Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 23 (5)
Volume: 23  Issue: 5 - September 2017
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Topical hemostatics for bleeding control in pre-hospital setting: Then and now
H. Erhan Güven
PMID: 29052836  doi: 10.5505/tjtes.2017.47279  Pages 357 - 361 (308 accesses)
Kanama sadece yol açtığı volüm defisitine bağlı olarak ölüme neden olan bir sorun değildir. Neden olduğu düzeltilemeyen hipotermi, metabolik asidoz ve koagülasyon bozukluklarıyla da hastaneye yetiştirebilmiş olsa bile yaralının kaybına neden olabilir. Travmaya bağlı olarak boyun, koltuk altı ve kasık bölgeleri gibi turnikeye uygun olmayan lokalizasyonlarda ve ekstremitelerde görülen dışa kanamaların saha şartlarında etkin bir şekilde kontrol altına alınması amacıyla geliştirilen birçok topikal hemostatik ajan mevcuttur. Bu yazıda, farklı etki mekanizmaları ve etkinlikleri olan bu ajanların saha kullanımına uygun olanları ve konu üzerindeki son öneriler irdelenmiştir.
Massive hemorrhage causes instant and early deaths because of hypovolemia. However, even if the victim makes it to the hospital, hypothermia, metabolic acidosis, and coagulation impairments caused by bleeding pose a great risk for survival. Many topical hemostatic agents are developed for neck, armpit, or groin injuries that are not amenable to tourniquet application and for extremity wounds to be used in conjunction with tourniquets. This paper focuses on those hemostatics that differ based on the action mechanism and are suitable for pre-hospital setting and summarizes the latest recommendations regarding their usage.

RESEARCH ARTICLE
2.Evaluation of different treatment protocols for combined injury-induced lung injury in rabbits
Xiao Bing Li
PMID: 29052820  doi: 10.5505/tjtes.2016.21736  Pages 362 - 367 (149 accesses)
AMAÇ: Kombine travmanın neden olduğu akciğer yaralanmasında farklı tedavi rejimlerinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tavşanlar ölümcül olmayan iki taraflı kapalı göğüs kontüzyonu ardından tüm vücut alanının %30’unu tutan haşlanma yanığına maruz bırakıldı. Tavşanlar minimum ortalama arter kan basıncı 70 mmHg’nin üç yöntemle başka bir deyişle 1: 1, 1: 2 veya 1: 3 oranında normal salin/poligelin enjeksiyonları ile idame ettirilen resüsitasyon gruplarından birine randomize edildi (sırasıyla, 1: 1G, 1: 2 G ve 1: 3 G). Travmadan sonra akciğer yaralanması ıslak/kuru (I/K) akciğer ağırlığı oranı, ELISA ve gerçek zamanlı PCR analiziyle değerlendirildi.
BULGULAR: 1: 1 veya 1: 2 sıvı resüsitasyon grubuna göre 1: 3 sıvı resüsitasyon grubunda tavşanlarda azalmış akciğer I/K oranı, alveoler kanama, MPO aktivitesi ve serumda düşük IL-8 ve TNF-α düzeyleri saptandı. Ayrıca 1: 3 sıvı resüsitasyonu uygulanan tavşanlarda kombine yaralanmadan 24 saat sonra ultrastrüktürel değişiklikler de azaldı.
TARTIŞMA: Bu çalışma kombine yaralanmaya maruz kalan akciğerde sıvı resüsitasyonunun etkisini göstermiştir. Akciğer yaralanmasının erken evresinde kombine akciğer kontüzyonu ve yanık yaralanmasından sonra 1: 3 sıvı resüsitasyonuyla tedavi daha efektiftir.
BACKGROUND: This study aims to evaluate the effectiveness of different treatment regimens on combined injury-induced lung injury.
