Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 4 (1)
Cilt: 4  Sayı: 1 - Ocak 1998
Özetleri Gizle | << Geri
1.
HASTANELERDE ACİL VE KAZA SERVİSLERİNİN PLANLANMASI VE FİZİKSEL ORGANİZASYONU
Gökhan Adaş, Fulya Sarvan, Rıza Küpelioğlu
Sayfalar 1 - 6
Makale Özeti | Tam Metin PDF

2.
YARA İYİLEŞMESİ ÜZERİNE KOLLAGENAZ'IN ETKİSİ
THE EFFECT OF COLLAGENASE IN WOUND HEALING
İbrahim H Taçyıldız, Selçuk Mızraklı, Nedim Aban, Murat Akkuş, Vatan Kavak
Sayfalar 7 - 11
Bu çalışma; son yıllarda yara bakımında yaygın olarak kullanılmaya başlanan enzim preparatlarından biri olan kollagenazın yara iyileşmesi sürecine olan etkisini değerlendirmek amacı ile, 15'erli iki gruba ayrılan 30 adet rat kullanılarak yapıldı. Kollagenazın çalışıldığı grupta clostridium histolyticum kültür filtratından elde edilen clostridiopeptidaz-A ve eşlik eden proteazlar içeren pomad (NovuxoV) kullanıldı. Kontrol grubunda ise sadece serum fizyolojik kullanıldı. 48. saatte ve 7. günde yaralardan mikrobiyolojik kültür ve ek olarak yara kenarlarından histopatolojik inceleme için kesit alındı. Histopatolojik kesitlerin değerlendirilmesi ile elde edilen sonuçlar, yara iyileşmesi açısından kollagenaz grubunun, kontrol grubuna göre belirgin olarak üstün olduğunu göstermektedir (p<0.005). Sadece neovaskülarizasyon ve hücre infiltrasyonu açısından kollagenaz grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ayrıca, enfeksiyonun kontrol grubunda kollagen yoğunluğu ve fibroblast aktivasyonunu anlamlı olarak azalttığı (p<0.001), kollagenaz grubunda ise kollagen regülasyonunu belirgin olarak bozduğu belirlendi (p<0.001). Sonuç olarak, açık yara tedavisinde kollagenaz kullanımının yara iyileşmesini hızlandırdığı, kontrol grubuna göre belirgin olarak daha temiz ve canlı bir granülasyon dokusu sağladığı, fibroblast ve myo fibroblast aktivasyonunu arttırdığı, kollagen liflerinde düzenli ve yoğun bir artışa neden olduğu görülmektedir.
This study was planned for evaluating the effect of collagenase which is one of the popular enzyme used in wound healing recently. Two groups of rats which consist 15 animals each were used by this aim. On collagenase applied group Novuxol-as ointment- consist of the enzymes as protease and clostrodiopepsidase-A that is obtained from the culture filtrates of clostridium hystoliticum. In the control group serum physiologic was used. At second and seventh days samples were taken from the wound for microbiological and histopathological examinations. Histopathological examinations revealed that wound healing was better in the collagenase group than the control group (p<0.005). There were no significant difference about neovascularisation and cellular infiltration among the groups. It was seen that infection reduced the activation of fibroblasts and density of collagen's in control group (p<0.001) and impaired the regulation of collagen in collagenase treated group (p<0.001). As a result, we saw that treatment with collagenase accelerates healing in open wounds, supports a significantly clean and viable granulation tissue, increases activation of fibroblast and myofibroblast and results in a regular and dens increase in collagen fibrin's.

