ve postsentral hipoperfüzyon vardı. Amputasyon hastalarında, nondominant hemisferde presentral hipoperfüzyon ve postsentral hipoperfüzyon (dört olgunun üçünde) bulunurken; dominant hemisferde ise dört olgunun birinde postsentral hipoperfüzyon vardı. Olgularımızda beyin bölgesel kan akımında belirgin fark posterior parietal kortekste bulundu (somatik ilişkili alan).
SONUÇ: Ekstremite replantasyon-revaskülarizasyon ameliyatları sonrası beyinde presentral ve postsentral kortekste görülen değişiklikler somatotropik reorganizasyonun iyi bir göstergesi olabilir.
BACKGROUND: We wanted to investigate the somatotropic reorganization occurring in the motor and somatosensory cortex by using 99mTc-HMPAO SPECT analyses, after the extremity revascularization, replantation or amputation. METHODS: Twelve patients (11 men, 1 female; mean age 38.9±14.7 years) and controls (5 men, mean age 32.2±7.9 years) were enrolled in this study. After reconstruction, lower, middle and upper orbitomeatal slices with precentral and postcentral slices were obtained. All images were visually and semi-quantitatively evaluated. Mann-Whitney U-test was used for statistical analysis.
RESULTS: In the revascularization and replantation patients, postcentral and precentral hypoperfusions were seen at dominant hemisphere. In the amputated patients, postcentral (in 3 of 4 cases) and precentral hypoperfusions were seen at non-dominant hemisphere and postcentral hypoperfusion (in 1 of 4 cases) was seen at dominant hemisphere. In our patients, most significant difference in regional cerebral blood flow was found in posterior parietal cortex (somatic associated area).
CONCLUSION: Changes that take place in precentral and postcentral cortical areas subsequent to the extremity replantation-revascularization of the organ is a good indicator of somatotrophic reorganization.

7.Pulmonary and systemic fat embolism as a cause of death in forensic autopsy practice
Arzu Akçay Turan, Safa Çelik, Ferah Karayel, Işıl Pakiş, Nadir Arıcan
PMID: 16676252  Pages 129 - 134
AMAÇ: Bu çalışmada akciğer ve/veya sistemik yağ embolisi gelişen olgularda yağ embolisinin yaygınlığı ile yaş, cins, travmanın ağırlığı ve travma sonrası yaşam süresi, arasındaki ilişkiler sorgulandı.
GEREÇ-YÖNTEM: Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesi’nde otopsileri yapılan, akciğer ve/veya diğer yaşamsal organlarında histopatolojik olarak, yağ embolisi saptanan 31 olgu geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Travma ve travmaya bağlı komplikasyonlar nedeni ile hayatını kaybeden 28 olgunun (%90) 19’unu (%61) araç içi ve araç dışı trafik kazaları oluşturmaktaydı. Travma sonrası yaşam süresi 0-384 saat (61.6±86.2) arasında değişmekteydi. Olgularda saptanan travmatik değişiklikler kısaltılmış yaralanma cetveli (AIS) ve yaralanma ağırlık cetveline (ISS) göre değerlendirildi; AIS değeri 8.1±3.9 (SD), ISS değeri 26.5±19.7 (SD) olarak bulundu. Olguların histopatolojik değerlendirmesinde 24 olguda (%77) izole akciğer yağ embolisi, 7 olguda (%23) sistemik yağ embolisi saptandı. Yağ embolisinin yaygınlığı ile yaş, cinsiyet, travma derecelendirmesi, travma sonrası yaşam süresi arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak, Ki-kare ve Spearman korelasyon testleri ile araştırıldı.
SONUÇ: Yaş, cinsiyet ve ISS değerleri ile akciğer yağ embolisinin derecelendirilmesi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Travma sonrası yaşam süresi ve ISS değerleri arasında ise istatistiksel anlamlılık olmadığı halde negatif bir ilişki olduğu belirlendi.
BACKGROUND: The aim of this study was to evaluate the possible correlations between the grade of fat embolism and age, gender, severity of trauma and post-traumatic survival time.
METHODS: Thirty-one cases with pulmonary and/or systemic fat embolism, auotopsied at the Morgue Department of Council of Forensic Medicine were evaluated retrospectively.
