Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 26 (4)
Volume: 26  Issue: 4 - July 2020
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Assessment of plasma and tissue fibronectin EIIIB splice variant expressions measured serially using RT-PCR in a wound model of rabbits
Neşe Kurt Özkaya, Umut Zereyak, Kübra Açıkalın Coşkun, Yusuf Tutar, Sarper Yılmaz
PMID: 32589243  doi: 10.14744/tjtes.2020.25260  Pages 497 - 502
AMAÇ: Fibronektin (FN), hücre dışı matriksin vazgeçilmez bir parçasıdır. Rejenerasyon veya yara iyileşmesi sırasında FN’nin plazma formu, geçici bir fibrin-FN matrisi oluşturmak için fibrin pıhtılarına dahil olur ve ayrıca lokal olarak sentezlenen hücresel FN, yaralı dokuyu rejenere etmek için pıhtıya göç eder. Bu çalışmada tavşanlarda deneysel yara iyileşme modelinde yara dokusu EIIIB ve plazma EIIIB ekspresyon düzeylerini incelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Plazma ve doku EIIIB ekspresyon düzeyleri, tavşanların kutanöz yara modelinde RT-qPCR ile seri olarak ölçüldü.
BULGULAR: Doku FN ekspresyonu 3. günden başlayarak arttı, 6. ve 9. günlerde artmaya devam etti, azalmaya başlamadan önce 12. günde maksimum ekspresyona ulaştı. Doku seviyelerinin aksine, plazma FN seviyeleri ekspresyon başlangıç değerlerine döndüğünde 15. güne kadar kademeli olarak azaldı.
TARTIŞMA: Sonuç olarak, mevcut çalışmanın bulguları, yara iyileşmesi sırasında doku EIIIB ekspresyon seviyesinin arttığını desteklemektedir; plazma EIIIB ekspresyon seviyesi minimum düzeyde azalır. Bu, plazma FN’nin geçici olarak ECM oluşumuna yardımcı olduğu raporların aksine değerlerdir. Bu nedenle verilerimiz, yara iyileşme sürecini hızlandırmada EIIIB’nin doku düzeyinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca, deneyde kullandığımız ölçme yöntemimiz olan RT-qPCR yöntemi, antikor bazlı yöntemlere kıyasla daha doğru ve kesin sonuçlar sağlayabilir.
BACKGROUND: Fibronectin (FN) is an indispensable part of the extracellular matrix. During regeneration or wound healing, the plasma form of FN is incorporated into the fibrin clots to form a temporary fibrin-FN matrix, and also locally synthesized cellular FN migrates to the clot to regenerate the injured tissue. We aimed to examine wound tissue FN EIIIB and plasma FN EIIIB expression levels in an experimental wound healing model in rabbits.
METHODS: Plasma and tissue EIIIB splice variant expressions were measured serially with RT-qPCR in a cutaneous wound model of rabbits.
RESULTS: Tissue FN expression increased as beginning on day 3 and continued to increase on days 6 and 9, reaching maximum expression at day 12 before starting to decrease. On the contrary to the tissue levels, plasma FN levels gradually decreased until day 15 when expression returned to the initial values.
CONCLUSION: The findings of the current study support that tissue EIIIB expression level increases during wound healing; and plasma EIIIB expression level decreases minimal changed. This is in contrast to reports where plasma FN provisionally helps ECM formation. Therefore, our data show an essential role of EIIIB at the tissue level in accelerating the wound healing process. The RT-qPCR method in our experimental setup can provide more accurate and precise results compared to the antibody-based methods.

2.Effects of garlic oil (allium sativum) on acetic acid-induced colitis in rats: Garlic oil and experimental colitis
Yusuf Tanrıkulu, Ceren Şen Tanrıkulu, Fahriye Kılınç, Murat Can, Fürüzan Köktürk
PMID: 32589234  doi: 10.14744/tjtes.2019.01284  Pages 503 - 508
AMAÇ: Enflamatuvar bağırsak hastalığı (EBD) önemli bir sağlık sorunudur. Hastalığın patogenezinde ileri sürülen en önemli hipotezler bağırsak florasındaki bakterilere karşı tolerans kaybı ve immün yanıtın bozulmasıdır. Çok geniş araştırmalara rağmen, EBD’nin tedavisi hala zordur. Bu çalışmada deneysel kolit modelinde sarımsak yağının (GO) etkilerinin araştırılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi sekiz sıçan rastgele dört eşit gruba ayrıldı; grup 1 (sham), grup 2 (kontrol), grup 3 (topikal tedavi grubu) ve grup 4 (topikal ve sistemik tedavi grubu). Grup 2, 3 ve 4’te asetik asitle indüklenen kolit modeli oluşturuldu. Grup 2’ye salin, grup 3’e topikal GO ve grup 4’e topikal ve sistemik GO verildi.
BULGULAR: Hidroksiprolin seviyeleri tedavi gruplarında kontrol grubundan daha düşüktü. Grup 3’teki TNF-α seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. Makroskopik skorları grup 4’te kontrol grubundan anlamlı olarak düşüktü. Tedavi grupları ve kontrol grubu arasında epiteliyal kayba göre anlamlı fark gözlendi.
TARTIŞMA: Sarımsak yağı asetik aside bağlı kolit modelinde kolonik hasarı ve enflamasyonu azaltır. Bu etki, topikal uygulamada daha belirgin olmakla birlikte hem topikal hem de sistemik uygulamada ortaya çıkmaktadır.
BACKGROUND: Inflammatory bowel disease (IBD) is an important health problem. The most important hypotheses for the pathogenesis of this disease are the deterioration of immune responses and loss of tolerance against bacteria in the enteric flora. Although IBD has been widely investigated, its treatment remains difficult. This study aims to investigate the effects of garlic oil (GO) on an experimental colitis model.
METHODS: Twenty-eight rats were randomly divided into four equal groups as follows: group 1 (sham), group 2 (control), group 3 (topical treatment) and group 4 (topical and systemic treatment). An acetic acid-induced colitis model was produced in groups 2, 3 and 4 and was administered normal saline, topical GO and topical and systemic GO, respectively.
RESULTS: Hydroxyproline levels were lower in the treatment groups than in the control group. TNF-α levels were significantly lower in group 3 than in group 2. Macroscopic scores were significantly lower in group 4 than in group 2. Significant differences were observed between the treatment and control groups according to their epithelial loss.
CONCLUSION: GO can reduce colonic damage and inflammation in the acetic acid-induced colitis model, with effects on both local and systemic treatments, but with a more pronounced effect in local treatment.

3.Effects of sugammadex on ischemia reperfusion in a rat extremity model
Ali Alagöz, Semih Küçükgüçlü, Nilay Boztaş, Volkan Hancı, Esin Yuluğ, Ali Rıza Şişman
PMID: 32589239  doi: 10.14744/tjtes.2019.12524  Pages 509 - 516
AMAÇ: Çalışmamızın hipotezi, sugammadeks’in sıçanlarda iskemi reperfüzyon (İ/R) hasarına karşı koruyucu etkinliğe sahip olmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 28 erkek Wistar Albino sıçanı dahil edildi. Sıçanlar dört gruba ayrıldı. Sham grubuna anestezi uygulaması dışında bir girişim uygulanmadı. Kontrol grubuna 3 saat iskemi ve 24 saat reperfüzyon uygulandı. Sgdks4 grubu ve Sgdks 16 grubu, intravenöz olarak sırasıyla 4 mg/kg ve 16 mg/kg sugammadeks aldı ve ardından reperfüzyon uygulandı. Histopatolojik inceleme ve serum kreatin kinaz (CK), laktat dehidrojenaz (LDH), serum ve doku malondialdehid (MDA) ve süperoksit dismutaz (SOD) analizleri yapıldı.
BULGULAR: Sham grubu ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, histopatolojik olarak istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar vardı (p<0.01). Sgdks4 grubu ile sham ve kontrol grupları arasında histopatolojik olarak anlamlı fark yoktu (p>0.01). Sgdks16 grubu ile sham grubu arasında histopatolojik olarak anlamlı bir fark vardı (p<0.01). Sham ve kontrol grupları arasında CK ve LDH düzeyleri açısından anlamlı fark vardı (p<0.01). Kontrol grubu ile Sgdks4 grubu arasında CK düzeyleri arasında ve kontrol grubu ile Sgdks16 grubu arasında CK ve LDH düzeylerinde anlamlı bir fark vardı (p<0.01).
TARTIŞMA: Çalışmamızda, sıçanlarda tek taraflı alt ekstremite İ/R yaralanması üzerine 4 mg/kg sugammadeks’in histolojik ve biyokimyasal koruyucu etkileri incelendi. 4 mg/kg sugammadeks dozunun 16 mg/kg dozdan daha etkili olduğunu görüldü.
BACKGROUND: The hypothesis of our study is that sugammadex has protective efficacy against ischemia-reperfusion (I/R) injury in rats.
METHODS: Our study included 28 male Wistar Albino rats. The rats were assigned to four groups. The sham group had no procedure other than anesthesia administration. The control group received three hours of ischemia and 24 hours of reperfusion. The Sgdx4 group received 4 mg/kg, and the Sgdx16 group received 16 mg/kg sugammadex intravenously, and then, reperfusion was applied. Histopathological investigation, and serum creatine kinase (CK), lactate dehydrogenase (LDH), and serum and tissue malondialdehyde (MDA) and superoxide dismutase (SOD) analyses were performed.
RESULTS: When the sham group and the control group were compared, there were statistically significant differences histopathologically (p<0.01). There was no significant difference between the Sgdx4 group compared with the sham and control groups histopathologically (p>0.01). There was a significant difference between the Sgdx16 group and the sham group histopathologically (p<0.01). There were significant differences between the sham and control groups concerning CK and LDH levels (p<0.01). There was a significant difference in the levels of CK between the control group and Sgdx4 group and in the levels of CK and LDH between the control group and Sgdx16 group (p<0.01).
CONCLUSION: In our study, we examined the histological and biochemical protective effects of 4 mg/kg sugammadex on unilateral lower extremity I/R injury in rats. The findings suggest that a 4 mg/kg dose of sugammadex was more effective than a 16 mg/kg dose.