METHODS: Rabbits were subjected to non-lethal closed-chest bilateral lung contusion followed by a 30% total body surface area scald burn. The rabbits were randomly assigned to resuscitation groups that maintained a minimum mean arterial blood pressure of 70 mmHg using one of the following three methods: normal saline plus polygeline injection in a ratio of 1: 1 (1: 1G), normal saline plus polygeline injection in a ratio of 1: 2 (1: 2G), and normal saline plus polygeline injection in a ratio of 1: 3 (1: 3G), After injury, lung injury was assessed using lung wet-to-dry (W/D) weight ratio, enzyme-linked immunosorbent assay, and real-time PCR.
RESULTS: In the 1: 3 fluid resuscitation group, rabbits exhibited significantly reduced lung W/D ratio, alveolar hemorrhage, myeloperoxidase activity, and IL-8 and TNF-α levels in the serum compared with the 1: 1 or 1: 2 fluid resuscitation groups. The 1: 3 fluid resuscitation-treated rabbits also attenuated ultrastructural changes in the lung 24 h after the combined injury.
CONCLUSION: This study demonstrated the impact of fluid resuscitation on combined injury-induced lung injury. Further, 1: 3 fluid resuscitation treatment at the early stage of lung injury after combined lung contusion and burn injury was found to be more effective.

3.Evaluation of the systemic antiinflammatory effects of levosimendan in an experimental blunt thoracic trauma model
Gökay Ateş, Ferda Yaman, Bülent Bakar, Ucler Kısa, Pınar Atasoy, Ünase Büyükkoçak
PMID: 29052821  doi: 10.5505/tjtes.2016.26786  Pages 368 - 376 (182 accesses)
AMAÇ: Künt toraks travması sıkılıkla pulmoner kontüzyona yol açar, lokal ve sistemik enflamatuvar durumlardan kaynaklanan yüksek morbidite ve mortalite riski taşıyan akut solunum sıkıntısı sendromunun gelişmesine neden olur. Bu çalışmanın amacı sıçanlarda künt göğüs travma modelinde levosimendanın lokal ve sistemik antienflamatuvar etkilerini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz iki Wistar Albino sıçan dört gruba ayrıldı: Kontrol, Sham, düşük doz levosimendan (LDL) (5 µg/kg 10 dakika yükleme doz, 0.05 µg/kg/dk intravenöz infüzyon) ve yüksek doz levosimendan (YDL) (10 µg/kg 10 dakika yükleme doz, 0.1 µg/kg/dk intravenöz infüzyon) grubu olarak belirlendi. Künt göğüs travmasından altı saat sonra histopatolojik ve immünohistokimyasal değerlendirme için kontüze pulmoner dokular çıkarılmıştır ve serumda TNF-α, IL-1β, IL-6, NO düzeyleri biyokimyasal olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Düşük doz levosimendan ve YDL grubunda ortalama arter basınçları deney boyunca düşük seyretti ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Levosimendanın travma sonrası oluşan alveolar konjesyonu ve hemorajiyi azaltmadığı saptandı. Ancak levosimendanın düşük ve yüksek dozlarda hasarlı akciğer dokusuna nötrofil infiltrasyonunu azalttığı tespit edildi. PC oluşturulan sıçanlarda akciğer dokusunda NF-κB’nin aktivasyonunun arttığı ancak levosimendanın bu aktivasyonu azaltamadığı gözlendi. Öte yandan levosimendanın düşük ve yüksek dozlarda verildiğinde serum IL-1β seviyesini azalttığı; yüksek dozlarda uygulandığında da IL-6 ve NO oranlarını azalttığı tespit edildi. Ancak serum TNF-α seviyelerini azaltamadığı saptandı.
TARTIŞMA: Sonuç olarak levosimendan isimli deneysel ajanın sıçanlarda oluşturulan pulmoner kontüzyon modelinde hasarlı akciğer dokusuna nötrofil hücre infiltrasyonunu ve bunlardan salınacak bazı sitokinlerin (IL-1β, IL-6, NO) sistemik salınımını azaltabileceği ve böylece pulmoner hasarı kısmen azaltabileceği ve/ veya düzeltebileceği; travma sonrası ortaya çıkan sistemik enflamatuvar yanıtı da azaltabileceği düşünülmüştür.
