Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 25 (2)
Volume: 25  Issue: 2 - March 2019
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Effects of Hyalobarrier gel and Seprafilm in preventing peritendinous adhesions following crush-type injury in a rat model
Emel Yurdakul Sıkar, Hasan Ediz Sıkar, Hüsamettin Top, Ahmet Cemal Aygıt
PMID: 30892673  doi: 10.5505/tjtes.2018.54007  Pages 93 - 98
AMAÇ: Çalışmamızda Hyalobarrier Gel ve Seprafilm’in ezilme tipi yaralanma sonrasında tendon yapışıklıklarının önlenmesi üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi beş adet 230–270 gram aralığında ve yedi–dokuz aylık dişi sıçanlar beş grup olarak randomize edildi. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Hyalobarrier Gel grubu, Grup 3: Seprafilm grubu, Grup 4: Tendon onarımı ve Hyalobarrier Gel grubu, Grup 5: Tendon onarımı ve Seprafilm grubu olarak adlandırıldı. Her deney hayvanının iki gastroknemius kası tendonu olmak üzere toplamda 50 tendon kullanıldı. Deney hayvanları yüksek doz anestezi uygulamasıyla operasyon sonrası 40. günde sakrifiye edildiler. Yapışıklıkların makroskopik değerlendirilmesi iki kör araştırmacı tarafından Tang’ın yapışıklık dereceleme sistemiyle sınıflandırıldı. Histopatolojik değerlendirme için fibroblast sayıları, kollajen yoğunluğu ve yapısı değerlendirmeye alındı.
BULGULAR: Grup 2’de ciddi yapışıklık saptanmadı; Grup 3, 4 ve 5’te orta ve ciddi yapışıklık saptanmadı. Grup 2 ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı (p=0.737). Grup 3, 4 ve 5; Grup 1 ve 2’den daha az yapışıklığa sahipti (p<0.05). Grup 4 ve 5 sırasıyla Grup 2 ve 3’ten daha az yapışıklığa sahipti (p<0.05). Grup 3 ve 4 arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı (p=0.342). Histopatolojik bulgular da makroskopik bulgulara paraleldi.
TARTIŞMA: Seprafilm, ezilme tipi yaralanmayı takiben tendon yapışıklıklarını önlemede, tendon tamiri yapılan ve yapılmayan her iki grupta etkili bulundu. Buna karşılık Hyalobarrier Gel’in sadece tendon tamiri yapılan grupta yapışıklığı önlemede etkili olduğu saptandı.
BACKGROUND: In the present study, the aim was to evaluate the effects of Hyalobarrier gel (Anika Therapeutics S.r.l., Abano Terme, Italy) and Seprafilm adhesion barrier (Genzyme Corporation, Cambridge, MA, USA) in the prevention of peritendinous adhesions following a crush-type injury.
METHODS: Twenty five female Wistar Albino rats, weighing 230 to 270 g and 7 to 9 months of age were randomized into 5 groups. Group 1 was the control group, Group 2 comprised the Hyalobarrier gel group, Group 3 was made up of the Seprafilm-treated subjects, Group 4 was the tendon repair and Hyalobarrier gel group, and Group 5 was the tendon repair and Seprafilm group. Two gastrocnemius muscle tendons of each animal, a total of 50 tendons, were used. The animals were sacrificed with the administration of a high dose of anesthetic on postoperative day 40. Macroscopic evaluation of adhesions was classified by 2 blinded researchers according to Tang’s adhesion grading system. The number of fibroblasts and the density and formation of collagen fibers were noted for histopathological examination.
RESULTS: None of the subjects in Group 2 was determined to have a severe adhesion, and moderate or severe adhesions were detected in Groups 3, 4, and 5. There was no statistically significant difference between Group 2 and the control group (p=0.737). Groups 3, 4, and 5 demonstrated fewer adhesions than Groups 1 and 2 (p<0.05). Groups 4 and 5 had fewer adhesions than Groups 2 and 3 (p<0.05). There was no statistically significant difference between Groups 4 and 3 (p=0.342). The histopathological findings were consistent with the macroscopic findings.
CONCLUSION: Seprafilm was found to be effective in the prevention of peritendinous adhesions following a crush-type injury with or without repair of the tendon fibers. In contrast, Hyalobarrier gel was found to be effective only following repair of the tendon fibers.

2.The therapeutic effects of thalidomide and etanercept on septic rats exposed to lipopolysaccharide
Nevin İlhan, Solmaz Susam, Hüseyin Fatih Gül, Necip İlhan
PMID: 30892678  doi: 10.5505/tjtes.2018.68473  Pages 99 - 104
AMAÇ: Bu çalışmada lipopolisakkaritle (LPS) indüklenmiş sıçan sepsis modelinde talidomid ve etanersept’in terapötik etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz adet erkek Wistar Albino sıçan; Kontrol, LPS, LPS+Talidomid, LPS+Etanersept ve LPS+Talidomid+Etanersept olmak üzere beş gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 1 mL %0.9’luk salin solüsyonu intraperitoneal (i.p.) olarak verildi. Endotoksik tedavi için sıçanlara LPS (Escherichia coli 0111: B4 (5 mg/kg), tek doz) i.p. olarak enjekte edildi. Terapötik grupları oluşturmak için talidomid (0.5 mg/kg) ve etanersept (1 mg/kg) i.p. olarak uygulandı. Hepatik doku tümör nekroz faktör-α (TNF-α), interlökin-6 (IL-6), hücreler arası adezyon molekülü-1 (ICAM-1) ve platelet-türevli büyüme faktörü (PDGF) düzeyleri ELISA yöntemiyle, malondialdehid (MDA) düzeyi ile toplam oksidan kapasitesi (TOS) uygun yöntemler kullanılarak ölçüldü.
BULGULAR: In vivo sonuçlar, kontrol ile karşılaştırıldığında LPS uygulanmış hayvanlarda karaciğer TNF-α, IL-6, ICAM-1, PDGF, MDA ve TOS düzeylerinin arttığını gösterdi. Karaciğer dokularının analiziyle, biyokimyasal değişiklikler desteklendi ve talidomid ve etanersept’in terapötik rolünü kanıtladı. Septik hayvanların bu tedavi ajanlarıyla tedavi edilmesiyle seçilen proenflamatuvar sitokinler, anjiyogenik faktörler ve reaktif oksijen parametrelerinde kayda değer bir düşüş gözlendi.
TARTIŞMA: Seçilen terapötik ajanların tedavisini takiben sitokin dengesinin ve oksidan durumunun normale döndürülmesi, talidomid ve etanersept’in sepsisin yıkıcı etkilerinden kaçınmaya yardımcı olabileceğini düşündürmektedir.
BACKGROUND: The aim of this study was to evaluate the therapeutic effects of thalidomide and etanercept on lipopolysaccharide (LPS)-induced sepsis in a rat model.
METHODS: Thirty male Wistar Albino rats were divided into 5 groups: Control, LPS, LPS+Thalidomide, LPS+Etanercept, and LPS+Thalidomide+Etanercept. The control group was given a 1 mL intraperitoneal (i.p.) injection of 0.9% saline solution. For endotoxic treatment, the rats were injected with a single i.p. dose of LPS (Escherichia coli 0111: B4 (5 mg/kg). Thalidomide (0.5 mg/kg) and etanercept (1 mg/kg) were administered i.p. to the therapeutic groups. Hepatic tissue tumor necrosis factor-α (TNF-α), interleukin-6 (IL-6), intercellular adhesion molecule-1 (ICAM-1) and platelet-derived growth factor (PDGF) levels were determined by enzyme-linked immunosorbent assay and malondialdehyde (MDA) levels and total oxidant status (TOS) were measured using appropriate methods.
RESULTS: In vivo results exhibited elevated liver tissue TNF-α, IL-6, ICAM-1, PDGF, MDA, and TOS levels in the LPS-treated animals compared with the controls. The analysis of liver tissue supported the findings of biochemical alterations and indicated a therapeutic role for thalidomide and etanercept. Treatment of septic animals with these agents resulted in a remarkable decrease in the selected proinflammatory cytokines, angiogenic factors, and reactive oxygen parameters.
CONCLUSION: Restoration of cytokine balance and oxidant status to normal levels following treatment with selected therapeutic agents suggests that thalidomide and etanercept can help to avoid the potentially devastating effects of sepsis.