4.The effects of specific and non-specific phosphodiesterase inhibitors and N-acetylcysteine on oxidative stress and remote organ injury in two-hit trauma model
Özdemir Özer, Uğur Topal, Metin Şen
PMID: 32589233  doi: 10.14744/tjtes.2019.00570  Pages 517 - 525
AMAÇ: Sepsis enfeksiyona karşı oluşan sistemik bir enflamatuvar yanıttır ve morbidite ve mortalitenin ana nedenlerinden biridir. Travma sonrası ikinci darbe artmış enflamatuvar yanıta ve çoklu organ yetersizliğine (ÇOY) neden olur. Yanık hasarı sonrası gelişen enfeksiyon iki darbe travma çalışması için uygun bir modeldir. Sepsis çoklu organ yetersizliğinde anahtar rol oynayabilecek lipid peroksidasyonuna neden olan serbest oksijen radikalleri (SOR) gibi biyokimyasal mediyatörlerin salınımına neden olur. Biz bu çalışmada iki darbe modelinde fosfodiesteraz (PDE) inhibitörleri (sildenafil, milrinon, pentoksifilin) ve N-asetilsisteinin (NAS) oksidatif stres ve organ hasarı üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu deneysel çalışmada 40 sıçanda %30’luk haşlama yanığı oluşturulduktan 72 saat sonra çekal ligasyon ve ponksiyon (CLP) yöntemi ile peritonit oluşturuldu. Sıçanlar her biri sekiz sıçandan oluşan beş gruba ayrıldı. Grup I: Tedavi uyulanmadı; Grup II: CLP sonrasında 72 saat boyunca 10/mg/kg gün dozunda intraperitoneal (i.p) sildenafil tedavisi uygulandı; Grup III: CLP sonrasında 72 saat boyunca 1/mg/kg gün dozunda i.p milrinon tedavisi uygulandı; Grup IV: CLP sonrasında 72 saat boyunca 150/mg/kg gün dozunda i.p NAS tedavisi uygulandı; Grup V: CLP sonrasında 72 saat boyunca 50/mg/kg gün dozunda i.p pentoksifilin tedavisi uygulandı. Tüm sıçanlar deneyin yedinci gününde sakrifiye edildi. Malondialdehit (MDA), glutatyon peroksidaz (GPx), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz, tümör nekröz faktör alfa (TNF-α), düzeyleri ve histopatolojik çalışma için doku (akciğer, böbrek) ve serum örnekleri alındı.
BULGULAR: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tedavi edilen tüm gruplarda doku hasar skoru düşük bulundu. Sildenafil, milrinon ve NAS gruplarında böbrek GPx düzeyi kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Akciğer dokusunda milrinon ve pentoksifilin gruplarında SOD kontrol grubuna göre yüksek bulunurken milrinon ve NAS ile GPx düzeyi yüksek bulundu. Böbrekte pentoksifilin ve milrinon gruplarında TNF-α düzeyi kontrol grubuna göre düşük bulundu.
TARTIŞMA: Bu deneysel çalışma iki darbe modelinde PDE inhibitörleri ve NAS’nin oksidatif stres düzeyini ve uzak organ hasarını azaltıcı etkileri olduğunu göstermiştir. Bu konu üzerinde ileri klinik ve deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: Sepsis is a systemic inflammatory response to infection and is one of the leading causes of morbidity and mortality. The second hit after trauma causes increased inflammatory response and multiple organ failure (MOF). The infection which develops after burn injury is a suitable model for a two-hit trauma study. Sepsis causes the release of biochemical mediators, such as Free Oxygen Radicals (FORs), which may lead to lipid peroxidation, which may play a key role in multiple organ failure. In this study, we aimed to investigate the effects of phosphodiesterase (PDE) inhibitors (sildenafil, milrinone, pentoxifylline) and N-acetylcysteine (NAS) on oxidative stress and organ damage in two-hit models.
METHODS: In this experimental study, peritonitis was created by cecal ligation and puncture (CLP) method in 40 rats, 72 hours after creating a 30% scalding injury. Rats were divided into five groups of eight rats each as follows: Group I: No treatment; Group II: 10/mg/kg/day dosage of intraperitoneal (i.p) sildenafil treatment was applied for 72 hours after CLP; Group III: 1/mg/kg/day dosage of i.p milrinone treatment was applied for 72 hours after CLP; Group IV: 150/mg/kg/day dosage of i.p NAS treatment was applied for 72 hours after CLP; Group V: 50/mg/kg/day dosage of i.p pentoxifylline treatment was applied for 72 hours after CLP. All rats were sacrificed on the seventh day of this study. Malondialdehyde (MDA), Glutathione Peroxidase (GPx), Superoxide Dismutase (SOD), catalase, Tumor Necrotic Factor-alpha (TNF-α) levels, and tissue (lung, kidney) and serum samples were taken for histopathological study.
RESULTS: When compared to the control group, the tissue damage score was found to be lower in all treatment groups. Sildenafil, milrinone and NAS groups had higher kidney GPx levels compared to the control group. Milrinone and pentoxifylline were higher in the lung tissue compared to the SOD control group. TNFα levels were lower in pentoxifylline and milrinone groups compared to the control group.
CONCLUSION: This experimental study has shown that PDE inhibitors and NAS have a decreasing effect on oxidative stress and distant organ damage in the two-hit model. Further clinical and experimental studies are needed on this subject.

CLINICAL ARTICLE
5.Evaluation of Tp-e interval, Tp-e/QT ratio and Tp-e/QTc ratio in blunt chest trauma patients
İbrahim Çaltekin, Şıho Hidayet
PMID: 32589249  doi: 10.14744/tjtes.2020.45642  Pages 526 - 530
AMAÇ: Künt göğüs travmasından sonra, yaralanma sonrası erken dönemde ve yaralanmadan birkaç gün sonra hayati tehlike oluşturan aritmiler ortaya çıkabilir. Bu çalışmada, künt göğüs travma hastalarında Tp-e aralığı, Tp-e/QT oranı ve Tp-e/QTc oranı kullanılarak aritmi riskini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada künt göğüs travması nedeniyle acil servise başvuran hastalar ileriye yönelik olarak incelendi. Künt göğüs travması ve kontrol gruplarına 12 derivasyonlu EKG uygulandı. Her iki gruptan da QT ve Tp-e aralıklarının EKG ölçümleri yapıldı.
BULGULAR: Kırk bir künt göğüs travmalı hasta ve 40 sağlıklı gönüllü olmak üzere, toplamda 81 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Tpe, Tpe/QT, Tpe/QTc değerleri travma grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.01). Her ne kadar Tpe/QTc, maksimum QT ve min QT, kaburga kırığı olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olsada (p<0.05) kaburga kırığı olmayan gruba göre Tpe, Tpe/QT açısından fark bulunmadı (p>0.05).
TARTIŞMA: EKG’de Tpe aralığı, Tp-e/QT oranı ve Tp-e/QTc oranı, künt kardiyak travmada, özellikle künt göğüs travma hastalarında oluşabilecek aritmileri öngörmektedir.
BACKGROUND: After blunt chest trauma, life-threatening arrhythmias may occur in the early post-injury period, as well as a few days after the injury. This study aimed to evaluate the risk of arrhythmias in blunt chest trauma patients using Tp-e interval, Tp-e/QT ratio and Tp-e/QTc ratio.
METHODS: In this study, patients who applied to the emergency department due to blunt chest trauma were examined prospectively. The 12-lead ECG was performed to both blunt chest trauma and control group. ECG measurements of QT and Tp-e intervals were performed from both groups.
RESULTS: A total of 81 participants; 41 blunt chest trauma patients and 40 healthy volunteers were included in this study. Tpe, Tpe/QT, Tpe/QTc values were statistically significant in the trauma group compared to the control group (p<0.001). Although Tpe/QTc, max QT and min QT were statistically significant (p<0.05) in patients with a rib fracture, no difference was detected concerning Tpe, Tpe/QT compared to no-rib fracture group (p>0.05).
CONCLUSION: Tp-e interval, Tp-e/QT ratio and Tp-e/QTc ratio in ECG predict the arrhythmias that may occur in blunt cardiac trauma, especially in blunt chest trauma patients.

6.The effects of analgesic treatment and chest physiotherapy on the complications of the patients with rib fractures that arise from blunt chest trauma
Timuçin Alar, İsmail Ertuğrul Gedik, Murat Kara
PMID: 32589244  doi: 10.14744/tjtes.2019.26356  Pages 531 - 537
AMAÇ: Bu ileriye yönelik çalışmanın amacı künt toraks travmaları nedeniyle izole kot fraktürü gelişen olgularda solunum fizyoterapisi ve ağrı kontrolünün, olası komplikasyonlardan hemotoraks ve/veya pnömotoraks gelişim riski üzerine etkisinin araştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu ileriye yönelik çalışmaya Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis ve Göğüs Cerrahisi Polikliniği’ne, künt toraks travması sonrası ilk 24 saat içinde başvuran ve izole kot fraktürü tespit edilen hastalar alındı. Kot fraktürü olan hastalardan ilk başvuru anında hemotoraks, pnömotoraks, yelken göğüs, atelektazi, pnömoni, akciğer kontüzyonu gibi ek yaralanması olmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar, kapalı zarf usulü sadece analjezik tedavi verilecek hastalar (Grup A) ve analjezik tedavi ile birlikte solunum fizyoterapisi verilecek hastalar (Grup B) olarak iki ayrı gruba ayrıldı. Birinci ve ikinci kot fraktürü saptanan olgular ile üç veya daha fazla kot fraktürü saptanan ve ek organ yaralanması olmayan hastalar göğüs cerrahisi kliniğine, ek organ yaralanması olanlar ise ilgili kliniklere yatırılarak takibe alındı. Bu kriterlerin dışında kalan izole kot fraktürlü hastalar ise gerekli tedavileri düzenlenerek poliklinikten takip edildi. Olgular travmayı takip eden ilk hafta ve birinci ayın sonunda fizik muayene ve radyolojik incelemeler ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 114 hastanın yaşları ortalama 56.3±16.4 (22–87) olarak bulundu. Hastaların 37’si (%32.5) kadın, 77’si (%67.5) erkekti. A ve B gruplarına 57’şer hastadan oluştu. Hastaların en sık geçirdikleri travma %31.6 ile aynı seviyeden düşme idi. Hastaların kot fraktürü sayılarının ortalaması 2.6±0.7 (1–10), ortanca sayı 1.5 olarak bulundu. Bu 114 hastanın 52’si (%45.6) hastanede yatarak tedavi edildi. Çalışmaya alınan hastaların yatış süreleri incelendiğinde hastaların ortalama yatış süresi 4.0±1.1 idi. Tedavi ve takipleri sonucunda çalışmaya alınan 114 hastanın 28’inde (%24.6) kot fraktürü gelişen tarafta plevral efüzyon saptandı. Hastalarda plevral efüzyon gelişme durumunun gruplara göre dağılımı incelendiğinde B grubundaki hastalarda (%43.9) A grubundaki hastalardan (%5.3) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla plevral efüzyon gelişimi izlendi (p<0.0001). Çalışmamızda takipler sonucunda A grubundaki hiçbir hastaya müdahale gerekmezken, B grubundaki dört hastaya hemotoraks tanısıyla tüp torakostomi uygulandı (p<0.05).
TARTIŞMA: Çalışmamızda künt toraks travması sonucu izole üç ve daha fazla kot fraktürü gelişen hastalarda solunum fizyoterapisi uygulamalarının gecikmiş hemotoraks gelişme riskini önemli derecede artırdığı, minimal hemotoraksların (<300 ml) uygun takip prosedürlerine uyulduğu takdirde spontan regrese olabileceği ve ek cerrahi müdahaleye gerek olmayabileceği tespit edilmiştir. Künt toraks travması sonucu üç ve daha fazla kot fraktürü olan hastalara eğer solunum fizyoterapisi uygulanması planlanıyorsa hastaların hastaneye yatırılarak takip ve tedavi edilmesi olası riskleri içeren ek komplikasyonlar gelişebilmesi açısından önerilebilir.
BACKGROUND: This prospective study aims to investigate the effect of chest physiotherapy and analgesic therapy on the possible complications of isolated rib fractures attributable to blunt thoracic trauma, such as hemothorax and pneumothorax.
METHODS: Patients who presented to Çanakkale Onsekiz Mart University School of Medicine Hospital’s Emergency Department and Thoracic Surgery outpatient clinics within the first 24 hours of the post-traumatic period and did not have additional intrathoracic complications at presentation with blunt thoracic trauma and who were diagnosed with isolated rib fractures were enrolled in this prospective research study. The groups were designated as the patients who would receive analgesic treatment only (Group A) and the patients who would receive chest physiotherapy and analgesic treatment together (Group B). Patients who had first and second rib fractures or three or more rib fractures and who did not have additional organ injury were hospitalized in the Thoracic Surgery clinics; patients who had other organ trauma were hospitalized in related clinics. Patients were reassessed on their seventh and 30th post-traumatic days with physical examination and radiologic studies.
RESULTS: The mean age of the 114 patients were 56.3±16.4 (22–87). There were 37 (32.5%) women and 77 (67.5%) men. Each group included 57 patients. The most common form of trauma was the same-level falls (31.6%). The mean number of rib fractures of all participants was 2.6±0.7 (1–10); the median number was 1.5. Fifty-two (45.6%) patients were hospitalized. The mean length of stay was 4.0±1.1 days. At the end of their treatment and follow-up periods, pleural effusion was found in 28 patients (24.6%) out of 114 enrolled at the side of trauma. Group B had a higher number of patients with pleural effusion (43.9%) than group A (5.3%). We performed tube thoracostomy in four patients, all of which were in group B (p<0.05).
CONCLUSION: As a result of this study, chest physiotherapy maneuvers have increased the incidence of late hemothorax in patients with three or more isolated rib fractures. Also, minimal hemothoraces (<300 ml) may spontaneously regress, and no additional surgical treatment are required if the proper follow-up procedures are performed. It is advisable to hospitalize the blunt thoracic trauma patients who have three or more rib fractures and who are planned to undergo chest physiotherapy and or are prone to develop additional complications because of possible risks.