3.
İNTRAMURAL PH TESPİTİ İLE KOLON ANASTOMOZLARININ PROGNOZ TAYİNİ
PROGNOSTIC EVALUATION OF COLONIC ANASTOMOSAS BY INTRAMURAL MEASUREMENTS
Mehmet Toprak, Zeki Memiş, Mehmet Yıldırım, Tayfun Yücel, Necmi Kurt, Mustafa Gülmen
Sayfalar 12 - 16
Ekim 1992 - Eylül 1995 tarihleri arasında Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi servislerinde kolon rezeksiyonu sonucu, kolokolik anastomoz uygulanan 20 hastadan bir çalışma grubu oluşturuldu. Aynı sürede kolon anastomozu yapılmamış, diğer batın ameliyatları geçiren 20 hastadan da bir kontrol grubu meydana getirildi. Her iki gruptaki olgulara, transanal yolla sigmoid kolon tonometri katateri konup, intramural PH'lar postop 1. günden başlanarak postoperatif beşinci güne kadar takip edildi. Kontrol grubunda PH 5. gün ortalama 7.26 ± 0.022 iken, çalışma grubunda PH, ortalama 7.06±0.113 idi. Çalışma grubu içinde yeralan, acil olgularda, çift kat veya stapler ile anastomoz yapılanlarda, birlikte diğer organ yaralanmaları olan olgularda, intramural PH ortalamasının diğer olgulara göre daha düşük olduğu gözlendi. PH'nın 6.9 veya altına indiği 2 olguda klinik olarak ta anastomoz kaçağı saptandı ve hastalar relaparotomiye alındı. İstatiksel olarak kontrol ve çalışma grupları arasında intramural PH açısından anlamlı fark bulundu (p<0.01). Bu bulgular ışığında kolokolik anastomozlu hastalarda, sigmoid kolon tonometri katateri ile intramural PH takibinin, anastomoz iyileşmesi hakkında bilgi verebilecek bir yardımcı muayene yöntemi olabileceği ve klinik takip ve diğer laboratuar tetkikleri ile birlikte erken anastomoz kaçağı açısından klinisyeni uyarıcı olabileceği düşünüldü.
We created a study group from 20 patients who were performed colocolic anastomosis between October 1992 and September 1995'at Kartal training and research hospital. At the same time, control group was created from 20 patients who underwent abdominal operations without colonic anastomosis. Colonic sigmoid catheter was inserted to all patients transanally and observed their intramural PH posoperatif five days. While in control mean PH was 7.26±0.022 in the fifth day, in study group mean PH was 7.06±0.113. In study group, patients who were performed double row or stapler anastomosis technics or who were urgent cases or multisystem injuries were observed that intramural PH was lower in fifth day than the others. In two patients whose PH were 6.9 or lower, clinical leakage were seen and relaparatomies were performed. Significant differences between control and study groups were seen and relaparatomies were performed. Significant differences between control and study groups were found in statistically (p<0.01). As a result, we consider that intramural PH monitoring by using colonic sigmoid catheter and following clinical and laboratory observation can be useful for clinician in early subclinic anastomotic leakage.

4.
KEAH ACİL CERRAHİ POLİKLİNİĞİNİN DÖRT SENELİK TRAVMA HASTALIKLARININ DÖKÜMÜ
THE PRESENTATION OF KEAH SURGICAL EMERGENCY POLICLINIC PATIENTS FOR FOUR YEARS
Gülay Dalkılıç, Mustafa Öncel, Hakan Acar, Metin Topsakal, Ergin Olcay
Sayfalar 17 - 22
1.4.93-31.3.97 tarihleri arasında Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi (KEAH) Acil Cerrahi polikliniğine başvuran 88.649 hasta birer senelik dört döneme ayrılarak retrospektif olarak incelendi. Hastalar başvuru şikayetlerine göre travma (trafik kazası - delici alet yaralanması, ateşli silah yaralanması ve düşme-darp) ve travma dışı olarak sınıflandırıldı. Travma hastalarında anlamlı bir artış vardı ve erkek hakimiyeti gözleniyordu. Kış aylarında trafik kazası sebebi ile olan başvurularda anlamlı bir değişiklik gözlenmiyordu. Ancak diğer mevsimlerde travma dışı sebebi ile olan başvurular arttığı için kış mevsiminde trafik kazası sonucu olan başvuruların tüm poliklinik hastalarına oranı göreceli olarak artıyordu.
88649 patients, admitted to Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi (KEAH) Surgical Emergency Policlinics from 1.4.1993 to 31.3.1997 analysed retrospectively by dividing four one-year periods. According to their reasons of apply, patients are classified as traumatic (Traffic accident, penetrating wounds, gunshot wounds and patients have fallen or got thrashings) and non-traumatic. During this period there was a significant increase in trauma patients and a male dominance was visible. In winter season, there was not a significant difference in the number of patients admitted because of traffic accidents. But in other seasons the number of patients without trauma increased so a relative dominance was seen in the number of patients admitted because of traffic accidents when compared with whole policlinic patients.

