Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 25 (5)
Volume: 25  Issue: 5 - September 2019
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.An evaluation of the effect of ertapenem in rats with sepsis created by cecal ligation and puncture
Başak Göl Serin, Şükran Köse, Osman Yilmaz, Mehmet Yildirim, Ilkay Akbulut, Suheyla Serin Senger, Gülgün Akkoçlu, Gulden Diniz, Süha Serin
PMID: 31475323  doi: 10.5505/tjtes.2018.26050  Pages 427 - 432
AMAÇ: Karın içi yapışıklıklar halen önemli bir sorundur. Bakteriyel dekontaminasyon sağlanmasıyla karın içi yapışıklıkların azalacağı düşünülmektedir. Geçmişte çeşitli antibiyotikler septik karında adezyon formasyonunun önlenmesi için kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı çekal ligasyon ve puncture yöntemi ile sepsis modeli oluşturulan sıçanlarda ertapenem etkinliğinin gösterilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada ağırlıkları 200–250 gr arasında değişen, erkek cinsi, 28 adet Wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele dört gruba ayrıldı. Tüm gruplarda çekal ligasyon ve puncture yöntemiyle bakteriyel peritonit oluşturuldu. Grup 1 sham grubu olarak kabul edildi; grup 2’ye serum fizyolojik (SF), grup 3’e ertapenem tek doz, grup 4’e ertapenem her gün günde bir doz intraperitoneal yolla verildi. Cerrahiden yedi gün sonra karın içi yapışıklıklar değerlendirildi, histopatolojik inceleme yapıldı, elde edilen asitesten mikrobiyolojik inceleme yapıldı. Sıçanlardan alınan kan örneklerinden TNF-α bakıldı.
BULGULAR: Ertapenem uygulaması ile adezyon skoru anlamlı derecede azaldı (p<0.001) ve fibrozis skorları anlamlı derecede düşük olarak bulundu (p=0.005). Tüm gruplar arasında, antibiyotik uygulaması ile koloni sayısındaki azalma arasındaki ilişki anlamlı bulunmadı (p=0.109). Tek doz ertapenem verilen grup ile multipl (çok doz) ertapenem verilen grup arasında istatistiksel olarak fark saptanmadı (p=1).
TARTIŞMA: Bu veriler ışığında septik karında, ertapenemle peritoneal lavajın adezyonu önlemede etkin olduğu görülmektedir. Tek doz ile çok doz antibiyotik uygulaması sonunda adezyon skorlarında fark saptanmadığından operasyon sonrası tek doz uygulamanın yeterli olabileceği düşünülmektedir. Sonuçların bir klinik çalışmada değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir.
BACKGROUND: Intra-abdominal adhesions are still a major problem which is expected to be reduced by the provision of bacterial decontamination. Various antibiotics have been used to prevent the formation of adhesion in the septic abdomen. This study aims to investigate the efficacy of ertapenem in sepsis of rats induced by cecal ligation and puncture.
METHODS: Twenty-eight Wistar rats were divided into four groups randomly. In all groups, bacterial peritonitis was created by cecal ligation and puncture method. Group 1 was considered as sham group. Groups 2, 3 and 4 were given, respectively, saline, a single dose of ertapenem and a dose of ertapenem intraperitoneally every day. Intra-abdominal adhesions were assessed seven days after surgery by histopathological examination. Microbiological examination was performed through the ascites obtained. TNF-α was measured from blood taken from rats.
RESULTS: Adhesion score decreased significantly by the application of ertapenem (p<0.001) and fibrosis scores were found to be significantly lower (p=0.005). Among all groups, the relationship between the decrease in the number of colonies and antibiotics application was not statistically significant (p=0.109). No statistically significant difference was found between the group given a single dose of ertapenem and the group given multiple ertapenem (p=1).
CONCLUSION: Peritoneal lavage with ertapenem appears to be effective in preventing the adhesion in the septic abdomen. As no difference was detected at the end of a single dose and multiple-dose administration of antibiotics in the adhesion scores, a single dose after surgery seems to be enough. The findings suggest that the results should be evaluated in a clinical trial.

2.Caffeic acid phenethyl ester ameliorates pulmonary inflammation and apoptosis reducing Nf-κβ activation in blunt pulmonary contusion model
İhsan Karaboğa
PMID: 31475327  doi: 10.5505/tjtes.2018.51694  Pages 433 - 439
AMAÇ: Pulmoner kontüzyon (PC), akciğer hasarı ve enflamasyon ile karakterize, hayatı tehdit eden önemli bir klinik durumdur. Kafeik asit fenetil ester (CAPE), güçlü antioksidan ve anti-enflamatuvar etkileri olan biyolojik bir ajandır. Bu çalışmada, CAPE’nin deneysel PC modelinde doku hasarı, nükleer faktör kappa-beta (Nf-κβ) aktivitesi, indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS) sentezi ve pulmoner apoptozis üzerindeki etkileri araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 40 yetişkin Wistar albino sıçanı kullanıldı ve dört gruba ayrıldı: Kontrol, PC, PC + CAPE ve CAPE. CAPE, PC oluşumunu takiben yedi gün boyunca intraperitonal olarak uygulandı (dimetil sülfoksit içinde çözülmüş 10 umol/kg). Akciğer dokusunda ıslak/kuru ağırlık oranı belirlendi. Pulmoner doku hematoksilen-eosin ve masson trikrom histokimyasal boyaması ile ve taramalı elektron mikroskobu ile incelendi. Akciğerlerdeki Nf-κβ ve iNOS aktiviteleri indirekt immünhistokimyasal yöntemle belirlendi. Pulmoner apoptozis, TUNEL yöntemi ile tespit edildi.
BULGULAR: Pulmoner kontüzyon grubunda artmış lökosit infiltrasyon skoru, pulmoner ödem, alveoler hasar ve artmış Nf-κβ ve iNOS aktiviteleri tespit edildi. CAPE uygulaması Nf-κβ ve iNOS aktivitelerini ve pulmoner apoptozu azaltmaktadır.
TARTIŞMA: Çalışmanın sonuçları, CAPE’nin Nf-κβ ve iNOS enflamatuvar mediatörlerini baskılayarak doku hasarını engellediğini ettiğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, CAPE’nin akciğer dokusunda koruyucu olduğunu ve terapötik bir ajan olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
BACKGROUND: Pulmonary contusion (PC) is an important life-threatening clinical condition characterized by lung injury and inflammation. Caffeic acid phenethyl ester (CAPE) is a biological agent with potent antioxidant and anti-inflammatory effects. This study aimed to investigate the potential effects of CAPE on tissue damage, nuclear factor kappa-beta (Nf-κβ) activity, inducible nitric oxide synthase (iNOS) synthesis, and pulmonary apoptosis in an experimental PC model.
METHODS: Forty adult Wistar albino rats were used in this study and divided into four groups as follows: control, PC, PC + CAPE, and CAPE. CAPE was administered intraperitoneally for seven days following PC formation (10 µmol/kg, dissolved in dimethyl sulfoxide). Wet/dry weight ratio in lung tissue was determined. The pulmonary tissue was examined using hematoxylin–eosin and Masson’s trichrome histochemical staining and also by scanning electron microscopy. Nf-κβ and iNOS activities in the lungs were determined by the indirect immunohistochemical method. Pulmonary apoptosis was detected by the TUNEL method.
RESULTS: Increased leukocyte infiltration score, pulmonary edema, alveolar damage, and increased Nf-κβ and iNOS activities were determined in the PC group. CAPE administration inhibited Nf-κβ and iNOS activities and pulmonary apoptosis.
CONCLUSION: In this study, the findings showed that CAPE inhibited tissue damage by suppressing inflammatory mediators of Nf-κβ and iNOS activities. Also, CAPE was found to be protective in the lung tissue and could be used as a therapeutic agent.