BACKGROUND: Blunt thoracic injury often leads to pulmonary contusion and the development of acute respiratory distress syndrome, which carries a high risk of morbidity and mortality, originating from the local and systemic inflammatory states. This study aimed to investigate the local and systemic antiinflammatory effects of levosimendan in rat models of blunt chest trauma.
METHODS: A total of 32 Wistar albino rats were randomly assigned to one of the following four groups: control, sham, low-dose levosimendan (LDL) (5 µg/kg loading dose for 10 min and 0.05 µg/kg/min intravenous infusion), and high-dose levosimendan (HDL) (10 µg/kg loading dose for 10 min and 0.1 µg/kg/min intravenous infusion). Blunt chest trauma was induced, and after 6 h, the contused pulmonary tissues were histopathologically and immunohistopathologically evaluated, serum TNF-α, IL-1β, IL-6, and NO levels were biochemically evaluated.
RESULTS: The mean arterial pressure was low throughout the experiment in the LDL and HDL groups, with no statistically difference between the groups. Levosimendan reduced the alveolar congestion and hemorrhage, which developed after inducing trauma. Neutrophil infiltration to the damaged pulmonary tissue was also reduced in both the LDL and HDL groups. In rats in which pulmonary contusion (PC) was observed, increased activation of nuclear factor kappa B was observed in the pulmonary tissue, and levosimendan did not reduce this activation. Both high and low doses of levosimendan reduced serum IL-1β levels, and high doses of levosimendan reduced IL-6 and NO levels. TNF-α levels were not reduced.
CONCLUSION: In conclusion, the results showed that in a rat model of PC, the experimental agent levosimendan could reduce neutrophil cell infiltration to damaged pulmonary tissues and the systemic expressions of some cytokines (IL-1β, IL-6, and NO), thereby partially reducing and/or correcting pulmonary damage. Systemic inflammatory response that occurs after trauma could also be reduced.

4.Separate and synergistic effects of taurolidine and icodextrin in intra-abdominal adhesion prevention
Necmi Kurt, Hasan Ediz Sıkar, Levent Kaptanoğlu, Hasan Fehmi Küçük
PMID: 29052822  doi: 10.5505/tjtes.2016.01957  Pages 377 - 382 (190 accesses)
AMAÇ: Çalışmamızda fibrin oluşumunu engelleyen ajan olan taurolidin ve fibrin kümelenmesini engelleyen icodextrin’in ayrı ayrı ve birlikte uygulanmasının karıniçi yapışıklığın önlenmesine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk adet 30–35 gram ağırlığında, 11–12 haftalık erkek BALB/c fare, 4 gruba ayırıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Taurolidin grubu, Grup 3: İsodekstrin grubu ve Grup 4: Taurolidin ve isodekstrin grubu olarak adlandırıldı. Deney hayvanları 14. gün servikal dislokasyonla sakrifiye edildiler. Yapışıklıklar iki kör araştırmacı tarafından Nair’in makroskobik yapışıklık skorlama sistemiyle sınıflandırıldı. Mikroskobik değerlendirme için Zühlke’nin sınıflandırması kullanıldı.
BULGULAR: Grup 2’de skor 4 olan fare olmadı. Grup 3’te skor 3 ve 4 olan fare yoktu. Skor 2, 3 ve 4 Grup 4’teki farelerde saptanmadı. Grup 1’den 4’e doğru yapışıklık skor ortalamalarının azaldığı görüldü. Kontrol grubuyla tüm çalışma grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptandı. Makroskobik değerlendirmede çalışma grupları arasında farklılık saptanmazken histopatolojik incelemede Grup 4 ve diğer çalışma grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptandı.