5.
ACİL VE ELEKTİF LAPAROSKOPİK KOLESİSTEKTOMİLERDE POSTKOLESİSTEKTOMİ SENDROMU
POSTCHOLECYSTECTOMY SYNDROME AFTER ACUTE AND ELECTIVE LAPAROSCOPIC CHOLECYSTECTOMY
Ergim Erdem, Uğur Surgurtekin, Mehmet Neşşar
Sayfalar 23 - 27
Amaç, acil ve elektif koşullarda laparoskopik kolesistektomi yapılan olgularda postkolesistektomi sendromu oranlarını ve nedenlerini saptamak, ve sendromun oranlarını azaltabilecek yaklaşımlara ışık tutmaktır. Ocak 1995-Mayıs 1996 tarihleri arasında laparoskopik kolesistektomi yapılan (110 elektif-Grup I, 73 acil-Grup II) toplam 183 olgu, prospektif olarak incelenmiştir. Elektif koşullarda ameliyat edilen hastaların ameliyat öncesi şikayetleri bilier kolik, sağ üst kadran ağrısı ve dispepsidir. Asemptomatik hastalarda diabetes mellitus, geçirilmiş akut pankreatit veya kolesistit atağı ameliyat endikasyonu olmuştur. Bir yıllık takip sonunda Grup I'de 20 olguda (%18.1), Grup II'de 4 olguda (% 5.4) postkolesistektomi sendromu saptanmıştır. Sendromun en sık sebebi her iki grupta da gastroduodenit olarak bulunmuştur. Diğer nedenler, peptik ülser, koledok taşı, peritonitis karsinomatoza, pankreas kanseri ve trokar yerinde ağrıdır. Grup I'de postkolesistektomi sendromu anlamlı şekilde yüksektir (p<0.05). Sonuç olarak akut kolesistitte doğru tanı için fizik muayene ve ultrasonografi yeterli olabilmekte ve dolayısıyla hastanın şikayetlerine yol açan patoloji ortadan kaldırıldığından postkolesistektomi sendromu oranı düşük olmaktadır. Elektif olgularda ise sadece ultrasonografi ile yetinilmemeli, özellikle dispeptik şikayetleri olan hastalarda üst gastrointestinal sistem incelenmeli ve hasta ameliyat öncesinde dispeptik şikayetlerinin devam edebileceği konusunda bilgilendirilmelidir.
The aim of this study is to evaluate the causes and rates of postcholecystectomy syndrome after acute and elective laparoscopic cholecystectomy. A prospective analysis was carried out on 110 patients with chronic cholecystitis (Group I) and 73 with acute cholecystitis (Group II) undergoing laparoscopic cholecystectomy at Pamukkale University Hospital between January 1995 and May 1996. The mean follow-up period was 12 months. Postcholecystectomy syndrome rates were 18.1 % in Group I and 5.4 % in Group II. The most common cause in postcholecystectomy syndrome was found to be gastroduodenitis. The other causes were peptic ulcus, peritonitis carcinomatosa, pancreatic carcinoma and choledocholithiasis. In group I, the rate of postcholecystectomy syndrome was significantly higher than in group II (p<0.05). We conclude that, physical examination and ultrasonography is sufficient in diagnosis of acute cholecystitis, and after elimination of the pathology causing the symptoms, rate of postcholecystectomy syndrome will be low. On the other hand, one should not be contented only with ultrasonography for elective cases and further upper gastrointestinal examinations should be carried out, especially for patients with dyspeptic symptoms and the patients must be informed that their symptoms may not subside despite the operation.

6.
ANAL KANAL VE PERİNE YARALANMALARI
ANAL CANAL - PERINEAL INJURIES
Suavi Özkan, Özgür Yağmur, Fulya Can Özkan, Ömer Alabaz, Hüsnü Sönmez
Sayfalar 28 - 32
Anal kanal - perine yaralanmaları (AKPY) tanı ve tedavi aşamasında zorluklara sahiptir. Beraberinde sıklıkla pelvis, rektum ve genito-üriner yaralanmaların bulunması morbidite ve mortalite oranlarını artırmaktadır. Bu çalışmada AKPY nedeniyle son 10 yıllık dönem içinde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda tedavi edilen 21 olgu yaş, cinsiyet, yaralanma sekli, yaralanma anından tedaviye dek geçen süre, ek organ yaralanmaları varlığı ile uygulanan cerrahi prosedürler açısından retrospektif olarak incelendi. Bu parametrelerin morbidite ve mortalite gelişimine etkisi chi-kare ve Fischer kesin olasılık testleri ile değerlendirildi. Yaralanma anından 24 saat geçtikten sonra başvuran olgular ile pelvik fraktürü mevcut olanlarda gelişen morbidite istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Postoperatif komplikasyon oranı % 80 olarak saptandı. Sfinkter hasarı 9 olguda gözlendi, 2 olguda primer tamir uygulandı. AKPY nedeni ile başvuran olgularda kolostomi, nekrotik dokuların radikal debritmanı, geniş spektrumlu antibiyotik tedavisi, nutrisyonel destek, uygun olgularda primer sfinkter onarımı, kemik kırıklarının uygun ve erken tedavisi ile komplikasyon oranlarının daha azaltılacağı inancındayız.
Anal canal - perineal injuries (ACPI) may pose challenging diagnostic and therapeutic dilemmas. These massive soft - tissue injuries overlie fractures of the pelvis and femur, and may involve pelvic floor, rectum and genitourinary tract. Over the last 10 years, 21 patients with complex ACPI managed at Department of General Surgery, University of Çukurova, School of Medicine was reviewed retrospectively. The effects of age, sex, mechanism of the injury, additional injuries, missing time from injury to therapy, the surgical procedures on the development of morbidity were statistically evaluated by using chi-square and Fischer exact tests. Delayed surgical therapy more than 24 hours and the presence of pelvic fractures were the significant factors on morbidity (p<0.05). Total complication rate was 80 %. Sphincter failure was detected in 9 cases, primary repair was performed only in 2. We conclude that total diversion of fecal stream, radical initial debridement of necrotic soft - tissue, exhaustive irrigation of the perineal wounds, parenteral antibiotic therapy, nutritional support, and appropriate management of bone injuries and skin grafts optimize recovery this devastating injury.