CLINICAL ARTICLE
3.Same-admission laparoscopic cholecystectomy in acute cholecystitis: the importance of 72 hours and oxidative stress markers
Zinet Asuman Arslan Onuk, Umut Rıza Gündüz, Ümit Koç, Esra Kızılateş, İsmail Gömceli, S. Halide Akbaş, Nurullah Bülbüller
PMID: 31475320  doi: 10.14744/tjtes.2019.17807  Pages 440 - 446
AMAÇ: Bu ileriye yönelik randomize çalışmanın amacı; akut kolesistitli (AK) hastalarda, hemen yapılan laparoskopik kolesistektomi (LK) ameliyatı ile medikal tedavi altında geçiktirilerek yapılan LK ameliyatının sonuçlarını kıyaslamaktır. Ayrıca ameliyat öncesi serumda bakılan oksidatif stres belirteçleri ile komplikasyon oranları arasındaki ilgiyi ortaya koymaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya AK tanılı 64 hasta dahil edildi ve hastalar rastgele iki gruba ayırıldı. Grup 1’deki (n=32) hastalara hemen LK uygulanırken, grup 2’deki (n=32) hastalara medikal tedaviyi takiben geciktirilmiş LK uygulandı. Tüm hastalar ilk yatışlarında ameliyat edildi.
BULGULAR: Her iki grup arasında, komplikasyon, konversiyon oranları ve operasyon süreleri açısından istatistiksel anlamlı fark yoktur (p>0.05). Ameliyat sonrası hastanede yatış süresi grup 1’de istatistiksel olarak anlamlı oranda daha kısa olarak belirlendi (1.75 ve 2.93 gün; p=0.024). Sadece total antioksidan durumu (TAS) belirteci, grup 1’de anlamlı olarak yüksek çıkmış (p=0.017) fakat bu durum komplikasyon oranları ile korele bulunmamıştır.
TARTIŞMA: Akut kolesistitli hastalarda, semptomların başlangıcından itibaren 72 saatten fazla zaman geçmesine rağmen, ilk başvuruda kolesistektomi güvenli bulunmuştur. Operasyon öncesi serum oksidatif stres belirteçleri ile komplikasyon oranları arasında korelasyon kurulamamıştır.
BACKGROUND: This prospective randomized study aims to compare outcomes between immediate laparoscopic cholecystectomy (LC) and same admission delayed LC in patients with acute cholecystitis and also to investigate the relation between oxidative stress markers and complication rates in the patients with AC.
METHODS: This study included 64 patients with AC who were randomly divided into two groups. Patients in Group 1 (n=32) were immediately administered LC, while in Group 2 (n=32) patients underwent transient LC following medical treatment. All patients were operated on their first hospitalization.
RESULTS: No statistically significant differences were observed between the groups for the comparison of complications, conversion rates, or operation durations (p>0.05). The length of postoperative hospital stay was found to be significantly shorter in group 1 compared to group 2 (1.75 vs 2.93 days; p=0.024). Only the total antioxidant status result was significantly higher in group 1 (p=0.017), but the finding was not correlated with complications.
CONCLUSION: LC for AC was performed during the first admission was found to be safe, even beyond 72 hours following symptom onset. Pre-operative oxidative stress markers did not correlate with the complication rates.

4.Evaluation of the compliance between EEG monitoring (Bispectral IndexTM) and Ramsey Sedation Scale to measure the depth of sedation in the patients who underwent procedural sedation and analgesia in the emergency department
Sinem Avci, Başak Bayram, Gonca Inanç, Nurfer Zehra Gören, Adile Oniz, Murat Ozgoren, Nese Colak Oray
PMID: 31475325  doi: 10.5505/tjtes.2018.32627  Pages 447 - 452
AMAÇ: Çalışmamızda girişimsel sedasyon ve analjezi uygulanan hastalarda sedasyon derinliğini takip etmede EEG monitörizasyonu (Bispectral Index™, BIS) ile ‘Ramsey Sedasyon Skalası’nın (RSS) uyumluluğunu ve gelişebilecek komplikasyonları tanımada kullanılabilirliğini belirlemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda olguların belirli aralıklarla BIS ve RSS değerleri, gelişen komplikasyonlar ve yapılan müdahaleler değerlendirildi. BIS ve RSS değerlerinin uyumluluğu değerlendirildi. Komplikasyon görülen, görülmeyen olguların BIS değerleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Tüm zaman dilimlerindeki BIS ve RSS değerlerinin ortalamaları karşılaştırıldığında aralarında yüksek derecede korelasyon saptandı (r=-0.989, p<0.001). Komplikasyon görülen olgularda 15. dk’daki BIS değerleri arasında istatistiksel anlamlı bir fark vardı (p=0.018). Olgular BIS değeri <70 ve ≥70 olarak iki gruba ayrıldı. BIS <70 olan grupta daha fazla komplikasyon görüldü (p=0.037).
TARTIŞMA: Çalışmamızda RSS ve BIS monitörizasyonu aralarında yüksek derecede korelasyon saptandı. BIS monitörizasyonu, GSA takibinde rutin ve kişi bağımlı klinik skalalara alternatif, objektif bir monitörizasyon yöntemi olarak güvenle kullanılabilir ve komplikasyonları erken tanımada öncül bir gösterge olabilir.
BACKGROUND: This study aimed to investigate the compliance between electroencephalogram monitoring (Bispectral Index, BIS) and Ramsay Sedation Scale (RSS) to measure the depth of sedation in patients who underwent procedural sedation and analgesia (PSA) in an emergency department. This study also aimed to investigate the usefulness of this compliance for early diagnosis of complications.
METHODS: A total of 54 consecutive patients during PSA in the emergency department were included in this study. The BIS and RSS scores at regular intervals and also all complications and interventions of these patients were evaluated. The compliance between the BIS and the RSS score was evaluated. The BIS scores of cases with complication and without complication were compared.
RESULTS: The BIS and RSS scores exhibited a high correlation was detected between the average BIS and RSS scores at each time interval (r=-0.989, p<0.001). The BIS scores of the complicated and uncomplicated cases were different at 15 min after the procedure (p=0.019). The cases were divided into two groups according to the BIS scores <70 and ≥70; complication rates were higher in the BIS score <70 group during the procedure (p=0.037).
CONCLUSION: In our study, a high correlation was detected between BIS monitoring and RSS scores. BIS monitoring for PSA can be used as a full-time, objective, and an alternative technique for person-dependent clinical scales and also as an indicator for early diagnosis of complications.