RESULTS: Twenty-eight cases (90%) died due to trauma and its complications. Nineteen cases (61%) were injured in motor vehicle-related accidents. Post-traumatic survival time varied between 0-384 hours (61.6 ± 86.2 hours). Abbreviated injury scale (AIS) was 8.1 ±3.9 and injury severity score (ISS) was 26.5±19.7 SD. Twenty-four (77%) cases were determined as isolated pulmonary fat embolism and 7 (23%) cases as systemic fat embolism on histopathological examination. Possible correlations between the grade of fat embolism and age, gender, severity of trauma and post-traumatic survival time were evaluated statistically with using Chi-square and Spearman's correlation tests. CONCLUSION: There were no correlations between the grade of fat embolism and age, gender, the severity of trauma. Post-traumatic survival time and the severity of trauma had a very weak negative correlation without any statistical significance.

8.Epidemiological characteristics of electrical injuries of patients applied to the emergency department
Behçet Al, Mustafa Aldemir, Cahfer Güloğlu, İsmail Hamdi Kara, Sadullah Girgin
PMID: 16676253  Pages 135 - 142
AMAÇ: Bu çalışma, elektrik çarpmalarının epidemiyolojik özelliklerini belirlemek, mortalite ve morbiditeye etkili olan faktörleri saptamak için planlandı.
GEREÇ-YÖNTEM: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Kliniğine Ocak 2003-Nisan 2004 tarihleri arasında elektrik çarpması şikayetiyle başvuran 165 hasta (126 erkek; 39 kadın; ort. yaş 21.1; dağılım 2.5-62) yaş, cinsiyet, elektik kaynağı ve gücü, yanık derecesi ve yüzdesi, oluşan komplikasyonlar, yapılan müdahaleler, eğitim durumu ve meslekleri bakımından değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların, 60’ı (%36.4) 12 yaşın altında, 95’i (%57.6) genç ve erişkin yaşta ve 10’u (%6) ileri yaşta idi. Yirmi dokuz (%17.6) hasta okuryazar değil, 36’sı (%21.8) okuryazar ve 97’si (%58,8) halen eğitim görmekte idi. Yanıkların 99’u (%60) kaza, 66’sı (%40) ise dikkatsizlik ve ihmal sonucu oluşmuştu. Hastaların 69’u (%41.8) yüksek, 96’sı (%58.2) düşük voltaja maruz kalmıştı. On altı hastada birinci derece, 96 hastada ikinci derece ve 86 hastada üçüncü derece yanık meydana gelmişti. En sık görülen komplikasyonlar, ekstremitelerde kontraktür (%10.9) ve kompartman sendromu (%3.6) idi. Hastaların 10’una eskarotomi, 16’sına fasyotomi, 9’una amputasyon uygulanmıştı. Mortalite oranı %9.1 (n=15) idi ve bu olguların %80’i yüksek elektrik voltajına maruz kalmıştı. Gözlenen komplikasyonlar ile mortalite arasında pozitif bir korelasyon saptandı (p<0.001).
SONUÇ: Elektrik sistemlerinin doğru kullanımı ile ilgili toplumsal eğitimin verilmesi, ev içi ve ev dışı elektrik hatlarının gizli döşenmesi gibi basit önlemlerin alınması ile kazalar en aza indirilebilecektir.
BACKGROUND: In this study, we planned to determine the factors affecting the mortality, and morbidity of electrical injuries.
METHODS: Medical records of 165 patients (126 males; 39 females; mean age 21.1 years; range 2.5 to 62 years), who were admitted to the Emergency Department of Dicle University School of Medicine for electrical injuries, between January 2003 and April 2004, were retrospectively reviewed.
RESULTS: Among these patients, 60 (36.4%) were children, under 12 years old; 95 (57.6%) were adolescents and adults, and 10 (6%) were aged. Of the victims of electrical accidents, 29 (17.6%) were illiterate and 36 (21.8 %) were educated. Ninety-seven (58.8 %) patients were either graduates or still students of elementary, secondary or high school. The cause of exposure to electricity was accident in 99 (60%), and carelessness and parents' negligence in 66 (40%). Sixty-nine (41.8%) patients were exposed to high voltage, and 96 (58.2 %) to low voltage. Because of electrical injury 16 patients had first degree, 96 patients had second degree, and 86 patients had third degree burns. The most frequent complications were contractures of extremities (10.9%) and compartment syndrome (3.6%). Mortality rate was 9.1% (n=15). Eighty percent of the deaths were due to exposure to high voltage. A positive correlation was demonstrated between mortality and complications (p<0.001). Escarotomy was performed in 10 patients, fasciotomy in 16, and amputation in 9. Two of 5 patients who had intraabdominal hemorrhage underwent surgery.