7.
GECİKMİŞ TRAVMATİK İNTRASEREBRAL HEMATOMLARIN ERKEN TANI, TAKİP VE TEDAVİSİ
EARLY DIAGNOSIS, FOLLOW UP AND TREATMENT OF DELAYED TRAUMATIC INTRACEREBRAL HEMATOMAS
Murat Kutlay, Kenan Kırıcı, M Nusret Demircan
Sayfalar 33 - 38
Gecikmiş travmatik intraserebral hematomlar (GTİSH), nadir rastlanılan ve etyopatolojisi hala tartışmalı bir durumdur. Bilgisayarlı tomografi (BT) tanı konan olgu sayısını arttırmıştır. Kliniğimize, 1 Ocak 1990 ile 31 Aralık 1996 tarihleri arasında 840 kafa travmalı olgu kabul edilmiştir. Bu gruptan tedavi edilen 10 GTİSH olgusu bu çalışmada sunuldu. Olguların 9'u (%90) erkek, 1'i (%10) kadındı. Yaşları 6 ile 73 arasındaydı (ortalama yaş 43). En sık rastlanılan etyolojik faktör, trafik kazası idi. Olguların kabul sırasındaki Glasgow Koma Skorları (GKS) 10 du. 10 hastanın 8'i konservatif olarak tedavi edildi. Mortalite oranı % 50 idi (n=5). Bu çalışma, şiddetli kafa travması geçirenlerin (GKS 10), özellikle ileri yaştaki olguların (>50 yaş), ilk kranial BT'de küçük intraserebral hematomu, kontüzyonu veya ekstraserebral hematomu olanların, kranyal fraktürü olanların, hemostatik parametrelerinde bozukluğu olanların GTİSH açısından yüksek risk taşıdığını göstermiştir. Bu olguların takibinde kısa aralıklarla BT takibi yapılmalıdır.
Delayed traumatic intracerebral hematomas (DTICH) is a rare condition and ethiopatogenesis is still controversial. CT has been helpful to increase the diagnosed patients population. From January 1, 1990 to December 31, 1996, 840 patients, 10 patients developed DTICH were presented. There were 9 males (90%) and 1 females (10%). The ages of the patients ranged from 6 to 73 years (mean 43 years). The most common ethiological factor was traffic accident. Glasgow Coma Scale scores were 10 in all patients on admission. Of 10 patients 8 were treated conservatively. The mortality rate was 50% (n=5). The study indicated that the patients who sustained severe head trauma (GKS 10) the patients with intracerebral hematomas, contusion or extracerebral hematoma on the initial CT, older age (>50 age), one at greatest risk of developing DTICH. Additionally, the presence of a skull fracture and the findings of coagulopathy one the another risk factor. These patients should be followed up by the repetetive CT scans.