7.Comparison of post-operative outcomes of graft materials used in reconstruction of blow-out fractures
Serdar Düzgün, Bahar Kayahan Sirkeci
PMID: 32589255  doi: 10.14744/tjtes.2020.80552  Pages 538 - 544
AMAÇ: Yüze alınan travmalarda internal orbital hasar görülebilir. Artan intraorbital basınç ile yumuşak doku bütünlüğünü bozulmadan orbital rimde ya da orbita tabanında kırık oluşumuna “blow-out fraktürü” adı verilir. Yalnızca orbita tabanının etkilendiği kırıklar “saf blow-out fraktürü” adı verilirken, zigoma, maksilla ve nazoetmoid kemiklerin de etkilendiği kırıklar “saf olmayan, kompleks blow-out fraktürleri” olarak nitelendirilir. Fizik muayenede periorbital ödem ve ekimiz, subkonjonktival kanama, göz hareketlerinde kısıtlılık, diplopi,enoftalmi, distopi ve infraorbital hipoestezi bulguları görülebilir. Orbital kemik yapıların rekonstruksiyonu hem standart göz fonksiyonunun sağlanması hem de estetik görünüm için elzemdir. Cerrahi yaklaşım ve zamanlaması açısından birçok görüş olmasına rağmen bir konsensus oluşmamıştır. Literatürde, orbita kemik defektlerini düzeltilmesi için birçok otojen ve alloplastik biyomateryallerin kullanımı konusunda çalışmalar mevcuttur.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada, saf ve kompleks blow-out fraktürü olan, kartilaj ve ya kemik greftleri ile titanyum mesh ya da poroz polietilen implant kullanılarak orbital rekonstrüksiyonu yapılan olguların postoperatif sonuçları karşılaştırılmıştır. 2011–2018 yılları arasında kliniğimize maksillofasiyal travma ile başvuran 62 olgunun 64 orbital taban kırığı çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara maksillofasiyal muayene yapıldı, radyolojik olarak Waters radyografi ve ayrıca aksiyal-koronal düzlem maksillofasiyal ve orbital bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi.
BULGULAR: İliyak kemik grefti ile rekonstrüksiyon yapılan 14 hastanın 3’ünde aşırı bakışta kalıcı, ameliyat sonrası, dikey diplopi saptandı. Aurikula konkal kartilaj grefti ile rekonstrüksiyon yapılan 19 olgunun ikisinde operasyondan dört ay sonra aşırı bakışlarda dikey diplopi mevcuttu. İmplant, gözenekli polietilen implant grubundaki 15 hastanın 2’sinde ekstrüde oldu ve palpe edilebilir hale geldi. İliyak kemik ve konkal karitlaj otogreft gruplarında hiçbir hastada greft rezorpsiyonuna göre geç postoperatif enoftalmi izlenmedi. Titanyum mesh grubunda 11 hastadan 1’inde aşırı bakışlarda kalıcı, ameliyat sonrası dikey diplopi mevcuttu. Bu gruptaki hiçbir hastada herhangi bir donör bölgesi komplikasyonu, enfeksiyon veya implant ekstrüzyonu gelişmedi.
TARTIŞMA: 4 cm²’den küçük defektlere yol açan blow-out fraktürlerinde kullanılabilecek en iyi biyomateryal aurikula konkal kartilaj iken; titanyum mesh 4 cm²’den büyük defektleri onarmak için iyi bir seçenek olmuştur. Bununla birlikte, orbita blow-out fraktürlerini onarmak için kullanılacak optimal biyomateryalin seçimi hasta özellikleri ve preoperatif bulgulara, yaralanmanın ciddiyetine, kullanılacak biyomateryalin maliyetine ve cerrahın uzmanlığına göre yapılmalıdır.
BACKGROUND: Trauma to the face caused by assault or impact may cause internal orbital fracture. Increased intraorbital pressure without disruption of soft tissue integrity or causing a fracture line in orbital rims or orbital floor fractures described as “orbital blow-out fracture”. Such fractures have been categorized as “pure blow-out fractures” in which only the orbital floor is affected, and “impure blow-out fractures” in which other maxillofacial bones such as zygoma, maxilla and nasoethmoid are also affected. Physical examination reveals periorbital edema and ecchymosis, subconjunctival hemorrhage, limitation of eye globe movements, diplopia, enophthalmos, dystopia, and infraorbital hypoesthesia. Reconstruction of the orbital bony structures is the most important issue to preserve the standard orbital functions and providing an aesthetic view. Although many surgical approaches have been defined in the literature regarding the attitude and timing of treatment, no consensus exists. In literature; many autogenous and alloplastic biomaterials have been recommended to correct orbital bone defects.
METHODS: This study aims to compare postoperative outcomes of patients presenting with pure and impure blow-out fractures repaired with cartilage, bone grafts, titanium mesh or porous polyethylene implant. Sixty-four orbital floor fractures of 62 cases were included in this research who admitted to our clinic with maxillofacial trauma between 2011 and 2018. All patients underwent maxillofacial radiological examination; Waters radiography and also axial-coronal plane maxillofacial and orbital computerized tomography.
RESULTS: Permanent, post-operative, vertical diplopia in extreme gazes was detected in 3 of 14 patients in whom the orbital floor was reconstructed with an iliac bone graft. Two of nineteen cases who underwent reconstruction using auricular conchal cartilage graft had vertical diplopia in extreme gazes four months after the operation. The implant extruded and became palpable in 2 of 15 patients in the porous polyethylene implant group. None of the patients in the iliac bone and conchal cartilage autograft groups was presented late postoperative enophthalmos according to the graft resorption. In titanium mesh group, 1 of eleven patients had permanent, post-operative vertical diplopia in extreme gazes. None of the patients in this group developed any donor area complications, infection, or implant extrusion.
CONCLUSION: Results show that the auricular conchal cartilage graft was the best biomaterial used to repair defects smaller than 4 cm², where as titanium mesh was a good option to repair defects larger than 4 cm². However, selection of the optimal biomaterial to be used to repair orbital blow-out fractures should be made according to patient characteristics and preoperative findings, the severity of the injury, the cost of the biomaterial to be used, and surgeon’s expertise.

8.Professional practice assessment for minor head injury management in emergency department and clinical impact of a simulation-based training: Interventional study (before/after)
Pierre Vandingenen, Anthony Chauvin, Nicolas Javaud, Daniel Aiham Ghazali
PMID: 32589257  doi: 10.14744/tjtes.2020.91589  Pages 545 - 554
AMAÇ: Hafif kafa travması acil servise (AS) konsültasyon için sık başvurulma nedenidir. Bilgisayarlı tomografi (BT) kullanımı hastaların bakımını önemli ölçüde iyileştirmiştir. İyi bir zaman yönetimi ve yorumu gereklidir. Bu yazıda, AS yönetiminde hafif kafa travması önerilerine uyum düzeyi ve simülasyon temelli bir eğitimin (SBT) profesyonel uygulama değişiklikleri üzerindeki etkisi incelendi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bir AS’de, SBT öncesinde ve sonrasında hasta bakımı için profesyonel uygulamanın 2012 yılında kurulan Fransız Acil Tıp Derneği’nin (Société Française de Médecine d’Urgence: SFMU) önerilerine göre teorik ve simülasyon kurslarını içeren değerlendirmesi yapıldı. BT taraması yapmak için zaman analizine, ayrıca beyin ve omurga tarama endikasyonlarına ve hastaneye yatış kriterlerine uyum analizine dayanıyordu.
BULGULAR: Mesleki uygulamaların değerlendirilmesinde gerçekleştirilen SBT, kriterleri karşıladığında bir saat içinde BT taraması sonucunu alma açısından aciliyet kavramını edinmeyi mümkün kılmaktadır (p=0.007). SBT’den sonra hastaneye yatış önerilerine uyumuna ilişkin değerlendirici güvenilirliği daha iyi idi (p=0.03, Kappa’yı 0.73’den 0.93’e yükseltti). Öte yandan, tıbbi dosyada kafa travmasının oluş zamanı gibi temel bilgilerin eksik olduğu ortaya çıktı.
TARTIŞMA: Bu tip hastanın yönetimi tatmin edici görünmektedir. SBT tarafından SFMU 2012 uzlaşı konferansı temelinde SBT uygulanarak bu durum geliştirilebilir. Acil servisler tarafından kullanılan ve travma zamanını ve önerileri içermesi gereken yazılımı geliştirmeye ihtiyaç vardır. Klinik ve biyobelirteçlerin birlikteliği BT taramasının endikasyonlarını sınırlamaya ve böylece daha hızlı organize edilmesine yardımcı olabilir.
BACKGROUND: Minor head injury is a frequent reason for consultation in the emergency department. The use of computed tomography (CT) has increased dramatically in patients’ care. Good time management implementation and interpretation are required. To study the level of agreement with recommendations for a minor head injury in emergency department management and the impacts of simulation-based training (SBT) on professional practice changes.
METHODS: Evaluation of professional practice for patient care in an emergency department according to the recommendations of the French Emergency Medicine Society (SFMU) established in 2012 before and after an SBT, including theoretical and simulation courses. It was based on the analysis of time to carry out a CT scan. It was also based on analysis of adherence to brain and spine scan indications and to hospitalization criteria.
RESULTS: The SBT carried out in the evaluation of the professional practices makes it possible to acquire the notion of urgency to obtain the CT Scan within one hour when the criteria are met (p=0.007). Rater reliability for agreement with the hospitalization recommendations was better after SBT (p=0.03, increased Kappa from 0.73 to 0.93). On the other hand, there appeared to be a lack of essential information in the medical file, such as time of onset of head trauma.
CONCLUSION: Management of this type of patient appeared to be satisfactory. It can be improved by SBT on the basis of the SFMU 2012 consensus conference. There is a need to improve the software used by the emergency departments, which should include the time of trauma and recommendations. The association of the clinic and the biomarkers could help to limit the indications of the CT scan, and thus to have it organized more rapidly.

9.Comparison of the demographic and clinical features of pregnant and non-pregnant patients undergoing appendectomy
Cemalettin Koç, Sami Akbulut, Ebru Inci Coşkun, Barış Sarıcı, Sezai Yılmaz
PMID: 32589240  doi: 10.14744/tjtes.2020.12544  Pages 555 - 562
AMAÇ: Bu retrospektif çalışma akut apandisit ön tanısıyla apendektomi yapılan gebe ve gebe olmayan hastaların demografik ve klinikopatolojik özelliklerini karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Haziran 2009 ve Ocak 2019 tarihleri arasında üreme çağındaki 431 kadın hastaya akut apandisit ön tanısıyla apendektomi yapıldı. Hastalar gebelik durumları gözönünde bulundurularak iki gruba ayrıldı: Gebe grup (n=48) ve gebe olmayan grup (n=383). Her iki grup demografik, klinik ve histopatolojik özellikler yönünden karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gebe ve gebe olmayan gruplar arasında total bilirubin (p=0.019) ve ultrasonografik bulgular (p=0.016) dışında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gebe olmayan grupta negatif apendektomi ve perforasyon oranları sırasıyla %26 ve %10.5 olarak hesaplanırken gebe grupta bu oranlar sırasıyla %20.8 ve %4.2 olarak hesaplandı. Ultrasonografinin gebe grubundaki sensistivite, spesifisite ve doğruluk oranları sırasıyla %50, %100 ve %58.5 olarak saptanırken gebe olmayan grupta bu oranlar sırasıyla %67.3, %57.9 ve %65 olarak bulundu. Gebelerin %52.1’i birinci trimesterda, %29.2’si ikinci trimesterda ve geriye kalan %16.7’si üçüncü trimesterdaydı. Miadında gerçekleşen doğumların (%87.5) hiçbirinde fetal veya maternal komplikasyon gelişmedi. Buna karşın preterm gerçekleşen doğumların (%12.5) ikisi neonatal mortalite ile sonuçlandı.
TARTIŞMA: İstatistiksel olarak anlamlılık göstermemekle birlikte gebelerde negatif apendektomi ve perfore akut apandisit oranları gebe olmayan hastalara göre daha düşük bulundu ki bu durumun en önemli sebebi akut karın ile başvuran gebelerin klinik olarak daha hassas bir şekilde değerlendirilmesidir.
BACKGROUND: This retrospective study aims to compare the demographic and clinicopathological characteristics of the pregnant and non-pregnant patients who underwent appendectomy with a presumed diagnosis of acute appendicitis.
METHODS: Between June 2009 and January 2019, 431 reproductive-aged of female patients underwent appendectomy with a presumed diagnosis of acute appendicitis. Patients were divided into two groups considering their pregnancy status: pregnant group (n=48) and non-pregnant group (n=383). Both groups were compared with respect to demographic, clinical and histopathological features.
RESULTS: No statistically significant difference was found between pregnant and non-pregnant groups except total bilirubin level (p=0.019) and ultrasonographic findings (p=0.016). In the non-pregnant group, negative appendectomy and perforation rates were 26% and 10.5%, where these rates for the pregnant group were 20.8% and 4.2%. Sensitivity, specificity and accuracy rates of ultrasonography for the pregnant group were 50%, 100% and 58.5%, where these rates for the non-pregnant group were 67.3%, 57.9% and 65%. The pregnancy date was the first trimester in 52.1%, the second trimester in 29.2% and the third trimester in 16.7% of the pregnants. None of the term births (87.5%) resulted in neither a fetal nor a maternal complication. However, 12.5% of the preterm births resulted in neonatal mortality.
CONCLUSION: Although not statistically significant, this study points out relatively lower rates of negative appendectomy and perforated acute appendicitis among pregnant patients, which is related to the overly attentive evaluation of pregnants admitted due to acute abdomen.

