Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 24 (6)
Volume: 24  Issue: 6 - November 2018
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Synthetic mesh placement in the presence of abdominal infection: An experimental study of feasibility
Ahmet Burak Çiftçi, Rıza Haldun Gündoğdu, Bahadır Osman Bozkırlı, Mustafa Ömer Yazıcıoğlu, Berrak Gümüşkaya Öcal, Birsen Özdem
PMID: 30516265  doi: 10.5505/tjtes.2018.59263  Pages 501 - 506
Amaç: Sentetik malzemelerin kontamine alanlarda kullanımı ile ilgili farklı görüşler mevcuttur. Bu çalışma, ticari olarak erişilebilen kompozit yamalardan birinin karın içi enfeksiyon varlığında kullanılabilirliğini araştırmayı amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntem: Yirmi adet sıçanda deneysel peritonit oluşturulmasından yirmi dört saat sonra, denekler iki adet onarlı gruba randomize edildi. İkinci bir laparotomi ile karın içinin temizlenmesini takiben karın kontrol grubunda sürekli sütürlerle, deney grubundaysa kompozit yama kullanılarak kapatıldı. Bundan sonra sıçanlar sepsis bulguları, ölüm ve yara yeri enfeksiyonu açısından takip edildi. Yirmi sekizinci günde sıçanlar sakrifiye edilerek karın içi enfeksiyon, karın içi yapışıklıklar açısından ve alınan yama ve doku örnekleri de kültür üremeleri açısından değerlendirildi.
Bulgular: Mortalite oranları kontrol ve yama gruplarında sırasıyla %0 ve %30 (p=0,21) ve yara yeri enfeksiyonu oranları ise sırasıyla %20 ve %57,1’di (p=0,162). Yama grubunda yapışıklıklar istatistiksel olarak önemli biçimde daha yoğundu(p=0,018) ve doku kültürlerinde önemli ölçüde daha fazla mikroorganizma üremişti (p=0,003).
Sonuç: Yama grubunda karın içi yapışıklıkların yoğunluğunun ve bakteri üremesinin önemli ölçüde daha fazla olması ve aynı zamanda mortalite ve yara yeri enfeksiyonu oranlarındaki artış eğilimi, bu kompozit yamanın, karın içi enfeksiyon varlığında karın defektlerinin onarımı için güvenle kullanılamayacağını göstermektedir.
BACKGROUND: There are varying opinions on the feasibility of the placement of synthetic materials in contaminated surgical fields. The aim of this study was to investigate the outcomes of the use of a commercially available composite mesh in the presence of abdominal infection.
METHODS: Twenty-four hours after the induction of experimental peritonitis, 20 rats were randomized into 2 groups of 10 subjects. After abdominal cleansing with a second laparotomy, the abdomen was closed with running sutures in the control group and the composite mesh was applied in the experimental group before closure. The rats were followed up for findings of sepsis, mortality, and wound infection. On the 28th day, the rats were sacrificed and evaluated for abdominal infection, abdominal adhesions, and bacterial growth in the mesh and tissue cultures.
RESULTS: The mortality rate was 0% and 30% in the control and mesh groups, respectively (p=0.21), and the wound infection rate was 20% and 57.1% (p=0.162). In the mesh group, the adhesions were significantly more intense (p=0.018) and significantly more microorganisms proliferated in the tissue cultures (p=0.003).
CONCLUSION: The significant increase in the intensity of adhesions and bacterial proliferation, as well as the higher rate of mortality and wound infection in the mesh group indicated that this composite mesh cannot be used safely in the repair of abdominal defects in the presence of abdominal infection.

2.Predicting critical duration and reversibility of damage in acute mesenteric ischemia: An experimental study
Ayhan Aköz, Kenan Ahmet Türkdoğan, Nesibe Kahraman Çetin, Selen Kum, Ali Duman, Mevlüt Türe, Ahmet Ender Demirkıran
PMID: 30516248  doi: 10.5505/tjtes.2018.69710  Pages 507 - 513
AMAÇ: Bu çalışmada akut mezenterik iskemide yeni iskemik biyobelirteçler olan ENDOCAN ve SCUBE-1'in erken evre hasar, tanı ve irreversibıl hasar değerlerini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 54 sıçan ile deneysel bir mezenterik iskemi reperfüzyon modeli tasarlandı. Dokuz grup oluşturuldu; Kan ve doku örneklerinin sadece örneklendiği üç sahte grup [Grup I (30.dakika), IV (2. saat) ve VII (6.saat)]; superior mezenterik arter (SMA) bağlandıktan sonra kan ve doku numuneleri örneklenen üç iskemi grubu [Grup II (30. dakika), V (2. saat) ve VIII (6.saat)]; ve SMA dekompresyonundan sonra kan ve doku numuneleri örneklendirilen ve reperfüzyon 1 saat süreyle indüklenen üç reperfüzyon grubu [Grup III (30. dakika), VI (2. saat) ve IX (6. saat)]. SCUBE-1 ve ENDOCAN için kan örnekleri alındı ve histopatolojik olarak doku örnekleri incelendi.
BULGULAR: SCUBE-1 düzeyleri İskemi grubunda sahte gruba göre daha yüksek iken(p <0.05), geç iskemi (6. saat) grubunda ENDOCAN düzeyleri belirgin olarak farklıydı. Bu iki belirteç, histopatolojik incelemeye göre irreversıble mezenterik hasar için birlikte kullanıldığında, reversible-irrreversible hasar ayırımını % 94,1 sensitivite, % 73,7 spesifite ile belirledi.
TARTIŞMA: SCUBE-1'in tek başına yükselmesi laboratuvar sıçanlarında erken mezenterik iskemiyi öngörmede önemli olarak gözükmektedir. Bununla birlikte, SCUBE-1 ve ENDOCAN eş zamanlı kullanımı irreversible bağırsak hasarının tespitinde daha kullanılışlı olabilir.
BACKGROUND: The objective of the current study was to investigate the value of the ischemic biomarkers endothelial cell-specific molecule-1 (endocan) and signal peptide-CUB-EGF domain-containing protein-1 (SCUBE-1) in the diagnosis and assessment of early-stage and irreversible damage in acute mesenteric ischemia.
METHODS: An experimental mesenteric ischemia reperfusion model was designed using 54 rats. Nine groups were created: Three sham groups [Groups I (30th minute), IV (2nd hour), and VII (6th hour)], in which only blood and tissue specimens were sampled; 3 ischemia groups [Groups II (30th minute), V (2nd hour), and VIII (6th hour)], in which blood and tissue specimens were sampled after ligation of the superior mesenteric artery (SMA); and 3 reperfusion groups [Groups III (30th minute), VI (2nd hour), and IX (6th hour)], in which blood and tissue specimens were sampled after declamping the SMA and reperfusion for 1 hour. SCUBE-1 and endocan samples obtained from blood and tissue were examined histopathologically.
RESULTS: The SCUBE-1 level was higher in the ischemia groups when compared with the sham groups (p<0.05), and the endocan level was markedly different in the late ischemia (6th hour) group. When these 2 markers were used together to assess irreversible mesenteric damage in the histopathological examination, the sensitivity in distinguishing between reversible or irreversible damage was 94.1% with a specificity of 73.7%.
CONCLUSION: The elevation of SCUBE-1 alone seems to be significant for predicting early mesenteric ischemia in laboratory rats. The combination of SCUBE-1 and endocan may be useful to detect irreversible intestinal damage.