CLINICAL ARTICLE
3.Morphometric analysis of significant vascular structures in posterior disc surgery with computed tomography angiography
Emre Muhittin Altunrende, Elif Evrim Ekin
PMID: 30892671  doi: 10.5505/tjtes.2018.49274  Pages 105 - 110
AMAÇ: Lomber disk cerrahisi başta olmak üzere spinal bölgeye yönelik tüm prosedürlerde damar yaralanmaları nadir görülmekle birlikte hayati öneme sahiptir. Biz çalışmamızda abdominal aortaya yönelik bilgisayarlı tomografi anjiyo (BTA) çekilen hastalarda iliak arter ve venin seyrini, intervertebral disk mesafeleri ile olan ilişkilerini morfometrik olarak araştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma geriye dönük olarak yapıldı. Herhangi bir nedenle BTA çekilen 100 hasta çalışmaya alındı. Hastaların BTA incelemelerinde aort bifurkasyonu (AB), sağ ve sol kommon iliak arter (R/LCIA) ve ven (R/LCIV), kommon iliak arter bifurkasyonunun (CIAB) lokalizasyonu araştırıldı. Bu vasküler yapıların spinal vertebra body (VB) ve interverteral disk seviyesinde (IDL) lokalizasyonu, anterior longitudinal ligaman (ALL) ile aralarında yağ plan olup olmadığı araştırıldı.
BULGULAR: L4-5 IDL’de RCIA %51 saat 12 hizasında ve %67 oranında ALL ile arasında RCIV bulunmaktaydı. LCIA %72 saat 1 hizasında ve %47 ALL’ye yapışık, %11 arada yağ planı mevcut iken %14 arada LCIV bulunmaktaydı. RCIV %92 saat 11 hizasında yerleşmekte, %97 ALL ile arasında yağ plan bulunmamaktaydı. LCIV %80 saat 11-12 hizasında, %18 transvers olarak saat 12-1-2 boyunca yerleşmekte ve hastaların tümünde ALL ile arasında yağ plan bulunmamakta, ALL’ye yakın yerleşimliydi. LCIA L4-5 IDL ALL’ye RCIA göre daha uzaktır (p<0.001). L5-S1 IDL’de RCIA %63 saat 10 hizasında ve %63 oranında ALL ile arasında yağ plan bulunmamaktaydı. LCIA, %72 saat 2 hizasında, %92 ALL ile arasında LCIV bulunmaktaydı. RCIV %95 saat 9-10 hizasına yerleşmekte, %60 ALL ile arasında yağ plan bulunmaktaydı. LCIV, %96 saat 1–2 hizasında yerleşmekte, %92 ALL arasında yağ plan bulunmamakta, ALL’ye yakın yerleşimliydi. RCIA L5-S1 IDS ALL’ye LCIA göre daha uzaktır (p<0.001). CIV’ler L4-5 IDS ALL uzaklıkları açısından fark yoktur (p=0.08). L5-S1 IDL RCIV ALL’ye LCIV’ye göre daha uzaktır (p<0.001).
TARTIŞMA: L4-5 IDL RCIA orta hatta ve sağa 30°’lik açı içerisinde yerleşmekte, ALL ile aralarında LCIV bulunmakta, bu seviyede olan bir damar yaralanması vene veya arter-ven kompleksine bağlı olma olasılığı yüksektir. L5-S1 IDL ise LCIA sola 60° hizasında, LCIV ile birlikte ALL’ye çok yakın konumlanmıştır. CIA’lar ALL ile aralarında yağ plan bulunması ve ALL’ye uzaklığı karşılaştırıldığında L4-L5 IDL’de RCIA (p<0.001), L5-S1 IDL’de LCIA (p<0.001) ALL’ye uzak yerleşimliydi ve daha korunaklı bir pozisyonda olduğu söylenebilir. LCIV’nin L4-5 ID seviyesi boyunca ALL’ye yapışık ve transvers ilerleyebileceği akılda tutulmalıdır.
BACKGROUND: Vascular injuries, which are rarely seen in all spinal area procedures, especially lumbar disc surgery, are vitally important. The relationship between the course of the iliac artery and vein and intervertebral disc distance was studied morphometrically in patients who had undergone computed tomography angiography for abdominal aorta.
METHODS: This study was carried out retrospectively. A total of 100 patients who had undergone computed tomography angiography participated in the study. The aorta bifurcation, right and left common iliac artery (R/LCIA) and vein (R/LCIV), and the location of the common iliac artery bifurcation were investigated. The location of these vascular structures at the level of the spinal vertebral body and at the intervertebral disc level, determination of a fat plane between them, and the anterior longitudinal ligament (ALL) were analyzed.
RESULTS: At the L4-5 intertransversarius dorsalis (IDL), the RCIV was determined to be at the 12 o’clock position RCIA in 51% of cases and between the ratio of 67% ALL. The LCIA was at the 1 o’clock position in 72% and adjacent to the ALL in 47%. The RCIV was located in the 11 o’clock position and there was no fat plane between the RCIV and the ALL in 92%. In 80%, the LCIV was located at the 11-12 o’clock position and in 18% transversely along the 12-1-2 o’clock region. There was no fat plane between the LCIV and the ALL in any patient. At the L5-S1 IDL, the RCIA was observed at the 10 o’clock position in 63%, and there was no fat plane between the RCIA and the ALL. The LCIA was at the 2 o’clock position in 72% and the LCIV was between the ALL and the LCIA in 92%. The RCIV was located at the 9-10 o’clock position in 95% and no fat plane was found between the ALL and the RCIV in 60%. The LCIV was located at the 1-2 o’clock position in 96% and there was no fat plane between the LCIV and the ALL in 92%; it was located close to the ALL.
CONCLUSION: The L4-5 IDL RCIA was located at the midline and at a 30° angle position. The LCIV was located between them. The L5-S1 IDL located at LCIA left at 60° position was quite close to ALL with LCIV. When the distance from the ALL was compared and the frequency of fat planes between the ALL and the CIAs are considered, it can be noted that the RCIA in the L4-L5 IDL (p<0.001) and the LCIA in the L5-S1 IDL (p<0.001) were located remotely and in a more protected position. It should be kept in mind that the LCIV can progress along the L4-5 ID level, adjacent to the ALL, as well as transversely.

4.The effects of ketamine and lidocaine on free radical production after tourniquet-induced ischemia-reperfusion injury in adults
Kevser Peker, Selmin Ökesli, Aysel Kıyıcı, Cemile Deyişli
PMID: 30892676  doi: 10.5505/tjtes.2018.63439  Pages 111 - 117
AMAÇ: Amacımız, elektif alt ekstremite cerrahisi uygulanan hastalarda iki antioksidan ajan, ketamin ve lidokainin küçük doz infüzyonunun iskemi-reperfüzyon hasarı (IRI) üzerine olan etkisini karşılaştırmaktır. Bu amaçla iskemi modifiye albümin (IMA), laktat ve kan gazı seviyeleri ölçüldü.
GEREÇ VE YÖNTEM: Alt ekstremite cerrahisi uygulanan 100 hasta randomize olarak üç gruba ayrıldı. Spinal anesteziden sonra ketamin grubunda (Grup K, n=33), ketamin infüzyonu, lidokain grubunda (Grup L, n=33), lidokain infüzyonu, kontrol grubunda (Grup C) %0.9 NaCl infüzyonu uygulandı. IMA analizi için kan örnekleri anestezik uygulamadan önce (bazal değer), 30 dakika turnike enflasyonunda (iskemi) ve turnike deflasyonundan 15 dakika sonra (reperfüzyon) elde edildi. Arteriyel kan gazı ölçümleri anestezi uygulaması öncesi ve turnike deflasyonundan 15 dakika sonra belirlendi.
BULGULAR: Reperfüzyonda laktat ve IMA düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hem ketamin grubunda hem de lidokain grubunda anlamlı olarak düşüktü.
TARTIŞMA: Hem ketamin hem de lidokain infüzyonunun uygulanması, iskelet kası IRI ile ilişkili yüksek laktat ve yüksek IMA düzeylerini anlamlı olarak azaltmıştır. Bu sonuçlar, iskelet kası ile ilişkili IRI’da, ketamin veya lidokain infüzyonlarının klinik uygulanabilme olasılığını düşündürmektedir.
BACKGROUND: The primary aim of this study was to compare the effects of a small-dose infusion of 2 antioxidant agents, ketamine and lidocaine, on ischemia-reperfusion injury (IRI) in patients undergoing elective lower limb surgery. Ischemia-modified albumin (IMA), lactate, and blood gas levels were all measured and assessed.
METHODS: A total of 100 patients who underwent lower extremity surgery were randomized into 3 groups. After spinal anesthesia, the ketamine group (Group K, n=33) was given a ketamine infusion, a lidocaine infusion was administered to the lidocaine group (Group L, n=33), and in the control group (Group C), 0.9% a sodium chloride infusion was performed. Blood samples were obtained for IMA analysis before anesthetic administration (baseline), at 30 minutes of tourniquet inflation (ischemia), and 15 minutes after tourniquet deflation (reperfusion). Arterial blood gas measurements were determined before anesthetic administration and 15 minutes after tourniquet deflation.
RESULTS: The lactate and IMA levels at reperfusion were significantly lower in both the ketamine group and the lidocaine group when compared with the control group.
CONCLUSION: The administration of both ketamine and lidocaine infusions significantly decreased skeletal muscle IRI-related high lactate and IMA levels. These results suggest the possibility of the clinical application of ketamine or lidocaine infusions in cases of skeletal muscle-related IRI.