CONCLUSION: A serious education of the society with respect to conscious use of of electricity is the most efficient method to decrease electrical accidents.

9.Surgical coverage technics of pressure sores and their outcomes
Ufuk Bilkay, Evren Helvacı, Cenk Tokat, Cüneyt Özek, Yalçın Akın
PMID: 16676254  Pages 143 - 149
AMAÇ: Evre 3 ve evre 4 bası yaraları nedeniyle ameliyat edilen hastalarda uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri ve sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi.
GEREÇ-YÖNTEM: 1984-2002 tarihleri arasında toplam 66 hastada (45 erkek, 21 kadın; ortalama yaş 39.4; dağılım 13-80) 100 bası yarası, fasyokütan flep, muskülokütan flep, kısmi kalınlıkta deri greftlemesi ve primer onarım teknikleriyle tedavi edildi.
BULGULAR: Altmış altı hastanın 40’ı (%61) paraplejik, 5’i (%7) kuadriplejik, 9’u (%14) uzun süredir yatağa bağımlı ve 5’i (%7) debilizan hasta, 7’si (%11) ise multipl skleroz ve spina bifida hastası idi. Ameliyat sonrası uzun süreli izlemde hastaların %24’ünde (16/66) ve tedavi edilen bası yaralarının %22’sinde (22/100) nüks saptandı. Nükslerin %23’ü (10/43) iskiyon, %21’i (8/37) sakrum ve %20’si (4/20) trokanter bölgesinde idi; %42’si eksizyon ve primer onarım, %17’si (6/34), fasyokütan flep cerrahisi ve %12’si (5/39) müskülokütan flep cerrahisi yöntemi sonrasında meydana geldi.
SONUÇ: Greftleme ve primer onarım gibi yöntemlerde nüks oranlarının daha yüksek olduğu, fasyokütan veya muskülokütan fleplerin tedavide kullanımıyla bu nüks oranlarının belirgin düzeyde azaltıldığı belirledik.
BACKGROUND: We reviewed the outcome of 66 patients with 100 pressure sores between 1984 and 2002.
METHODS: In the current study, 100 pressure sores in 66 patients (45 male, 21 female; mean age 39.4; range 13 to 80 years) who underwent surgical repair of presure sores reconstructed using myocutaneous or fasciocutaneous flaps, skin grafts, excision and closure.
RESULTS: The risk factors for pressure sores included acute trauma-induced spinal cord injury in 40 (61%) patients with paraplegia and in 5 (7%) patients with quadriplegia; congenital spina bifia and multiple sclerosis in 7 (11%) patients and prolonged immobilization in 14 (21 patients) patients. We achieved an overall pressure sore recurrence rate of 22% and overall patient recurrence of 24% in a-3-year follow-up. The recurrence rates according to anatomic sites; 23% (10 of 43) for the ischial pressure sore, sacral 21% (8 of 37), and trochanteric 20% (4 of 20). Fasciocutaneous and myocutaneous flap reconstructions were the most durable, as they were associated with 17% (6 of 34) and 12% recurrence rates (5 of 39).
CONCLUSION: To reduce the recurrance rates the authors advocate the use of myocutaneous and fasciocutaneous flaps instead of skin grafts or direct closure for the coverage of pressure sores.

10.Carcinoid tumors of appendix: treatment and outcome
Halil Coşkun, Özgür Bostancı, M. Ece Dilege, Mehmet Mihmanlı, Banu Yılmaz, İsmail Akgün, Sadık Yıldırım
PMID: 16676255  Pages 150 - 154
AMAÇ: Bu çalışmada apendiksin karsinoid tümörlerinin klinik ve histopatolojik özellikleri ve tedavi yöntemleri değerlendirildi.
GEREÇ-YÖNTEM: Apendiksin karsinoid tümörü olan hastaların tıbbi kayıtları ve patoloji piyesleri retrospektif olarak incelendi. Çalışma verileri tanımlayıcı istatistiksel metodlar (ortalama, SD, frekans) kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Akut apandisit tanısıyla ameliyat edilen 6777 hastanın 11’inde (%0.16) histopatolojik incelemede karsinoid tümör saptandı. Altı hasta (%54.54) erkek, 5 hasta (%45.45) kadındı; hastaların yaş ortalaması 20.2±6.7 (13-35) idi. Tümör 10 hastada 1/3 distal bölgede, 1 hastada ise 1/3 proksimalde yerleşimliydi. Ortalama tümör çapı 0.73±0.36 cm (0.3-1.5) idi. On hastada klasik tip karsinoid tümör saptanırken, bir hastada goblet hücreli karsinoid tümör görüldü. Hastaların hiçbirinde genişletilmiş rezeksiyon yapılmadı. Hastaların ortalama takip süresi 28.5±15.2 (6-48) ay olup hiçbir hastada nüks görülmedi.