CLINICAL ARTICLE
3.Impact of ureteral access sheath force of insertion on ureteral trauma: In vivo preliminary study with 7 patients
Tzevat Tefik, Salvatore Buttice, Bhaskar Somani, Selcuk Erdem, Tayfun Oktar, Faruk Özcan, Taner Kocak, Ismet Nane, Olivier Traxer
PMID: 30516249  doi: 10.5505/tjtes.2018.15263  Pages 514 - 520
AMAÇ: Erişim Kılıfları (EK) genellikle retrograt intrarenal cerrahide (RİRC) kullanılmaktadır. Avantajlarına rağmen yerleştirilmeleri sırasında üreter yaralanması ve cerrahi sonrasında darlık riski bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı sarf edilen itme gücünü ve üreter travmasına etkisini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Böbrek taşları için RİRC uygulanmış yedi kadın hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bir dijital güç ölçüm cihazı (Chatillon DFX II; Ametek Test and Calibration Instruments, Largo, Florida, ABD) EK’ların ucuna monte edilmiş ve EK ile sarf edilen itme gücü, kılıfın yerleştirilmesi sırasında sürekli ölçülmüştür. Değişik boyutlarda EK’lar kullanılmış ve Postüreteroskopik Lezyon Ölçeği (PULS) skoru ile doğrudan görüş altında üreter yaralanması değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Daha önce stent konmuş beş ve konmamış iki hasta çalışmaya dahil edilmiştir. EK’ların çapları daha önce stent konmamış hastalarda 9.5/11.5-F ve 10/12-F, daha önce stent konmuş hastaların birinde 11/13-F ve dördünde 12/14-F idi. Daha önce stent konulmuş hastada 12/14 F EK yerleştirmek için maksimal 9 Newton’luk (N) itme gücü sarf edildiği gözlenmiştir. Bu hastada ilk başarısız denemeden sonra ikinci kez deneme yapılmıştır. Bir stent konmamış hastada 9.5/11.5-F EK’ları yerleştirmek için en düşük maksimal EK itme gücü (0.91 N) sarf edilmiştir. EK’yı yerleştirmeden önce bu hastaya 7.8-F semirijit üreteroskopi uygulanmıştı. İki stent konmamış hastada da PULS skoru 1 ve önceden stent takılmış hastaların tümünde 0 idi.
TARTIŞMA: Bu küçük çaplı kohort çalışmasında ameliyat öncesi JJ yerleştirilmesinin, üreteri 12/14F gibi geniş çaplı EK’ların travmasından koruduğu görülmüştür. Önceden stentsiz olan hastalarda RİRC uygulamasında EK yerleştirilmesi mümkün ise de bu durum düşük dereceli üreter travmasına neden olabilir.
BACKGROUND: Ureteral access sheaths (UASs) are commonly used in retrograde intra-renal surgery (RIRS). Despite their advantages, there is a risk of ureteral trauma during their placement and subsequent stricture following surgery. The aim of this study was to evaluate the UAS force of insertion (FOI) during placement and its impact on ureteral trauma.
METHODS: Seven female patients who underwent RIRS for kidney stones were included in the study. A digital force gauge (Chatillon DFX II; Ametek Test and Calibration Instruments, Largo, Florida, USA) was connected to the distal end of the UAS and the UAS FOI was continuously measured during insertion. UASs of different sizes were used and ureteral injury was evaluated under direct vision with the Post-Ureteroscopic Lesion Scale (PULS) score.
RESULTS: Five pre-stented patients and 2 non-stented patients were included in the study. The size of the UASs used in non-stented patients was 9.5/11.5-F and 10/12-F, whereas one 11/13-F and four 12/14-F sheaths were used in the pre-stented patients. The highest maximal UAS FOI observed was 5.9 Newton (N) in a pre-stented patient with a 12/14-F UAS, where a second attempt was performed after initial failure. The lowest maximal UAS FOI was 0.91 N in a non-stented patient using a 9.5/11.5-F UAS. A semirigid ureteroscopy with a 7.8-F sheath was performed in this patient prior UAS placement. The PULS score was 1 in the 2 non-stented patients and 0 in all of the pre-stented patients.
CONCLUSION: In this small cohort, a preoperative JJ stent seemed to protect the ureter, even with larger diameter UASs of 12/14- F. Non-stented RIRS with a UAS is possible, but may cause low-grade ureteral trauma.

4.A pathology not be overlooked in blunt chest trauma: Analysis of 181 patients with bilateral pneumothorax
Ali Özdil, Önder Kavurmacı, Tevfik İlker Akçam, Ayşe Gül Ergönül, İlhan Uz, Cengiz Şahutoğlu, Sabahattin Yüzkan, Alpaslan Çakan, Ufuk Çağırıcı
PMID: 30516250  doi: 10.5505/tjtes.2018.76435  Pages 521 - 527
AMAÇ: Bilateral pnömotoraks (BPTx), özellikle şiddetli multi-travma hastalarında tansiyon PTx gibi mortalitenin önemli bir nedeni olabilir. Bu çalışmada, BPTx tedavisi ve buna bağlı komplikasyon, morbidite ve mortalitenin önemini belirtmek amacıyla multi-travma sonrası BPTx insidansı, morbidite, mortalite oranları ve bunlarla ilişkili faktörlerin analiz edilmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ ve YÖNTEM: Travma sonrası başvuran 3782 hastadan BPTx saptanan 181 hastanın verileri yaş, cinsiyet, travma çeşidi, radyolojik bulgular, eşlik eden torasik ve ekstra-torasik yaralanmalar, entübasyon insidansı, mortalite ve travma şiddet skoru (TŞS) açısından retrospektif olarak analiz edildi. Kot fraktürünün tarafı, hemotoraks, ciltaltı amfizemi ve BPTx arasındaki ilişki ile yaş ve cinsiyetin bu yaralanma, mortalite ve TŞS’ye etkisi araştırıldı.
BULGULAR: Yüzkırkdördünü erkeklerin oluşturduğu hastaların yaş ortalaması 36.07 ± 15.77 idi. Travmanın başlıca nedeni 67 (%37.0) hastada bildirilen araç-içi trafik kazasıydı. Yetmişbeş (%41.4) hastada bilateral kot fraktürü izlendi. Hastaların 41’inde (%22.6) BPTx’a bilateral hemotoraks eşlik ettiği belirlendi. Özellikle 60 yaş üstü hasta grubunda kot fraktürü ve hemotoraksın tarafı açısından anlamlı fark saptandı (p=0.017, p=0.005). Bu hasta grubunda eşlik eden torasik yaralanmaların daha sık olarak bilateral olduğu belirlendi. İzole toraks travması olan 12 (%17.6) ve multi-travması olan 56 (%82.4) hasta entübe edildi. İki grup arasında entübasyon açısından anlamlı fark bulunmadı (p=0.532). Toplam mortalite oranı %18.2 idi. Travma şiddet skoru ile mortalite arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0.22).
TARTIŞMA: Travma sonrasında BPTx insidansı yaklaşık olarak %5 oranındadır; bu nedenle özellikle şiddetli travma sonrasında mortalite oranını azaltmak amacıyla BPTx akılda bulundurulması gereken bir patolojidir. Yaş ve kot fraktürü sayısı BPTx saptanan multi-travma hastalarında morbidite ve mortalite için risk faktörleridir.
BACKGROUND: Bilateral pneumothorax (BPTx) can become tension PTx and a cause of mortality, especially in severe multi-trauma patients. The purpose of this study was to analyze the incidence, morbidity, mortality, and associated factors of BPTx in multi-trauma patients in order to highlight the importance of the management of these cases, as well as complications, morbidity, and mortality.
METHODS: The data of 181 patients with BPTx, from a total of 3782 trauma patients, were reviewed retrospectively. The details recorded were age, gender, mechanism of trauma, radiological findings, co-existing thoracic and extra-thoracic injuries, incidence of intubation, mortality, and injury severity score (ISS). The association between laterality of rib fracture, hemothorax, subcutaneous emphysema, and BPTx, and the effect of age and gender on these injuries, mortality, and ISS were analyzed.
RESULTS: The patient group included 144 males, and the mean age was 36.07±15.77 years. The primary cause of trauma was a motor vehicle accident, seen in 67 (37.0%) patients. Bilateral rib fractures were detected in 75 (41.4%) patients. Hemothorax accompanied PTx in 41 (22.6%) patients bilaterally. The laterality of the rib fracture and hemothorax demonstrated a significant difference in the patient group over 60 years of age (p=0.017, p=0.005). Co-existing bilateral thoracic injuries were detected more often in this group. Twelve (17.6%) patients with only blunt chest trauma and 56 (82.4%) patients with multi-trauma were intubated. The difference between the 2 groups was not significant (p=0.532). The overall mortality rate was 18.2%. A comparison of ISS and mortality between the groups revealed no significant difference (p=0.22).
CONCLUSION: The incidence of BPTx after multi-trauma is approximately 5%, so it must be taken into consideration, especially in severe multi-trauma patients, to reduce mortality. Older age and the number of rib fractures were determined to be risk factors for morbidity and mortality in trauma with BPTx.