8.
EPİDURAL HEMATOMLARIN KONSERVATİF TEDAVİSİ (86 OLGUDA KLİNİK DENEYİM)
CONSERVATIVE TREATMENT OF EPIDURAL HEMATOMAS (CLINICAL EXPERIENCE IN 86 CONSECUTIVE CASES)
Mustafa Bozduğa, Erhan Çelikoğlu, Gürsel Polat, Ayhan Kara, Kâmil Diriker, Işık Gürel
Sayfalar 39 - 44
Kitle etkisi oluşturmayan ve nörolojik defisite neden olmayan travmatik epidural hematomlar konservatif olarak izlenebilir. Bu çalışmada, konservatif olarak izlenen 86 olgu ve cerrahi girişim yapılan 268 olgu retrospektif olarak analiz edilmiştir. Sonuçlar, tedavi seçimini belirlemede etkili klinik göstergeler olarak hastanın yaşı ve nörolojik durumunun, radyolojik bakımdan da hematomun yeri, kalınlığı, hacmi ve kitli etkisinin önemli olduğunu göstermektedir. Konservatif olarak izlenen olgular infant dönemde ve ileri yaş grubunda daha yüksek oranda görüldü. Temporal ve posterior fossa yerleşimi, çoğunlukla cerrahi tedaviyi zorunlu kılan bir özellik olarak dikkati çekti; bunun yanında, paryetal ve frontal yerleşimde konservatif tedavi oranı yükselmekteydi. Hematomun kalınlığı ve hacminin yanında kitle etkisi bulguları tedavi seçiminde önemli bulundu. Genellikle ilk 24 saat tedavi seçimini belirlemek için kritik süre olarak belirlendi. Konservatif kalınan olguların tümü klinik olarak iyileşti, radyolojik olarak da hematomun rezorpsiyonu görüldü. Klinik ve radyolojik belirli koşulları taşıyan olgularda konservatif tedavi uygulanması önerilmekte ve çeşitli yönleri ile tartışılmaktadır.
Epidural hematomas not causing mass effect and neurological deficit can be managed conservatively. In this retrospective study, 86 patients treated conservatively and 268 patients treated surgically were analyzed. The results demonstrated that age of the patient and the neurological status were important clinically, and location, thickness, volume and mass effect of the hematoma were important radiologically. Conservative treatment is more common in infants and old patients. The temporal and posterior fossa epidural hematomas could be managed conservatively in a higher rate. Not only thickness and volume of the hematoma but also the parameters revealing mass effect were taken into account. Most oftenly a period of the first 24 hours was critical in decision making. All patients treated conservatively did well, and resorption of the hematoma was shown. Conservative management in patients sustaining certain clinical and radiological features is suggested and discussed in detail.

9.
TRAVMATİK LEZYONLAR İÇİN KAFA TABANI YAKLAŞIMLARI (26 OLGUDA KLİNİK DENEYİM)
CRANIAL BASE APPROACHES FOR TRAUMATIC LESIONS (CLINICAL EXPERIENCE IN 26 CONSECUTIVE CASES)
Mustafa Bozbuğa, Gürsel Polat, Erhan Çelikoğlu, Kâmil Diriker, Işık Gürel
Sayfalar 45 - 52
Kafa tabanında derin ve ekstansif dura-beyin laserasyonu sonucu gelişen serebrospinal sıvı fistülü ve/veya pnömosefali olgularında (12 olgu) genişletilmiş (bazal) frontal yaklaşım ile ya da genişletilmiş (bazal) frontal yaklaşım ve fronto-orbital yaklaşım kombine edilerek intradural yoldan defekt onarımı yapılmıştır. Optik kanal bölgesinde frontobazal fraktüre bağlı gelişen optik sinir basısı bulunan altı olguda, sfenoid kanatta parçalı ve yaygın fraktürün neden olduğu superior orbital fısür sendromu saptanan beş olguda ve orbital apeks sendromu bulunan üç olguda ise fronto-orbital yaklaşım uygulanarak travmatize bölge eksplore edilmiş ve etkilenen II., III.,IV. ve VI. kranyal sinirlerin dekompresyonu gerçekleştirilmiştir. Taban durası defektinin onarıldığı olguların hiçbirinde komplikasyon gözlenmemiş, fistül ve pnömosefali rekürrensi saptanmamıştır. Kranyal sinir dekompresyonu yapılan olgulardan üçünde vizyonda anlamlı düzelme, birinde vizyonda parsiyel düzelme ve iki superior orbital fisür sendromunda parsiyel iyileşme gözlenmiştir. Kranyal sinir dekompresyonu olgularında sonucu etkileyen en önemli faktörlerin cerrahi girişim zamanı ve sinirdeki yaralanma tipi olduğu izlenimi edinilmiştir. Travmatik lezyonlarının cerrahi tedavisi için kafa tabanı yaklaşımı yapılan 26 olgunun tümünde de yaklaşımın çok geniş bir ekspojur sağladığı ve nöral doku retraksiyonunu en aza indirdiği belirlenmiştir.
Twelve head injured patients with cerebrospinal fistula and/or pneumocephalus due to deep and extensive cranial base dura-brain lacerations were operated upon in order to be repaired of their defects intradurally using extended (basal) frontal approach or combined extended (basal) frontal approach and fronto-orbital approach. Six patients demonstrating frontobasal fracture and presenting with loss of vision, five patients with superior orbital fissure syndrome caused by a comminuted and extensive sphenoid ridge fractures, and three patients with orbital apex syndrome and sphenoid bone fracture were explored using fronto-orbital approach, and the traumatic region was explored and the involved cranial nerves were decompress. All of the patients whose frontobasal dural defects had been repaired did well, and no complications or recurrences the fistula or pneumocephalus occurred. Out of the patients with cranial nerve syndromes, postoperatively, three improved in vision significantly, one had a partial improvement in vision, and two superior orbital fissure patients improved minimally. The other eight cases did not change their neurological findings. The most striking factors in prognosis of the patients with traumatic cranial nerve compression are thought to be time of the surgical intervention and the type of the cranial nerve injury. These cranial base approaches provided a wide exposure and minimised the need of brain retraction.