SONUÇ: Tümör çapı 1-2 cm olan olgularda uygun tedavi yöntemi apandektomidir. Basit apandektomi ile 2 cm’nin altındaki tümörlerde kısa sürede nüks saptanmamaktadır.
BACKGROUND: The aim of this study is to evaluate the clinical and histopathological features and the treatment of carcinoid tumors of the appendix.
METHODS: A retrospective review of medical records and pathology specimens of patients with carcinoid tumor of the appendix has been done. The data derived from this study has been evaluated by descriptive statistical methods (mean, SD, frequency).
RESULTS: The histopathological examination of the appendices revealed carcinoid tumor in 11 out of 6777 (0.16%) patients operated for acute appendicitis. Six (54.54%) patients were male, 5 (45.45%) were female and the mean age was 20.2±6.7 years (13-35). The tumor was localized in the distal 1/3 region in 10 patients and in the proximal 1/3 region in 1 patient. The mean tumor diameter was 0.73±0.36 cm (0.3-1.5). Ten patients had classical type carcinoid tumor whereas goblet cell carcinoid tumor was only seen in one patient. None of the patients underwent an expanded resection. The mean follow up of the patients is 28.5±15.2 months (6-48), and no recurrences were seen.
CONCLUSION: In tumors with a diameter of 1 to 2 cm, appendectomy is the treatment of choice. No recurrence was detected with tumors smaller than 2 cm with simple appendectomy.

11.Emergency helical CT scan in acute abdomen: a case of intestinal intussusception
John Bramis, John Grınıatsos, Ioannis Papaconstantinou, Panagiotis O Michail, Emmanouil Pikoulis, Polytimi Leonardou, Elias Bastounis
PMID: 16676256  Pages 155 - 158
Cerrahlar “kısmi intestinal obstrüksiyon” nozolojik antitesine aşinadır. İntussusepsiyon bu antite için ender olarak rastlanan bir etyolojik faktördür, ancak genellikle ameliyat öncesi tanı koyulamamaktadır. İntussusepsiyon tanısına yönelik birçok görüntüleme tekniği önerilmiştir, fakat bunlardan hiçbiri belirgin bir duyarlılık ve özgüllük göstermemiştir. Bu yazıda yer alan kısmi intestinal obstrüksiyon olgusunda, spiral karın BT taraması yapılmıştır. Kullanılan yöntem, kusursuz bir doğrulukla, kısmi intestinal obstrüksiyonun doğasını (intussusepsiyon) ve yerleşimini (çıkan kolon) ortaya koymuştur. Bu yöntemi, klasik BT taramasına göre ekstra avantaj olarak daha kısa bir inceleme süresi olmasına dayanarak, spiral BT'yi kısmi intestinal obstrüksiyonu olan hastaların ameliyat öncesi değerlendirmesinde alternatif bir tanısal modalite olarak önermekteyiz.
Surgeons are familiar to the nosological entity "partial intestinal obstruction". Intussusception constitutes a rare etiologic factor for this entity but usually remains undiagnosed preoperatively. Several imaging techniques have been proposed as useful in the diagnosis of intussusception but none of these has a remarkable sensitivity and specificity. In the following case of partial intestinal obstruction, we performed an helical CT scan of the abdomen. The method revealed with an excellent accuracy the nature (intussusception) and the location (ascending colon) of the partial intestinal obstruction. Having the extra advantage of the shorter examination time than the classical CT scan, we propose the helical CT as an alternative diagnostic modality for preoperative evaluation of patients with partial intestinal obstruction.