5.Significance of red blood cell distribution width and C-reactive protein/albumin levels in predicting prognosis of acute pancreatitis
Eyüp Murat Yılmaz, Altay Kandemir
PMID: 30516251  doi: 10.5505/tjtes.2018.98583  Pages 528 - 531
Amaç: Akut pankreatit gastrointestinal patolojiler arasında önemli patolojilerden birisi olup çalışmadaki amacımız eritrosit dağılım hacmi(RDW) ve CRP/albumin ile prognoz ilişkisini belirleyebilmektir.
Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif olup akut pankreatit vakaları alınmış ve Ranson skoruna göre ılımlı ve şiddetli grup olarak iki gruba bölünmüştür. Bu iki grup arasında RDW, CRP/albumin ve hastanede yatış ile yoğun bakımda yatış süreleri, komplikasyonları karşılaştırılmıştır.
Bulgular: Toplam 264 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 204 hastada (%77,2)ılımlı pankreatit saptanırken, 60 hastada (%22,8) şiddetli pankreatit saptandı. (p=0,081) Bu iki grup arasındaki RDW değerlerine bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı gözlendi.(p=0,193) CRP/Albumin değerlerine bakıldığında şiddetli AP grubunda diğer gruba göre değerlerin oldukça yüksek olduğu saptandı.( p<0,001) Hastanede toplam yatış süreleri ve yoğun bakımda toplam yatış sürelerine bakıldığında ise şiddetli AP grubundaki hastaların diğer gruba göre daha fazla hastanede kaldıkları gözlenmiştir.(p=0,001,p=0,047)
Tartışma: Akut pankreatit tablosunda RDW net olarak prognozu ön görmede spesifik bir markır değilken, CRP/albumin kolay uygulanabilen, ucuz ve güvenilir bir markırdır.
BACKGROUND: Acute pancreatitis (AP) is one of the major pathologies among gastrointestinal system diseases. The aim of this study was to determine the relationship between the red cell distribution width (RDW) value and the C-reactive protein (CRP)/ albumin ratio in patients with AP.
METHODS: In this retrospective study, AP cases were enrolled and divided into 2 groups according to the Ranson criteria as moderate or severe pancreatitis. The RDW and CRP/albumin values, length of hospitalization and stay in the intensive care unit (ICU), and the complications experienced were compared between these 2 groups.
RESULTS: A total of 264 patients were included in the study. Moderate pancreatitis was detected in 204 patients (77.2%) while severe pancreatitis was seen in 60 patients (22.8%) (p=0.081). There was no statistically significant difference in the RDW value between the groups (p=0.193). The CRP/albumin values were significantly higher in the severe pancreatitis group compared with the moderate group (p<0.001). The severe AP group also had a longer period of hospital care, both overall and in the ICU (p=0.001, p=0.047).
CONCLUSION: RDW was not a specific marker for predicting prognosis in AP, but the CRP/albumin ratio is an easy-to-apply, inexpensive, and reliable marker.

6.Factors predicting the early mortality of trauma patients
Won Young Yong Jin, Jin Hee Jeong, Dong Hoon Kim, Tae Yun Kim, Changwoo Kang, Soo Hoon Lee, Sang Bong Lee, Seong Chun Kim, Yong Joo Park, Daesung Lim
PMID: 30516252  doi: 10.5505/tjtes.2018.29434  Pages 532 - 538
BACKGROUND: The aim of this study was to identify factors predicting early mortality in trauma patients.
METHODS: This was a study of 6288 trauma patients admitted to the hospital between July 2011 and June 2016. Among the variables recorded for a prospective trauma registry, the following were selected for analysis: sex; age; a combination of the Glasgow Coma Scale score, age, and systolic blood pressure (SBP) (GAP); a combination of the mechanism of injury, the Glasgow Coma Scale score, age, and SBP (MGAP); SBP; respiratory rate; peripheral oxygen saturation (SpO2 value); the Glasgow Coma Scale score; laboratory variables; and presentation time. Logistic regression analysis was used to explore associations between these variables and early mortality.
RESULTS: In total, 296 (4.6%) patients died within 24 hours. Univariate regression analysis indicated that age, the GAP, the MGAP, SBP, SpO2, the Glasgow Coma Scale score, base excess, hemoglobin level, platelet count, INR, and presentation time predicted early mortality. Multivariate regression showed that the GAP, the MGAP, SpO2, base excess, platelet count, and INR were independently predictive. The areas under the receiver operator curve comparisons for the GAP and MGAP models revealed the superiority of the GAP-based model.
CONCLUSION: The GAP model, SpO2, base excess, platelet count, and INR predicted the early mortality of trauma patients.

7.The diagnostic value of irisin in patients with acute abdominal pain: A preliminary study
Selman Yeniocak, Özgür Karcıoğlu, Asım Kalkan, Fatma Saraç, Gökçe Akgül Karadana, Zehra Zeynep Keklikkıran, Alper Gümüş, Macit Koldaş, Semih Korkut
PMID: 30516253  doi: 10.5505/tjtes.2018.29235  Pages 539 - 544
AMAÇ: Akut karın ağrısı şikayeti ile acil servise müracaat eden hastalarda düz kas proteini Irisin’in serum düzeyini ölçerek tanısal değerini araştırmak amacıyla bu çalışma yapıldı.
GEREÇ - YÖNTEM: Bu araştırma, tek merkezli, prospektif ve kesitsel bir çalışma olarak yapılmıştır. Akut karın ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran 213 erişkin hasta ve 140 kişilik sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Serum irisin düzeyleri, lökosit, CRP, amilaz ve kreatin kinaz değerleri ile karşılaştırıldı. Serum İrisin düzeyleri, yatışı yapılan ile taburcu olan ve cerrahi ile tıbbi tedavi yapılan gruplar da karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 213 hasta ve 140 kontrol grubu ortalama Irisin düzeyleri 6,81 ± 3,17 mcg / ml ve 5,69 ± 2,08 mcg/ml idi. Hastaneye yatırılan hastaların ortalama Irisin değerleri (7,98 ± 3,11 mcg/ml), taburcu edilen hastaların (6,38 ± 3,09 mcg/ml) ve kontrol grubu olguların Irisin değerlerinden (kontrol grubu – taburcu hasta grubu p = 0,202) anlamlı derecede yüksekti (kontrol grubu - hastaneye yatırılan grup p <0,001, taburcu edilen grup - hastaneye yatırılan grup p = 0,001). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, safra kesesi hastalıkları, ürolitiyazis ve akut apandisitte irisin düzeyleri anlamlı olarak daha yüksekti (p = 0.001, p = 0.007, p = 0.007).
SONUÇ: Serum İrisin seviyeleri, düz kas yapısı içeren intraabdominal tübüler organların luminal obstrüksiyonu gelişmiş akut karın ağrılı hastalarda tanı ve prognoz belirlemede bir belirteç olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: The aim of this study was to investigate the prognostic value of irisin by examining the serum level of this smooth muscle protein in patients presenting at the emergency department (ED) with acute abdominal pain.
METHODS: This research was performed as a single-center, prospective, cross-sectional study. In all, 213 adult patients presenting at the ED with acute abdominal pain and 140 healthy controls were enrolled. The serum irisin level was correlated with the leukocyte, C-reactive protein, amylase, and creatine kinase values. The irisin level was compared between groups of those who were admitted or discharged, and those who received surgical or medical treatment.
RESULTS: The mean irisin level of the 213 patients and the 140 controls was 6.81±3.17 mcg/mL vs. 5.69±2.08 mcg/mL. The mean irisin value of the hospitalized patients (7.98±3.11 mcg/mL) was significantly higher than that of the discharged patient group (6.38±3.09 mcg/mL) and the controls (control vs. discharged: p=0.202; control vs. hospitalized: p<0.001; discharged vs. hospitalized: p=0.001). When compared with that of the control group, the irisin level was significantly higher in patients with gall bladder diseases, urolithiasis, and acute appendicitis (p=0.001, p=0.007, p=0.007).
CONCLUSION: The serum irisin level in patients with abdominal pain may serve as a guide in diagnostic decision-making and determining the prognosis for cases of acute abdominal pain involving luminal obstruction in tubular intra-abdominal organs