5.Neuroendocrine tumor of the appendix: Twelve years of results from a single institution
Seracettin Eğin, Gülçin Kamalı, Sedat Kamalı, Berk Gökçek, Metin Yeşiltaş, Semih Hot, Dursun Özgür Karakaş
PMID: 30892667  doi: 10.14744/tjtes.2019.38283  Pages 118 - 122
AMAÇ: Akut apandisit tanısıyla apendektomi yapılan hasta topluluğunda apendiks nöroendokrin tümörlerinin (NET) görülme sıklığını ve tümörün davranış şeklini araştırmayı amaçladık. İkincil amacımız apandisiyel NET’li hastalarda sağkalımı araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Şubat 2006–Haziran 2018 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi İstanbul Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’nde akut apendisit tanısıyla 6518 apendektomi uygulandı. Bu ardışık 6518 apendektomi hastasının tıbbi kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Histopatolojik analizlerden sonra toplam 22 hasta apendiks NET olarak tanımlandı. Bu hastalar çalışmaya dahil edildi. Cinsiyet, yaş, ameliyat sırasında cerrahi bulgular, ameliyat sonrası takip süresi ve sağkalım süresi, tümör lokalizasyonu, tümör çapları, tümör derecesi, invazyon, cerrahi sınır ve tümör evresi gibi geriye dönük bir veri tabanı elde edildi.
BULGULAR: Apendiks NET’lerinin görülme sıklığı %0.33 idi. On bir hastaya Avrupa Nöroendokrin Tümör Derneği Kılavuzu’na göre primer patolojik evre pT1aN0M0 tanısı konuldu. Ayrıca bir hastaya primer patolojik evre pT1bN0M0 ve on hastaya primer patolojik evre pT2N0M0 tanısı konuldu. Ortalama tümör çapı 7.6 mm idi. Tümör çapı 20 mm’den daha büyük olan herhangi bir hasta yoktu.
TARTIŞMA: Çalışmadaki apendiks NET görülme sıklığı literatür ile uyumludur. Çalışmanın sonuçları akut apandisit hastalarında rastlantısal olarak ortaya çıkan NET’ler için daha ileri cerrahi işlemlerin gereksiz olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak, çalışma hastalıksız sağkalımın (%100), ortalama 59.2 aylık takipte iyi olduğunu göstermektedir.
BACKGROUND: The aim of this study was to investigate the incidence of appendiceal neuroendocrine tumors (NET) in an acute appendicitis cohort, as well as to investigate the behavioral form of the tumor. Our secondary aim was to investigate survival in patients with appendiceal NET.
METHODS: Between February 2006 and June 2018, 6518 appendectomies were performed for acute appendicitis in the department of surgery, University of Health Sciences, Okmeydanı Education and Research Hospital, İstanbul, Turkey. The medical records of these consecutive 6518 appendectomy patients were evaluated retrospectively. After the histopathological analysis, a total of 22 patients were identified as cases of appendiceal NET. These patients were included in the study. A retrospective analysis of data including gender, age, intraoperative surgical findings, duration of postoperative follow-up and survival, tumor localization, the diameter of the tumor, tumor grade, invasion, surgical margin, and stage of the tumor was performed.
RESULTS: The incidence of appendiceal NET was 0.33%. Eleven patients were diagnosed as primary pathological stage pT1aN0M0 according to the European Neuroendocrine Tumor Society guidelines. One patient was diagnosed as primary pathological stage pT1bN0M0, and 10 patients were diagnosed as primary pathological stage pT2N0M0. The median tumor diameter was 7.6 mm. There was no patient with a tumor diameter greater than 20 mm.
CONCLUSION: The incidence of appendiceal NET in our study is consistent with that stated in the literature. The results of our research suggest that further surgical procedures for NETs that occur coincidentally in patients of the AA cohort are often unnecessary. In addition, the study revealed that disease-free survival (100%) was good over a mean follow-up of 59.2 months.

6.Contribution of the appendix sphericity index in predicting perforated acute appendicitis
Mehmet Şirik, İbrahim İnan
PMID: 30892666  doi: 10.5505/tjtes.2018.29266  Pages 123 - 128
AMAÇ: Çalışmamızda perfore ve nonperfore apandisit olgularında apendiks sferisite indeksi ve apendiks çaplarının ve perforasyon tespitinde tanıya katkısını değerlendirdik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2015–Ağustos 2017 arasında kliniğimizde yapılan bilgisayarlı tomografi (BT) sonucu apandisit ile uyumlu olan ve histopatolojik sonucu apandisit olarak kanıtlanmış 81 hasta alındı. Histopatolojik sonuçlarına göre hastalar perfore ve nonperfore apandisit olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların BT görüntüleri perforasyon açısından tekrar değerlendirildi. Uygun BT planından apendiks uzun aksı, kısa aksı ve bunların oranlanması ile elde edilen sferisite indeksi hesaplandı. Her bulgunun duyarlılığı ve özgüllüğü perforasyon tanısında literatürde tanımlanmış diğer BT bulguları ile birlikte gruplar arasında istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Perfore grup 20, nonperfore grup 61 hastadan oluşmaktaydı. Duvar defekti, apse, ekstralüminal hava, serbest sıvı ve apendikolit bulguları için sensitivite değerleri sırasıyla %25, %15, %25, %55, %50, spesifite değerleri sırasıyla %100, %100, %100, %77, %70.5 iken, sferisite indeksi ve apendiks uzun aksı için sensitivite değerleri sırasıyla %85 ve %90 spesifite değerleri sırasıyla %85.2 ve %73.8 olarak hesaplandı (p<0.001).
TARTIŞMA: Perforasyon tanısında yüksek özgüllüğe sahip çok sayıda bulgu olmasına rağmen bulgular ayrı ayrı değerlendirildiğinde duyarlılık oldukça düşüktür. Uzun aks ölçümünün yüksek duyarlılık; sferisite indeksi değerlendirilmesinin ise yüksek duyarlılık ve özgüllük ile perforasyon tanısına önemli katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz.
BACKGROUND: The purpose of the present study was to investigate the diagnostic value of the appendiceal sphericity index (SI) and appendix diameters in cases of perforated and non-perforated acute appendicitis.
METHODS: Eighty-one patients who underwent computed tomography (CT) in our clinic and who were diagnosed with acute appendicitis after histopathological assessment between January 2015 and August 2017 were included in the study. According to their histopathological findings, the patients were divided into two groups: perforated and non-perforated appendicitis. The patients’ CT images were re-evaluated with respect to perforation. Long axis and short axis of the appendix and the SI obtained by their proportions were calculated from the appropriate plane on CT. Their parameters and other CT findings as defined in the current literature were analyzed for statistical significance in the detection of perforation.
RESULTS: The perforated and non-perforated appendicitis groups consisted of 20 and 61 patients, respectively. For wall defect, abscess, extraluminal air, free fluid, and appendicolith, the sensitivity values were 25%, 15%, 25%, 55%, and 50%, respectively, and the specificity values were 100%, 100%, 100%, 77%, and 70.5%, respectively. Sensitivity and specificity for the SI and long axis of the appendix were calculated as 85% and 90% and 85.2% and 73.8%, respectively (p<0.001).
CONCLUSION: Although there are many findings with high specificity in the diagnosis of perforation, their sensitivity is very low when evaluated separately. We consider that the measurement of long-axis length with high sensitivity and the evaluation of SI with high specificity and sensitivity will contribute significantly to the diagnosis of perforation.

7.Complicated appendicitis: Risk factors and outcomes of laparoscopic appendectomy – Polish laparoscopic appendectomy results from a multicenter, large-cohort study
Michal Pedziwiatr, Anna Lasek, Michal Wysocki, Judene Mavrikis, Piotr Mysliwiec, Maciej Bobowicz, Wojciech Karcz, Maciej Michalik, Wojciech Makarewicz, Piotr Major, Mateusz Rubinkiewicz, Tomasz Stefura, Jakub Kenig, Malgorzata Polanska-Plachta, Pol-LA Polish Laparoscopic Appendectomy
PMID: 30892680  doi: 10.5505/tjtes.2018.80103  Pages 129 - 136
AMAÇ: Komplike olan ve olmayan akut apandisitin (AA) ameliyat öncesi sınıflandırılması zordur. Ancak cerrahi sonuçlardaki farklılıklar komplike AA’nın gelişimindeki risk faktörlerinin belirlenmesini zorunlu kılmaktadır. Laparoskopik apandektomilerin (LA) klinik sonuçlarını inceledik ve komplike AA’nın gelişmesine ilişkin ameliyat öncesi risk faktörlerini saptadık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Polonya ve Almanya’da 18 cerrahi birimde LA uygulanan 4618 hastanın verileri Polonya Videocerrahi Derneği tarafından oluşturulan sanal veri tabanında toplandı. Komplike olan ve olmayan hastaların cerrahi sonuçları karşılaştırıldı. Komplike apandisit gelişmesine ilişkin risk faktörlerini belirlemek için tek ve çok değişkenli regresyon modelleri kullanıldı.
BULGULAR: Komplike apandisiti olan 1269 (%27.5) (Grup 1) ve olmayan (Grup 2) 3349 (%72.5) hasta LA oldu. Cerrahiye geçiş oranı, ameliyat sırasında advers etkiler, yeniden girişim oranı, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve yeniden hastaneye kabul oranları Grup 1’de daha yüksekti. Komplike apandisitle ilişkili ameliyat öncesi risk faktörleri kadınlarda (OR 1.58), obezite (OR 1.51), yaş >50 yıl (OR 1.51), semptomlar >48 saat içinde (OR 2.18), daha yüksek Alvarado skoru (OR her noktada 1.29) ve CRP >100 mg/l (OR 3.92) idi.
TARTIŞMA: Komplike AA için birkaç demografik ve klinik risk faktörü tanımlanmıştır. Komplike apandisit için uygulanan LA daha kötü sonlanımlarla ilişkiliydi.
BACKGROUND: Preoperative classification of complicated and uncomplicated appendicitis (AA) is challenging. However, the differences in surgical outcomes necessitate the establishment of risk factors in developing, complicated AA. This study was an analysis of the clinical outcomes of laparoscopic appendectomies (LA), as well as preoperative risk factors for the development of complicated AA.
METHODS: The data of 618 patients who underwent LA in 18 surgical units across Poland and Germany were collected in an online web-based database created by the Polish Videosurgery Society. The surgical outcomes of patients with complicated and uncomplicated appendicitis were compared. Uni- and multivariate logistic regression models were used to establish risk factors for the development of complicated appendicitis.
RESULTS: In all, 1269 (27.5%) patients underwent LA for complicated appendicitis (Group 1) and 3349 (72.5%) for uncomplicated appendicitis (Group 2). The conversion rate, number of intra-operative adverse events, re-intervention rate, postoperative complications, and readmission rate was greater in Group 1. The preoperative risk factors associated with complicated appendicitis were: female sex (Odds ratio [OR]: 1.58), obesity (OR: 1.51), age >50 years (OR: 1.51), symptoms >48 hours (OR: 2.18), high Alvarado score (OR: 1.29 with every point), and C-reactive protein level >100 mg/L (OR: 3.92).
CONCLUSION: Several demographic and clinical risk factors for complicated AA were identified. LA for complicated appendicitis was associated with poorer outcomes.