5.The value of hematological parameters in acute pancreatitis
Akif Yarkaç, Ataman Kose, Seyran Bozkurt Babuş, Fehmi Ates, Gülhan Orekici Temel, Aydemir Ölmez
PMID: 31475331  doi: 10.5505/tjtes.2018.69857  Pages 453 - 460
AMAÇ: Akut pankreatit (AP), acil serviste sık görülen bir enflamatuvar hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, acil servise başvuru sırasında biliyer ve non-biliyer AP’li hafif ve şiddetli AP hastalarında C-reaktif protein (CRP) ve hematolojik parametrelerin rolünü değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kontrol grubu olarak 100 hasta ve acil serviste AP tanısı alan 168 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubunun ve AP hastaların demografik bilgileri (yaş, cinsiyet), amilaz, lipaz, CRP, hematolojik parametreler (beyaz kan hücresi sayımı [WBC], ortalama trombosit hacmi [MPV], kırmızı hücre dağılım genişliği [RDW], trombosit sayımı [PLT], nötrofil-lenfosit oranı [NLR]) kaydedildi ve karşılaştırıldı. Hastalar, AP etiyolojisine göre biliyer ve nonbiliyer grup olarak ayrıldı. Hastalığın şiddetine göre, hafif ve şiddetli AP olarak iki grup oluşturuldu, aynı parametreler değerlendirildi.
BULGULAR: Hasta ve kontrol grubu arasında WBC, CRP, NLR, MPV ve PLT değerleri arasında anlamlı fark bulundu (p<0.001). Ranson ve APECHE II skorlaması WBC, CRP ve NLR ile korele idi. Hafif ve şiddetli AP grupları arasında, hastanede yatış süresi, CRP, WBC ve NLR değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (CRP için p=0.003, diğerleri için p<0.001). Ciddi AP’de NLR’nin kestirim değeri 8.05, sensitivite %93.48, spesifite %86.89 ve AUC: 0.937 olarak bulundu (p<0.001).
TARTIŞMA: Beyaz kan hücresi sayımı, CRP ve NLR gibi parametrelerin acil serviste diğer diagnostik ve prognostik araçlarla birlikte kullanılması, başvuru ve prognoz sırasında klinisyenlere kolaylık sağlayabilir.
BACKGROUND: Acute pancreatitis (AP) is a common inflammatory disease in the emergency department (ED). This study aims to assess the role of CRP and hematologic parameters in mild/severe AP patients and biliary/nonbiliary AP at the time of admission to the ED.
METHODS: 168 patients who were diagnosed as AP in the ED, and as a control group, 100 patients were included in this study. At the time of application to the ED, the demographic information (age, sex) and the amylase, lipase, CRP, hematological parameters (WBC, MPV, RDW, PLT, NLR) of all patients and the control group were recorded and compared. According to the etiology of the patients, the patients were divided into biliary and nonbilary AP groups and according to the severity, they were divided into mild and severe AP groups, then, the same parameters were evaluated.
RESULTS: Significant differences were found out between WBC, CRP, NLR, MPV and PLT values between patient and the control group (p<0.001). The length of hospitalization and the parameters were not significant between the biliary and the nonbiliary group. Ranson and APACHE II scores were correlated with WBC, CRP and NLR. There was a statistically significant difference between the mild and severe AP groups in terms of duration of the hospital stay, CRP, WBC and NLR values (p=0.003 for CRP, p<0.001 for the others). In severe AP, the cut-off value of NLR was found to be 8.05, sensitivity %93.48, specificity %86.89 and AUC 0.937 (p<0.001).
CONCLUSION: The use of parameters, such as WBC, CRP, and NLR, in combination with other diagnostic and prognostic tools in emergency service can provide convenience to clinicians at the time of admission and prognosis.

6.The effects of early physiotherapy on biochemical parameters in major burn patients: A burn center’s experience
Murat Ali Çınar, Kezban Bayramlar, Ahmet Erkılıç, Ali Güneş, Yavuz Yakut
PMID: 31475319  doi: 10.5505/tjtes.2018.05950  Pages 461 - 466
AMAÇ: Bu çalışma, majör yanıklı hastalarda erken dönem fizyoterapinin biyokimyasal parametreler üzerine etkisini araştırmak amacıyla planlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya, yaşları 21–47 arasında değişen 10 kadın (%50), 10 erkek (%50) toplam 20 hasta alındı. Çalışmaya alınan hastalar, tedavi ve kontrol gurubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tedavi grubundaki hastalar, hastaneye yattıkları ilk günden itibaren rutin tedavilerine (tıbbi, cerrahi vs.) ek olarak haftada dört gün olmak üzere fizyoterapi programına alındı. Fizyoterapi programı; erken mobilizasyon ve ambulasyon eğitimi, pulmoner fizyoterapi, aktif ve pasif normal eklem hareketi egzersizleri gibi parametreleri içermekteydi. Tedavi günleri salı, çarşamba, perşembe ve cuma günü olarak belirlendi. Pazartesi ameliyat günü olduğundan hastalara tedavi yapılamadı. Kontrol grubu, çeşitli nedenlerden dolayı fizyoterapi alamayan hastalardan oluşturuldu. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların hastaneye yatışlarından itibaren altı hafta boyunca haftalık olarak değerlendirmeleri yapıldı. Değerlendirmede demografik bilgiler, yanık hasarının özellikleri, C-reaktif protein, fibronektin, transferrin ve prealbumin gibi parametrelere bakıldı.
BULGULAR: Çalışmadan elde edilen sonuçlara bakıldığında; tüm biyokimyasal parametrelerde tedavi grubu lehine anlamlı olduğu gözlendi (p<0.05). Prealbuminde tedavi grubunda ikinci haftadan itibaren anlamlı bir yükselme görüldü (p<0.05). Fibronektinde de tedavi grubunda dördüncü haftadan itibaren anlamlı bir artış gözlendi (p<0.05).
TARTIŞMA: Erken fizyoterapi yanık tedavisinin önemli bir parçasıdır. Majör yanık sonrası görülen hipermetabolik cevabın etikisinin azaltılmasında, erken dönem fizyoterapinin etkili olabileceği görüşündeyiz. Ancak çok merkezli ve daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: This study sets out to investigate the effects of early physiotherapy on biochemical parameters in major burn patients.
METHODS: Ten women (50%) and 10 men (50%) aged 21–47 years old were included in this study. Participants were divided into two groups: the first group was the treatment group and the second group was the control group. In the treatment group, patients were admitted to the physiotherapy programme from the first day they have been hospitalised, in addition to their routine treatment (e.g. medical, surgery), for four days per week. The physiotherapy programme consisted of parameters, such as early mobilisation and ambulatory training, chest physiotherapy, and both active and passive normal joint movement exercises. The days of treatment were determined as of Tuesday, Wednesday, Thursday and Friday. Patients could not be treated on a Monday because that was surgery day. The control group consisted of patients who could not receive physiotherapy due to various reasons. All patients included in this study were evaluated weekly for six weeks after admission to the hospital. Parameters, such as demographic information, characteristics of burn injury, C-reactive protein, fibronectin, transferrin and prealbumin, were evaluated.
RESULTS: When the results obtained in this study were considered, there was a significant difference in favour of the treatment group for all biochemical parameters (p<0.05). From the second week, a significant increase was observed in prealbumin values in the treatment group (p<0.05). A significant increase was observed in fibronectin after the fourth week (p<0.05).
CONCLUSION: We believe that early physiotherapy should be included in the treatment in major burns. Early physiotherapy may reduce the effects of hypermetabolic response after major burns. There is a need for multi-centered and broader studies.