8.The Karaman score: A new diagnostic score for acute appendicitis
Kerem Karaman, Metin Ercan, Hakan Demir, Ömer Yalkın, Yener Uzunoğlu, Kemal Gündoğdu, İsmail Zengin, Yakup Ersel Aksoy, Erdal Birol Bostancı
PMID: 30516254  doi: 10.5505/tjtes.2018.62436  Pages 545 - 551
Karaman skoru: Akut apandisit tanısında yeni bir skorlama sistemi
Giriş: Karaman skorlama sistemi akut apandisit tanısında kullanılan ve 6 parametreden oluşan yeni bir tanısal skorlama sistemidir. Bu çalışmanın amacı Karaman skorunun akut apandisit tanı performansını Alvarado skoru ile karşılaştırmalı olarak ortaya koymaktır
Materyal ve Metod: Akut apandisit tanısı ile apendektomi yapılan 200 hasta çalışmaya dahil edilmiştir.
Bulgular: Karaman skorunun akut apandisiti negatif apandektomiden ayırmadaki cut off değeri ≥9 olup, sensitivitesi % 84.3, spesifitesi %64.7, pozitif prediktif değeri %92.1 ve negatif prediktif değeri %45.8 olarak saptanmıştır. Alvarado skorunun akut apandisiti negatif apandektomiden ayırmadaki cut off değeri ise ≥8 olup, sensitivitesi %72.9, spesifitesi %70.6, positif prediktif değeri %92.4 ve negatif prediktif değeri %34.8 olarak saptanmıştır. Multilojistik regreyon analizinde, yaş ve cinsiyete göre düzeltme yapıldığında; hem Alvarado ≥8 (OR=6.644, 95% CI: 2.854-15.466, P<0.001) hem de Karaman ≥9 skoru (OR=10.374, 95% CI: 4.383-24.558, P<0.001) akut apandisiti negatif apandektomiden ayırmada anlamlı olarak etkin saptanmıştır. Ancak her iki skor bir arada değerlendirildiğinde, Alvarado skoru ≥8 etkinliğini yitirirken (OR=1.838, 95% CI: 0.517-6.530 and P=0.347) Karaman skoru ≥9 prediktif etkinliğini göstermeye devam etmektedir (OR=6.586, 95% CI: 1.893-22.917, P=0.003).
Tartışma: Karaman skoru akut apandisiti negatif apandektomiden ayırt etmede daha etkin saptanmıştır.
BACKGROUND: The Karaman score is a novel diagnostic scoring system consisting of 6 parameters. The aim of the present study was to assess the diagnostic performance of the Karaman score in comparison with the Alvarado score.
METHODS: A total of 200 patients who underwent an appendectomy were enrolled in the study (research registry number: 2290).
RESULTS: The cutoff threshold of the Karaman score in distinguishing acute appendicitis from negative appendectomy was ≥9 with 84.3% sensitivity, 64.7% specificity, 92.1% positive predictive value (PPV), and 45.8% negative predictive value (NPV). The cutoff threshold of the Alvarado score in distinguishing acute appendicitis from negative appendectomy was ≥8 with 72.9% sensitivity, 70.6% specificity, 92.4% PPV, and 34.8% NPV. In multivariate logistic regression analysis, an Alvarado ≥8 score (Odds ratio [OR]: 6.644, 95% confidence interval [CI]: 2.854–15.466; p<0.001) and a Karaman ≥9 score (OR: 10.374, 95% CI: 4.383–24.558; p<0.001) were each individually predictive in distinguishing acute appendicitis from negative appendectomy when correction was made according to age and gender. However, when both scores were evaluated together, the Alvarado score ≥8 lost its efficacy (OR: 1.838, 95% CI: 0.517–6.530; p=0.347), whereas the Karaman score ≥9 retained its predictive power (OR: 6.586, 95% CI: 1.893–22.917; p=0.003).
CONCLUSION: The Karaman score was more predictive than the Alvarado score in distinguishing acute appendicitis from a negative appendectomy.

9.Laparoscopic versus open appendectomy in pregnancy: A single center experience
Ali Fuat Kaan Gök, Yiğit Soytaş, Adem Bayraktar, Selman Emirikçi, Mehmet İlhan, Ahmet Kemalettin Koltka, Mustafa Kayıhan Günay
PMID: 30516255  doi: 10.5505/tjtes.2018.26357  Pages 552 - 556
Amaç: Bu çalışmanın amacı tek bir merkezde apandisit nedeniyle ameliyat edilen gebe kadınlarda laparoskopik ve açık apendektominin obstetrik ve cerrahi sonuçlarını karşılaştırmaktır. Bu çalışmadaki ana hipotezimiz bahsedilen sonuçlar açısından açık ya da laparoskopik apendektomi arasında fark olmadığıdır.
Yöntemler: Ocak 2009 ile Eylül 2018 arasında apendektomi yapılan 57 ardışık gebe kadının tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastalar açık ve laparoskopik apendektomi olmak üzere iki gruba ayrıldı. Toplanan veriler yaş, gebelik yaşı, tanı yöntemleri, ameliyat süresi, kalış süresi, morbidite ve mortaliteyi içermektedir. Veri analizi, Windows için IBM SPSS v. 23 kullanılarak gerçekleştirilmiştir.
Bulgular: On sekiz (% 31) hastaya laparoskopik apendektomi (LA) ve 39 (% 69) hastaya açık apendektomi (OA) uygulandı. Demografik veriler arasında fark yoktu. Laparoskopik grupta cerrahinin süresi anlamlı olarak daha kısaydı (37 vs 57 dakika, p = 0.005). Derin ve yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonları, yatış süresi, erken doğum ve fetal kayıp gibi sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Her iki grupta da mortalite yoktu.
Sonuç: Genel olarak, bu çalışma LA'nın gebe hasta ve fetus için güvenli olduğunu düşündürmektedir. Apandisitli gebe hastalar üzerinde laparoskopinin etkilerini belirlemek için, daha geniş sayıda olguda prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: The aim of this study was to compare the obstetric and surgical outcomes of laparoscopic appendectomy (LA) and open appendectomy (OA) performed for pregnant women at a single center. It was the hypothesis of this study that there would be no significant difference in the results.
METHODS: The medical records of 57 consecutive pregnant women who underwent an appendectomy between January 2009 and September 2018 were reviewed retrospectively. The patients were divided into 2 groups: OA and LA. The collected data included age, gestational age, diagnostic modalities used, duration of surgery, length of hospital stay, morbidity, and mortality.
RESULTS: Eighteen (31%) patients underwent LA and 39 (69%) patients underwent OA. There were no significant differences in the demographic data. The duration of surgery was significantly less in the laparoscopic group (37 vs 57 minutes; p=0.005). There were no statistically significant differences in the outcomes of deep or superficial surgical site infection, length of hospital stay, pre-term delivery, or loss of the fetus. There was no mortality in either group.
CONCLUSION: The results of this study suggest that LA can be a safe option for both the pregnant patient and the child. Further prospective, randomized studies with a larger group of pregnant patients with appendicitis are needed to fully determine the effects of laparoscopy in these circumstances.

10.Can Alvarado and Appendicitis Inflammatory Response scores evaluate the severity of acute appendicitis?
Metin Yeşiltaş, Dursun Özgür Karakaş, Berk Gökçek, Semih Hot, Seracettin Eğin
PMID: 30516256  doi: 10.5505/tjtes.2018.72318  Pages 557 - 562
Giriş: Alvarado (AS) and Apandisit İnflamatuar Yanıt (AIYS) skorları akut apandisit (AA) tanısı için geliştirilmiş skorlardır. Bu çalışmanın amacı AA şiddetinin AS ve AIYS ile değerlendirmesidir.
Materyal ve Metot: Ocak 2016-Aralık 2017 tarihleri arasında AA nedeni ile opere edilen ve preop AS ve AIYS yapılan hastalar geriye dönük değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, patolojik şiddet, lokal peritonit, fekaloid, drenaj, apendix çapı ve operasyon şekli AS ve AIYS göre değerlendirildi.
Bulgular: 578 hasta çalışmaya dâhil edildi. Apandisit %44,4 ile en sık görülen patolojiydi. En sık ölçülen apandiks çapı ise %59,2 ile 7-10 mm idi. Bütün patolojiler arasındaki AS ve AIYS istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Komplike ve komplike olmayan apandisitler arasındaki sadece AIYS istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Apandiks çapları arasındaki sadece AIYS istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Drenaj yapılan hastalarda AS ve AIYS istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). AS ile patolojik şiddet, lokal peritonit ve drenajın korelasyonu, AIYS ile patolojik şiddet, komplike/ komplike olmayan, apandiks çapı ve drenajın korelasyonu istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05).
Sonuç: AS ve AIYS her ikisi de patolojik şiddeti değerlendirebilmekte iken sadece AIYS komplike ve komplike olmayan apandisitleri, apandiks çapının daha anlamlı değerlendirebilmektedir. Bu skorları kullanarak gereksiz radyolojik ve cerrahi girişimlerini azaltabilecektir.
BACKGROUND: The Alvarado score (AS) and the Appendicitis Inflammatory Response score (AIRS) were developed to diagnose acute appendicitis (AA). The aim of this study was to evaluate the severity of AA using the AS and the AIRS tools.
METHODS: Patients who presented between January 2016 and December 2017 and underwent surgery for AA and who had a preoperative AS and AIRS value were evaluated retrospectively. The details of age, sex, pathological severity, the presence of local peritonitis or fecaloid, drainage, appendix diameter, and operation type were evaluated according to the AS and the AIRS.
RESULTS: A total of 578 patients were included in the study. Appendicitis was the most common pathological severity classification (44.4%). The most common appendix diameter group was 7–10 mm (59.2%). The difference observed in the AS and AIRS results for all of the pathological severity categories was statistically significant (p<0.05). The AIRS revealed a statistically significant difference (p<0.05) in the detection of uncomplicated and complicated appendicitis. The AIRS difference was statistically significant for appendix diameter (p<0.05). The AS and the AIRS results were both statistically significant for drainage (p<0.05). The AS was correlated with pathological severity, local peritonitis, and drainage, while the AIRS was correlated with pathological severity, uncomplicated/complicated determination, appendix diameter, and drainage (p<0.05).
CONCLUSION: Both the AS and the AIRS can evaluate pathological severity, but only the AIRS can evaluate complicated or uncomplicated appendicitis and the diameter of the appendix. These tools can be used to reduce the number of unnecessary radiological or surgical interventions.