10.
AKSESUAR ULNAR STİLOİD
THE ACCESSORY ULNAR STYLOID PROCESS
Atıf Aydınlıoğlu, Murat Çetin Rağbetli, Fuat Akpınar, Nihat Tosun, Ali Doğan
Sayfalar 53 - 57
Aksesuar processus styloideus ulnaris el bileğinde nadir olarak görülen genellikle asemptomatik bir varyasyondur. Fakat travmatize olduğu zaman el bileği ulnar kenarında bir ağrıdan sorumlu olabilir. Kronik, tekrarlayan travmaların el bileğinde injüri oluşturabilmesi ve tanıda kolayca bir kırık ile karışabilmesi gibi sebeblerle bu varyasyonun iyice tanınmasına ihtiyaç vardır. Bu amaçla, gönüllü ve klinik olgulardan elde edilen grafiler üzerinde aksesuar processus styloideus ulnaris ve varyasyonları araştırıldı. Bu kemikçiğin insidensi %2.5, erkek/kadın oranı 7/3 ve bir klinik olgu semptomatik bulundu. Literatür bilgileri ile bu varyasyonun klinik önemi tartışıldı.
The accessory ulnar styloid process is an uncommon variation in the wrist. This ossicle is generally believed to be asymptomatic but when traumatized, it can be responsible for the pain in the ulnar border of the wrist. Identification of this variation is of importance because the injury may occur as a result of chronic repetitious trauma and the ossicle may easily be mistaken for a fracture. In our study; the incidence, the types and female/male percentages for the accessory ulnar styloid process were investigated by means of radiograps from volunteers and clinic cases. This ossicle was encountered in 10 cases as; incidence 2.5%, male/female persentage 7/3 and one of them is symptomatic. Clinical importance of this variation was discussed by the knowledge of literature.

11.
ATEŞLİ SİLAH YARALANMASINA BAĞLI PENETRAN MESANE YARALANMALARI
PENETRATING INJURIES OF THE BLADDER DUE TO GUNSHOT WOUNDS
İbrahim H Taçyıldız, Hayrettin Şahin, Ferruh Akay, M Kamuran Bircan, Celalettin Keleş
Sayfalar 58 - 62
Bu çalışmada; 1990 ile 1996 tarihleri arasında ateşli silah yaralanmasına bağlı penetran mesane yaralanması nedeni ile ameliyat edilen 28 olgu; tanı ve tedavi yöntemleri, yandaş organ yaralanması, morbidite ve mortalite oranları açısından değerlendirildi. Mesane rüptürü tanısı olguların 16'sında retrograt sistografi ile, 12'sinde ise laparotomi sırasında konuldu. Yirmialtı hastada intraperitoneal, 2 hastada ekstrapertoneal mesane rüptürü mevcuttu. Tüm hastaların mesane rüptürleri primer sütür ile onarıldı. Hiçbir hastada izole mesane yaralanması yoktu. Yandaş organ yaralanması olarak 27 hastada intraabdominal organ yaralanması, 12 hastada fraktür, 5 hastada diğer organ yaralanmaları saptandı. Olguların hiçbirinde direkt mesane yaralanması ile ilgili mortalite görülmedi. Ancak 2 olgu yandaş organ yaralanmaları nedeni ile kaybedildi. Sonuç olarak; ateşli silah yaralanmasına bağlı mesane rüptürleri primer sütürle güvenli olarak onarılabilir. Ancak yandaş yaralanmalar ciddi komplikasyonlara neden olabilir.
In this study; 28 patients underwent surgery secondary to penetrating injury of the bladder due to gunshot wounds between 1990 and 1996 were evaluated retrospectively according to the diagnosis and treatment methods, associated organ injury, morbidity and mortality rates. The bladder rupture was diagnosed with retrograde cystography in 16 patients and with laparotomy in 12 patients. Bladder rupture was intraperitoneal in 26 patients and extraperitoneal in 2 patients. Bladder ruptures were repaired with primary suture in all of patients. No patient had isolated bladder injury, while there were intraabdominal injury in 27 patients, fractures in 12 patients and other organ injuries in 5 patients as associated injuries. There were no mortally directly related with the bladder injury, 2 patients died secondary to associated organ injury. As a result; the bladder ruptures due to gunshot wounds can be repaired primarily with safety. But, associated injuries can cause severe complications.