7.The diagnostic value of serum urokinase-type plasminogen activator receptor in acute appendicitis
Ali Aygün, Mücahit Günaydin, Ömer Vefik Özozan, Murat Cihan, Murat Karakahya
PMID: 31475329  doi: 10.14744/tjtes.2019.55623  Pages 467 - 473
AMAÇ: Acil servise sağ alt kadran ağrısı ile başvuran erişkin hastalarda serum ürokinaz-tipi plazminojen aktivatör reseptörü (uPAR) düzeylerini ölçmek ve bu parametrenin akut apandisit (AA) tanısında bir biyokimyasal belirteç olup olamayacağını araştırmayı planladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Mayıs 2018–Aralık 2018 tarihleri arasında acil servise başvuran ve AA tanısı konularak ameliyat edilen 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Çalışmaya AA (Grup A) ile uyumlu cerrahi patoloji sonuçları olan 84 hasta, AA (Grup B) ile uyumlu olmayan cerrahi patoloji sonuçları olan 26 hasta ve 55 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hastalardan başvuru anında alınan venöz kan örneklerinden serum uPAR seviyeleri ölçüldü.
BULGULAR: Grup A’da ortalama uPAR düzeyleri 4.53±3.47 ng/mL, Grup B’de 1.13±1.63 ng/mL ve kontrol grubunda 0.80±1.21 ng/mL idi. Grup A hastaların serum uPAR düzeyinin Grup B ve kontrol grupların serum uPAR düzeyleri ile karşılaştırılmasında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA: uPAR, AA hastalarında kontrol grubu ve cerrahi olarak AA dışı patoloji saptanan hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Serum uPAR değerleri erişkin hastalarda AA tanısında yardımcı tetkik olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: To measure serum uPAR levels in patients operated with a preliminary diagnosis of acute appendicitis (AA) and to investigate whether these parameters can be used as a biochemical marker in the diagnosis of AA.
METHODS: Patients aged 18 or over, presenting to the emergency department between May and December 2018 and operated with a diagnosis of AA were enrolled. This study included 84 patients with surgical pathology results compatible with AA (Group A), 26 patients with surgical pathology results were not compatible with AA (Group B) and 55 healthy control groups. Serum uPAR levels were measured from venous blood samples taken at admission.
RESULTS: Mean uPAR levels were 4.53±3.47 ng/mL in the Group A, 1.13±1.63 ng/mL in the Group B and 0.80±1.21 ng/mL in the control group. Serum uPAR levels differed statistically significantly from Group A in Group B and the control group, (p<0.05).
CONCLUSION: uPAR was found to be significantly higher in the AA patients compared to the control group and patients with surgically determined non-AA pathologies. uPAR can be used as an aid in the diagnosis of acute appendicitis.

8.Motor cycle spoke wheel injuries in children: A preventable accident
Fatima Naumeri, Bilal Qayyum, Nadeem Ilahi Cheema, Muhammad Sohail, Muhammad Mustehsan Bashir
PMID: 31475318  doi: 10.14744/tjtes.2019.04052  Pages 474 - 478
AMAÇ: Motosiklet kullanımının neden olduğu ispitli tekerlek yaralanmasının görülme sıklığı artmaktadır. Bu yaralanmalar küçük yumuşak doku laserasyonundan yoğun ezilme yaralanmalarına kadar uzanır. Bu çalışmanın amacı ispitli tekerlek yaralanmalarının mekanizmasını, özelliklerini, insidansını ve tedavisini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çocuk cerrahisi acil servisinde Ocak 2014–Aralık 2017 tarihleri arasında başvuran, ispitli tekerlek yaralanmaları ile başvuran tüm çocukların verileri analiz edildi. Tedavi planıyla birlikte yaralanma insidansı, mekanizması ve özellikleri kaydedildi. Takipteki hastalar değerlendirilerek sonuç değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan toplam hasta sayısı 120, yaralanmanın insidansı ise %21.7 idi. Yaş ortalaması 8.03±2.28 yıl idi. Yüz bir adet yaralı erkek hasta mevcuttu. Hastalar ve yolcular motosiklete ata biner gibi oturuyorlardı. Hastaların çoğu ayakkabı giyiyordu ve esasen sağ ayağın arka kısmı yaralanmıştı. Elli beş (%45.8) hastada ikinci ve 55 (%45.8) hastada üçüncü derece yaralanma görüldü. Yirmi yedi hastada (%22.5) flep kullanılması gerekti. Tüm hastalar ayaktan takip edildi.
TARTIŞMA: Bu tuzaklanma yaralanmalarının insidansının arttığına dikkat çekmekle birlikte farklı tedavi teknikleri kullanarak hastalarımızda tatmin edici sonuçlar aldık. Bu kadar feci yaralanmaları önlemek için güvenlik protokollerinin uygulanmasını öneriyoruz.
BACKGROUND: The incidence of motorcycle-induced spoke wheel injury is on the rise in our set up. These injuries range from minor soft tissue laceration to extensive crush injuries. This study aimed to evaluate the mechanism, characteristics, incidence and management of wheel spoke injuries.
METHODS: Data of all children admitted to Pediatric Surgery Emergency from January 2014 to December 2017, presenting with wheel spoke injuries were analyzed. Incidence, mechanism and characteristics of injury, along with management plan, were noted. The outcomes were assessed by evaluating patients in follow up.
RESULTS: Total study patients were 120, with an incidence of 21.7%. Mean age was 8.03±2.28 years. There were 101male patients and nine female patients. All patients were passengers and were sitting astride. Most of the patients were wearing shoes, and hindfoot area of the right foot was mainly involved. Grade 2 injury was seen in 55 (45.8%) and Grade 3 in 55 (45.8%) patients. Flap was needed in 27(22.5%) patients. All patients were mobile at the time of the follow-up.
CONCLUSION: We noted the rising incidence of entrapment injuries; however, we had a satisfactory outcome in our patients using different management techniques. We recommend the implementation of safety protocols to avoid such catastrophic injuries.

9.Fournier’s gangrene: Review of 36 cases
Selahattin Çalışkan, Emrah Özsoy, Mustafa Sungur, Hasan Tahsin Gözdaş
PMID: 31475324  doi: 10.14744/tjtes.2019.30232  Pages 479 - 483
AMAÇ: Fournier gangreni (FG) günlük üroloji pratiğinde çok nadir görülen bir hastalıktır. Tıbbi gelişmelere rağmen, FG’de mortalite hala yüksektir. İlave girişimlerin ve mortalitenin düşürülmesi için erken tanı çok önemlidir. Bu çalışmada, on yıl süresince iki merkezde izlenen FG’li hastaların özelliklerini sunmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Fournier gangrenli hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük gözden geçirildi. Hastaların özellikleri, etken patojenler, laboratuvar bulguları ve tedavi yaklaşımları değerlendirildi.
BULGULAR: Ocak 2008–Şubat 2018 tarihleri arasında başvuran 35’i erkek ve biri kadın olmak üzere toplam 36 FG olgusu çalışmaya alındı. Hastaların yaş ortalaması 59.27±12.91 idi. Hastanede kalış süresi ortalama 19±10.44 gündü. En sık predispozan faktör 28 hastada bulunan diyabetes mellitus idi. İki hastada prostat kanseri ve bir hastada kronik lenfoblastik lösemi olmak üzere üç hastada malignite saptandı. İki hastada karaciğer sirozu ve bir hastada da Behçet hastalığı ve sedef hastalığı vardı. Dokuz hastanın yara kültüründen mikrobiyolojik etken izole edilmiştir. Acil cerrahi debridman sonrası nitrofurazone (Furacin) ile günlük pansuman yapıldı. Gerektiğinde ilave debridman gerçekleştirildi. On hastaya orşiektomi uygulandı, bunlardan ikisi iki taraflı orşiektomi idi. Bir hasta hastaneye başvurusunun yedinci gününde sepsis nedeniyle kaybedildi.
TARTIŞMA: Fournier gangreni yüksek mortalite oranı ile hayatı tehdit edici bir ürolojik acildir. Geniş spektrumlu antibiyotikler ve acil cerrahi müdahale mortaliteyi önlemektedir.
BACKGROUND: Fournier’s gangrene (FG) is a very rare disease in daily urological practice. Despite medical improvements, mortality in FG is still high. Early diagnosis is very important to reduce additional instrumentations and mortality. In this study, we aimed to present the characteristics of the patients with Fournier’s gangrene followed in two centers during ten years period.
METHODS: The medical records of patients with FG were reviewed retrospectively. The patient characteristics, causative pathogens, laboratory findings and treatment modalities were evaluated.
RESULTS: A total of 36 FG cases admitted between January 2008 and February 2018 were included in this study, consisting of 35 male patients, and one female patient with a mean age of 59.27±12.91 years. The mean duration of hospital stay was 19±10.44 days. The most common predisposing factor was diabetes mellitus, which was found in 28 patients. Malignancy was detected in three patients; prostate cancer in two patients and chronic lymphoblastic leukemia in one patient. Two patients had liver cirrhosis, and one patient had Behcet’s disease and psoriasis. The microbiological agent was isolated from a wound culture in nine patients. After urgent surgical debridement, daily dressing with nitrofurazone (Furacin) was done. Additional debridement was conducted when necessary. Orchiectomy was performed in 10 patients; two of them underwent bilateral orchiectomy. One patient died because of sepsis on the seventh day of hospital admission.
CONCLUSION: FG is a life-threatening urological emergency with a high mortality rate. Treatment with broad-spectrum antibiotics and urgent surgery is pivotal for the prevention of mortality.