10.An investigation into the effects of hemodynamic changes on the patient’s clinical condition during the treatment of patients undergoing aneurysmal subarachnoid hemorrhage
Nihan Yaman Mammadov, Achmet Ali, Orkhan Mammadov, Ararso Kedir Jima, Günseli Orhun, Ibrahim Ozkan Akinci
PMID: 32589242  doi: 10.14744/tjtes.2020.24412  Pages 563 - 567
AMAÇ: Çalışmamızda anevrizmal subaraknoid kanama (aSAK) hastalarının yoğun bakım izlemlerinde hemodinamik değişiklikleri ve hidrasyon, hipertansiyon tedavisi sırasında PiCCO ile ölçülen hemodinamik parametrelerin klinik seyre etkisini inceledik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda 01.03.2015 ve 01.03.2016 tarihleri arasında cerrahi klip veya endovasküler koil ile anevrizması tedavi edilen, erişkin, 15 aSAK hastası vazospazm açısından incelendi. Günde en az iki kez PiCCO ölçümü yapıldı. Sıvı tedavisi günlük en az 1000 mL pozitiflik olacak şekilde, Global end-diyastolik İndeks (GEDİ) değeri 680–800 mL/m2 şeklinde hedeflendi. Hastaların geliş ortalama arter basıncı (OAB), sistolik arter basıncı (SAB), kalp atım hızı (KAH), santral venöz basınç (CVP) ve kardiyak indeks (CI), GEDI, sistemik vasküler rezistans indeksi (SVRI), ekstravasküler akciğer volüm indeksi (ELWI) değerleri kaydedildi. Hastaların günlük nörolojik muayeneleri, klinik vazospazm bulguları, GKS değerleri kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların volüm durumları ve volüm tedavisi takibinde CVP değerinin rastgele değiştiği fakat termodilüsyon ile saptanan GEDI değerinin uyumlu olduğu görüldü. Hastaneye geliş süresi ile ilk ölçülen SVRI değeri arasında ileri düzeyde pozitif korelasyon saptandı. Düşük GEDI değerinin vazospazm açısından risk faktörü olduğu bulundu.
TARTIŞMA: Volüm tedavisinin takibindeki değişikliklerle GEDI değerindeki değişikliklerin uyumlu olduğu görüldü. Düşük GEDI değerinin vazospazm açısından risk faktörü olduğu bulunmasına rağmen, önerilecek ideal bir GEDI değeri saptanamadı.
BACKGROUND: In this study, we investigated the hemodynamic changes in patients with aneurysmal subarachnoid hemorrhage (aSAH) during the intensive care unit and the effects of PiCCO on the hemodynamic clinical course during hydration and hypertension treatment.
METHODS: In our study, 15 adult aSAH patients, whose aneurysm had been treated by surgery or coiling, were examined for the signs of vasospasm in between the dates 03/01/2015 and 01/03/2016. The PICCO measurement was made at least twice in a day. Positive daily fluid balance was attempted to be at least 1000 mL and the value of the Global end-diastolic index (GEDI) was targeted to 680 to 800 mL/m2 for each patient. The values of mean arterial pressure (MAP), systolic arterial pressure (SAP), heart rate (HR), central venous pressure (CVP), and cardiac index (CI), GEDI, systemic vascular resistance index (SVRI), extravascular lung water index (ELWI) measured by PiCCO, and daily neurological outcome of patients and GCS values were recorded.
RESULTS: It had been observed that CVP value was randomly changing during the volume therapy, but the GEDI value determined by thermodilution was consistent. A positive correlation was detected between the period of reaching the hospital and the first measured value of SVRI. Low GEDI value was detected as a risk factor in the perspective of vasospasm, but an ideal GEDI value could not be determined.
CONCLUSION: GEDI values were correlated with daily fluid balance. While low GEDI value was found as a risk factor, we could not determine an ideal GEDI value.

11.Blood-aqueous barrier deterioration following retained metallic corneal foreign body: A laser flare photometric study
Ismail Umut Onur, Sibel Zirtiloglu, Ozan Sonbahar, Ercan Çavuşoğlu, Ulviye Yiğit
PMID: 32589256  doi: 10.14744/tjtes.2019.88560  Pages 568 - 573
AMAÇ: Metalik yabancı cisim maruziyeti sonrası oluşan korneal yaralanmalarda lazer fotometri kullanarak ön kamara flare değişikliklerini değerlendirmek.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bir gözünde yabancı cisim yaralanması olan 54 hastanın sağlıklı gözü karşılaştırmalı, gözlemsel ve kesitsel bir çalışmada incelendi. Flaredeki değişkenlik demografik özellikler, önceki maruziyetlerin öyküsü, korneal yabancı cismin yaralı korneadaki yeri ve penetrasyonuna göre analiz edildi.
BULGULAR: Korneal yabancı cisim gelen gözlerde ortalama flaremetre değeri diğer kontrollere göre anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla, 11.35±14.17 ph/ms ve 6.30±3.81 ph/ms) (p=0.014). Daha önce birden fazla korneal yabancı cisim çıkarılması öyküsü olan gözlerde, flaremetrenin ortalama değeri diğerlerinden anlamlı derecede düşüktü (p=0.029).
TARTIŞMA: Korneanın yabancı cisme maruz kalmasıyla flare değeri artar. Bununla birlikte, daha önce birçok korneal yabancı cisme maruz kalma durumunda, flare değeri muhtemelen korneanın duyarsızlaştırılmasından dolayı nispeten düşük olabilir.
BACKGROUND: This study aims to use laser flare photometry to evaluate flare changes in patients following corneal damage from a metallic foreign body (FB).
METHODS: Foreign body injured eyes and the healthy fellow eyes of 54 consecutive patients were studied in this comparative, observational, cross-sectional study. Flare levels were analyzed according to demographics, history of previous exposures, foreign body location, and foreign body penetration into the injured cornea.
RESULTS: The mean flare value was significantly higher for the eyes with corneal foreign body injury compared to the fellow-control eyes (11.35±14.17 ph/ms and 6.30±3.81 ph/ms, respectively) (p=0.014). The mean flare values were significantly lower in eyes with a history of more than one previous corneal foreign body removal flare values than in other eyes (p=0.029).
CONCLUSION: Flare is increased by corneal foreign body exposure. However, eyes that experience multiple previous corneal foreign body exposures may show relatively low flare, probably due to corneal desensitization.

12.How important is susceptibility-weighted imaging in mild traumatic brain injury?
Tuğba Eldeş, Fatma Beyazal Çeliker, Özlem Bilir, Gökhan Ersunan, Özcan Yavaşi, Arzu Turan, Uğur Toprak
PMID: 32589248  doi: 10.14744/tjtes.2019.35485  Pages 574 - 579
AMAÇ: Hafif travmatik beyin hasarı (mTBI), Glascow Koma Skalası (GCS) 13 ve üzerinde olan, tanı alamayan aksonal hasar nedeniyle geç dönemde ‘sessiz epidemik’ olarak adlandırılan bir halk sağlığı sorunudur. Bilgisayarlı tomografi (BT) ve konvansiyonel manyetik rezonans gorüntülemede (MRG) hasara bağlı mikrohemorajiler çoğunlukla görüntülenememektedir. Bu çalışmada, MRG sekanslarından duyarlılık ağırlıklı görüntülemenin (SWI) mTBI olgularında uygulanabilir olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Beyin hasarı sonrası GCS’si 14 ve 15 olan, kısa süreli bilinç bulanıklığı, konsantrasyon zorluğu, hafıza kaybı, baş ağrısı, baş dönmesi, dengesizlik gibi semptomları bulunan 58 hasta acil serviste değerlendirildi. Altıncı saatten sonra semptomları gerilemeyen hastalara beyin BT ve difüzyon ağırlıklı ve SWI sekanslarını içeren MRG çekildi. On üç hasta, ileri yaş, diyabet, hipertansiyon öyküsü ve kronik sekel değişiklikler, akut serebrovasküler hastalık bulgusu bulunması nedeniyle dışlandı.
BULGULAR: Olguların BT bulguları normaldi, difüzyon ağırlıklı sekanslarda difüzyon kısıtlanması izlenmedi. Yedi hastada (%15.6) SWI’da mikrohemoraji odakları saptandı. Bunların beşinde SWI’daki mikrohemoraji alanları konvansiyonel sekanslarda hiperdens odaklar olarak izlendi. Bu olguların üçünde ise mikrohemoraji odakları sayı ve boyut açısından SWI sekansında T2A ve FLAIR’a göre artmıştı.
TARTIŞMA: Diffüz aksonal hasara bağlı mikrohemoraji varlığını ve ciddiyetini değerlendirebilen SWI, hafif beyin hasarlı (mTBI) hastalarda semptomların nedenini açıklamak, nedene yönelik tedavisini sürdürmek ve gelişebilecek komplikasyonları önlemek için tavsiye edilir.
BACKGROUND: Mild traumatic brain injury (mTBI) is a public health problem that is recognized as a “silent epidemic” in its late stages due to undiagnosed axonal damage rated 13 and above on the Glasgow Coma Scale (GCS). Injury-related microhemorrhages often cannot be detected on computed tomography (CT) scans and conventional magnetic resonance imaging (MRI). This study aims to investigate whether susceptibility-weighted imaging is feasible in mTBI patients.
METHODS: Fifty-eight patients with GCS scores of 14 and 15 and with symptoms of brief mental fogs, impairment of concentration, memory loss, headache, dizziness, or imbalance after brain injury were examined at the emergency service. A brain CT scan and MRI containing diffusion-weighted and susceptibility-weighted imaging (SWI) sequences were performed on the patients whose symptoms did not seem to alleviate after the sixth hour. Thirteen patients were excluded from this study because of advanced age, diabetes, a history of hypertension or its chronic sequelae, or acute cerebrovascular disease; 45 patients were included in this study.
RESULTS: The patients’ CT results were normal, and no diffusion restrictions were observed. The SWI revealed microhemorrhages in seven patients (15.6%). Five of these patients had hyperintense areas in conventional sequences corresponding to the hemorrhages spotted in the SWI. In three of the five patients, these pockets of hemorrhages were higher in number and size in comparison with conventional in the SWI sequence.
CONCLUSION: Susceptibility-weighted imaging, which can be used to assess the presence and severity of microhemorrhages due to diffuse axonal injury, is recommended for determining the cause of symptoms in patients with mTBI, to continue targeted treatment and prevent complications that may develop.