11.Wound dehiscence after penetrating keratoplasty
Evin Singar-ozdemir, Ayse Burcu, Zuleyha Yalnız Akkaya, Baris Oral, Firdevs Ornek
PMID: 30516257  doi: 10.5505/tjtes.2018.44450  Pages 563 - 568
Amaç: Çalışmamızda, penetran keratoplasti (PK) sonrası künt travmaya bağlı yara açılmasını etkileyen faktörleri ve klinik sonuçları araştırmak amaçlanmıştır.
Yöntem: 1995-2015 arasında PK sonrası künt travmaya bağlı yara açması gelişen olgular retrospektif olarak tarandı. Travma insidansı ve etiyolojisi, keratoplasti ve glob rüptürü arasındaki zaman, greft durumu, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EDGK), komplikasyonlar, ikincil ameliyatlar ve yaralanma boyutunu etkileyebilecek faktörler kaydedildi.
Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 42.66 ± 16.66 yıl olan, 23'ü erkek, 16'sı kadın, toplam 39 hasta dahil edildi. Yara yeri açılma insidansı % 2.3 idi. Penetran keratoplasti ve travmatik yara yeri açılması arasındaki ortalama süre 25.91 ± 47.24 ay, ortalama takip süresi 34.43 ± 51.02 ay idi. En yaygın travma mekanizmasının künt bir nesnenin çarpması (% 53.8), en sık yara yeri ayrılmasının görüldüğü kadranın temporal (% 30.8) idi ve yara yeri ayrılma büyüklüğünün 45° ile 270° arasında olduğu saptandı.
Hastalar yara yeri ayrılma büyüklüğüne göre dört gruba ayrıldı; yara yeri ayrılma büyüklüğü arttıkça, erkek cinsiyete daha sık rastlandığı, nazal ve üst kadranlarda yara yeri ayrılmasının daha sık görüldüğü, lens hasarının, arka segment komplikasyonlarının daha sık ve greft şeffaflığının daha düşük oranda sağlandığı izlendi.
Sonuç: Penetran keratoplasti sonrası ortaya çıkan travmatik yara yeri ayrılması nadir görülen ancak ömür boyu karşılaşılabilecek bir komplikasyondur. Göz kaybı gibi ciddi sonuçlar doğurduğundan, hastalar yara yeri ayrılma riskleri ve sekelleri açısından bilgilendirilmelidir.
BACKGROUND: The purpose of this study was to investigate factors affecting wound dehiscence due to blunt trauma following penetrating keratoplasty (PK) and the clinical outcomes.
METHODS: The medical records of patients who experienced blunt traumatic wound dehiscence after PK between 1995 and 2015 were analyzed retrospectively. The incidence and etiology of the trauma, the time interval between PK and globe rupture, final graft clarity, best-corrected visual acuity, complications, secondary surgeries, and factors potentially affecting wound dehiscence size were recorded.
RESULTS: This study included a total of 39 patients with a mean age of 42.66±16.66 years, of whom 23 patients were male and 16 patients were female. The incidence of wound dehiscence was 2.3%. The mean interval between the PK procedure and wound dehiscence was 25.91±47.24 months and the mean follow-up time was 34.43±51.02 months. The most common trauma mechanism was force with a blunt object (53.8%) and the most frequent site of wound dehiscence was the temporal quadrant (30.8%), the wound ranging from 30° to 270° in size. The patients were divided into 4 groups according to wound dehiscence size. As the size of the wound dehiscence size increased, the male ratio increased, wound dehiscence was more commonly located in the nasal and superior quadrants, lens injury and posterior segment complications were more frequent, and graft transparency was achieved at a lower rate.
CONCLUSION: Traumatic wound dehiscence after PK is rare, but may lead to serious, lifelong consequences, including eye loss. Patients should be well informed about the risks and potential sequelae of wound dehiscence.