10.The effects of steroids in traumatic thoracolumbar junction patients on neurological outcome
Kemal Ilik, Fatih Keskin, Mehmet Fatih Erdi, Bülent Kaya, Yaşar Karataş, Erdal Kalkan
PMID: 31475333  doi: 10.5505/tjtes.2018.86721  Pages 484 - 488
AMAÇ: Bu çalışmada metilprednizolonun torakolomber bileşke (T10-L1) kırıkları ile beraber spinal kord yaralanması olan hastalarda nörolojik sonuçlarına etkisi değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Eylül 2008–Ocak 2015 ayları arasında torakolomber bileşke kırığı nedeniyle ameliyat ettiğimiz 182 hastanın bilgileri geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Grup 1; erken cerrahi ile beraber metilprednizolon tedavisi uygulanan grup iken, Grup 2; metilprednizolon tedavisi verilmeyen sadece erken cerrahi uygulanan gruptu. Hastaların ilk başvuruda ve son muayene kayıtlarına göre motor indeks skorları Amerikan Spinal Yaralanma Birliği (ASIA) skalasına göre değerlendirildi. Sonuçlar istatistiki olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Grup 1’de ortalama takip süresi 14.4±1.4 iken Grup 2’de 13.6±1.7 idi. Hastaların başlangıçta ve son muayene kayıtlarında ASIA skorları benzerdi (p>0.05). Komplikasyon oranı ise Grup 1’de belirgin şekilde yüksekti (p<0.05).
TARTIŞMA: Bulgularımıza göre spinal kord yaralanması olan hastalarda steroidin nörolojik sonuçlar üzerine belirgin faydalı etkisi yoktur ve yan etkisiyle komplikasyon oranını arttırmaktadır.
BACKGROUND: In this study, we aim to evaluate the potential effects of methylprednisolone on the neurological outcome of spinal cord injury (SCI) patients with thoracolumbar junction (T10-L1) spine fractures.
METHODS: The data from 182 SCI patients who sustained a thoracolumbar junction spine fracture were operated by us between September 2008 to January 2015 were analysed retrospectively. The patients were divided into two groups: Group 1 underwent methylprednisolone treatment in conjunction with early surgical intervention, while group 2 underwent only early surgical intervention without methylprednisolone treatment. American Spinal Injury Association (ASIA) motor index scores of the patients were evaluated and compared with statistical methods at admission and at the first-year follow-up.
RESULTS: The main follow-up period was 14.4±1.4 months in group 1 and 13.6±1.7 months in group 2. Initial and last follow-up ASIA scores of the patients were similar between groups (p>0.05), but the complication rate was significantly high in group 1 (p<0.05).
CONCLUSION: The findings showed that steroids have no significant beneficial effects on the neurological outcome but have significant side effects and leads to increased complication rate in SCI patients.

11.Correlation of pelvic fractures and associated injuries: An analysis of 471 pelvic trauma patients
Mehmet Saydam, Mutlu Şahin, Kerim Bora Yilmaz, Selim Tamam, Gökhan Ünlü, Halis Atilla, Yenel gürkan bilgetekin, İdil Güneş Tatar, Pervin Demir, Melih Akıncı
PMID: 31475332  doi: 10.5505/tjtes.2018.72505  Pages 489 - 496
AMAÇ: Pelvik yaralanmaların büyük çoğunluğu yaşamı tehdit etmemesine rağmen, ilişkili yaralanmaların heterojen doğası sebebiyle, açıklığa kavuşmasına ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın amacı, kapalı pelvik travmalı hastalarda ilişkili pelvik ve ekstra pelvik organ yaralanmalarını araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışma, acil servise pelvik kırık tanısı ile başvuran 471 erişkin hasta ile yapıldı. Kırık tipi, eşlik eden viseral organ yaralanmaları, demografik veriler, operasyon şekli, mortalite oranları kaydedildi ve istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: AO sınıflamasına göre genel cerrahi kliniği veya diğer cerrahi klinikler tarafından yapılan operasyonların oranı istatistiksel olarak farklılık göstermemiştir (p=0.118). A0-A2, A3 ve B1 kırık tiplerinde, genel cerrahi kliniğinin operasyon oranı anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Bununla birlikte, ekstrapelvik cerrahi geçiren hastaların çoğu AO A2 ve A3 gibi hafif şiddetteki pelvik travmalı hastalardı. Toplamda 31 hasta hayatını kaybetti, bunların 17’si AO-A2 tipi kırığı olan hastalardı. Ortopedi dışı ameliyat olanlar ile normal abdominal ultrasonografi sonuçları arasında anlamlı bir fark olduğu saptandı (p<0.001). Yapılan tüm tip ameliyatlar ve normal abdominal bilgisayarlı tomografi sonuçları arasında (p=0.215) anlamlı bir fark yoktu.
TARTIŞMA: Pelvis kırığı olan hastaların yönetiminde, türüne ya da evresine bakılmaksızın, ilişkili yaralanmaların gözden kaçırılmamasına dikkat edilmelidir. Hastanın hemodinamik durumu stabilize edildikten sonra erken kan ve görüntüleme testleri yapılmalıdır.
BACKGROUND: In most respects, the vast majority of pelvic injuries is not of a life-threatening status, but co-presence of other injuries needs to be diagnosed. This study aims to evaluate associated pelvic and extra-pelvic visceral organ injuries of the patients with closed pelvic fractures.
METHODS: This retrospective study was conducted with 471 adult patients who had been admitted to our Emergency Service with the diagnosis of pelvic fractures. Type of fractures, accompanying visceral organ injuries, the demographic data, type of operation, mortality rates were recorded and analysed statistically.
RESULTS: The rate of operations carried out by the general surgery clinic or other surgical clinics in each type of fracture according to AO classification did not differ (p=0.118). In patients with A2, A3 and B1 types of fractures, the operation rate of general surgery clinic did not show a significant difference. However, most of the patients who had extrapelvic surgery were in the mild severity pelvic trauma, such as AO A2 and A3. A total of 31 patients were ex-patients, 17 of whom had AO-A2 type of fractures. The findings showed that there was a significant difference between abdominal ultrasonography outcome that was normal and non-orthopedic surgery types (p<0.001). There was no significant difference between the types of surgery performed and Abdominal CT outcome, which was normal (p=0.215).
CONCLUSION: In the management of patients with pelvic fractures irrespective of its type or grade, the findings suggests that greater attention should be paid to not to overlook the associated injuries. Early blood and imaging tests are encouraged after the patient’s hemodynamic status is stabilized.