13.Can the C-reactive protein-to-plasma albumin ratio be an alternative scoring to show mortality and morbidity in patients with colorectal cancer?
Yeliz Şahiner, Murat Baki Yıldırım
PMID: 32589247  doi: 10.14744/tjtes.2020.34412  Pages 580 - 585
AMAÇ: Bu çalışmada, kolorektal kanser nedeniyle ameliyat edilen ve yoğun bakımda takip edilen hastalarda, C-reaktif proteinin plazma albüminine oranının (CRP/ALB), güncel skorlama sistemleri ile karşılaştırılarak, morbidite ve mortaliteyi ön görmedeki sensitivite ve spesifitesini ortaya koymak amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde 2015–2018 yılları arasında verilerine ulaşılabilen kolorektal kanser nedeniyle ameliyat olan ve yoğun bakımda yatan hastaların verileri geriye dönük incelendi. CRP/ALB, hem gastrointestinal hemde kolorektal cerrahi için hazırlanan, physiological and operative severity score for the enumeration of mortality and morbidity (POSSUM) ve kolorektal hastalar için hazırlanan “Association of Coloproctology of Great Britain and Ireland” (ACPGBI-CRC) skorlama sistemlerinin mortalite ve morbidite ön görmedeki başarıları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplam 119 hasta çalışmada değerlendirilmeye alındı. Hastaların dokuzunda mortalite, 38’inde morbidite olduğu görüldü. Morbiditeyi gösteren tek skorlama sistemi olan P-POSSUM ile kıyaslandığında CRP/ALB oranının daha yüksek bir doğrulukla ön görüsü olduğu bulundu. Mortaliteyi göstermede, CRP/ALB değerinin P-POSSUM, CR-POSSUM ve ACPGBI-CRC’ye oranla daha zayıf olduğu tespit edildi.
TARTIŞMA: Skorlama sistemleri kolorektal hastalarda morbidite ve mortaliteyi tahmin etmede kullanışlı olsa dahi pratikte çok fazla parametre içerdikleri için kullanımları zordur. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, ek maliyet getirmeden hesaplanabilecek CRP/ALB oranının mortalite ve özellikle morbiditeyi tahmin etmede klinisyene yardımcı olabileceğini düşünüyoruz.
BACKGROUND: This study aims to demonstrate the sensitivity and specificity of C-reactive protein to plasma albumin (CRP/ALB) ratio in predicting morbidity and mortality in patients operated for colorectal cancer followed up in the intensive care unit by comparing it with current scoring systems.
METHODS: The data of patients who underwent surgery for colorectal cancer and hospitalized in the intensive care unit between 2015–2018 with available data were retrospectively analyzed in this study. The CRP/ALB ratio, the physiological and operative severity score for the enumeration of mortality and morbidity (POSSUM) prepared for both gastrointestinal and colorectal surgery, and the Association of Coloproctology of Great Britain and Ireland (ACPGBI-CRC) scoring system prepared for colorectal patients, were compared to determine their success in predicting mortality and morbidity.
RESULTS: A total of 119 patients were included in this study. Mortality was observed in nine patients and morbidity was observed in 38 patients. When compared with P-POSSUM, which is the only scoring system showing morbidity, the CRP/ALB ratio was found to have a high prediction accuracy. The C reactive protein to plasma albumin ratio values was found to have lower power than P-POSSUM, CR-POSSUM and ACPGBI-CRC.
CONCLUSION: Although scoring systems are useful in predicting morbidity and mortality in colorectal patients, they are difficult to use in practice since they include many parameters. that the findings obtained in this study suggest that the CRP/ALB ratio, which can be calculated without any additional cost, may help the clinician predict mortality and especially morbidity.

14.In intra-articular distal humeral fractures: Can combined medial-lateral approach gain better outcomes than olecranon osteotomy?
Libiao Wei, Haitao Xu, Zhiquan An
PMID: 32589253  doi: 10.14744/tjtes.2019.69486  Pages 586 - 592
AMAÇ: Araştırma, kombine mediolateral yaklaşımla tedavi edilen intraartiküler distal humerus kırıklarının fonksiyonel sonuçlarını değerlendirmeyi ve eş zamanlı olarak olekranon osteotomisi ile karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Altmış iki distal humerus kırığı geriye dönük olarak incelendi. Otuz olguda (14 erkek, 16 kadın) olekranon osteotomisi ve 32 olguda kombine mediolateral (15 erkek, 17 kadın) yaklaşım kullanıldı. Fonksiyonel sonuçlar Mayo Dirsek Performans Skoru (Mayo Elbow Performance Score: MEPS) ve Kol, Omuz ve El Sakatlıkları (Disabilities of Arm, Shoulder and Hand: DASH) anket skoru ile değerlendirildi. Takip süreleri kombine mediolateral yaklaşım grubu için 15.4±3.5 ay (10–24 ay) ve olekranon osteotomisi için ise 14.6±2.6 ay (10–20 ay) idi.
BULGULAR: Dirseklerin fleksiyon-ekstansiyonu kombine mediolateral grupta 115.3°±16.1° ve olekranon osteotomisi grubunda 110.1°±15.2° idi. Dirseklerin fleksiyon-ekstansiyonu açısından iki grup arasında anlamlı bir fark gözlendi (p=0.041). Önkolların pronasyon-supinasyonu açısından kombine mediolateral grup (160.6°±7.2°) ile olekranon osteotomisi grubu (154.1°±9.3°) arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (p=0.025). Kombine mediolateral yaklaşımlar için ortalama MEPS, DASH skorlarına göre mükemmel -iyi sonuç puanları ve komplikasyon oranları sırasıyla 88.6±6.9 puana karşın 9.8±6.6 puan ve %90.6’ya karşın %9.4 idi. İki grup arasında komplikasyon oranı (p=0.005) dışında ortalama MEPS, DASH skorları ve mükemmel ve iyi oranlar (sırasıyla p=0.594, p=0.505, p=0.934) arasında önemli farklılıklar görülmemiştir.
TARTIŞMA: Kombine mediolateral yaklaşım, intraartiküler distal humerus kırıklarının (özellikle tip C1 ve C2) tedavisinde dirsek hareketi, ameliyattaki kanama hacmi ve komplikasyonlar açısından olekranon osteotomisine göre daha iyi sonuçlar veren başarılı bir yaklaşımdır.
BACKGROUND: This research aimed to evaluate the functional outcomes of intra-articular distal humeral fractures treated through a combined medial-lateral approach and comparing with olecranon osteotomy simultaneously.
METHODS: In this study, 62 distal humeral fractures patients were assessed retrospectively. The olecranon osteotomy was used in 30 cases (14 males, 16 females) and combined medial-lateral in 32 cases (15 males, 17 females). The outcomes of function were assessed by the Mayo Elbow Performance Score (MEPS) and the Disabilities of Arm, Shoulder and Hand (DASH) questionnaire score. The follow-up time was 15.4±3.5 months (range 10–24 months) for a combined medial-lateral group and 14.6±2.6 months (range 10–20 months) for olecranon osteotomy. Level of Evidence: Level, retrospective study.
RESULTS: The flexion–extension of elbows was 115.3°±16.1° in the combined medial-lateral group, and the olecranon osteotomy group was 110.1°±15.2°. A significant difference was observed between the two groups for flexion–extension of the elbows (p=0.041). Pronation–supination of the forearms had a significant difference (p=0.025) between the combined medial-lateral group (160.6°±7.2°) and the olecranon osteotomy group (154.1°±9.3°). Mean MEPS, DASH, excellent and good rate and complication rate for combined medial-lateral approaches were 88.6±6.9 points, 9.8±6.6 points, 90.6% and 9.4%, respectively. Significant differences were not noted between the two groups for mean MEPS, DASH scores and excellent and good rate (p=0.594, p=0.505, p=0.934, respectively) except complication rate (p=0.005).
CONCLUSION: The combined medial-lateral approach is successful approach in the treatment of intra-articular distal humeral fractures (especially type C1 and C2) that provides better outcomes for the motion of the elbow, bleeding volume in surgery and complications than olecranon osteotomy.

15.The role of the lactate level in determining the risk rates of small bowel resection in incarcerated hernias
Mutlu Şahin, Hakan Buluş, Alper Yavuz, Veysel Barış Turhan, Bülent Öztürk, Nedim Arda Kılıç, Münire Babayiğit, Doğan Öztürk
PMID: 32589236  doi: 10.14744/tjtes.2020.02500  Pages 593 - 599
AMAÇ: İnkarsere fıtık, bağırsakların veya başka bir abdominal dokunun fıtık kesesi içerisinde sıkışması ile oluşur. Boğulmuş fıtıklardan gelen bağırsak rezeksiyonlarından sonra morbidite ve mortalitede bir artış meydana gelir. Bu çalışmanın amacı, inkarsere fıtıklardan dolayı ince bağırsak rezeksiyonu riskini belirlemede etkili olabilecek belirteçleri incelemektir. Bu riski belirlemede, özellikle kan laktat düzeylerinin etkisini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kesitsel, geriye dönük bir çalışma tasarlandı. Ameliyat öncesi tanısı hapsedilmiş fıtık olarak bildirilen ve gerekli bilgileri olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Rezeksiyona sahip olup olmadıklarına göre iki gruba ayrıldı. Yaş, cinsiyet, fıtık tipi, fıtık tarafı, rezeksiyon materyali, kan laktat seviyesi (BLL), beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil sayısı (NE), lenfosit sayısı (LY), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit sayısı (PLT), laktat dehidrojenaz (LDH), radyolojik bağırsak tıkanıklığı işareti ve komorbiditeler değerlendirildi.
BULGULAR: İlgili verileri elde edilebilen 67 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların 16’sında (%23.9) ince bağırsak rezeksiyonu, 16’sında (%23.9) omentum rezeksiyonu, 35’inde (%52.2) rezeksiyon yapılmadığı görüldü. Radyolojik olarak bağırsak tıkanıklığı (p=0.001), fıtık tipi (p=0.005), BLL (p<0.001), WBC, NLR ve LDH değerleri (p<0.05) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Laktat değeri ≥1.46 mg/dL olan hapsedilmiş fıtık hastalarında duyarlılık %84.0 ve özgüllük %86.0 olarak gözlendi (p<0.001).
TARTIŞMA: İnkarsere fıtık ön tanısı olan hastalarda, olası ince bağırsak rezeksiyonu riski, bir operasyona karar vermede en önemli noktadır. Radyolojik incelemelerde bağırsak tıkanıklığının varlığı ve özellikle yüksek WBC, NLR, LDH ve BLL seviyeleri, olası ince bağırsak rezeksiyonu için bir gerekliliği gösterebilir. İnce bağırsak rezeksiyonu ile ilişkili risk açısından, ≥1.46 mg/dL kan laktat seviyeleri uyarıcı olabilir.
BACKGROUND: An incarcerated hernia is a part of the intestine or abdominal tissue that becomes trapped in the sac of a hernia. An increase in morbidity and mortality occurs after intestinal resections from strangulated hernias. This study aims to examine the markers that may be effective in determining the risk of small bowel resection due to incarcerated hernias. In particular, we aimed to investigate the effect s of blood lactate levels in determining this risk.
METHODS: A cross-sectional retrospective study was designed. Patients, whose preoperative diagnosis were reported as incarcerated hernia and had essential information, were included in this study. They were divided into two groups according to whether they had resection or not. Age, gender, hernia type, hernia side, resection material, blood lactate level (BLL), white blood cell (WBC), neutrophil count (NE), lymphocyte count (LY), neutrophil/lymphocyte ratio (NLR), platelet count (PLT), lactate dehydrogenase (LDH), radiologic bowel obstruction sign and comorbidities were evaluated.
RESULTS: Sixty-seven patients were included in this study. It was observed that 16 (23.9%) of these patients underwent small intestinal resection, 16 (23.9%) had an omentum resection, while no resection was performed on 35 (52.2%) patients. There was a statistically significant difference regarding radiologically intestinal obstruction (p=0.001), hernia type (p=0.005), BLL (p<0.001), WBC, NLR and LDH values (p<0.05). In incarcerated hernia patients with a lactate value ≥1.46 mg/dL, sensitivity was observed to be 84.0% and specificity 86.0% (p<0.001).
CONCLUSION: In patients with a preliminary diagnosis of an incarcerated hernia, the risk of possible small bowel resection is the most important point in deciding for an operation. The presence of an intestinal obstruction in radiological examinations, and particularly the high levels of WBC, NLR, LDH and BLL, may indicate a necessity for possible small bowel resection. Concerning the risk associated with small bowel resection, blood lactate levels ≥1.46 mg/dL may be alerting.