12.The effectiveness of non-operative treatment in high-grade liver and spleen injury in children
Kıvılcım Karadeniz Cerit, Rabia Ergelen, Tural Abdullayev, Halil Tuğtepe, Tolga Emrullah Dağlı, Gürsu Kıyan
PMID: 30516258  doi: 10.5505/tjtes.2018.83573  Pages 569 - 574
Amaç: Her ne kadar çocukluk çağında künt karaciğer ve dalak travmasında nonoperatif tedavi yaklaşımı tercih edilir olsa da, klinikler arasında kullanılan algoritmalarda ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Amerikan Pediatrik Cerrahi Birliği (APSA) rehberinin grade V karaciğer ve dalak hasarını içermemesi ile birlikte, yüksek dereceli karaciğer ve dalak hasarına yaklaşım halen tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı; yüksek dereceli karaciğer ve dalak hasarı olan hastalara nonoperatif tedavi yaklaşımıyla ilgili tecrübelerimizi sunmaktır.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2012-Ocak 2017 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi hastanesi acil servisine başvuran hastalardan künt batın travmasına bağlı karaciğer ve dalak hasarı nedeniyle kliniğimizde takip edilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, travma şekli, organ hasarının derecesi, eşlik eden organ hasarı, yoğun bakımda ve hastanede kalış süresi, transfüzyon ihtiyacı olması, tedavi yöntemi (operatif-nonoperatif) şeklinde olan verileri geriye dönük olarak analiz edilmiştir. Grade I, II, III derece olan organ hasarları düşük dereceli olarak; grade IV, V olan organ hasarları ise yüksek dereceli olarak sınıflandırımıştır.
Bulgular: Acil servisimize başvuran 2800 çocuk travma olgusundan künt batın travmasına bağlı radyolojik görüntülemelerinde karaciğer ve dalak hasarı tesbit edilip kliniğimizde yatırılan 88 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 41 hastada izole karaciğer hasarı, 39 hastada izole dalak hasarı, 8 hastada ise her iki organda hasar izlenmiştir. Her iki organda hasar izlenen hastalarda yüksek dereceli hasarı olan organ hangisiyse o gruba dahil edilmiştir. Yüksek dereceli (29), düşük dereceli (17) karaciğer hasarı izlenmiştir. Yüksek dereceli (21), düşük dereceli (21) dalak hasarı izlenmiştir. Hastaların 34%’ünde (30 hastada) eşlik eden organ hasarı izlenmiştir. Nonoperatif tedavi 83 hastaya (94%) uygulanabilmiştir, 5 hastaya (6%) ise cerrahi uygulanması gerekmiştir. Yüksek dereceli karaciğer hasarı olan hastalarda düşük dereceli karaciğer hasarı olanlara göre, hastanede yatış süresi, YBܒde yatış süresi ve transfüzyon ihtiyacı anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p değerleri sırasıyla; 0.001, 0.001, ˂0.001’dir). Yüksek dereceli karaciğer hasarı olan hastalarda düşük dereceli karaciğer hasarı olanlara göre daha fazla cerrahi yaklaşım uygulanmıştır (p=0.045). Yüksek ve düşük dereceli dalak yaralanmalarında her iki grup arasında yaş, cinsiyet, hastanede yatış süresi, YBܒde yatış süresi, transfüzyon ihtiyacı, eşlik eden organ hasarı açısından fark bulunmamıştır (p değerleri sırasıyla; 0.254, 0.739, 0.114, 0.135, 0.057, 0.721’dir). Benzer şeklilde yüksek dereceli dalak hasarı olanlarla düşük dereceli dalak hasarı olanlar arasında nonoperatif veya operatif tedavi yaklaşımı açısından da fark izlenmemiştir (p=0.488).
Sonuç: Yüksek dereceli künt karaciğer ve dalak hasarı olan hastalarda nonoperatif tedavi uygulanabilir bir yöntemdir. Ancak yüksek dereceli karaciğer hasarı olanlarda düşük dereceli karaciğer hasarı olanlara göre cerrahi tedaviye daha fazla başvurulabileceği dikkate alınmalıdır.
Background: Although nonoperative treatment approach is preferred for blunt liver and spleen trauma in childhood, there are significant differences in the algorithms used between clinics. Along with the absence of grade V liver and spleen injury in the American Pediatric Surgical Association (APSA) guideline, approach to high-grade liver and spleen injury is still controversial. The aim of this study is to present our experience in non-operative treatment approach to patients with high-grade liver and spleen injury.
Materials and Methods: Patients who referred to Marmara University Hospital’s emergency department between January 2012 and January 2017 due to liver and spleen injury related to blunt abdominal trauma and followed up in our clinic were included in the study. The data were analyzed retrospectively in terms of age, sex, type of trauma, degree of organ damage, accompanying organ damage, duration of intensive care and hospital stay, need for transfusion, and treatment method (operative-nonoperative). Grade I, II, III organ damage is classified as low grade while grade IV and V organ lesions classified as high grade.
Results: 88 out of 2800 patients who were diagnosed by radiological imaging as liver and spleen injuries due to blunt abdominal trauma and were hospitalized to our clinic were included in the study. 41 of these patients had isolated liver injury while 39 had isolated spleen injury and 8 had injuries in both organs. 30 (34%) of the patients had accompanying organ injury. 83 (94%) patients underwent non-operative treatment and surgical approach was required for 5 patients (6%). Patients with high-grade liver injury had significantly higher duration of hospitalization, duration of ICU stay and transfusion requirement compared to patients with low-grade liver injury (p values are; 0.001, 0.001, and ˂0.001, respectively). Surgical approach was more frequent among patients with high-grade liver injury than patients with low-grade injury (p = 0.045). There was no difference among patients with high and low-grade spleen injury in terms of age, sex, duration of hospitalization, duration of ICU stay, transfusion requirement, and accompanying organ injury (p values were: 0.254, 0.739, 0.114, 0.135, 0.057, 0.721 respectively). Similarly, there was no difference in terms of nonoperative or operative treatment among these two groups (p = 0.488).
Conclusion: Non-operative treatment is feasible treatment method in patients with high grade blunt liver and spleen injury. However pediatric surgeons should consider that patients with high-grade liver damage may require more surgical treatment than those with low-grade liver damage.

13.Is tranexamic acid safe and reliable during tibial intramedullary nailing?
Sefa Giray Batıbay, İsmail Türkmen, Sedat Duman, Savaş Çamur, Necdet Sağlam, Sevilay Batıbay
PMID: 30516259  doi: 10.5505/tjtes.2018.42147  Pages 575 - 580
Amaç: Tibia diafiz kırıklarnda intramedüller çivileme yapılırken traneksamik asit kullanımının güvenli olup olmadığını, kan kaybını azaltacağını ve maliyet etkinliğini etkilemeyeceğini belirlemek.
Hasta ve Yöntem: tibia diafiz kırığı olan 70 hasta randomize olarak iki gruba ayrıldı ve prospektif olarak kan kaybı, tromboz ve kırık iyileşmesi açısından izlendi. Birinci gruba preoperatif traneksamik asit intravenöz olarak uygulandı. İkinci grup kontrol grubu olarak belirlendi.
Sonuç: İki grup arasında preoperastif ve postoperatif 1. saat Hb ve Hct değerleri arasında farklılık saptanmadı. İki grup arasında postoperatif 24-48. saat Hb ve Hct değerleri arasında anlamlı farklılık saptandı. Traneksamik asit uygulanan grupta (Grup A) postoperatif allojenik kan transfüzyonu gereksinimi olmadı. traneksamik asit kullanılmayan grupta (Grup B) 2 hastaya Hb ve Hct değerleri düşük saptanması üzerine (Hct<27) 1 ünite eritrosit süspansiyonu uygulandı. Hiçbir hastada DVT ve emboli gözlenmedi.
Sonuç: İntramedüller çivileme ile tibia kırıkların tedavisinde preoperatif dönemde intravenöz Traneksamik asit uygulanması postoperatif dönemde kanama miktarını azalttığı gözlendi. Postoperatif dönemde hastalarda intravasküler tromboza yol açmadığı gibi kemik iyileşmesini de olumsuz etkilemediği gözlenmiştir.
BACKGROUND: The aim of this study was to determine if the use of tranexamic acid (TXA) during intramedullary reaming treatment for tibial diaphyseal fractures was safe, reduced blood loss, or affected cost effectiveness.
METHODS: A total of 70 patients with a tibia diaphysis fracture were randomized into 2 groups and prospectively followed for data on blood loss, thrombosis, and fracture healing. Preoperative TXA was administered intravenously to Group A, and Group B served as the control group.
RESULTS: While there was no significant difference between the preoperative and postoperative 1-hour hemoglobin (Hb) and hematocrit (Hct) levels of the patients, there was a statistically significant difference in the comparison of the postoperative 24-hour and 48-hour Hb and Hct levels. There was no need for an allogenic blood transfusion to any patient in Group A; however, 2 patients in Group B each received 1 unit of erythrocyte suspension because their Hct values dropped below 27%. There was no deep vein thrombosis or embolism observed in any of the patients.
CONCLUSION: The application of intravenous TXA during the preoperative period in the treatment of tibial fractures with intramedullary nailing reduced the bleeding seen in the postoperative period. It did not lead to intravascular thrombosis in the postoperative period, and had no adverse effect on bone healing.

14.Can double fluoroscopy in the oblique position reduce surgical time and radiation exposure during intertrochanteric femur fracture nailing?
Haluk Çelik, Adnan Kara, Yavuz Sağlam, İsmail Türkmen, Serkan Aykut, Mehmet Erdil
PMID: 30516260  doi: 10.5505/tjtes.2018.04048  Pages 581 - 586
Amaç: Bu çalışmada intertrokanterik femur kırıklarında, oblik pozisyonda uygulanan intramedüller çivileme esnasında çift skopi kullanımının tek skopi kullanımına üstün olup olmadığı araştırılmıştır.
Gereç ve Yöntem: İntertrokanterik femur kırığı sonrası oblik pozisyon kullanılarak intramedüller çivileme yapılan 52 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 20’si erkek, 32’si kadın ve ortalama yaş: 78,2 (dağılım: 69-88) idi. Kırıklar AO/OTA sınıflamasına göre tip A1 ve tip A2 kırıklardan oluşmakta idi. Yirmi beş hastada çift skopi kullanılırken, 27 hastada tek skopi kullanıldı. Anestezi ile cerrahi arasındaki hazırlık süresi, cerrahi süresi, skopi kullanım süresi, kanama miktarı, cerrahi sonrası kollodiafiziyal açı ve tip-apeks mesafesi iki grup arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: Cerrahi süresi çift ve tek skopili gruplarda sırası ile 34.48±8.92 dakika ve 50.37±16.63 dakika idi (p<0.01). Skopi kullanım süresi çift skopili grupta 42.72±16.00 iken, tek skopili grupta 68.22±21.53 idi (p<0.01). Cerrahi hazırlık süreleri, kanama miktarı, kollodiafiziyel açı ve tip-apeks mesafeleri karşılaştırmalarında iki grup arasında istatistiksel fark saptanmadı (p>0.05).
Sonuç: İntertrokanterik femur kırıkları cerrahi tedavisinde oblik pozisyonda çift skopi kullanılarak yapılan intramedüller çivilemede tek skopi kullanımına göre daha az radyasyon maruziyeti ile daha kısa sürelerde cerrahiyi tamamlamak mümkündür.
BACKGROUND: The purpose of this study was to determine the comparative effectiveness of the use of single fluoroscopy versus double fluoroscopy during intramedullary nailing in the oblique position for intertrochanteric femur fractures in terms of surgery and radiation time.
METHODS: Fifty-two patients (20 men, 32 women; average age: 78.2 years; range: 69-88 years) were included in the study. While double fluoroscopy was used for 25 patients, single fluoroscopy was used for the remaining 27 patients. Data of the preparation time between anesthesia and surgery, surgery time, radiation time, bleeding volume, postoperative collodiaphyseal angle between the fractures and intact parts, and the tip-apex distance (TAD) were compared.
RESULTS: The surgery time in the double and single fluoroscopy groups averaged 34.48±8.92 minutes and 50.37±16.63 minutes, respectively (p<0.01). The radiation time was 42.72±16.00 seconds for the double-fluoroscopy group and 68.22±21.53 seconds for the single-fluoroscopy group (p<0.01). The surgical preparation time, bleeding volume, collodiaphyseal angle and TAD distance did not vary significantly between groups (p>0.05).
CONCLUSION: The use of double fluoroscopy in the oblique position in the surgical treatment of intertrochanteric femur fractures reduced the surgical time and the anesthesia time for patients, as well as the exposure to radiation, thereby also reducing the risk of complications.