8.Role of computed tomography tractography in evaluation of back/flank stab wounds
Talha Sarigoz, Yusuf Sevim, Inanc Samil Sarici, Omer Topuz, Tamer Ertan
PMID: 30892682  doi: 10.5505/tjtes.2018.88107  Pages 137 - 141
AMAÇ: Sırt ve flank bölge delici alet yaralanmalarına klinik yaklaşım yıllar içinde değişim gösterdi. Bu yazıda, bilgisayarlı tomografi traktografinin sırt/flank delici alet yaralanmalası olan hastalardaki potansiyelini tartışmak istedik.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışmada, sırt/flank bölgeye sınırlı delici alet yaralanması olam toplam 25 hasta dahil edildi. İlk resüsitasyon ve fizik muayenenin ardından, traktografi delici alet yaralanmasından yapıldı. Sonrasında hastalara intravenöz kontrastlı bilgisayarlı tomografi çekildi.
BULGULAR: Bilgisayarlı tomografi traktografi 15 (%60) hastada laparotomiden kaçınmaya ve 10 (%40) hastada da periton ihlalini doğru olarak göstermemize yardımcı oldu. Konservatif olarak takip edilen hiç bir hasta gözden kaçmış yaralanma ile tekrar başvurmadı.
TARTIŞMA: Traktografinin bilgisayarlı tomografiye eklenmesi, sırt/flank delici alet yaralanmalarının değerlendirilmesinde güvenilir, hızlı, para ve zaman tasarruflu bir tekniktir.
BACKGROUND: The clinical approach to back/flank wounds has evolved over the years. The aim of this study was to discuss the potential of computed tomography tractography in patients with a stab wound to the back or flank.
METHODS: A total of 25 stable patients with stab wounds confined to the back/flank region were enrolled in this retrospective study. After initial resuscitation and physical examination, tractography was performed at the site of the stab wound. The patients subsequently underwent computed tomography with intravenous contrast.
RESULTS: Computed tomography tractography helped avoid a laparotomy in 15 (60%) patients and accurately revealed a peritoneal breach in 10 (40%) patients. No missed injuries were reported in the conservatively followed patients.
CONCLUSION: The addition of tractography to computed tomography is a safe, fast, and cost- and time-effective technique to evaluate back/flank stab wounds.

9.Surgical treatment of post-transplant encapsulating peritoneal sclerosis: A single-center experience
Adem Bayraktar, Ali Fuat Kaan Gök, Selman Emiroğlu, Hüseyin Bakkaloğlu
PMID: 30892663  doi: 10.14744/tjtes.2019.04838  Pages 142 - 146
AMAÇ: Enkapsüle periton sklerozu (EPS) periton diyalizi (PD) ile ilişkili, etiyolojisi tam bilinmeyen ve yüksek mortaliteye sahip bir hastalıktır. Bu çalışmada amacımız EPS olgularında tedavi seçeneklerini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2008–2018 tarihleri arasında 169 hastaya böbrek nakli yapıldı. Yüz on dokuzu kadavradan, 50’si canlı donörden nakil yapıldı. Yirmi bir hasta nakil öncesi PD yapmaktaydı. Ortalama PD süresi 6.9 (3–14) yıl idi. Dört hastaya nakil sonrası gelişen EPS nedeni ile cerrahi tedavi uygulandı. Cerrahi tedavi sonrası, iki hasta sepsis nedeni ile kaybedildi. İki hasta komplikasyonsuz taburcu edildi, ancak birinde geç dönem EPS nüksü gelişti.
BULGULAR: Enkapsüle periton sklerozu uzun süreli PD’nin nadir fakat ciddi bir komplikasyonudur. Mortalite ve mortalite oranı yüksektir. Uzun süreli PD, EPS’yi tetiklemede en önemli faktördür. Tıbbi tedavi ve beslenme desteği başarısız olursa, cerrahi müdahale sonraki adımdır. Tıbbi tedaviye dirençli olgularda hastanın genel durumu bozulmadan ve gecikmeden cerrahi tedavi yapılmalıdır.
TARTIŞMA: Uzun süreli PD öyküsü olan hastaların başarılı bir nakil sonrası EPS olması özellikle yıkıcı olabilir. Zor bir durum olarak, mortalite ve morbidite oranlarını azaltmak için EPS yönetimi deneyimli kliniklerde yapılmalıdır.
BACKGROUND: Encapsulating peritoneal sclerosis (EPS) related to peritoneal dialysis (PD) has a vague etiology and high mortality. In this study, our aim was to determine treatment options for EPS cases.
METHODS: A total of 169 patients underwent kidney transplantation from January 2008 to January 2018 and 119 patients from a cadaveric and 50 patients from a living donor. Twenty-one patients were undergoing PD before the transplantation. The mean PD time was 6.9 (IQR 3–14) years. Four patients received surgical treatment for EPS that occurred after the transplant. After the surgical treatment, 2 patients died because of sepsis. Two patients were discharged without complications, but 1 had late-term EPS recurrence.
RESULTS: EPS is a rare but serious complication of long-term PD. It has a high mortality and morbidity rate. Long-term PD is the most significant factor for triggering EPS. Nutritional support and surgical intervention is the next step if medical treatment fails. Resistant cases should be treated surgically without much delay before the condition deteriorates.
CONCLUSION: It can be especially devastating for patients with a long-term PD history to have EPS after a successful transplant. Because EPS is a challenging condition, its management should be done in experienced clinics to decrease its mortality and morbidity rates.

10.Factors associated with mortality in acute subdural hematoma: Is decompressive craniectomy effective?
İlhan Yılmaz, Devrimsel Harika Ertem, Mustafa Kılıç, Kadir Altaş, Muyassar Mirhasilova, Burak Ozdemir, Osman Tanriverdi, Adem Yilmaz
PMID: 30892670  doi: 10.5505/tjtes.2018.48079  Pages 147 - 153
AMAÇ: Hızlı tanı ve agresif nöroşirürjik müdahalelere rağmen, akut subdural hematom (ASH), yüksek morbidite ve mortalite oranlarına neden olmaktadır. Kraniyotomi ve dekompresif kraniyektomi (DK) gibi cerrahi prosedürler etkili görünmemelerine rağmen, ASH’nin tedavisinde tercih edilen yaklaşım halen tartışmalıdır. Bu yazıda, DK uygulanan ASH hastalarında mortalite ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2012’den 2017’ye kadar 60 aylık bir dönemde ASH tanılı 93 olgunun mortalite, Glasgow Koma Skoru (GKS), demografik özellikleri, klinik ve radyolojik özellikleri değerlendirildi. Mortaliteyi öngörmede lojistik regresyon modelleri kullanıldı.
BULGULAR: Yaş ortalaması 59.82±19.49 (dağılım, 16–88) olan 65 erkek ve 28 kadın olgu alındı. On altı hasta (%17.2) ameliyatı takiben hayatını kaybetti. İleri yaş (p=0.007) ve düşük GKS skorları (p=0.022) mortalite oranları üzerinde anlamlı bulundu. Ortalama hematom kalınlığı 15.46±5.73 mm, orta hat kaymasının ortalaması 9.90±4.84 mm idi. ADSH hastalarında mortalite oranı aşırı orta hat kayması (p=0.011, r=0.262) ve yaş (p=0.022, r=0.237) ile pozitif korelasyon gösterdi. Orta hat kayması ≥10 mm olan ve hematom kalınlığı ≥15 mm olan hastalarda mortalite oranı ile anlamlı bir ilişki vardı (p=0.014, p=0.039). Ayrıca travma, subaraknoid, epidural ve intrakranial hemoraji komorbiditeleri, kompresyon kırıkları ve kontüzyonun etiyolojisi anlamlı olarak korelasyon göstermedi.
TARTIŞMA: Bulgularımız, DK’nin 65 yaş üzeri hastalarda ve GKS skoru <6 olanlarda daha yüksek mortalite oranları ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Orta hat kaymasının ≥10 mm ve hematom kalınlığının ≥15 mm ve üzerinde olması mortalite ile anlamlı derecede ilişkilidir. Çalışmamız DK’nin ileri orta hat kaymasını önlemede yardımcı olabileceği ve kraniotomi ile kıyaslandığında daha düşük bir mortaliteyle birlikte olduğu sonucunu desteklemektedir.
BACKGROUND: Despite rapid diagnosis and aggressive neurosurgical intervention, acute subdural hematoma (ASDH) is a severe type of head injury that can result in high morbidity and mortality. Although surgical procedures, such as craniotomy and decompressive craniectomy (DC), can be effective, the preferred approach for treating an ASDH remains controversial. The aim of this report was to evaluate factors associated with mortality in patients with ASDH and determinants of outcome in those with ASDH who underwent DC.
METHODS: The demographic details and clinical and radiological characteristics of a total of 93 patients with ASDH who underwent DC during a 60-month period from 2012 to 2017 were evaluated to determine the effect on mortality and any association with the Glasgow Coma Scale (GCS) score recorded on arrival.
RESULTS: Sixty-five male and 28 female subjects with a mean age of 59.82±19.49 years (range: 16–88 years) were included in the study. Sixteen patients (17.2%) died following the surgery. Older age (p=0.007) and lower GCS scores (p=0.022) were statistically significantly associated with the mortality rate. The mean hematoma thickness was 15.46±5.73 mm, and the mean midline shift was 9.90±4.84 mm. The mortality rate was positively correlated with an excessive midline shift (p=0.011; r=0.262) and age (p=0.022; r=0.237) in patients with ADSH. A midline shift of ≥10 mm and a hematoma thickness of ≥15 mm was significantly associated with mortality (p=0.014; p=0.039). The etiology of the trauma; comorbidities of subarachnoid, epidural, or intracranial hemorrhage; compression fractures; or contusions were not significantly correlated.
CONCLUSION: The results indicated that there was a higher mortality rate among older patients and those with a GCS score of <6 on arrival. A midline shift of ≥10 mm and a hematoma thickness of ≥15 mm were significantly related to mortality. Our study supports the conclusion that DC may help prevent further midline shift and be associated with a lower mortality rate compared with a craniotomy.