16.Perioperative outcomes following a hip fracture surgery in elderly patients with heart failure with preserved ejection fraction and heart failure with a mid-range ejection fraction
Ahmet Emrah Açan, Bülent Özlek, Cem Yalın Kılınç, Murat Biteker, Nevres Hurriyet Aydoğan
PMID: 32589241  doi: 10.14744/tjtes.2020.23946  Pages 600 - 606
AMAÇ: Korunmuş ejeksiyon fraksiyonu (KEF-KY) ile kalp yetersizliğinin (KY) ve sınırda ejeksiyon fraksiyonu (SEF-KY) ile KY’nin kalça kırığı cerrahisini takiben perioperatif kardiyak ve kardiyak olmayan sonuçlar üzerindeki etkisini incelemek.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kalça kırığı ameliyatı geçiren yaşlı hastaların (≥65 yaş) verileri geriye dönük olarak incelendi. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SVEF) <%40 olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Ameliyat öncesi KEF-KY (SVEF ≥%50) ve SEF-KY (SVEF %40–49) tanımı, hastaların ameliyat öncesi tıbbi kayıtlarında KY’nin klinik dokümantasyonuna dayanmaktadır. Çalışmanın birincil sonuçları perioperatif olumsuz olaylar ve mortaliteydi. İlgilenilen ikincil sonuç hastanede kalış süresiydi.
BULGULAR: Toplam 328 hasta (ort. yaş 79.2±8.7 yıl ve %57.3 kadın) çalışmaya dahil edildi. Çalışma popülasyonunun 250’sinde (%76.2) KY yoktu, 50’sinde (%15.2) KEF-KY ve 28’inde (% 8.6) SEF-KY vardı. Perioperatif kardiyovasküler ve kardiyovasküler olmayan komplikasyonların sıklığı %7.0 ile benzerdi. Ortalama hastanede kalış süresi 8.1±5.8 gündü ve hastane içi mortalite oranı %4.6 idi. KEF-KY ve SEF-KY hastalarının kalış süresi daha uzundu ve KY olmayan hastalara göre perioperatif komplikasyon ve ölüm yaşama olasılığı daha yüksekti. Çok değişkenli analizler, KEF-KY ve SEF-KY varlığının her ikisinin de artmış perioperatif komplikasyonlar ve mortalite ile ilişkili olduğunu göstermiştir.
TARTIŞMA: Çalışmamız, KEF-KY ve SEF-KY varlığının kalça kırığı ameliyatı geçiren yaşlı hastalarda perioperatif olumsuz olayları ve mortaliteyi tahmin edebileceğini göstermiştir.
BACKGROUND: To examine the influence of heart failure (HF) with preserved ejection fraction (HFPEF) and HF with mid-range ejection fraction (HFmrEF) on perioperative cardiac and noncardiac outcomes following hip fracture surgery.
METHODS: Data of elderly patients (≥ 65 years) who underwent hip fracture surgery were retrospectively analyzed in this study. Patients with a left ventricular ejection fraction (LVEF) <40% were not included in this study. The definition of preoperative HFPEF (LVEF ≥50%) and HFmrEF (LVEF 40%–49%) was based on clinical documentation of HF in patients’ medical records before surgery. The primary outcomes of this study were perioperative adverse events and mortality. The secondary outcome of interest was the length of stay in the hospital.
RESULTS: A total of 328 patients (mean age 79.2±8.7 years, and 57.3% female) were enrolled. Of the study population, 250 (76.2%) patients had no HF, 50 (15.2%) patients had HFPEF, and 28 (8.6%) patients had HFmrEF before surgery. The frequency of perioperative cardiovascular and non-cardiovascular complications was similar to a rate of 7.0%. The mean length of hospital stay was 8.1±5.8 days, and the in-hospital mortality rate was 4.6%. Patients with HFPEF and HFmrEF had a longer length of stay and were more likely to experience perioperative complications and death than the patients without HF. Multivariate analyses showed that the presence of HFPEF and HFmrEF were both associated with increased rates of perioperative complications and mortality.
CONCLUSION: Our findings suggest that the presence of HFPEF and HFmrEF may predict perioperative adverse events and mortality in elderly patients undergoing hip fracture surgery.

17.Is the preoperative neutrophil-to-lymphocyte ratio a predictive value for postoperative mortality in orthogeriatric patients who underwent proximal femoral nail surgery for pertrochanteric fractures?
Emre Anıl Özbek, Tacettin Ayanoğlu, Hacı Ali Olçar, Eyyüp Serdar Yalvaç
PMID: 32589250  doi: 10.14744/tjtes.2020.57375  Pages 607 - 612
AMAÇ: Ortogeriatrik popülasyonda kalça kırığı mortalite ve morbiditeye neden olan ve giderek sıklığı artan bir sağlık problemidir. Çalışmamızın amacı pertrokanterik kırık nedeniyle sadece proksimal femur çivi (PFÇ) cerrahi yöntemi ile tedavi edilmiş hastalarda; ameliyat öncesi nötrofil-lenfosit oranının (NLO) ameliyat sonrası mortalite riski için preditif bir değer olup olmadığını irdelemektir. Literatürde benzer popülasyonda planmış başka bir çalışma tespit edilememiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Geriye dönük olarak planlanan çalışmamıza ulusal ortopedi kurul sertifikalı iki cerrah tarafından PFÇ yöntemi ile ameliyatı gerçekleştirmiş 55 hasta alındı. Hastalar ameliyat sonrası ilk bir yıl hayatını kaybedenler (Grup A [n=13]) ve hayatta kalanlar (Grup B [n=42]) olarak iki gruba ayrıldı. Tüm hastaların ameliyat öncesi NLO değerleri, demografik bilgileri, hastanede kalış süreleri, ameliyat sonrası yoğun bakım (POYB) ihtiyaçları ve komorbid hastalıkları kayıt altına alındı.
BULGULAR: En uzun hasta takip süresi 27 ay olan çalışmamız sonucunda her iki grup arasında; yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, ameliyat öncesi American Society of Anesthesiologist (ASA) skorları, kırık tipleri, POYB ihtiyaçları, hastanede kalış süreleri ve hastaların acil servis başvurusundan ameliyathaneye alınmasına kadar geçen süre açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Bununla birlikte anlamlı şekilde grup A hastalarında NLO değeri daha yüksek gözlenmiş (p<0.01), kestirim değer 5.25, sensitivitesi %84.6, spesifitesi %78.6 idi.
TARTIŞMA: Ameliyat öncesi NLO değerinin ortopedik cerrahlar açısından; pertrokanterik kırık nedeniyle acil servise başvuran ve PFÇ cerrahisi planlanan ortogeriatrik hastaların ameliyat sonrası mortalite riski için prediktif değişkenlerden olacağını düşünmekteyiz.
BACKGROUND: Hip fractures in the orthogeriatric population are a health problem that causes mortality and morbidity, with an increasing frequency. The present study aims to investigate whether the preoperative neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) is a predictive value for the postoperative mortality risk in patients who underwent only proximal femoral nail (PFN) surgery due to pertrochanteric fractures (PTF). To our knowledge, there is not any study conducted with a similar population in the litertaure.
METHODS: Fifty-five patients who were operated on by two National Board-certified surgeons with the PFN method were included in our retrospective study. The patients were divided into two groups. Group A included the patients who lost their lives within the postoperative first year (n=13), while Group B included the survivors (n=42). Preoperative NLR data, demographic information, duration of hospitalization, postoperative intensive care requirements (ICU) and comorbid diseases of all patients were recorded.
RESULTS: In our study with a maximum follow-up period of 27 months, no statistically significant difference was found between the groups concerning age, gender, body mass index, preoperative American Society of Anesthesiologists scores (ASA), types of fractures, ICU requirements, duration of hospitalization (p>0.05). However, the NLR was significantly higher in Group A (p<0.01), with a cut-off value of 5.25, sensitivity of 84.6% and specificity of 78.6%.
CONCLUSION: We believe that the preoperative NLR is a predictive variable for orthopedic surgeons in assessing the postoperative mortality risk in orthogeriatric patients who presented to the emergency room due to PTF and were planned to undergo PFN surgery.

18.Assessment of computed tomography indications and computed tomography reports for usefulness in clinical presentation at postoperative follow-up of gunshot wound cases
Mehmet Akif Üstüner, Mehmet Eryılmaz
PMID: 32589245  doi: 10.14744/tjtes.2020.26862  Pages 613 - 619
AMAÇ: Çalışmamızda ateşli silah yaralanmaları (ASY) nedeniyle tersiyer merkezimizde takip ve tedavisi yapılan hastaların alt toraks tomografisi (ATT) ve üst batın tomografi (ÜBT) sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız geriye dönük tanımlayıcı bir çalışma olarak planlandı. Ocak 2016–Nisan 2020 tarihleri arasında ASY nedeniyle kliniğimizde yatışı yapılan hastalar geriye dönük olarak analiz edildi. Ameliyat sonrası alt toraks ve üst batın tomografileri çekilen 44 hasta değerlendirmeye alındı.
BULGULAR: Hastaların 43’ü (%97.72) erkek 1’i (%2.27) kadın, yaş ortalaması 27.45 (dağılım, 20–53) idi. Hastanede kalış süreleri ortalama 14.93 (dağılım, 5–38) gündü. Çekilen tomografi sayısı ortalama 1.65 (dağılım, 1–4) olup Injuriy Severity Score (ISS) ortalama 24.38 (dağılım, 12–43) idi. Hastaların 31’i (%70.45) tabanca ya da tüfek gibi doğrudan ASY’ye maruz kalırken, 13’ü (%29.5) bomba patlaması sonucu ortama dağılan şarapnel parçaları ile sekonder olarak yaralandı. İlk operasyonları dış merkezde yapılan 23 (%52.27) hastaya klinik izlem yapıldı, 15 (%34.09) hasta ilk kez ameliyat edildi, 6 (%13.63) hasta ise 2. kez ameliyat edildi. ATT; 25 (%56.81) hastada solunum sıkıntısı nedeniyle,13 (%29.54) hastada dogrudan toraks travması nedeniyle, 6 (%13.63) hastada ise batın tomografisine ek olarak kontrol amaçlı çekildi. ÜBT ise 29( %65.90) hastada ameliyat sonrası kontrol amaçlı, 12 (%27.27) hastada ameliyat öncesi değerlendirme amaçlı, 3 (%6.81) hastada ise doğrudan batın travması olmadan, blastik travmanın etkilerini değerlendirmek için çekildi. ATT’de en sık gözlenen bulgu efüzyon (%47.7) idi. ÜBT’nin %61.36’sında patoloji gözlenmezken, %20.45’inde karaciğer lasersayonu gözlendi. ATT ve ÜBT’nin toplam maliyeti tüm toraks ve batın tomografisinin toplam maliyetinin yaklaşık yarısı kadardı.
TARTIŞMA: Ateşli silah yaralanması sonrasında çekilen selektif alt toraks ve üst batın tomografileri sadece patolojiyi saptamada değil ameliyat sonrası takipte de etkili, hızlı, güvenilir, kost efektif bir görüntüleme yöntemi olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: The present study aimed to evaluate the results of lower thoracic tomography (LTT) and upper abdominal tomography (UAT) of the patients who were treated and followed at our tertiary center due to gunshot wounds (GSWs).
METHODS: The present research was designed as a retrospective descriptive study. All patients, who were admitted to our clinic due to GSW between January 2016 and April 2020, were retrospectively analyzed. This study included 44 patients who had postoperative lower thoracic and upper abdominal tomography scans.
RESULTS: Among the patients, 43 (97.72%) were male, and one (2.27%) patient was female, with a mean age of 27.45 (range: 20–53) years. The mean length of hospital stay was 14.93 (range: 5–38) days. The mean number of tomography scans per patient was 1.65 (1–4), and the mean Injury Severity Score (ISS) was 24.38 (12–43). Among the patients, 31 (70.45%) had a direct GSW from a pistol or a rifle, while 13 (29.5%) sustained secondary injuries from shrapnel emanating from a bomb explosion. Furthermore, 23 (52.27%) patients who were initially operated at another center were clinically observed, while 15 (34.09%) patients were operated for the first time, and six (13.63%) patients had their second operation. LTT scans were obtained due to dyspnea, direct thoracic trauma and in addition to abdominal tomography for follow-up in 25 (56.81%), 13 (29.54%) and six (13.63%) patients, respectively. UAT scans were obtained for postoperative follow-up in 29 (65.90%), preoperative assessment in 12 (27.27%) and assessment of blast trauma in the absence of,direct abdominal trauma in three (6.81%) patients. The most common finding on LTT was effusion (47.7%). No pathology was observed in 61.36% of the UAT scans, while liver laceration was noted in 20.45%. The total cost of LTT and UAT was almost half that of a total thoracic tomography and a whole abdominal tomography.
CONCLUSION: Selective lower thoracic and upper abdominal tomography obtained following a gunshot injury may be used not only to detect pathology but also as an efficacious, fast, reliable and cost-effective imaging method.