12.
DUODENAL YARALANMALARDA TEDAVİ
TREATMENT OF DUODENAL INJURIES
Nusret Akyürek, Ömer Şakrak, Abdülkadir Bedirli, Mustafa Keçeli, Yücel Arıtaş
Sayfalar 63 - 69
Künt ya da penetran abdominal yaralanmalarda duodenum nadir olarak etkilenen bir organdır. Organın retroperitoneal yerleşim ve pankreasla yakın anatomik ilişkisi özellikle künt travmalarda birlikte yaralanma potansiyelini arttırır. Ocak 1993-Aralık 1996 arasında duodenum yaralanması olan 8 olgunun yaralanma tipleri, yaralanma dereceleri, Travma Şiddet Skorları, Ortalama Penetran Abdominal Travma indeksleri retrospektif olarak araştırıldı. Grade II ve III yaralanması olan 4 hastaya primer onarım, Grade IV ve V yaralanması olan 3 hastaya Whipple ameliyatı uygulandı. Grade II'deki bir hastaya da primer onarım+tüp duodenostomi uygulandı. Tüm hastalar için yaralanmadan ameliyata kadar geçen süre 8.3 saat, ortalama kan transfüzyonu 6 ünite ve hastanede kalma süresi 27.5 gündü. Hastaların 2'sinde intraabdominal abse, birinde pankreatit, birinde duodenum fistülü gelişti. Bir hasta kaybedildi (% 12.5). Çalışmamızda duodenum izole basit yaralanmalarında primer onarımın; pankreasla birlikte olan komplike yaralanmalarda pankreatoduodenektominin güvenilir cerrahi yöntem olduğu sonucuna varıldı.
Duodenum was seldom influenced in blunt or penetrating abdominal injuries. Retroperitoneal localization of duodenum and its anatomical relation with the pancreas are factors that increase potential of injury in blunt abdominal traumas particularly. Between January 1993-December 1996 eight patients with duodenal injury were analysed in terms of tip of injury, grade of injury, Injury Severity Score, The mean Penetrating Abdominal Trauma Index. Four patients with Grade II or III injury underwent primary repair after debridement of the duodenal wound, pancreatoduodenectomy was performed in three patients with Grade IV or V injury and primary repair + tube duodenostomy in one patient with Grade II injury. The mean duration from trauma to surgery was 8.3 hours, mean transfusion requirements were 6 units of blood and mean hospital stay was 27.5 days. The complications developed after surgery were abdominal sepsis in two patients, severe pancreatitis in one patient, duodenal fistula in one patient. The overall mortality rate for the study was 12.5 per cent. We concluded that primary repair is sufficient treatment in simple isolated duodenal injuries. However in cases complicated with excessive peripancreatic homorrhage Whipple procedure should be preferred.

13.
KÜNT TRAVMALARI TAKİBEN OLUŞAN MAJÖR GASTROENTERİK YARALANMALARDA PROGNOZU BELİRLEYEN FAKTÖRLER
THE PROGNOSTIC FACTORS IN MAJOR GASTROENTERIC INJURIES FROM BLUNT TRAUMA
Nuh Zafer Cantürk, Nihat Zafer Utkan, Harun Analay, Cihan Yıldırır, Mustafa Dülger
Sayfalar 70 - 75
Künt batın travmalarının sonucu oluşan içi bos organ yaralanmaları çok sık rastlanan bir durum değildir. Ayrıca içi boş organlara ait yaralanmaların saptanması için herhangi bir laboratuvar bulgusu ve peritoneal lavaj, ultrasound ve bilgisayarlı tomografi gibi karakteristik tanı yöntemi yoktur. Bu çalışmada bu sık rastlanmayan yaralanma şeklinin etiyolojisi, tanı ve tedavi yaklaşımları ile prognozu belirleyici faktörlerin saptanması için deneyimlerimizi gözden geçirmek istedik. Bu çalışma Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim dalında künt karın travması nedeni ile laparotomi uygulanan ve içi boş organ yaralanması saptanan hastalara ait kayıtların retrospektif ve prospektif incelenmesi sonucu gerçekleştirilmiştir. Her hastada yaralanma ciddiyet skoru (ISS), extraabdominal organ yaralanması ve hematokrit düzeyi tayin edildi. En fazla yaralanan içi boş organlar ince barsaklar sonra ise kolon idi. Prognozu belirleyen 5 faktör saptanmış olup bunlar hastanın yaşı, başvuru anındaki hematokrit değeri, şok indeksi, yaralanma ciddiyet skoru ve batın dışı organ yaralanması idi.
Injury to the gastrointestinal tract from blunt trauma which was first reported by Aristotle is a rare event. There are no charecteristic laboratory findings, and diagnostic methods. We there fore reviewed our experience with gastroenteric injuries from blunt trauma to evaluate the etiology, diagnosis, management, and prognostic factors of these unusual injuries. We prospectively and retrospectively reviewed the charts of all patients who sustained gastrointestinal injury from blunt trauma and were treated at the Department of General Surgery in Cumhuriyet University. Injury severity Score (ISS), concomitant extraabdominal organ injury, and shock index were determined for each patient. Small bowell perforations were the most frequent injuries, followed by colorectal injuries. Five prognose predictive factors were determined. These factors were age, initial hematocrit value, shock index, injury severity score and number of concomitant extraabdominal injury.