11.Management of Acute Cholecystitis During Pregnancy: A Single Center Experience
Bora Barut, Fatih Gönültaş, Ali Fuat Kaan Gök, Tevfik Tolga Şahin
PMID: 30892681  doi: 10.5505/tjtes.2018.82357  Pages 154 - 158
AMAÇ: Gebe hastalarda akut kolesistit tedavisi zordur. Bu çalışmanın amacı merkezimizde akut kolesistit nedeniyle ameliyat edilen gebe hastalarda laparoskopik kolesistektominin etkinliğinin araştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2010 ve 2018 yılları arasında merkezimizde akut kolesistit nedeniyle tedavi edilen 20 hasta değerlendirmeye alındı. Bu hastalardan sadece bir tanesi merkezimizde takiplerine gelmedi, kalan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, akut olesistit ile ilişkili radyolojik ve laboratuvar parametreleri, hastanede kalış, tekrar başvuru oranları ve erken eylem oranları geriye dönük olarak analiz edildi.
BULGULAR: Ortanca yaş 29.5 (21–46) yıldı. Ortanca gebelik haftası 20 (6–32) hafta idi. Altı (%30) hastaya indeks yatışta laparoskopik kolesistektomi gerçekleştirildi. Erken kolesistektomi yapılan hastalarda safra kesesi duvar kalınlığı, lökosit sayısı, CRP, ALT, AST, ALP, GGT konzervatif izlenen hastalara göre daha fazla idi (p<0.05). Bunun yanında erken cerrahi uygulana grupta tekrar başvuru ve hastanede yatış süresi daha az olarak gözlendi(p<0.05). Preterm eylem erken kolesistektomi ve konzervatif izlem grubunda sırasıyla %0 ve %28.5 olarak bulundu (p>0.05).
TARTIŞMA: Erken cerrahi uygulanan hastaların karaciğer fonksiyon ve kolestatik testleri daha fazla olmasına ve enflamatuvar belirteçleri daha yüksek olmasına rağmen kolesistektomi güvenle gerçekleştirilmiştir. Konzervatif izlem grubunda daha uzun hastanede yatış ve daha fazla preterm eylem oranı gözlenmiştir. Dolayısı ile gebelerde akut kolesistitte tedavide cerrahi güvenli ve etkindir.
BACKGROUND: This study aimed to present to evaluate the results of two different approaches in the management of acute cholecystitis
during pregnancy: immediate surgery and delayed surgery following conservative management.
METHODS: In this study, 20 pregnant women who were treated in our clinic for acute cholecystitis between 2010 and 2018 were included
in the analysis. Demographic characteristics, parameters related with acute cholecystitis (gallbladder wall thickness, laboratory
data), duration of hospitalization, readmission rates, and preterm labor rate were retrospectively evaluated.
RESULTS: The median age was 29.5 years. The median gestational week was 20 (6–32) weeks. Laparoscopic cholecystectomy was
performed in 6 (30%) patients on admittance. When compared with the conservative management group, patients who received immediate
surgery had higher gallbladder wall thickness. WBC count, and CRP, ALT, AST, ALP, and GGT levels (p<0.05). Furthermore,
readmission rate and duration of hospitalization were lower in the patients who underwent immediate surgery (p<0.05). The preterm
labor rate in conservative management and immediate surgery groups were 28.5% and 0%, respectively (p>0.05).
CONCLUSION: In this study, even though these patients had thicker gallbladder wall and higher inflammatory markers suggesting
severe inflammation, the outcome of early surgery was better than conservative management. Although the characteristics of the
conservative management group was more favorable, complication rate seemed to be high.

12.Management of foreign body ingestion and food impaction in adults: A cross-sectional study
İsmail Okan, Ahmet Akbaş, Mustafa Küpeli, Abdullah Özgür Yeniova, Mehmet Esen, Zeki Özsoy, Mehmet Fatih Daşıran, Emin Daldal
PMID: 30892677  doi: 10.5505/tjtes.2018.67240  Pages 159 - 166
AMAÇ: Üst gastrointestinal sistemde gıda takılması ve yabancı cisim yutulması dikkatli bir değerlendirme ve zamanında müdahaleyi gerektirir. Bu çalışma üst gastrointestinal sistemde gıda takılması ve yabancı cisim yutma öyküsü ile gelen hastaların geriye dönük olarak değerlendirilmesini amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma Ocak 2012 ve Ocak 2018 arasında bir üniversite hastanesine yabancı cisim yutma ve gıda takılması şikayeti ile başvuran yetişkin hastaları içermektedir. Yaş, cinsiyet, başvuru semptomları, başvuruya kadar geçen süre, yabancı cismin niteliği, ilişkili hastalıklar, endoskopik yöntem ve girişimin tipini içeren demografik ve klinik veriler önceden hazırlanan bir dosyaya kaydedildi; tanımlayıcı istatistik yöntemleri ki-kare testi kullanılarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 122 hastanın %53.2’si erkekti ve ortalama yaş 46.68±18.64 olarak bulundu. Hastaların 84’ünde (%68.8), alınan obje gıdaydı. Otuz hastada laringoskopi yeterli iken, 61 hastada fleksibl endoskopi uygulandı (%50). Yutulan madde 23 hastada düz garfide saptandı (%30.2). Yabancı cisim yutan hastalar gıda takılan hastalara göre daha yaşlı idi (yaş ortalaması; 51.3±17.4 ve 36.5±17.4; p<0.001) ve düz grafide cismin saptanma oranı daha yüksek idi (%36.8 ve %10.7; p<0.001). İki hastaya yabancı cisime bağlı perforasyon tanısıyla cerrahi uygulandı. Mortalite saptanmadı.
TARTIŞMA: Acil şartlarda üst gastrointestinal sistemde takılan gıda ve yabancı cisim yutulması algoritmik bir yaklaşımla tedavi edilebilir.
BACKGROUND: The management of food impaction and foreign body ingestion in the upper gastrointestinal tract requires
careful evaluation and timely intervention. This study was a retrospective evaluation of the management of adult patients with such
a history.
METHODS: This study included adult patients admitted to a tertiary medical center with foreign body ingestion or food impaction
between January 2012 and January 2018. The demographic and clinical data were recorded pro forma for statistical analysis.
RESULTS: Of the 122 patients included in this study, 53.2% were male, and the mean age was 46.68±18.64 years. In 84 of the patients
(68.8%), the ingested object was food. Thirty patients were managed solely through laryngoscopy, while 61 patients (50%) underwent
a flexible endoscopy. The patients with a foreign body ingestion were older than those with a food impaction (mean age: 51.3±17.4 vs.
36.5±17.4 years; p<0.001) and a plain radiograph showed the ingested material more often in those patients (36.8% vs 10.7%; p<0.001).
Two patients underwent surgery due to perforations caused by the impacted material. No mortality was observed.
CONCLUSION: The management of a foreign body ingestion or food impaction in an emergency setting requires a stepwise, algorithmic
approach.