TARTIŞMA: Taurolidin ve isodekstrin ayrı ayrı veya beraber kullanıldığında karıniçi yapışıklık oluşumunu azaltmaktadır. Makroskobik görünüm taurolidin ve isodekstrin grubuyla diğerlerinin istatistiksel açıdan farklılığını desteklememektedir ancak mikroskobik değerlendirme beraber kullanıldıklarında farklılık yaratması nedeniyle gelecek çalışmalara yol göstermektedir. Doz ayarlaması için ilave deneysel çalışmalar gereklidir.
BACKGROUND: In our present study, we aimed to evaluate the effects of taurolidine, a blocking agent of fibrin deposition, and icodextrin, a colloid osmotic material that also inhibits fibrin accumulation, and the effect of their application separately and concomittantly in intra-abdominal adhesion prevention.
METHODS: Forty BALB/c male mice, weighing 30–35 g and 11–12 weeks old were divided into four groups as follows: group 1: control group, group 2: taurolidine group, group 3: icodextrin group, and group 4: taurolidine and icodextrin group. Animals were sacrificed by cervical dislocation after 14 days. The adhesions were classified and scored by two blinded researchers according to Nair’s macroscopic adhesion staging system and microscopically evaluated using Zuhlke classification system.
RESULTS: In group 2 there was no mice with score 4. In group 3, scores 3 and 4 were absent. Scores 2, 3, and 4 were not detected in group 4. The mean value of adhesion scores decreased from groups 1 to 4. There was a significant statistical difference between all the groups and group 1. There was no change between the study groups on macroscopic examination, whereas histopathological examination revealed statistically significance between group 4 and other groups.
CONCLUSION: Taurolidine and icodextrin, when used alone or together, decrease postoperative intra-abdominal adhesion formation. Macroscopic appearence was not supportive of statistical difference between group 4 and other groups. Microscopic evaluation paves the road for future studies for determining significance when taurolidine and icodextrin are applied concomittantly. Additional experimental studies are required for dose adjustment.

CLINICAL ARTICLE
5.Can we predict mortality in patients with necrotizing fasciitis using conventional scoring systems?
Necdet Fatih Yaşar, Mustafa Ufuk Uylaş, Bartu Badak, Uğur Bilge, Setenay Öner, Enver İhtiyar, Tarık Çağa, Ercüment Paşaoğlu
PMID: 29052823  doi: 10.5505/tjtes.2016.19940  Pages 383 - 388 (213 accesses)
AMAÇ: Bu araştırmada dört skorlama sisteminin (APACHE II, SOFA, SAPS II, MEDS) nekrotizan fasiitisli hastaların prognozlarını doğru tahmin etme yetenekleri karşılaştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Nekrotizan fasiitis tanısı konulan yetmişdört hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Bu skorlama sistemlerinin mortalite tahmin yetenekleri, mortalite gruplarında (sağkalanlar ve ölenler) tahmin edilen mortalite oranları karşılaştırılarak ve ayrıca sağkalanlar ile ölen hastalar arasında mortalite oranları sırasıyla %10, %30 ve %50’nin üzerinde tahmin edilenlerde gerçek mortalite oranları ikili gruplar halinde karşılaştırılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Sağkalanlar ile ölen hastalar arasında tüm skorlama sistemlerinde tahmin edilen mortalite oranları farklıydı. APACHE II ve SAPS II’nin tahmini mortalite oranları gerçek mortalite oranlarına diğer skorlama sistemlerinkinden daha yakındı. Tahmini mortalite oranları mortalite riski için limit değer olarak analiz edildiğinde ise, APACHE II’nin mortalite tahmin yeteneği SAPS II’ninkinden daha üstündü.