15.Distribution characteristics of combat-related shrapnel and relationship to weapon type and conflict location: Experience of an operational field hospital
Sinan Akay, Mehmet Burak Aşık, Sami Eksert
PMID: 30516261  doi: 10.5505/tjtes.2018.13402  Pages 587 - 593
AMAÇ: Şarapnele bağlı blastik yaralanmalar çatışmalar sırasında en sık görülen yaralanma şeklidir. Bu çalışmada, şarapnellerin vücuttaki dağılım karakteristiklerini, bu dağılımın silah tipleri ve çatışma bölgeleri ile olası ilişkisini araştırmayı amaçladık.

GEREÇ VE YÖNTEM: Operasyon bölgesinde bulunan hastanemize ateşli silah yaralanması nedeniyle getirilen 246 ardışık hastanın medikal kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Vücuduna radyolojik olarak kanıtlanmış en az bir şarapnel isabet etmiş olan 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm vücut 5 bölgeye (baş-boyun, göğüs-sırt, batın-bel, üst ve alt ekstremite) ayrılarak şarapnellerin vücuttaki dağılımı not edildi. Silah tipi (uzun namlulu silah, roket veya el yapımı patlayıcı-mayın), çatışma bölgesi (şehir içi ve kırsal alan) ve hastalara ait tüm radyolojik tetkikler (radyografi ve/veya bilgisayarlı tomografi) değerlendirildi. Şarapnel dağılımı ile bu değişkenler arasındaki olası ilişki araştırıldı.

BULGULAR: Roket ve el yapımı patlayıcı-mayın yaralanmaları ile baş-boyun bölgesi yaralanmaları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkinin dışında (p= 0.002) silah tipleri ve şarapnel dağılımı arasında anlamlı fark bulamadık (p> 0.05). Şarapnel dağılımı ile çatışma bölgesi arasında ise anlamlı farklılık saptamadık (p> 0.05).

SONUÇ: Penetran şarapnellere bağlı sekonder blastik yaralanmalar patlayıcı ve çatışma ile ilişkili yaralanmaların en sık görülen şeklidir. Bu çalışmada, roket ve el yapımı patlayıcı-mayın ile oluşan yaralanmalarda uzun namlulu silah yaralanmalarına göre baş-boyun bölgesi şarapnel yaralanmalarının belirgin olarak daha yüksek oranda olduğunu bulduk. Bu tip yaralanmaların beklenmedik zamanlarda oluşması ve rutin olarak kullanılmakta olan koruyucu celik yeleğin torakoabdominal şarapnel yaralanmalarına karşı koruyucu etkisinin bu sonucun ana nedenleri olduğuna inanıyoruz.
BACKGROUND: The aim of this study was to investigate the characteristics of shrapnel distribution in the body and a possible relationship to the type of weapon and type of location of the conflict.
METHODS: The records of 246 patients admitted to a level-III trauma center with any kind of firearm injury were examined retrospectively. Ninety patients who had at least 1 radiologically-proven piece of shrapnel in their body were included in the study. For the purposes of the study, the body was divided into 5 regions (head/neck, thorax/back, abdomen/pelvis/waist, upper extremities, and lower extremities) and shrapnel distribution was noted according to these divisions. Medical data and detailed information regarding the weapon type (long-barreled weapon, rocket-propelled grenade [RPG], or improvised explosive device [IED]), conflict location (residential or rural area), and all radiological examinations (radiography and/or computed tomography) were carefully reviewed. The relationship between these variables and the shrapnel distribution in the body was investigated.
RESULTS: No statistically significant differences were seen between weapon type and shrapnel distribution (p>0.05), except a significantly higher percentage of head/neck region shrapnel injuries as a result of RPG and IED injuries (p=0.002). There was no statistically significant relationship between the shrapnel distribution characteristics and conflict location, classified as either residential or rural (p>0.05).
CONCLUSION: Secondary blast injuries induced by penetrating shrapnel are the most common type of explosion- and combatrelated injuries. In the current study, a significantly higher rate of head/neck region shrapnel injuries was observed in RPG and IED injuries compared with long-barreled weapon-induced injuries. The primary reason is likely the more unexpected nature of those 2 types of attacks, which allow no time to shield that part of the body.

CASE REPORTS
16.Duodenal intramural hematoma due to early postoperative anticoagulant treatment after a renal transplant: A case report
Adem Bayraktar, Leman Damla Ercan, Hüseyin Bakkaloğlu, Ali Fuat Kaan Gök, Mehmet İlhan, Ali Emin Aydın
PMID: 30516262  doi: 10.5505/tjtes.2018.43637  Pages 594 - 596
AMAÇ: Kadavradan böbrek nakli yapıldıktan 45 gün sonra acil cerrahi birimine akut mekanik intestinal obstrüksiyon semptomları ile başvuran 48 yaşında kadın hastayı sunmayı amaçladık.
OLGU SUNUMU: Olgumuz 48 yaşında kadın hasta. Hipertansiyon ve vezikoüretral reflüye bağlı son dönem böbrek yetmezliği nedeni kadavra vericiden böbrek nakli yapıldı. Böbrek nakli sonrası erken dönemde taşikardi nedeni ile yapılan tetkiklerinde paroksismal atrial fibrilasyon saptandı ve warfarin tedavisi düzenlendi. INR seviyesi 2,1 olan hasta fonksiyone böbrek ile taburcu edildi. Nakilden yaklaşık 45 gün sonra bulantı, kusma ve karın ağrısı şikayetleri ile acil cerrahi polikliniğine başvurdu.Batın muayesinde hafif epigastrik hassasiyet haricinde patoloji saptanmadı. Laboratuar testlerindekaraciğer ve böbrek testleri normal olan hastanın lökosit (14000 hücre/mm3) değerleri yüksek saptandı.INR: 6,2 olarak saptanan hastaya eş zamanlı taze donmuş plazma ve K vitamini verilerek INR değeri normal sınırlara düşürüldü. Ayakta direk karın grafisinde intestinal obstrüksiyon bulguları saptanan hastaya nazogastrik sonda takıldı ve yaklaşık 1500cc safralı drenajı oldu. Hastaya yapılan özofgogastroduodenoskopide duodenum 3. kıtada genişleme ve endoskopun distale geçişine izin vermeyen tam obstrüksiyon saptandı. Hastaya oral kontrastlı batın tomografisi çekildi ve duodenum 3. kıtada genişleme ve duvar kalınlık artışı saptandı. Çekilen baryumlu duodenum pasaj grafisinde verilen kontrast maddenin duodenum 3. kıtada göllendiği görüldü. Mevcut klinik tabloya INR yüksekliğine bağlı gelişmiş duodenum 4. kıtada intramural hematomun neden olduğu kabul edildi ve nazogastrik dekompresyon ile hasta takibe alındı. Takiplerinde nazogastrik sonda debisi azalan hastanın nazogastrik sondası alındı. Kademeli olarak oral gıda başlandı ve hasta tolere etti. Takiplerinde sorun olmayan hasta taburcu edildi. Nakil sonrası birinci yılında olan hastanın takiplerinde bir sorun bulunmamaktadır.
SONUÇ: Warfarin kullanımı anamnezi olan olgularda akut mekanik intestinal obstrüksiyon ve INR yüksekliği saptanması durumunda intramural hematom tanısının akla gelmesi gereksiz cerrahi girişimlerin önüne geçebilmektedir.
A spontaneous intramural duodenal hematoma is a rare complication in patients receiving anticoagulation therapy. Presently described
is a case of intramural duodenal hematoma in a patient with a cadaveric renal transplant who was under oral anticoagulant treatment
due to paroxysmal atrial fibrillation. The patient was admitted with intense abdominal pain, nausea, vomiting, and a total obstruction of
duodenum. After a diagnosis of intramural hematoma, a good prognosis was achieved with conservative care.