12.A comparative study of pneumomediastinums based on clinical experience
Ersin Sapmaz, Hakan Işık, Deniz Doğan, Kuthan Kavaklı, Hasan Çaylak
PMID: 31475317  doi: 10.14744/tjtes.2019.03161  Pages 497 - 502
AMAÇ: Pnömomediastinum (PM) mediastende hava varlığını tanımlayan terimdir. Ayrıca mediastinal anfizem olarakta tanımlanmıştır. PM, spontan PM (SPM) ve sekonder PM (ScPM) olarak adlandırılan iki alt gruba ayrılır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Şubat 2010 ve Temmuz 2018 arasında tanı konulan PM’nin karşılaştırmalı geriye dönük bir çalışması sunuldu. Kırk hasta karşılaştırıldı. Hasta öyküsü, fiziksel özellikleri, semptomları, muayene bulguları, hastanede kalış süresi, tedavileri, klinik süreci, nüks ve komplikasyonları ile ilgili klinik veriler dikkatli bir şekilde araştırıldı. SPM, travmatik PM (TPM) ve iyatrojenik PM (IPM) olan hastalar karşılaştırıldı.
BULGULAR: SPM 14 hastada (%35) tespit edildi. ScPM grubunda; 16 hastada (%40) TPM, 10 hastada (%25) iyatrojenik PM tespit edildi. SPM grubunda en sık bildirilen semptomlar göğüs ağrısı, dispne, subkütanöz amfizem ve öksürük idi. Tanıyı doğrulamak ve olası bulguları değerlendirmek için tüm hastalara BT uygulandı. Tüm hastalara mediastiniti önlemek için profilaktik antibiyotik reçete edildi.
TARTIŞMA: Bu çalışmanın temel amacı, travma ve travma dışı hastalardaki PM’lerin klinik farklılıklarını ve yönetimini değerlendirmektir. Pnömomediastinumun klinik spektrumu, benign mediastinal anfizemden mediastinal yapıların perforasyonu nedeniyle ölümcül bir mediastinite kadar değişebilir. Birçok çalışmada sadece SPM pek çok açıdan değerlendirilmiştir, ancak travmatik ve travmatik olmayan PM’lerin değerlendirmesini ve yönetimini karşılaştıran daha az çalışma vardır. Sadece toraks bölgesine sınırlı travma geçiren ve görüntüleme çalışmalarında mediastinal organ hasarı olmadığı gösterilen TPM’li hastalar, mediastinal organ yaralanmasına sahip olmayan SPM hastalar gibi takip ve tedavi edilebilir.
BACKGROUND: Pneumomediastinum (PM) is the term which defines the presence of air in the mediastinum. PM has also been described as mediastinal emphysema. PM is divided into two subgroups called as Spontaneous PM (SPM) and Secondary PM (ScPM).
METHODS: A retrospective comparative study of the PM diagnosed between February 2010 and July 2018 is presented. Forty patients were compared. Clinical data on patient history, physical characteristics, symptoms, findings of examinations, length of the hospital stay, treatments, clinical time course, recurrence and complications were investigated carefully. Patients with SPM, Traumatic PM (TPM) and Iatrogenic PM (IPM) were compared.
RESULTS: SPM was identified in 14 patients (35%). In ScPM group, TPM was identified in 16 patients (40%), and IPM was identified in 10 patients (25%). On the SPM group, the most frequently reported symptoms were chest pain, dyspnea, subcutaneous emphysema and cough. CT was performed to all patients to confirm the diagnosis and to assess the possible findings. All patients prescribed prophylactic antibiotics to prevent mediastinitis.
CONCLUSION: The present study aimed to evaluate the clinical differences and managements of PMs in trauma and non-trauma patients. The clinical spectrum of pneumomediastinum may vary from benign mediastinal emphysema to a fatal mediastinitis due to perforation of mediastinal structures. In most series, only the SPM was evaluated in many aspects, but there are fewer studies comparing the evaluation and management of traumatic and non-traumatic PMs. The patients with TPM who have limited trauma to the thorax and who do not have mediastinal organ injury in their imaging studies can be followed up and treated like SPM patients who do not have mediastinal organ injury, and both have good clinical course.

13.Discussing treatment strategies for acute mechanical intestinal obstruction caused by phytobezoar: A single-center retrospective study
Ali Fuat Kaan Gök, Recep Erçin Sönmez, Tarık Recep Kantarcı, Adem Bayraktar, Selman Emiroğlu, Mehmet İlhan, Recep Güloğlu
PMID: 31475322  doi: 10.14744/tjtes.2019.24557  Pages 503 - 509
AMAÇ: Bu çalışmanın temel amacı, fitobezoarın neden olduğuı ileus ile ilgili klinik sonuçlara dayanan tedavi stratejilerini tartışmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Aralık 2012 ve Aralık 2018 yılları arasında fitobezoar tanısı alan toplam 25 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Farklı seviyelerde gastrointestinal (GI) tıkanıklığa yol açmış fitobezoarlara bağlı akut mekanik bağırsak obstrüksiyonu olan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların klinik verileri (klinik bulgular, laboratuvar sonuçları, radyolojik değerlendirmeler, tedavi yöntemleri) değerlendildi.
BULGULAR: Çalışmaya 25 hasta dahil edildi. Yirmi beş hastanın 13’ü kadındı (%52). Ortanca yaş 60 (31–84) yıldı ve toplam ortanca kalış süresi yedi (2–28) gündü. On üç hastada (%72) geçirilmiş abdominal cerrahi olduğu tespit edildi. İki hasta (%8) konservatif olarak takip edildi, 20 (%80) hastaya cerrahi müdahale gerekti. Bir hastaya (%4) önceki endoskopik girişim ile parçalanan bezoar parçaları yüzünden oluşan distal ileal obstrüksiyon nedeniyle cerrahi girişim uygulandı. Ameliyat sonrası dönemde hastaların üçünde cerrahi alan enfeksiyonu, yara ayrılması ve ameliyat sonrası ileus gibi komplikasyonlar geliştiği saptandı. Sadece milking yapılan grup ile gastrotomi/enterotomi grupları arasında hastanede yatış süresi ve ameliyat sonrası komplikasyonlar açısından fark olmadığı saptandı. Bir hasta ameliyat sonrası 13. günde çoklu organ yetersizliği nedeniyle öldü. Mortalite oranı %4 olarak saptandı.
TARTIŞMA: Fitobezoar kaynaklı akut mekanik bağırsak tıkanıklığı ile başvuran seçilmiş olgularda konservatif yaklaşım uygulanarak, önemli cerrahi müdahale gerekmeksizin uygun klinik iyileşme sağlanabilir. Ancak konservatif tedaviye yanıt alınamayan olgularda cerrahi tedavi mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Enterotomi yapılan bağırsak segmentinin dikkatlice seçilmesi güvenli cerrahi için önemlidir.
BACKGROUND: This study aims to discuss management strategies regarding phytobezoar induced ileus based upon clinical results.
METHODS: In the present study, between December 2012 and December 2018, a total of 25 patients who were diagnosed with phytobezoar were evaluated retrospectively. Patients who had acute mechanical intestinal obstruction due to phytobezoars at different segments of gastrointestinal (GI) tract were included in this study. The clinical data (such as clinical findings, laboratory results, radiological evaluations, treatment methods) of the patients were examined.
RESULTS: Twenty five patients were included in this study. Of the 25 patients, 13 were women (52%). The median age was 60 (31–84) years, and the overall median length of the stay was 7 (2–28) days. Previous abdominal surgery had been recorded for 13 patients (72%). Two patients (8%) were followed up conservatively, whereas 20 (80%) patients had needed surgical intervention. One (4%) patient underwent surgery for distal ileal obstruction due to the pieces of bezoar that crumbled with previous endoscopic intervention. Three of the patients had complications, such as surgical site infection, wound dehiscence and paralytic ileus in the postoperative period. There were no differences between milking and gastrotomy/enterotomy groups according to the length of stay and postoperative complications. One patient died on the 13th postoperative day due to multi-organ failure. The mortality rate was 4%.
CONCLUSION: Phytobezoars, which are common with many other different surgical entities, can be located at any segment of the gastrointestinal tract and may cause obstruction, strangulation and/or even perforation. Contrast-enhanced CT scan must be performed in case of suspicion and to rule out any other causes of acute mechanical intestinal obstruction. Conservative and endoscopic procedures may be useful for selected patients, but the surgical treatment may be needed for the vast majority of the patients with phytobezoar. The surgery is safe for phytobezoar if the enterotomy site is chosen wisely.