TARTIŞMA: Değerlendirilmeye alınan bu skorlama sistemlerinin hepsinde tahmin edilen mortalite oranları, ölenlerde sağkalanlara kıyasla daha yüksekti ancak hepsi de gerçek oranların altında mortalite tahmininde bulundu. Ancak, göreceli olarak APACHE II ve SAPS II nekrotizan fasiitisli hastalarda mortalite tahmininde diğerlerine kıyasla daha üstündü. Mevcut skorlama sistemleri arasında APACHE II’nin kullanılması daha uygun görünmektedir.
BACKGROUND: This study compared the predictive accuracy of four scoring systems, namely Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II (APACHE II), Sequential Organ Failure Assessment (SOFA), Simplified Acute Physiology Score II (SAPS II), and Mortality in Emergency Department (MEDS), for estimating prognosis in patients with necrotizing fasciitis.
METHODS: Seventy-four patients who presented with necrotizing fasciitis were retrospectively examined. The ability of the scoring systems to predict mortality was assessed by comparing the estimated mortality rates in mortality groups (survivors/non-survivors), and mortality rates among survivors and non-survivors with an estimated mortality of >10%, 30%, and 50% in the scoring systems were compared in pairs.
RESULTS: Estimated mortality rates in the survivor and non-survivor groups were different for all the scoring systems. The estimated mortality rates of APACHE II and SAPS II were much closer to the actual mortality rates than the other two scoring systems. When the predicted mortality rates were analyzed as limits for a mortality risk, the predicted mortality rate by APACHE II was superior to that by SAPS II.
CONCLUSION: The studied scoring systems had significantly higher predicted mortality rates in non-survivors than in survivors; however, they all underestimated the mortality rate. APACHE II and SAPS II were relatively superior for estimating mortality in patients with necrotizing fasciitis. APACHE II rather than the other scoring systems should be currently used.

6.Usefulness of FGSI and UFGSI scoring systems for predicting mortality in patients with Fournier’s gangrene: A multicenter study
Orhan Üreyen, Atahan Acar, Uğur Gökçelli, Murat Kemal Atahan, Enver İlhan
PMID: 29052824  doi: 10.5505/tjtes.2017.71509  Pages 389 - 394 (242 accesses)
AMAÇ: Fournier gangreni (FG) hastalığının mortalite tayininde Fournier gangreni skorlama indeksi (FGSİ) ve Uludağ FGSİ’lerinin (UFGSİ) prediktivitesini araştırmak amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: İki eğitim ve araştırma hastanesi genel cerrahi kliniğinde Ocak 2012 ile Aralık 2015 tarihleri arasında FG nedeniyle takip ve tedavi edilen olgular mortalite ile ilişkili faktörler yönünden değerlendirildi. Mortalite ilişkili faktörler ve hastalık prognozunun tayini için FGSİ ve UFGSİ skorlama sistemlerinin duyarlılıklarına bakıldı. Olgular yaşayan (Grup I) ve mortalite görülen (GrupII) olarak gruplandırıldı.
BULGULAR: Toplam 29 olgu çalışmaya dahil edildi. Yaş ortalaması 51.52±13.36 idi. Mortalite oranımız %20.6 (6 olgu) idi. Olguların 17’sinde (%58.6) yara kültüründe üreme saptandı. Üreme olan olguların 11’i (%47.8) Grup I, 6’sı (%100) Grup II’de idi. Bakteri üreme varlığı mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.028). On dört (%48.3) olguda ek hastalık varlığı mevcuttu. Ek hastalık sayısı mortalite ile ilişkili bulundu (p=0.049). Fournier gangreni skorlama indeksi ve UFGSİ puanları Grup II olgularda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p=0.002 ve 0.001). Uludağ Fournier gangreni skorlama indeksi skorlama parametrelerinden Grup II olgularda yaralanan alan, vücut ısısı, nabız sayısı ve HCO3 puanları Grup I olguların puanlarından istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Fournier gangreni skorlama indeksi ve UFGSİ’nin mortalite tahminindeki sensitivitesi %100 iken, spesitifite oranları sırasıyla %78.2 ve 73.9 idi.