13.Cranial and spinal injuries in motorcycle accidents: A hospital-based study
Çağatay Özdöl, Tolga Gediz, Kamran Aghayev
PMID: 30892669  doi: 10.14744/tjtes.2019.46116  Pages 167 - 171
AMAÇ: Motosiklet kazalarına bağlı yaralanmalar, genel travma açısından çeşitli çalışmalarda incelenmiştir. Bununla birlikte, merkezi sinir sistemi yaralanmalarına ilişkin ayrıntılı bir çalışma yoktur. Bu çalışma motosiklet kazaları ile ilişkili merkezi sinir sistemi yaralanmalarına odaklanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2008 ile 2016 yılları arasında motosiklet kazası nedeniyle acil servise başvuran 540 hastanın tıbbi kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Veriler elektronik tıbbi kayıtlardan, takip formlarından ve radyolojik görüntülerden elde edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, yaralanma tipi ve yeri, kask kullanımı, alkol düzeyleri, Glasgow Koma Skorları, yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri, taburcu olurken ve takiplerde nörolojik durumları gibi bilgiler toplanmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 540 olgunun 486’sı (%90) erkek, 54’ü (%10) kadın, yaş ortalaması 31±18 (dağılım 2–85, medyan 25) idi. Kraniyal yaralanmalar 320 olguda (%59) saptandı. Kraniyal yaralanmaların dağılımı şöyledir: Epidural kanama (%12.6), subdural hemoraji (%15.2), deprese kırık (%10.4), lineer kırık (%23), kafa tabanı kırığı (%5.5), diffüz aksonal yaralanma (%9.3), subaraknoid kanama (%25.2), intraserebral hemoraji (%13.5), kontüzyon (%26.3). Spinal kırıklar 52 olguda (%9.6) tespit edildi. Servikal bölgede 22 (%4.07) omurga kırığı, torasik bölgede 10 (%1.85) ve lomber bölgede 20 (%3.7) gözlendi. Hastanede kalış süresi yoğun bakımda ortalama 8.2±4 gün, ortalama yedi gündü. Altmış sekiz hasta (%12.6) hayatını kaybetti. Lineer kırık hariç diğer tüm kraniyal yaralanmalar yüksek mortalite ile ilşkiliydi. Ayrıca, 6 veya daha düşük Glasgow Koma Skorları, önemli mortalite (%68) ile ilişkilendirildi.
TARTIŞMA: Motosiklet kazalarının neden olduğu merkezi sinir sistemi yaralanmalarının ayrıntılı bir raporu verilmiştir. Kask gibi koruyucu ekipmanların kullanılması, beyin hasarı ve ölüm oranını önemli ölçüde azaltır.
BACKGROUND: Injuries caused by motorcycle accidents have been reported in several studies with an examination from a general trauma point of view. However, to our knowledge, there is no detailed study specific to central nervous system injuries. This research was focused on central nervous system injuries associated with motorcycle accidents.
METHODS: The medical records of 540 patients who were admitted to the emergency department between 2008 and 2016 as the result of a motorcycle accident were retrospectively evaluated. Data were collected from electronic medical records, follow-up forms, and radiological images. Information on patient age, gender, type and site of injury, helmet use, alcohol level, Glasgow Coma Scale score on admission, length of stay in the intensive care unit and hospital, neurological status on discharge, and follow-up was collected and analyzed.
RESULTS: A total of 486 of 540 patients (90%) were male, 54 (10%) were female, and the mean age was 31±18 years (range: 2–85 years, median: 25 years). Cranial injuries were detected in 320 cases (59%). The distribution of cranial injuries was: epidural hemorrhage (12.6%), subdural hemorrhage (15.2%), depressed fracture (10.4%), linear fracture (23%), skull base fracture (5.5%), diffuse axonal injury (9.3%), subarachnoid hemorrhage (25.2%), intracerebral hemorrhage (13.5%), and contusion (26.3%). Spinal fractures were detected in 52 cases (9.6%). Twenty-two (4.07%) of the spinal fractures were observed in the cervical region, 10 (1.85%) in the thoracic region, and 20 (3.7%) in the lumbar region. The mean length of stay in the hospital was 8.2±4 days and 7 days in the intensive care unit. Sixty-eight patients (12.6%) died. Traumatic cranial entities other than linear fracture were associated with an elevated level of mortality. A Glasgow Coma Scale score of 6 or less was associated with significant mortality (68%).
CONCLUSION: A detailed report of motorcycle accident-associated central nervous system injuries is provided. The use of protective equipment, such as helmets, significantly reduced the rate of cerebral injury and death.

14.Penetrating keratoplasty in patients with traumatic corneal scarring
Dilay Özek, Özlem Evren Kemer, Mehmet Önen, Emine Esra Karaca
PMID: 30892664  doi: 10.5505/tjtes.2017.18949  Pages 172 - 176
AMAÇ: Travma ilişkili korneal perforasyon skarı nedeniyle penetran keratoplasti (PK) uygulamalarının sonuçlarını değerlendirmek.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza Mayıs 2010–Haziran 2016 tarihleri arasında travmatik korneal skar nedeniyle penetran keratoplasti uyguladığımız 24 hastanın 24 gözü alındı. Ameliyat sonrası hastalar görme keskinliği, greft saydamlığı ve komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Grup 1’de travma ile ilişkili retina dekolmanı ve korneal perforasyon skarı olan 14 göz mevcut olup, bu hastalara PK, pars plana vitrektomi (PPV) ve intravitreal silikon verilmesi geçici keratoprotez (TKP) eşliğinde uygulandı. Grup 2’de 10 gözde sadece travma ilişkili korneal perforasyon skarı olup PK uygulandı.
BULGULAR: Grup 1’deki hastaların beşi kadın, dokuzu erkek olup yaş ortalamaları 39.15±13.32 (8–73) yıldı. Beş gözden intraoküler yabancı cisim çıkarıldı. Ortalama görme keskinliği LogMAR’a göre ameliyat öncesi 3.01±0.013 (3.10–1.00) iken ameliyat sonrası birinci ayda 1.36±0.23 (3.10–0.80), keratoplasti sütürlerinin alındığı birinci yılın sonunda 1.18±0.03 (3.10–0.70) idi. Ameliyat sonrası iki gözde (%14.2) ışık hissi kaybı gelişti ve evisserasyon yapıldı. Sekiz gözde (%57.1) tıbbi tedavi ile kontrol altına alınabilen glokom, dokuz gözde (%64.2) greft rejeksiyonu, bir gözde (%7.1) keratit sonrası lökom, bir gözde (%7.1) silikona bağlı bant keratopati gelişti. Bant keratopati gelişen gözde EDTA ile kazıma yapıldı. Grup 2’deki hastaların ikisi kadın, sekizi erkek olup yaş ortalamaları 29.23±12.03 (11–63) yıldı. Ortalama görme keskinliği LogMAR’a göre ameliyat öncesi 2.98±0.68 (3.10–1.00) iken PK sonrası birinci ayda 0.58±0.22 (1.80–0.30) ve keratoplasti sütürlerinin alındığı birinci yılın sonunda 0.50±0.17 (1.80–0.10) idi. İridodiyalizi olan bir gözde (%10) tıbbi tedavi ile kontrol altına alınabilen glokom gelişti. Hiçbir hastada korneal rejeksiyon görülmedi. Her iki grup arasında PK sonrası birinci ay ve 12. ay sonunda görme keskinlikleri ve greft saydamlığı açısından sırasıyla fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.015, p=0.021, p=0.001).
TARTIŞMA: Göz travmalarında, ön ve arka segmenti ilgilendiren ve retina cerrahisi ile birlikte PK yapılan gözlerde sadece ön segmenti ilgilendiren ve PK yapılan gözlere göre görme prognozu ve greft saydamlık oranları düşüktür.
BACKGROUND: To evaluate the results of penetrating keratoplasty (PK) due to trauma-related corneal scarring.
METHODS: We evaluated 24 eyes of 24 patients who underwent PK due to trauma-related scarring of the cornea between May 2010 and June 2016. The postoperative visual acuity, graft transparency, and complications were evaluated.
RESULTS: The patients were divided into two groups. In group 1, 14 eyes of patients with traumatic corneal scars and retinal detachment underwent PK, pars plana vitrectomy, and intravitreal silicone administration with the help of temporary keratoprosthesis. Group I included five females and nine males with an average age of 39.15±13.32 (min 8–max 73) years. An intraocular foreign body was removed from five of the eyes. The mean visual acuity was 3.01±0.013 (3.10–1.00) logMAR after the surgery, 1.36±0.23 (3.10–0.80) at the postoperative first month, and 1.18±0.03 (3.10–0.70) at the end of the first year after the removal of keratoplasty sutures. During the follow-up of patients, two eyes (14.2%) lost light sensation, eight eyes (57.1%) developed postoperative glaucoma, nine eyes (64.2%) had graft rejection, and one patient (7.1%) developed keratitis. In one eye (7.1%), the cornea was scraped using ethylenediaminetetraacetic acid due to silicone-related band keratopathy. In group 2, ten eyes with trauma-related corneal scars underwent PK. This group included two females and eight males with an average age of 29.23±12.03 (11–63) years. The mean visual acuity was 2.98±0.68 (3.10–1.00) logMAR before the surgery, 0.58±0.22 (1.80–0.30) at the postoperative first month, and 0.50±0.17 (1.80–0.10) at the end of the first year. One eye (10%) with iridodialysis developed glaucoma. Rejection was not seen in any of the patients. A statistically significant difference was observed in both groups with regard to visual acuity before operation, at 1 and 12 months after operation, and at 12 months for graft transparency rates (p=0.015, p=0.021, p=0.001, respectively).
CONCLUSION: In cases of eye injuries due to trauma, the eyes subjected to combined vitrectomy and PK had poor visual prognosis and high graft rejection rate compared to those subjected to PK as the only treatment.