14.Carcinoid tumors of appendix presenting as acute appendicitis
Bora Barut, Fatih Gönültaş
PMID: 31475334  doi: 10.5505/tjtes.2018.99569  Pages 510 - 513
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde akut apandisit tanısıyla apendektomi yapılan ve histopatolojik inceleme sonucunda apendiks karsinoid tümörü tespit edilen hastalara ait verilerimizi sunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 1999–Eylül 2018 tarihleri arasında akut apandisit ön tanısı ile apendektomi yapılan hastalar içinden histopatolojik olarak apendiks karsinoid tümörü tespit edilen hastaların sonuçları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Bu tarihler arasında toplam 2778 hastaya akut apandisit tanısı ile apendektomi yapıldı. On iki (%0.43) hastada apendiks karsinoid tümörü tespit edildi. Dört (%33.3) hasta erkek, sekiz (%66.7) hasta ise kadındı. Medyan yaş 37.5 yıl (21–60) idi. Medyan tümör çapı 0.7 cm (0.1–2.5) idi. Hiçbir hastada perfore apandisit gözlenmedi. On bir (%91.7) hastaya sadece apendektomi yapılırken, bir (%8.3) hastaya sağ hemikolektomi yapıldı. Medyan takip süresi 41.5 ay (22–49) olup hiçbir hastada nüks izlenmedi.
TARTIŞMA: Apendiks karsinoid tümörleri oldukça nadir görülürler. Genellikle semptomsuz seyreder. Tanı çoğunlukla akut apandisit nedeniyle apendektomi yapıldıktan sonra histopatolojik incelenme sonucu, insidental olarak konulur. Apendiks karsinoid tümörlerinin tedavisi tümör boyutu, yerleşim yeri, lenfovasküler ve mezoapendiks invasyon varlığı, mitotik aktivasyon oranı ve Ki67 seviyesi ile doğrudan ilişkili olduğundan patoloji sonuçlarının takip edilmesi son derece önemlidir.
BACKGROUND: We aim to present the data of patients who underwent appendectomy due to acute appendicitis, and incidental carcinoid tumor was detected on pathology.
METHODS: Retrospective analysis of the patient charts between January 1999 and September 2018 were performed.
RESULTS: 2778 appendectomy was performed due to acute appendicitis. Appendiceal carcinoid tumor was detected in 12 (0.43%) patients. Eight patients were (66.7%) female. Median age 37.5 years (range: 21–60). The median tumor size was 0.7 cm (range: 0.1–2.5). No perforation was detected. Eleven patients underwent appendectomy, and one patient had right hemicolectomy. The median follow-up period was 41.5 months (range: 22–49). There were no recurrences.
CONCLUSION: Appendix carcinoid tumors are quite rare, usually asymptomatic and diagnosed incidentally on histopathological examination after appendectomy. The treatment of carcinoid tumors of the appendix is directly related to the tumor size, localization, presence of lymphovascular and mesoappendix invasion, mitotic activation rate and level of Ki67. Thus, it is important to follow the histopathological results after appendectomy. The prognosis of appendix carcinoid tumors is very good if the appendix is non-perforated.

15.Ipsilateral hip pain and femoral shaft fractures: is there any relationship?
Ramadan Ozmanevra, Nihat Demirhan Demirkiran, Onur Hapa, Ali Balci, Hasan Havitcioglu
PMID: 31475328  doi: 10.5505/tjtes.2018.52543  Pages 514 - 519
AMAÇ: Yüksek enerjili travmalar dünya çapında yaygın karşılaşılan olaylardır. Politravma olgularında gözden kaçan boyun kırıklarının oranı da yüksektir. Daha önce yapılan çalışmalar artiküler (eklem içi) kalça patolojilerinin, özellikle de boyun kırıklarının femoral şaft kırıkları ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın amacı travmatik femoral şaft kırığını takiben eklem içi kalça patolojisi olgularını tanımlamaktır. Bu çalışmanın araştırma sorusu “Femur şaft kırıklarından sonra femur boynu kırılmayan hastaların kalça eklemlerinde ne oluyor?” dur.
GEREÇ VE YÖNTEM: Femur şaft kırığı tanısı konan ve ameliyat edilen hastalar (intramedüller fiksasyon veya plak uygulaması) çalışmaya alındı. En az altı ay takip edilen ve desteksiz bağımsız yürüme yeteneğine sahip hastalar AO/OTA kırık sınıflamasına göre gruplandırıldı. Hastalara derin anterior kasık ağrısı soruldu ve belirtilen şikayetleri olan hastalar aranarak fizik muayene ve kalça görüntüleme (X-ray ve manyetik rezonans artrografi [MRA]) yapıldı.
BULGULAR: İki hastada labral yırtık tespit edildi. MRA ile femur boynu osseöz bump 16 kalçadan üçünde bulundu. Gluteal tendinosis veya gözyaşı ve herniasyon pit (çukurunun) varlığının değerlendirilmesi, 16 kalçadan üçünde tespit edilmiştir. Bir hastada osteofit varlığı belirlendi. MRA ile, 16 kalçadan üçünde birden fazla tipte intra-artiküler (eklem içi) patoloji tanımlandı. Femur boynu osseöz bumpı olan iki hastaya da herniasyon pit olarak ek kalça patolojisi tanısı konuldu.
TARTIŞMA: Femur şaft kırığı öyküsü olan hastalarda kasık önü ağrısı her zaman implantlarla ilişkili değildir. Ortopedik cerrahlar, şiddetli alt ekstremite travması sonrası kalıcı kalça ağrısı olan hastalarda eklem içi kalça patolojilerinden şüphelenmelidirler.
BACKGROUND: High-energy traumas are common occurrences worldwide. The rate of overlooked neck fractures in polytrauma cases is also high. Previous studies have shown that articular hip pathologies, particularly neck fractures, are associated with fractures of the femoral shaft. This study sets out to describe cases of intra-articular hip pathology following traumatic femoral shaft fracture. Thus, the present study aims to investigate the relationship between ipsilateral hip pain and femoral shaft fractures.
METHODS: Patients who were diagnosed with a fracture of the femur shaft and who were operated on (intramedullary fixation or plate) were included in this study. Patients with pathologic fractures, femoral neck fractures, femoral intertrochanteric fractures, or pelvic fractures were excluded. Patients with at least six months of follow-up and who were capable of independent walking without support were grouped according to AO/OTA fracture classification. Patients were questioned for deep anterior groin pain, and physical examination tests and hip imaging (X-ray and MR arthrography) were performed by calling patients with the indicated complaints.
RESULTS: The presence of labral tears were noted in two patients. The incidence of osseous bump of the femoral neck identified by MR arthrography (MRA) was found in three of 16 hips. Assessment of the presence of gluteal tendinosis or tear and herniation pit identified three of 16 hips. The presence of osteophytes was noted in one patient. MRA identified three of 16 hips with more than one type of intra-articular pathology. Two patients with an osseous bump of the femoral neck were also diagnosed with additional hip pathology as herniation pit.
CONCLUSION: Anterior groin pain in patients with a history of femoral shaft fracture is not always related to implants. Orthopedic surgeons should become suspicious in cases of intra-articular hip pathology in patients who have persistent hip pain after severe lower extremity trauma.