17.The importance of clinical approach in aggravated sexual abuse: Case report
Gökmen Karabağ, Halil İbrahim Tanrıverdi, Mehmet Sunay Yavuz, Abdülkadir Genç, Ufuk Akın, Selma Saraç
PMID: 30516263  doi: 10.5505/tjtes.2018.60063  Pages 597 - 600
Bireye karşı işlenen en ağır eylemlerden olan cinsel suçlar, cinsiyet ve yaş farkı gözetmeksizin giderek tüm toplumlarda artış göstermektedir. Çocukların cinsel istismarı; gelişimsel olarak olgunlaşmamış çocukların, bilinçli bir şekilde onay vermeye muktedir olmadıkları ve bütünüyle algılayamadıkları cinsel aktivitelerde taraf olmalarıdır. Cinsel istismarda anorektal bölgenin kullanılması sıklıkla erkek çocukların kurban olduğu olaylarda karşımıza çıkmaktadır. Anal yoldan nitelikli cinsel istismara uğrayan çocukların yapılan muayenesinde; akut bulgu olarak anüs etrafında hassasiyet, ekimoz, anal sfinkterde ve rektum mukozasında yırtılmalar görülebilmekle birlikte; kaza sonucu da anüs veya rektumu ilgilendiren yaralanmalar oluşabilir.

Olgu: Bıçağın üzerine oturma sonucu yaralandığı ve hayati tehlikesi olduğu için dış merkezden hastanemize yönlendirilen 11 yaşında erkek olgunun litotomi pozisyonunda yapılan muayenesinde; perianal ekimoz, saat 1 ve 6 hizasında yüzeyel, saat 7 hizasında derin laserasyon hattı görülmüş, cinsel istismardan şüphelenilmesi üzerine anüs ve rektumdan sürüntü örnekleri alınmış, daha sonra Çocuk Cerrahisi tarafından operasyona alınarak laserasyonlar primer olarak onarılmıştır. Alınan sürüntülerden hazırlanan preparatın mikroskopik incelemesinde sperm morfolojisine sahip hücreler izlenmiş ve adli bildirim yapılarak alınan örnekler genetik çalışmalar için ilgili yargı makamına gönderilmiştir.

Sonuç: Çalışmamızda; kaza öyküsü ile başvuran fakat yapılan muayenelerinde nitelikli cinsel istismardan şüphelenilenmesi üzerine operasyon öncesi örnekleri alınan bir olgu sunularak, klinikte cinsel istismardan şüphelenen hekimlerin olguya bakış açısı, delil niteliğinde sayılabilecek biyolojik materyallerin bozulmadan ve kaybolmadan elde etmenin ve ilgili adli makamlara ulaştırmanın önemi vurgulanmıştır.
The reported rate of sex crimes, some of the most severe acts of violence that can be perpetrated against an individual, is increasing across all societies, regardless of gender or age of the victim. Sexual abuse has been defined, in part, as the involvement of a child in sexual activity for which they are incapable of giving consent, that they cannot fully comprehend, or for which they are developmentally immature. Molestation of the anorectal region is frequently encountered when the victim of sexual abuse is a male child. Tenderness around the anus, ecchymosis, and detachment in the anal sphincter and rectum mucosa may be observed in the acute examination of children who have been subjected to aggravated sexual abuse; however, injuries related to the anus or the rectum may also occur as a result of an accident. An 11-year-old male patient was referred from another health center with a report of being at risk of death. The injury that was said to be the result of accidentally sitting on a knife. An examination in the lithotomy position revealed perianal ecchymosis, a superficial laceration at 1 and 6 o’clock, and a deep laceration at 7 o’clock. Based upon a suspicion of sexual abuse, anal and rectal swab specimens were obtained. The pediatric surgery department performed a primary repair of the lacerations. The microscopic examination of the swab specimens revealed cells showing sperm morphology, and therefore the appropriate forensic statements were made and the swab specimens were sent to the judicial authority for genetic analysis. This report emphasizes the importance of the awareness of physicians regarding the prompt collection and submission of potentially evidential biological samples in a case of suspected sexual abuse though it may be presented as an accident.

18.Treatment with vacuum-assisted closure system: A case of anastomotic leak after upper gastrointestinal surgery
Seracettin Eğin, Ali Alemdar, Fazıl Sağlam, Burak Güney, Hakan Güven
PMID: 30516264  doi: 10.5505/tjtes.2018.23238  Pages 601 - 603
Radikal total gastrektomi sonrası postoperatif dokuzuncu günde ozofagojejunostomiden kaçak nedeniyle stent ve vakum yardımlı kapatma uyguladığımız olguyu sunmayı amaçladık. Mide corpus küçük kurvatüründe adenokarsinom olan 55 yaşındaki erkek hastaya radikal total gastrektomi yapıldı. Postoperatif dokuzuncu günde anastomoz kaçağı saptanması nedeniyle, kapsız stent yerleştirilmesini de içeren relaparatomi yapıldı. Daha sonra karın 4 defa yıkandı. Kaçak azalmadığından 22 ve 18 mm çapında 80 mm uzunluğundaki 2 kaplı stent içiçe endoskopik olarak yerleştirildi. Kaçak batını kirletmeye devam etti. Beşinci defa batın yıkama esnasında vakum yardımlı kapama (VAC) sistemi ile tedavi yönetimine karar verildi. VAC süngerinin bir ucu anastomozun yanına yerleştirildi ve diğer ucu sol üst kadrandan çıkarıldı. Batın içine başka bir VAC kapama seti yerleştirildi. Her iki VAC, 75 mmHg basınç ile iki ayrı vakum cihazına bağlandı. VAC değişiklikleri her üç günde bir düzenli aralıklarla 21 gün içinde yedi defa tekrarlandı. Kaplı stentler son operasyonda endoskopik olarak çıkarıldı. Postoperatif 36.gündeki fistülografide kaçağın tamamen kapandığını görüldü ve VAC sistemi çıkarıldı. Cilt, fascia üzerindeki subkütan yağ tabakasını ayırarak kapatıldı. VAC sistemlerinin uygulanması, ciddi batın içi sepsis tedavisi ve birincil kaynak kontrolü sağlamakla kalmaz aynı zamanda granülasyon gelişimini hızlandırır ve anastomoz kaçağını daha kısa zaman içinde kapatır.
Presently described is a case treated via stent and vacuum-assisted closure (VAC). The patient developed an oesophagojejunostomy leak (OL) on the ninth postoperative day after a radical total gastrectomy. The patient was a 55-year-old male patient with adenocarcinoma localized to the small curvature on the corpus of the stomach. Relaparatomy was performed for the OL, including placement of an uncovered stent. The abdomen was washed 4 times. As the OL did not decrease, 2 covered stents (22 mm and 18 mm in diameter and 80 mm long) were inserted endoscopically. The OL continued to contaminate the abdomen. One tip of the VAC sponge was placed next to the anastomosis, and the other tip was removed from the left upper quadrant. Another VAC closure set was placed in the abdomen. Both VAC closures were connected to separate vacuum devices with 75 mmHg of pressure. VAC dressings were changed at regular intervals every 3 days, and these steps were repeated 7 times over 21 days. The covered stents were removed endoscopically in the final operation. Fistulography revealed that the OL was completely closed, and the VAC dressings were removed. The skin was closed by separating the subcutaneous oil layer of the fascia. VAC therapy can not only provide serious abdominal sepsis treatment and primary source control, but also accelerate granulation development and, in this case, quickly closed the anastomotic leakage.

LookUs & OnlineMakale