15.Role of increased immature granulocyte percentage in the early prediction of acute necrotizing pancreatitis
Yılmaz Ünal, Aziz Mutlu Barlas
PMID: 30892679  doi: 10.14744/tjtes.2019.70679  Pages 177 - 182
AMAÇ: Akut nekrotizan pankreatit akut pankreatitin en şiddetli formudur ve yüksek mortalite oranlarına sahiptir. Bu yüzden bu hastalıkta erken tanı ve tedavi prognoz açısından kritik önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı immatür granülosit yüzdesinin (IG%), akut nekrotizan pankreatitin erken tahminindeki etkinliğini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu geriye dönük çalışma akut pankreatit tanısıyla hastaneye yatırılan 96 erişkin hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastaların demografik verileri kaydedildi. Beyaz küre sayısı, nötrofil/lenfosit oranı, IG%, C-reaktif protein ve amilaz düzeyleri tespit edildi. Ayrıca hastalara kontrastlı bilgisayarlı abdominal tomografi incelemesi yapıldı ve hastanede kalış süreleri kaydedildi. Hastalar tomografi sonuçlarına göre akut ödematöz pankreatit ve akut nekrotizan pankreatit olarak iki gruba ayrıldı. Gruplar arasındaki farklılıklar istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Beyaz küre sayısı, nötrofil/lenfosit oranı, C-rektif protein ve IG% akut nekrotizan pankreatit tahmininde anlamlı belirteçlerdi. Ancak IG%’nin duyarlılık, özgüllük, AUROC, negatif ve pozitif tahmin edici değerleri diğerlerinden daha yüksek idi (sırasıyla, %100, %95, 0.982, %78.9, %100).
TARTIŞMA: Artmış IG% akut nekrotizan pankreatitin erken tahmininde basit, hızlı ve etkili bir belirteçtir.
BACKGROUND: Acute necrotizing pancreatitis (ANP) is the most severe form of acute pancreatitis (AP), and it has high mortality rates. Therefore, early diagnosis and treatment are of critical importance for the prognosis. The aim of this study was to investigate the effectiveness of immature granulocyte percentage (IG%) in the early prediction of ANP.
METHODS: This retrospective study included 96 adult patients hospitalized with a diagnosis of AP. Demographic data of the patients were recorded. The white blood cell (WBC) count, neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR), IG%, C-reactive protein (CRP), and amylase levels were determined. Furthermore, computed abdominal tomography was applied to the patients, and the length of hospital stay was recorded. Patients were divided into two groups as those with acute edematous pancreatitis and ANP, according to the tomography results. The differences between the groups were analyzed statistically.
RESULTS: The WBC count, NLR, CRP, and IG% were significant markers in the prediction of ANP. However, IG% had higher values with regard to the sensitivity, specificity, AUROC, and negative and positive predictive values (100%, 95%, 0.982, 78.9%, and 100%, respectively).
CONCLUSION: An increased IG% is a simple, fast, and effective marker in the early prediction of ANP.

METHODS: This retrospective study was carried out on 96 adult patients who were hospitalized with a diagnosis of acute pancreatitis. Demographic data of the patients were recorded. White blood cell count, neutrophil/lymphocyte ratio, IG%, C-reactive protein and amylase levels were determined. Furthermore computed abdominal tomography was applied to the patients and the length of hospital stay was recorded. The patients were divided into two groups as acute edematous pancreatitis and acute necrotizing pancreatitis according to the tomography results. The differences between the groups were analyzed statistically.
RESULTS: White blood cell count, neutrophil/lymphocyte ratio, C-reactive protein and IG% were significant markers in the prediction of acute necrotizing pancreatitis. However, IG% had higher values of sensitivity, specificity, AUROC, negative and positive predictive values ( 100%, 95%, 0.982, 78.9%, 100%,respectively).
CONCLUSION: Increased IG% is a simple, fast, and effective marker in the early prediction of acute necrotizing pancreatitis.

16.Validity of bone scans to detect missed injury in patients with major trauma
Maru Kim, Tae Hwa Hong, Hang Joo Cho
PMID: 30892674  doi: 10.5505/tjtes.2018.55068  Pages 183 - 187
AMAÇ: Majör travma hastalarında yaralanmaları atlamak kolaydır. Yazarlar, kemik taramalarının atlanmış yaralanmaların sayısını azaltacağı varsayımında bulunmaktadır. Ancak majör travma hastalarında kemik taramalarına ait yeterli kanıt yoktur. Bu çalışmanın amacı kemik taramalarının başlıca sonuçlarını tanımlamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2013 ila Aralık 2013 arasında majör travma hastalarının tıbbi kayıtları gözden geçirildi ve kemik taramaları yapılan hastaların kayıtları incelendi. Daha önce değerlendirilmemiş yoğun tutulum gösteren sıcak noktalar direkt radyografiyle kontrol edildi. Daha önceki değerlendirmelerden farklı olarak kemik taramalarında yoğun tutulum gösteren lezyonlar bilgisayarlı tomografi taramalarıyla kontrol edildi. Kemik taramalarının sonuçları direkt radyografi ve bilgisayarlı tomografi taramalarının sonuçlarıyla birlikte analiz edildi Duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngördürücü değerler hesaplandı.
BULGULAR: Bu dönem içinde 115 majör travma hastası kemik taramalarından geçirildi. Kemik taramalarının duyarlılık ve öngördürücü değerleri yüksek düzeylerdeydi (sırasıyla, %98.48–%86.54 ve %96.30–%82.93). Kemik taramaları atlanmış 16 kırık olgusuna tanı konuldu.
TARTIŞMA: Kemik taramaları yüksek bir duyarlılık ve negatif öngödücü değere sahiptir. Daha fazla sayıda geniş çaplı çalışma majör travma çalışmalarında kemik taramalarının majör travma hastalarında kullanımına daha fazla geçerlilik kazandırabilir.
BACKGROUND: It is easy to miss injuries in patients with major trauma (MT). The authors hypothesized that bone scans (BSs) would reduce the number of missed injuries. However, there was not enough evidence on BS in patients with MT. The purpose of the present study was to identify the basic results of BS in patients with MT.
METHODS: The medical records of patients with MT between January 2013 and December 2013 were reviewed. Patients who underwent a BS were enrolled in the study. Hot-uptake lesions without previous evaluation were checked by X-ray. Hot-uptake lesions on BSs that differed from previous evaluations were checked by computed tomography (CT) scans. The results of BSs were analyzed along with the results of X-ray and CT scans. The sensitivity, specificity, positive predictive value, and negative predictive value (NPV) were calculated.
RESULTS: There were 115 patients with MT who received BS during the study period. The sensitivities were high on average (98.48–86.54). In addition, the NPVs were high (96.30–82.93). There were 16 cases of hidden fracture diagnosed after a BS.
CONCLUSION: BS showed high sensitivity and high NPV. Further large-scale studies might add more validity to the use of BS in patients with MT.

17.Comparison of subacute and delayed free flap reconstruction in the treatment of open lower extremity fractures
Hakan Arslan, Anıl Demiröz
PMID: 30892665  doi: 10.5505/tjtes.2018.28302  Pages 188 - 192
AMAÇ: Alt ekstremite travmatik defektler için erken serbest flep kapsamı birkaç yazar tarafından önerilmesine rağmen, hasta veya lojistik ile ilişkili yaralanmalara bağlı olarak genellikle pratik değildir. Bu çalışmanın amacı, subakut ve geç cerrahi zamanlamanın flep başarısı üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2007–2012 yılları arasında alt ekstremite travmasını takiben mikrocerrahi serbest flep operasyonu geçirmiş erişkin hastaların geriye dönük analizi yapıldı. Hastalar, yaralanma ve serbest flep operasyonu arasındaki zaman dilimine göre subakut (yaralanmadan 10 ila 29 gün sonra yapılan flep) ve gecikmiş onarım gruplarına (yaralanmadan 30 gün sonra) ayrıldı. Demografik özellikler, yaralanma mekanizması, operasyondan taburculuğa kadar geçen süre, minör ve majör komplikasyonlar ve flep başarısızlık oranları değerlendirildi ve iki grup arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 37 serbest flep operasyonu geçiren 35 hasta alındı. Yirmi hasta yaralanmadan sonra 10 ila 29 gün arasında (subakut onarım grubu), 15 hasta ise 30 gün sonra (32–92 gün) yaralanma veya sonrasında (geç onarım grubu) ameliyat edildi. Rekonstrüksiyon zamanlaması, flep başarısızlığı ve komplikasyon oranları arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı.
TARTIŞMA: Alt ekstremite travmatik defektleri için subakut veya gecikmeli rekonstrüksiyon yapılabilinir ve uygun yara hazırlığı ve iyi ameliyat öncesi planlama ile iyi sonuçlar alınabilinir.
BACKGROUND: Although early free flap coverage for lower extremity traumatic defects has been recommended by several authors, it is often not practical due to associated patient injuries or logistics. The aim of this study was to evaluate the impact of subacute and delayed surgical timing on flap success.
METHODS: A retrospective analysis of adult patients who underwent a microsurgical free flap operation between 2007 and 2012 following lower extremity trauma was performed. The patients were divided into 2 groups according to the time period between the injury and the free flap operation: a subacute group (flap performed 10 to 29 days after injury) and a delayed repair group (>30 days after injury). The details of patient demographics, the mechanism of injury, timing from operation to discharge, minor and major complications, and flap failure rates were evaluated and compared.
RESULTS: The study included 35 patients who underwent 37 free flap operations. A total of 20 patients were operated on 10 to 29 days after the injury (subacute repair group), and 15 patients were operated on more than 30 days after the injury (32–92 days) (delayed repair group). No significant correlation was found between the timing of the reconstruction, flap failure, and complication rates.
CONCLUSION: Both subacute and delayed reconstruction for lower extremity traumatic defects can be performed with favorable results with appropriate wound preparation and precise preoperative planning.