19.Effects of catheter orifice configuration (triple-hole versus end-hole) in continuous infraclavicular brachial plexus block on analgesia after upper limb surgery
Mehmet Burak Eskin, Ayşegül Ceylan
PMID: 32589237  doi: 10.14744/tjtes.2020.03302  Pages 620 - 627
AMAÇ: Sinir bloğu kateterinin konfigürasyonu epidural analjezi ve sürekli periferik sinir bloklarında lokal anestezik yayılımını etkileyebilmektedir. Bu ileriye yönelik ve randomize çalışmanın amacı, omuz seviyesinin altında gerçekleştirilen üst ekstremite cerrahilerinde, ultrason rehberliğinde yapılan sürekli infraklaviküler brakiyal pleksus bloğunda (BPB) üç delikli sinir bloğu kateteri ile tek delikli kateterin ameliyat sonrası analjezik etkinliklerini karşılaştırmaktır. Primer sonuç ölçümleri ortalama ağrı skorlarıydı. Sekonder sonuç ölçümleri, kurtarıcı analjezik tüketimi ve hasta kontrollü analjezi (PCA) cihazı tarafından gönderilen lokal anestezik miktarlarıydı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Omuz seviyesinin altında üst ekstremite cerrahisi uygulanan toplam 58 erişkin hasta rastgele iki gruba ayrıldı: Tek delikli kateter (EHC) grubu (n=31) ve çok delikli kateter (MOC) grubu (n=27). Tüm hastalara, Tuohy iğnesi ile 100 mg %2 lidokain and 75 mg %0.5 bupivakain ile tek doz infraklaviküler BPB uygulandı. Daha sonra MOC grubuna çok delikli (üç delikli) bir sinir kateteri ve EHC grubuna aynı seviyeden uçtan delikli (tek delikli) kateter yerleştirildi. PCA yoluyla %0.125 bupivakain, kateterlerden infüzyon edildi (infüzyon hızı: 2 ml/sa, otomatik düzenli bolus: 5 ml/sa, hasta kontrollü bolus: 3 ml, kilitleme süresi: 1 saat, 4 saatlik limit: 40 ml). Ağrı şiddeti görsel analog skala (VAS) kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: VAS skorları ameliyat sonrası ilk gün grup EHC’de, grup MOC’den daha yüksekti (p=0.001). Ortalama kurtarma analjezik tüketimi, PCA üzerindeki bolus sayısı, PCA bolus dozu ve toplam PCA dozu, grup EHC’de ameliyat sonrası ilk gün grup MOC’dan daha yüksekti (p<0.05).
TARTIŞMA: Infraklavikular sürekli sinir bloğunda MHC kullanımının, ilk 24 saat ameliyat sonrası ağrıyı azaltmada EHC’den daha etkili olduğu sonucuna vardık.
BACKGROUND: The configuration of a nerve block catheter may affect the local anesthetic spread in epidural analgesia and continuous peripheral nerve blocks. This prospective and randomized study aims to compare the multi-orifice nerve block catheter with an end-hole catheter in ultrasound-guided continuous infraclavicular brachial plexus block (BPB) in terms of providing postoperative analgesia for the orthopedic upper limb surgery below the shoulder. The primary outcome measure was mean pain scores. Secondary outcome measures were the consumption of rescue analgesic and the amount of local anesthetics delivered by a Patient-Controlled Analgesia (PCA) device.
METHODS: A total of 58 adult patients who underwent orthopedic upper limb surgery below the shoulder were randomly assigned into two groups: group end-hole catheter (EHC) (n=31) and group multi-orifice catheter (MOC) (n=27). All patients received a single-shot infraclavicular BPB using 100 mg lidocaine 2% and 75 mg bupivacaine 0.5% administrated through a Tuohy needle. Then, a multi–orifice (triple-hole) nerve catheter was placed in the group MOC and an end-hole (one-hole) catheter in the group EHC at the same location. Bupivacaine 0.125% was infused through the catheters via PCA (infusion rate: 2 mlh-1, automated regular bolus: 5 mlh-1, patient-controlled bolus: 3 ml, lock-out time: 1 hour, 4 hours limit: 40 ml). Pain intensity was evaluated using a visual analogue scale (VAS).
RESULTS: Mean VAS scores were higher in group EHC than group MOC in the first postoperative day (p=0.001). Mean rescue analgesic consumption, the number of bolus demand on PCA, PCA bolus demand dose, and total PCA dose were higher in group EHC than group MOC during the first postoperative day (p<0.05).
CONCLUSION: It is concluded that the use of MHC is more effective than EHC for continuous infraclavicular brachial plexus blocks in providing postoperative pain relief during the first 24 hours.

CASE REPORTS
20.Acute spinal epidural hematoma: A case report and review of the literature
Ezgi Akar, Ahmet Öğrenci, Orkun Koban, Mesut Yılmaz, Sedat Dalbayrak
PMID: 32589251  doi: 10.14744/tjtes.2019.60956  Pages 628 - 631
Spinal epidural hematom (SEH) omurilik basısı ve nörolojik defisit gelişiminin nadir fakat önemli bir sebebidir. Etyoloji genellikle bilinmez ve acil cerrahi müdahele gerektirir. Bu çalışmada amacımız, nadir bir olgu sunumu ile travmatik SEH’nin klinik önemi, tedavi stratejileri ve tedavi sonrası son durumlarını gözden geçirmektir. Olgumuz 42 yaşında kadın hasta olup, sırt ağrısı, bacaklarda his ve kuvvet kaybı ile başvurdu. Hastanın herhangi bir hastalığı yoktu ve antikoagülan ilaç kullanımıyordu. Hasta, ara sıra olan sırt ağrısından dolayı geleneksel sırt masajı yaptırdıktan yarım saat sonra bacaklarında uyuşma ve kuvvet kaybı ile başvurdu. Hasta kliniğimizde görüldüğünde paraplejik ve T4 altında anestezik idi. Torakal bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntülerde (MRG) T3-T4 seviyelerinde posteriyor epidural akut hemoraji izlendi. On ikinci saatte, acil dekompresif hemilaminektomi işlemi yapılarak hematom boşaltıldı. Ameliyat sonrası 24. saatte hastada semptomatik iyileşme görüldü ve altıncı ayda hasta destekle mobilize oluyordu. SEH, ani başlayan sırt ağrısı ve ekstremite güçsüzlüğü olan olgularda akla gelmesi gereken nadir bir durumdur. Tanıda altın standart inceleme MRG olmakla beraber, cerrahi müdahaleyi geciktirmemek için BT çoğu zaman yeterli olabilmektedir. Tanısı koyulan ve nörolojik defisiti olan olgularda acil cerrahi dekompresyon (laminektomi/hemilaminektomi) yapılmalıdır.
Spinal epidural hematoma (SEH) is a rare but a significant cause of spinal cord compression and neurologic deficits. Its etiology is usually unknown and requires emergency intervention. The present study aims to review the clinical significance, treatment strategies and clinical outcomes of traumatic SEH with a rare case presentation. Our patient was a 42-year-old female who presented with back pain and loss of sensation and strength in the legs. The patient did not have any disease and did not use anticoagulant drugs. The patient developed numbness in her legs half an hour after having a traditional back walking massage due to occasional back pain. She was paraplegic and anesthetic when seen in our clinic. Thoracic computed tomography (CT) and magnetic resonance imaging (MRI) revealed posterior epidural hemorrhage at Th3-Th4 levels. In the 12th hour, the hematoma was evacuated by an emergency decompressive hemilaminectomy. At the postoperative 24th hour, the patient had symptomatic improvement, and in the sixth month, the patient was mobilized with support. SEH is a rare condition that should be considered in patients with sudden onset of back pain and extremity weakness. Although the gold standard diagnostic tool is MRI, CT is often sufficient to avoid delayed surgery. Immediate surgical decompression (laminectomy/hemilaminectomy) should be performed in cases diagnosed with SEH with neurological deficits.

21.A rarely encountered case: A neuroendocrine tumor in strangulated Littre’s hernia
Ahmet Erdoğan, Akın Bostanoğlu
PMID: 32589246  doi: 10.14744/tjtes.2019.30378  Pages 632 - 634
Littre hernisi, fıtık kesesi içerisinde, Meckel divertikülünün olduğu nadir bir durumdur. Meckel divertikülü ise ince bağırsağın gerçek divertikülüdür. İçerisinde nöronendokrin tümör gelişebilir, ancak bildirilen olgu sayısı azdır. Bu yazıda, literatür taramasında hiç rastlamadığımız, strangüle Littre hernisi içerisinde nöroendokrin tümörün olduğu bir olgu sunduk. 71 yaşında erkek hasta, sol kasık ağrısı ve kasıkta şişlik şikayeti ile polikliniğimize başvurdu. Aynı zamanda hastanın karın muyanesinde akut karın bulguları mevcuttu. Hasta acil ameliyat edildi, operasyonda herniye olmuş Meckel divertikülünün perfore olduğu izlendi. Segmenter ince bağırsak rezeksiyonu yapıldı. Hastanın patoloji sonucunda; ince bağırsaktaki Meckel divertikülü içerisinde mukoza ve submukoza yerleşimli iyi diferansiye nöroendokrin tümör izlendi. İnkarsere hernilerde, herni kesesi içerisinde Meckel düvertikülü saptanırsa, çok nadir de olsa nöroendokrin tümör görülebileceğinden tamamen rezeke edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Littre’s hernia is a rare condition that involves Meckel’s diverticulum in the hernia sac. Meckel’s diverticulum is the true diverticulum of the small intestine. Neuroendocrine tumors may develop in it; however, there are very few reported cases. In this study, we present a case of neuroendocrine tumor in strangulated Littre’s hernia, on which we did not find a study when we reviewed the relevant literature. A 71-year-old male patient presented to our outpatient clinic with complaints of left groin pain and swelling in the groin. Acute abdomen findings were also present in the abdominal examination of the patient. The patient was operated on immediately and it was observed during the operation that the herniated Meckel’s diverticulum was perforated. Segmental small intestine resection was performed. The pathology results of the patient revealed a well-differentiated neuroendocrine tumor with mucosal and submucosal localization in Meckel’s diverticulum. We believe that if Meckel’s diverticulum is found in the hernia sac in incarcerated hernias, it must be completely resected as a neuroendocrine tumor may develop, even if only rarely.