12.Post-traumatic bronchial stenosis: a case report
Elif Torun, Benan Çağlayan, Sevda Özdoğan, Canan Şenol Dudu, Bülent Arman, Altuğ Koşar
PMID: 16676257  Pages 159 - 163
Bronş rüptürü, trakeobronşiyal travma sonrası nadir görülen patolojilerdendir. Erken dönemde yeterli değerlendirme yapılmadığında fibrozis ve bronş stenozu gibi geri dönüşsüz değişikliklerin oluşması kaçınılmazdır. Travma sonrası oluşan hemopnömotoraks, pnömomediastinum, subkutan amfizem ve atelektazilerde bronşiyal laserasyonlar göz önünde bulundurularak acil bronkoskopi ve gereğinde erken cerrahi uygulanmalıdır. Bu yazıda, iki yıl önce araç dışı künt göğüs travması sonrası hemopnömotoraks meydana gelen ve akciğer enfeksiyonu ile kliniğimize başvuran 15 yaşında erkek hasta sunuldu. Hastada radyolojik ve bronkoskopik değerlendirme sonucu sağ üst lob girişinde oluşan fibrotik dokuya bağlı sağ üst lob atelektazisi saptandı. Hasta ameliyat edilerek lobektomi uygulandı.
Bronchial rupture due to tracheobronchial trauma is a very rare condition. Early evaluation is neccessary in order to avoid irreversible changes such as fibrosis and bronchial stenosis. Cases with post-traumatic hemo-pneumothorax, pneumomediastinum, subcutaneous emphysema and atelectasis require consideration of bronchial laceration with urgent bronchoscopy and early surgery, if needed. A 15 year-old patient with a history of blunt chest trauma two years ago presented with symptoms of pulmonary infection. Radiological and bronchoscopic evaluation revealed right upper lobe atelectasis secondary to fibrosis. Patient underwent right upper lobectomy.

13.Asymptomatic chronic ossified epidural hematoma in a child: a rare entity
Kadir Kotil, Mustafa Ali Akçetin
PMID: 16676258  Pages 164 - 166
Bu yazıda, kronik, kemikleşmiş epidural hematomu olan altı yaşında bir olgu sunuldu. Hastanın herhangi bir şikayeti yoktu ve nörolojik muayenesi normaldi. Sunulan olgu, kronik kemikleşmiş bir epidural hematomda, bilgisayarlı beyin tomografisinde belirgin beyin basısı saptanmasına rağmen hiçbir klinik bulgu görülmemesi açısından önem taşımaktadır. Hastaya, beyin basısı nedeniyle ileride oluşabilecek hasarı önlemek için koruyucu dekompresif cerrahi uygulandı.
A 6-year-old boy presented with an asymptomatic ossified chronic epidural hematoma. He was neurologically intact and had no complaints. This is the first report with a computed tomography image of cerebral compression due to an asymptomatic ossified epidural hematoma. Computed tomography indicated an ossified epidural hematoma in the left frontal region. In children, surgery for asymptomatic ossified chronic epidural hematoma with significant cerebral compression should be considered to relieve cerebral compression and prevent possible future brain damage.

14.Hepatic portal venous gas: a case report
Osman Yüksel, Mustafa Şare, Bülent Salman, Oktay İrkörücü, Tugan Tezcaner, Öge Taşçılar, Nusret Akyürek, Ertan Tatlıcıoğlu
PMID: 16676259  Pages 167 - 169
Hepatik portal vende gaz (HPVG) çok ender görülür. Mezenterik iskemi, künt karın travmaları, bağırsak tıkanıklığı ve karıniçi enfeksiyonlar sonucu oluşabilir. Acil servise başvuran 58 yaşında erkek hasta akut karın bulguları ile değerlendirilirken ayakta çekilen direkt karın grafisinde intrahepatik olabileceği düşünülen gaz saptandı. Bilgisayarlı tomografi incelemesinde ana portal ven ve dallarında gaz, pnömatozis intestinalis, süperior mezenterik ven ve arterde oklüzyon saptandı. Cerrahi riski yüksek olan hasta ameliyattan önce kaybedildi. Bu yazıda, HPVG’nin hastalığın tanı, tedavi ve seyri hakkında yüksek doğrulukta yardımcı olabileceği, gereksiz cerrahi tedaviyi önleyebileceği, erken cerrahi tedaviye karar vermede yardımcı olabileceği vurgulandı.
Gas in hepatic portal vein is a rare entity. This may be apparent after mesenteric ischemia, blunt abdominal trauma, intestinal obstruction, and intra-abdominal infection. Intrahepatic gas was detected by direct abdominal graphy in a 58 year-old man who was admitted to our emergency service with acute abdomen. On computed tomography; portal vein gas, pneumatosis intestinalis, and occlusion of superior mesenteric vein and artery were detected. The patient who had had significant concomittant operative risks, died prior to surgery. Gas in portal vein is a good predictive factor for diagnosis, management, and prognosis. This sign may avoid unnecessary surgery and also it may help to make an early decision for surgery.