14.
HARTMANN İŞLEMİ: İLK TERCİH Mİ, SON ÇAREMİ?
HARTMANN'S PROCEDURE: FIRST CHOICE OR LAST RESORT?
Selman Sökmen, Cüneyt Bektaşer, Mehmet Hacıyanlı, Emin Cem Süzen, Ahmet Önal, Mehmet Füzün
Sayfalar 76 - 80
Hartmann işlemi, primer anastomozun güvenilir olmadığı sigmoid ve rektumun üst kesimini içeren, değişik patolojiler endikasyonu olan bir girişimdir. Çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde 1992-1997 arasında Hartmann işlemi yapılan 31 hastadaki deneyimimiz incelenmiştir. Hastaların 16'sı erkek, 15'i kadın olup ortalama yaş 65 (32-88)'ti. Hastaların 27'si (%87,1) acil, 4'ü (%12,9) efektif şartlarda opere edilmiş olup 19'unda (%61,3) benign, 12'sinde (%38,7) malign patolojiler mevcuttu. Bu hastaların 17'sinde (%62,9), ortalama 86 (54-300) gün sonra anastomoz yapılarak devamlılık sağlandı. Primer işlemde mortalite %12,9; morbidite %29,3'tü. Anastomoz yapıldıktan sonra kaçak ve mortalite izlenmedi. Üç hastada (%17,6) başka nedenlere bağlı morbidite gelişti. Geçmişte vurgulanan rekonstrüksiyon güçlüğünün belli oranda aşılması ve yüksek seyreden morbidite ve mortalite oranının giderek azalması nedeniyle Hartmann işlemi, yüksek riskli hastalarda sırasında ilk tercih, sırasında son çare olarak seçilebilen bir yöntemdir.
Hartmann's procedure is suitable operation and its indications are extended for different kinds of pathologies of rectum and sigmoid colon when primary restorative resection cannot be safely performed. During the June 1992 to 1997 time period, we analyze our experience in the 31 patients who underwent Hartmann's procedure at the Department of Surgery, Dokuz Eylül Universty Hospital. There were 16 men and 15 women, with a median age of 65 (range 32-88) years. Twenty seven (87,1%) patients were operated for emergent diseases, four (12,9%) patients for elective conditions. The pathologic process encountered was benign in 19 (61,3%) and malign in 12 (38,7%). The median time interval for Hartmann's procedure to reversal was 86 (range 54-300) days in only 17 (62,99%) of these patients. The mortality rate of primary procedure was 12,9% and important morbidity was 29,3%. No anastomotic leak and mortality was found following ostomy closure. Morbidity due to another reasons occurred in 3 patients (17,6%). There has been a notable but progressive decline in the seemingly high incidence of morbidity and in the technical difficulty frequently associated with Hartmann's procedure and its reversal. So, Hartmann's procedure can be selected as "a first choice" or "a hist resort" operation in high risk patients.

15.
ISOLATED BREAST TRAUMA
M Şehsuvar Gökgöz, Mustafa Turan, Cihan Yılıdırır, Turgut Ceran
Sayfalar 81 - 83
A women who sustained injury to a breast because of falling down is presented. Except isolated seat belt traumas, isolated breast traumas are very rare events. Trauma to the breast can produce lesions which cannot be distinguished from malignant lesions by clinical examination or radiological imaging. If we have any suspicion all such lesions should be biopsied to minimize the risk of missing a carcinoma.

16.
İLİAK VEN YARALANMASI: İKİ OLGUNUN BİLDİRİLMESİ
ILIAC VEIN INJURY: THE REPORT OF TWO CASES
Feza Ekiz, Gürsel Soybir, Ferda Köksoy
Sayfalar 84 - 85
Injuries of iliac veins are uncommon but, frequently fatal. They are usually occurred after penetrating injuries. Two patients who have iliac vein injury were treated by the ligation of veins. Of these two patients, first one had no complication but, severe edema developed in the second one after the operation and adjunctive fasciotomy was used. Both of the patients did not have permanent edema. Although venos repair is often recommended, ligation in extensive injures may be necessary, and is usually well tolerated in young, previously healthy individuals.

LookUs & OnlineMakale