22.Failed angioembolization of a ruptured liver hemangioma complicated by iatrogenic injury of subclavian vein during catheter insertion
Wu Seong Kang, Young Goun Jo, Yun Chul Park
PMID: 32589238  doi: 10.14744/tjtes.2019.04343  Pages 635 - 638
Biz kateter takılması sırasında subklavyen venin iyatrojenik yaralanması ile komplike rüptüre bir karaciğer hemanjiyomunun başarısız anjiyoembolizasyonu olgusunu sunuyoruz. Otuz yaşında bir kadın yatağından düştüğünde künt travmaya maruz kalmış. Önceden var olduğu görünen hepatik bir hemanjiyomun laserasyonu teşhis edildi. Ameliyat öncesi tanısal incelemeleri sırasında başka bir yaralanma tespit edilmedi. Subklavyen ven kateterizasyonu ve ardından rüptüre hemanjiyom nedeniyle oluşan kanamayı kontrol etmek için anjiyoembolizasyon yapıldı. Anjiyoembolizasyondan sonra hastanın sistolik kan basıncı ve hemoglobin düzeyi sırasıyla 70 mmHg ve 5.3 g/dL idi. Acil laparotomi yapıldı. Ameliyat sırasında, rüptüre hemanjiyomdan abondan kanama nedeniyle karın boşluğunda büyük miktarda kan gözlendi. Göğüs radyografisinde hemotoraks bulgusu nedeniyle uygulanan torakoskopi sağ toraks boşluğunda büyük miktarda kan olduğunu ve subklavyen venin kateter tarafından delinmiş olduğunu gösterdi. Hasar kontrol cerrahisinden sonra hasta güvenli bir şekilde iyileşti. Bu olguda, subklavyen ven kateteri ile ilişkili yaralanma ile komplike olan rüptüre karaciğer hemanjiyomu hasar kontrol cerrahisi ile güvenli bir şekilde tedavi edildi. Kateterle ilişkili yaralanma torakoskopi kullanılarak tanımlanabilir ve tedavi edilebilir.
In this study, we report a case of failed angioembolization of a ruptured liver hemangioma complicated by iatrogenic injury of the subclavian vein during catheter insertion. A 30-year-old woman experienced blunt trauma upon falling from her bed. Laceration of a seemingly preexisting hepatic hemangioma was diagnosed. No other injury was detected during a preoperative diagnostic workup. Subclavian vein catheterization was performed, followed by angioembolization to control bleeding due to the ruptured hemangioma. After angioembolization, the patient’s systolic blood pressure and hemoglobin levels were 70 mmHg and 5.3 g/dL, respectively. She underwent emergency laparotomy. During the surgery, a large volume of blood in the abdominal cavity due to profuse bleeding from the ruptured hemangioma was observed. Because of a hemothorax found on chest radiography, we performed thoracoscopy, which revealed a large volume of blood in the right thoracic cavity and perforation of the subclavian vein by the catheter. After the damage-control surgery, the patient recovered safely. In this case, ruptured liver hemangioma complicated by subclavian vein catheter-related injury was treated safely using damage-control surgery. The catheter-related injury could be identified and treated using thoracoscopy.

23.Fallopian tube herniation from trocar-site after laparoscopic appendectomy
Anıl Ergin, Yalın Işcan, Birol Ağca, Bora Karip, Kemal Memisoğlu
PMID: 32589254  doi: 10.14744/tjtes.2019.72461  Pages 639 - 641
Trokar yeri hernisi bir insizyonel herni tipi olup ameliyattan sonra farklı zaman dilimlerinde karşımıza çıkabilmektedir. Ortalama insidansı %1.85 olup ilk kez Maio ve ark. tarafından1991 yılında laparoskopik kolesistektomi sonrası ince bağırsak obstrüksiyonu ile birlikte trokar yeri herniasyonu gelişimini bildirilmiştir. Genellikle 10 mm’lik trokar girişlerinde görülebilen bu durum 5 mm’lik trokar girişlerinde ise nadiren görülmektedir. Bu yazıda, laparoskopik apendektomi sonrasında 5 mm’lik trokar yerinde gelişen, sağ fallop tüpü herniasyonu olgusu sunuldu. On dokuz yaşında kadın hasta, acil polikliniğimize sağ alt kadrandaki insizyon yerinde akıntı ve sağ alt kadran ağrısı şikayetiyle başvurdu. Öyküsünde iki gün önce kliniğimizde akut apandisit tanısı ile laparoskopik apendektomi uygulanmıştı. Ameliyat lojuna bir adet aspiratif dren konarak ameliyat sonlandırıldı. Ameliyat sonrası birinci gün dreni alınıp şifa ile taburcu edildi. Acil poliklinik muayenesinde sağ alt kadrandaki insizyonundan serozal akıntı ve milimetrik yağlı doku evantrasyonu izlenildi. Olguda akut karın bulguları saptanmadı. Akut faz reaktanları normal, yapılan bilgisayarlı tomografide plevik bölgeden sağ alt kadran kesi bölgesine uzanan hidropik tubuler bir yapı izlendi. Bunun üzerine erken dönem gelişen trokar herni ön tanısı ile ameliyata alındı. Laparoskopik eksplorasyonda sağ fallop tüpünün hidropik ve ödemli olduğu ve 5 mm’lik trokar yerine herniye olduğu görüldü. Fallop tüpü laparoskopik olarak redükte edilip batın içerisine alındı. Trokar yerindeki açıklık ise 2/0 prolen ile dikildi. Olgumuz ameliyat sonrası birinci gün şifa ile taburcu edildi. Trokar yeri hernileri laparoskopik cerrahi sonrasında nadir görülmekle birlikte ciddi komplikasyonlardan biridir. Laparoskopik ameliyatlardan sonra erken veya geç dönemlerde gelişebilecek olan bu durumda daha çok mekanik bağırsak tıkanmaları gözüksede diğer intraperitoneal organlarında herniye olabileceği akılda tutulmalıdır.
Trocar site hernias are a type of incisional hernias and may occur within a variable time shift after surgery. A mean incidence of 1.85% was reported, and the first trocar site hernia was narrated by Maio et al. in 1991 describing small bowel obstruction due to trocar site herniation after laparoscopic cholecystectomy. The 10-mm-trocar port is more frequently problematic, and a trocar site hernia in 5 mm port is very rare. This report unveils a 5mm trocar site herniation of right fallopian tube following laparoscopic appendectomy. In this case study, a 19-year-old female patient applied to the emergency department because of a discharge in the right lower quadrant was reported. She explained that she had undergone laparoscopic appendectomy two days before and discharged the next day uneventfully. The surgical report described a suction drain in the right lower quadrant where the patient was suffering from the discharge. The physical examination revealed no tenderness, but an abdominal CT disclosed an edematous tubular structure herniating from the 5 mm trocar site where the drain was put. She was re-operated laparoscopically due to early trocar site hernia, and the right fallopian tube was observed herniating through the defect. After the reduction into the abdomen, the fallopian tube was observed fine, and the defect was closed using 2/0 polypropylene suture. Trocar site hernias are rare but may cause serious complications after laparoscopic surgery. They may occur early after the surgery, but the time shift is variable. Although mechanical bowel obstructions are more frequent endpoint, it should be remembered that any organ within the abdominal cavity may herniate.

24."Step-by-step" principles of safe laparoscopic approach with technical details in "median arcuate ligament syndrome"
Selçuk Gülmez
PMID: 32589252  doi: 10.14744/tjtes.2019.61559  Pages 642 - 646
Median arkuat ligament sendromu (MALS), yemek yeme sonrası görülen ağrının ve kilo kaybının nadir bir nedenidir. Median arkuat ligament (MAL), diyafragmatik krusların orta kısmındaki fibröz bir banttır. Anormal olarak aşağı doğru yerleşmiş MAL veya çölyak arterin daha kraniyalden çıkması, çölyak gövdenin dıştan basısı ile sonuçlanır. MAL, trunkus çölyakusu özellikle ekspirium sırasında daha da daraltır. Çölyak arterin kronik olarak sıkışması damar içinden geçen kan akışını azaltır ve semptomlara neden olur. Semptomatik hastalar son yıllarda artan oranda daha çok laparoskopik olarak tedavi edilmektedirler. Laparoskopiden açık cerrahiye dönüşüm oranı az olmayıp %10.3’tür, bu da genellikle diseksiyon esnasında ortaya çıkan vasküler yaralanmanın bir sonucu olan kanama nedeniyledir. Aort, trunkus çölyakus ve dallarının birbirleriyle olan yakın komşuluğu nedeniyle mevcut cerrahi prosedürün güvenli bir şekilde devam ettirilmesi için bir manevra gereklidir. Bu manevra ile cerrahi tekniğin standardize edilmesi komplikasyon oranlarını azaltabilir. Bu konuda hala dünyada standartlaşmış ve yerleşik herhangi bir laparoskopik yöntem yoktur. Literatürde var olan tekniklerin birbirlerine üstünlüğünü gösteren herhangi bir randomize kontrollü çalışma yoktur. Bu olgu sunumunda, teknik detayları verilen manevra ile ameliyatın süresi kısalmakta, ayrıca çölyak gövdede mükemmel bir görüntü sağlanmaktadır. Yanısıra, çölyak arter üzerindeki hakimiyeti de kolaylaştırtığından ameliyatı daha da güvenli kılar.
The median arcuate ligament syndrome (MALS) is a rare cause of postprandial pain and weight loss. The median arcuate ligament (MAL) is a fibrous band of the diaphragmatic crura. Abnormally downward located MAL or high take off of the celiac artery result in external compression the celiac trunk. MAL narrows the truncus coeliacus even more clearly during the expiration. The chronic compression of the celiac artery reduces blood flow and causes symptoms. Symptomatic patients receive surgical treatment, in recent years, an increasing rate, especially laparoscopic. The rate of conversion to open surgery is 10.3% due to vascular injury in hemorrhage, which generally occurs during dissection. A maneuver is needed to continue with the surgical procedure safely here because of the close neighboring of the aorta, truncus coeliacus, and one of its branches. Technical standardization can reduce the complication rate. There is still no standardized and established laparoscopic method in the world. There are no randomized controlled studies in the literature, which show the superiority of these techniques over one another. The maneuver in this case report, through traction with a tape towards caudal, allows a brilliant view on the celiac axis with shortened operation time. It also makes the operation even safer because of its enabling mastery over the celiac artery and easy dissection.

25.Spontaneous direct inguinal hernia rupture and intestinal mesenteric separation: A case report
Özkan Görgülü, Mehmet Nuri Koşar
PMID: 32589235  doi: 10.14744/tjtes.2020.02435  Pages 647 - 649
Son birkaç yıldır sol kasık bölgesinde şişlik olduğunu bildiren 44 yaşında 50 kg ağırlığında kaşektik görünümlü kadın hasta aynı gün arka arkaya şiddetli öksürük sonrası sol kasığındaki direkt inguinal herni alanında eviserasyon ve mezenter ayrışması olan ince bağırsak evisserasyonu ile acil servise başvurdu. Hastaya evissere olan cilt insizyonundan segmenter ince bağırsak rezeksiyonu ve anastomoz yapıldı. Üç ay sonra fıtık alanı mesh takviye ile onarıldı. İnguinal hernilerde sadece inkarserasyon ve strangülasyon nedeni ile değil kaşeksi ve malnütrisyon durumlarında ani karın içi basınç artışlarında spontan rüptür ve evisserasyon olabileceği akılda tutulmalıdır. Her tür fıtık türünde elektif cerrahi ile tedavi sağlanmalıdır. Aksi halde geciktirilen herni hastalarında gelişebilecek olan komplikasyonların hayatı tehdit edebileceği unutulmamalıdır.
Spontaneous evisceration is a rare complication that becomes life-threatening in direct inguinal hernia. A female at the age of 44, weighing 50 kg looked cachectic and was suffering from swelling on the left groin for the last several years. The evisceration of the small intestine as separated from the mesenterium transpired in the subsequent stage of a spontaneous rupture in the left inguinal region after severe coughing. The region ruptured was sealed after small intestine resection carried out through the incision perforated; mesh herniorrhaphy was implemented at the end of the 3rd month. The spontaneous rupture may transpire depending on malnutrition and cachexia not only after the complications by hernia, such as incarceration, strangulation but also after factors increasing intra-abdominal pressure. Elective surgical treatment must be implemented in hernia regardless of its kind. Complications likely to transpire in cases where intervention is conducted too late may threaten the patient’s life.

LookUs & OnlineMakale