CASE SERIES
16.Our experience with dermal substitute Nevelia® in the treatment of severely burned patients
Hakan Yiğitbaş, Erkan Yavuz, Evrim Beken Özdemir, Onder Onen, Halime Hanim Pençe, Serhat Meriç, Atilla Çelik, Fatih Çelebi, Ahmet Cinar Yasti, Tansel Sapmaz, Aydın Zilan, Mustafa Turan
PMID: 31475321  doi: 10.14744/tjtes.2019.24358  Pages 520 - 526
AMAÇ: Bu araştırma, ağır yanık hastalarının tedavisinde deri eşdeğeri, Nevelia®’nın etkinliğini ve güvenliğini geriye dönük olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2017–Mayıs 2018 tarihleri arasında çalışmamıza 20 ağır yanıklı hasta alındı. Eskarektomiden sonra yara tedavi protokolü iki aşamalı bir prosedürle uygulandı. Deri eşdeğeri implantasyonunu kısmi kalınlıkta deri grefti takip etti. Ameliyat ihtiyacı, komplikasyonlar, hastanede kalış süresi ve genel sağkalım analiz edildi.
BULGULAR: Yaş ortalaması 40.1±4 (18–86), kadın/erkek: 5/15 idi. Ortalama yanma yüzey alanı %50.1±2 (dağılım, 25–96) idi. Yanık travmalarının ve yandaş hastalıklarının ciddiyeti nedeniyle iki hasta kaybedildi. Olgularda greft, Nevelia®’uygulamasından ortalama 21.2 gün sonra yapıldı. Nevelia® kaynaklı herhangi bir komplikasyon gelişmedi. Hastalar ortalama 55.2±4 günde taburcu edildi.
TARTIŞMA: Bu çalışma Nevelia®’nın düşük komplikasyon oranları ve kısa hastanede yatış süresi ile ağır yanık hastalarında güvenli ve etkili bir şekilde kullanılabileceğini göstermiştir.
BACKGROUND: This research aims to retrospectively evaluate the effectiveness and safety of dermal substitute (DS), Nevelia®, for the treatment of severely burned patients.
METHODS: Twenty severely burned patients were enrolled in this study between May 2017 and May 2018. After escharotomy of the wound, the treatment protocol was applied following a two-step procedure –DS implantation followed by split-thickness skin graft (STSG) application. Need for surgery, complications, hospitalisation duration and overall survival were analysed.
RESULTS: Mean age was 40.1±4 (18–86) years old; female/male: 5/15. Mean burn surface area was 50.1%±2 (25–96). Two patients died under hospital treatment due to the severity of their burn trauma and comorbidities. For the rest of the cases, STSG was performed after Nevelia® at mean 21.2 days. No complications due to Nevelia® were detected. The patients were discharged with a mean total recovery of 55.2±4 days.
CONCLUSION: This study showed that Nevelia® can be used safely and effectively in severely burned patients with low complication rates and short hospital stay.

CASE REPORTS
17.Unilateral ischaemic retinopathy and bilateral subdural haemorrhage in an infant with non-accidental injury: An ophthalmological approach
Chye Li Ee, Azlindarita Aisyah Mohd Abdullah, Amir Samsudin, Nurliza Khaliddin
PMID: 31475330  doi: 10.5505/tjtes.2018.57059  Pages 527 - 530
Kaza sonucu oluşmayan yaralanma (KSOY) dünya ölçeğinde sık görülmeyen bir sorun olup bebeklerde önemli morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Klinik öyküyle uyumlu olmayan retina veya subdural kanamaların veya ensefalopatinin varlığı yüksek olasılıkla KSOY’yi düşündürür. Bu çalışmada acil servise çok hızlı başlangıçlı yinelenen generalize tonik-klonik nöbetlerle gelen üç aylık bir bebeği raporluyoruz. Travma öyküsü veya dışardan görünür belirti yoktu. Kız bebekte iki taraflı subdural kanamalar ve atipik tek taraflı iskemik retinopati saptanmıştır. Retinal fotokoagülasyon uygulaması sonucu vitröz ve retina kanamalarının kaybolduğu görülmüştür. Ancak bu gözde görme pek geri dönmemiştir. Bulgular, intrakranyal kanama ve tek taraflı retina kanamaları olan bebeklerde yüksek olasılıkla KSOY’den kuşkulanılması gerektiğini göstermiştir.
Non-accidental injury (NAI) is not an uncommon problem worldwide, which leads to significant morbidity and mortality in infants. The presence of retinal or subdural haemorrhages, or encephalopathy with injuries inconsistent with the clinical history is highly suggestive of NAI. In this study, we report on a case of a a 3-month-old infant who presented to the casualty department with a very sudden onset of recurrent generalised tonic-clonic seizures. There was no history of trauma or visible external signs. She was found to have bilateral subdural haemorrhages and atypical unilateral ischaemic retinopathy. Retinal photocoagulation was performed with subsequent resolution of vitreous and retinal haemorrhages. However, visual recovery in that eye remained poor. The findings showed that a high index of suspicion of NAI is required in infants with intracranial haemorrhage and unilateral retinal haemorrhages.

18.Heterotopic mesenteric and omental ossification incidentally found in a patient with multiple abdominal surgical operations because of gunshot injury
Süleyman Utku Çelik, Rahman Şenocak, Oğuz Hançerlioğullari
PMID: 31475326  doi: 10.5505/tjtes.2018.44014  Pages 531 - 534
Heterotopik mezenterik ve/veya omental ossifikasyon, karın boşluğunda görülen kemik benzeri bir lezyondur. Bu nadir rastlanan klinik tablonun etiyolojisi belirsizdir, ancak bu hastaların çoğunda künt veya penetran abdominal travma veya cerrahi komplikasyonlar nedeniyle çoklu cerrahi girişim öyküsü vardır. İntraabdominal heterotopik ossifikasyon semptomsuz olabileceği gibi bağırsak tıkanıklığı semptomlarına veya bağırsak perforasyonu gibi ciddi bir komplikasyona neden olabilir. Kemikleşme benzeri oluşumlar, nadir görülmesi nedeniyle, bazen gözden kaçabilmekte ya da yanlış teşhis edilerek intraabdominal malignite veya opak kaçağı ile karıştırılabilmektedir. Bu sebeple cerrahlar, bu olağandışı tabloyu özellikle daha önceden geçirilmiş bir abdominal cerrahi öyküsü olan hastalarda akıllarında bulundurmalıdır. Bu yazıda, ateşli silah yaralanması nedeniyle çok sayıda abdominal cerrahi işlem geçiren 41 yaşında bir erkek hastada rastlantısal olarak karşılaşılan heterotopik mezenterik ve omental ossifikasyon olgusunu sunuyoruz.
Heterotopic mesenteric and/or omental ossification is an uncommon bone-like lesion located inside the abdominal cavity. Its etiology is unclear, but most of the patients with this rare disease had a history of a blunt or penetrating abdominal trauma or multiple surgical operations owing to surgical complications. Heterotopic mesenteric and/or omental ossification may be asymptomatic or may present with symptoms of bowel obstruction or cause a severe complication, such as bowel perforation. Due to its rarity, intra-abdominal ossification may sometimes be overlooked or misdiagnosed. However, the surgeon should be aware of this unusual condition, particularly in patients with a previous surgical history. In this study, we present a case of heterotopic mesenteric and omental ossification incidentally found in a 41-year-old man with multiple abdominal surgical operations because of a gunshot injury.

LookUs & OnlineMakale