18.Is IL-8 level an indicator of clinical and radiological status of traumatic brain injury?
Ömer Polat, Özhan Merzuk Uçkun, Cengiz Tuncer, Ahmet Deniz Belen
PMID: 30892675  doi: 10.14744/tjtes.2019.59845  Pages 193 - 197
AMAÇ: Travmatik beyin hasarının enflamatuvar bir süreci de içerdiği anlaşılması üzerine içerisinde sitokinlerin yer aldığı çalışmalar artmıştır. Bu çalışmada amaç kafa travması geçiren hastalarda interlökin (IL)-8 düzeyinin klinik durum ve radyolojik bulgularla ilişkisinin araştırılması ve tartışılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastane verilerinden kafa travması nedeniyle başvurmuş hastaların klinik bulguları ve yapılmış olan laboratuvar sonuçları incelendi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, mevcut klinik bulguları, Glaskow Koma Skoru (GKS), travma nedeni, beyin tomografi sonuçları, biyokimyasal laboratuvar incelemeleri ile ilgili tüm verileri kaydedildi. Hastalar GKS’ye göre üç gruba ayrıldı; Grup I: GKS ≥13; Grup II: GKS = 9–12; Grup III: GKS = 3–8.
BULGULAR: Çalışmada yer alan hastaların 23’ü (%76.7) erkek, 7’si (23.3) kadındı. Hastaların 17’si (%56.7) düşme, 8’i (%26.7) trafik kazası ve 5’i (%16.7) darp nedeniyle başvurmuş idi. Üç grupta 10’ar hasta yer almaktaydı. GKS arttıkça IL-8 değerlerinin daha düşük olduğu gözlendi. Gruplar için ortalama IL-8 düzeyleri Grup I = 1.2 pg/mL, Grup II = 6.6 pg/mL ve Grup III = 4.7 pg/mL olarak tespit edildi, ancak istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.147). IL-8 değerlerinin tomografi bulguları anormal olan hastalarda anlamlı olarak yükseldiği gözlendi (p=0.023).
TARTIŞMA: Travmatik beyin hasarında ortaya çıkan klinik ve radyolojik durumunu izlemekte IL-8’in yararlı bir belirteç olabileceği düşünülmekle birlikte, beyin hasarının tüm aşamalarında IL-8 ölçümlerinin değerlendirildiği ve uzun dönem prognoz takiplerinin kaydedildiği, daha geniş hasta serileriyle yapılmış çalışmalara gereksinim bulunmaktadır.
BACKGROUND: Since understanding the fact that traumatic brain injury includes an inflammatory process, the number of studies of cytokines has increased. The objective of this study was to analyze and discuss the association of interleukin (IL)-8 level with the clinical and radiological status of patients with head trauma.
METHODS: Patients who were admitted to our hospital due to head trauma were included in the study. Findings of clinical and laboratory examinations were analyzed. Data regarding patient age, gender, available clinical findings, Glasgow Coma Scale (GCS) score, trauma cause, brain tomography findings, and biochemical laboratory test results were recorded. The patients were divided into 3 groups according to their GCS score: Group I: GCS ≥13, Group II: GCS = 9–12, and Group III: GCS = 3–8.
RESULTS: A total of 23 (76.7%) patients were male and 7 (23.3%) were female. Overall, 17 (56.7%) patients were admitted due to a fall, 8 (26.7%) due to a traffic accident, and 5 (16.7%) due to assault. Each group comprised 10 patients. As the GCS score increased, the IL-8 level decreased. The mean IL-8 level was 1.2 pg/mL in Group I, 6.6 pg/mL in Group II, and 4.7 pg/mL in Group III; however, there was no statistically significant difference between the groups (p=0.147). Moreover, the IL-8 level was significantly greater in patients who demonstrated an abnormal tomography finding (p=0.023).
CONCLUSION: IL-8 may be a beneficial indicator for monitoring the clinical and radiological status of traumatic brain injury. Nonetheless, studies of larger cohorts in which IL-8 levels are measured at all stages of brain injury and follow-up of long-term prognosis are warranted.

CASE REPORTS
19.Lightning-strike-induced acute lung injury: a case report
Melahat Uzel Şener, Ali Demir, Alp Şener
PMID: 30892668  doi: 10.5505/tjtes.2018.41861  Pages 198 - 201
Yıldırım çarpması, yüksek oranda morbidite ve mortaliteye sahip bir çevresel elektrik acilidir. Yıldırım çarpmasına bağlı yaralanmalar yüksek voltaj yaralanmaları olarak isimlendirilir. Yıldırım çarpmasıyla ilişkili solunumsal yaralanmalar arasında pulmoner ödem, pulmoner kontüzyon, akut solunum sıkıntısı sendromu ve pulmoner hemoraji sayılabilir. Yüksek voltajla ilişkili birçok farklı mekanizmada olduğu gibi direkt hasarın yanında bu hastalar sekonder travmalara da maruz kalmaktadır. Dolayısıyla hastaların multitravma hastası olarak değerlendirilmesi her zaman akılcı yaklaşım olacaktır. Bu yazıda, 19 yaşında bir hasta, açık arazide gerçekleşen yıldırım çarpmasına direkt maruziyet sonucu amnezi, oryantasyon bozukluğu, nefes darlığı ve karın ağrısı şikayetleri, akciğer kontüzyonu ve miyopati bulguları ile acil servise başvurdu. Vital bulgularında; kan basıncı 80/50 mmHg, kalp hızı 110/dakika, oksijen satürasyonu %85 olarak ölçüldü. Hastanın akciğer tomografisinde iki taraflı akciğer kontüzyonu ve plevral effüzyon saptandı. Ayrıca hastanın yapılan ekokardiyografisinde global kardiyak hipokinezi ve %20–25 ejeksiyon fraksiyonu saptandı. Hastanın santral sinir sistemi ve abdominal görüntülemeleri doğaldı. Hasta, yoğun bakım ünitesine yatırıldı ve destek oksijen, intravenöz hidrasyon, antibiyotik, sistemik steroid ve invaziv kardiyak monitörizasyon ile tedavi ve takip edildi. Hastaneye yatırılmasının onuncu gününde klinik ve radyolojik iyileşme sağlanan hasta taburcu edildi. Taburculuk sonrası 20. günde çekilen tomografide toraksta patolojik bulgu kalmadığı görüldü.
Lightning strike is an environmental electrical injury with high rates of morbidity and mortality. Lightning strike injuries are also considered to be high-voltage injuries. Respiratory injuries associated with lightning strikes include pulmonary edema, pulmonary contusion, acute respiratory distress syndrome, and pulmonary hemorrhage. In addition to direct damage, the affected patients are also exposed to secondary trauma; similarly, many other mechanisms associated with lightning injury have the same risk. It will therefore always be a rational approach to evaluate patients as multiple trauma patients. In this case report, a 19-year-old patient was admitted to the emergency department with amnesia, disorientation, shortness of breath, abdominal pain complaints and lung contusion, and myopathy signs as a result of a lightning strike in open terrain. The patient had a blood pressure of 80/50 mmHg, a heart rate of 110/min, and oxygen saturation of 85%. Bilateral lung contusion and pleural effusion were detected on the computerized tomography of the thorax. In addition, global cardiac hypokinesia and the 20%–25% ejection fraction were detected on echocardiography. The central nervous system and abdominal scans were normal. The patient was admitted to the intensive care unit and treated with supportive oxygen, intravenous hydration, antibiotics, systemic steroids, and invasive cardiac monitoring. On the 10th day of admission to the hospital, the patient was discharged with clinical and radiological improvement. On the 20th day after discharge, tomography scans showed no thoracic pathologic findings.

20.A successful case of surgical intervention for traumatic globe luxation in a child: From light perception to full visual acuity
Alireza Zandi, Mohsen Pourazizi, Pouriya Radmanesh, Mohammad-hasan Alemzadeh-ansari
PMID: 30892672  doi: 10.5505/tjtes.2018.50240  Pages 202 - 204
Travmatik göz küresi luksasyonu pediyatrik acil tıpta seyrek görülen bir durumdur. Bazı olgularda travmatik göz küresi luksasyonu görme kaybına neden olabilmektedir. Bu nedenle acil servislerde kritik bir durum olduğu düşünülür. O halde özellikle acil birimlerde çalışan doktorların tümü görme kaybı gibi organı tehdit eden komplikasyonları önlemek için bu durumu ve tedavisini bilmelidir. Bu yazıda, bisikletten düştükten sonra travmaya bağlı göz küresi luksasyonu oluşan ve travmadan sonra görme keskinliği (GK) yalnızca ışığın algılanmasına kadar düşen sekiz yaşındaki bir kız çocuğu sunuldu. Bu durum acil lateral kantotomi ve inferiyor kantolizle acilen tedavi edildi. Travma sonrası birinci ayda GK Snellen ölçeğinde 20/20 olup her yöne bakışta göz hareketleri kısıtlanmamıştı.
Traumatic globe luxation is a rare condition in pediatric emergency medicine and can cause vision loss in some cases. Therefore, it is considered a critical condition in emergency rooms, and all physicians, particularly those working in emergency units, should be familiar with this condition and its management to be able to prevent organ-threatening complications, such as vision loss. This study reports the case of an 8-year-old girl with traumatic globe luxation due to falling from her bicycle. Her visual acuity (VA) decreased light perception. The condition was promptly managed with urgent lateral canthotomy and inferior cantholysis. At the one-month post-trauma follow-up, VA was 20/20 on the Snellen chart; no limitations in eye movement in any position of gaze were noted.

LookUs & OnlineMakale