TARTIŞMA: Fournier gangreni mortalitesinin öngörüsünde FGSİ ve UFGSİ oldukça etkindir. Çalışmamızda hastalığın yayılımı prognozda önemli bir parametre olarak görüldü. Hangi skorlama sistemi kullanılırsa kullanılsın UFGSİ’deki hastalığın yayılım parametresi mutlaka her olguda kullanılmalıdır.
BACKGROUND: This study aimed to evaluate the usefulness of Fournier’s gangrene scoring index (FGSI) and Uludag FGSI (UFGSI) for predicting mortality in patients with FG.
METHODS: Patients who underwent treatment and follow-up in the A division department of general surgery at two education and research hospitals between January 2012 and December 2015 were evaluated for mortality-related factors. The sensitivities of FGSI and UFGSI scoring systems for predicting mortality-related factors and disease prognosis were evaluated. Patients were grouped as survivors (Group I) or non-survivors (Group II).
RESULTS: In total, 29 patients were included in the study. The mean age (±SD) was 51.52±13.36 years. The mortality rate was 20.6% (six patients). Bacterial growth was observed in wound cultures of 17 patients (58.6%). Of the patients with bacterial growth, 11 (47.8%) were in Group I and six (100%) were in Group II. The presence of bacterial growth was significantly associated with mortality (p=0.028). Fourteen patients (48.3%) had comorbid conditions. The number of comorbid conditions was related (p=0.049). FGSI and UFGSI scores were significantly higher in Group II than in Group I (p=0.002 and p=0.001, respectively). Among UFGSI parameters, extent of disease, body temperature, pulse rate, and HCO3 values were significantly higher in Group II than in Group I (p<0.05). The FGSI and UFGSI scoring systems had 100% sensitivity and 78.2% and 73.9% specificity, respectively, for predicting mortality.
CONCLUSION: The FGSI and UFGSI scoring systems are valuable for predicting mortality in patients with FG. The extent of the disease was an important prognostic parameter in this study. Whichever scoring system is used, we suggest the use of the extent of disease score in UFGSI.

7.Managing endoscopic retrograde cholangiopancreatography-related complications in patients referred to the surgical emergency unit
Osman Şimsek, Arife Şimsek, Sefa Ergun, Mehmet Velidedeoğlu, Kaya Sarıbeyoğlu, Salih Pekmezci
PMID: 29052825  doi: 10.5505/tjtes.2017.05435  Pages 395 - 399 (232 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı farklı endoskopi merkezleri tarafından kliniğimize yönlendirilen endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP) komplikasyonları ile ilgili deneyimimizi aktarmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: ERCP komplikasyonu nedeniyle Ekim 2005–Ocak 2014 tarihleri arasında acil cerrahi kliniğimize yönlendirilen 54 hastanın kayıtları geriye dönük incelendi.
BULGULAR: Çalışmada 25 kadın, 29 erkek hasta yer aldı. Pankreatit en sık görülen komplikasyon (%38.8) idi. Perforasyon (%27.7), enfeksiyon
(%20.3) ve kanama (%12.9) diğer sık görülen komplikasyonlardı. En yüksek oran perforasyonlu hastalarda (%40) olmak üzere olguların %22.2’si ölüm ile sonuçlandı. Ölen olguların ortalama yaşı 75.9 idi (dağılım, 47–94). Ölümlerin %41.6’sı ERCP sonrası ilk hafta, %33.3’ü ikinci hafta içerisinde gerçekleşti. Ölen hastaların %50’sinde malign bir hastalık mevcuttu (birisinde metastatik meme kanseri, birisinde safra kesesi tümörü, birisinde duedonum tümörü, üçünde periampuller tümör). Ölen hastaların %50’sinde kardiyopulmoner ve/veya serebrovasküler hastalıklar da mevcuttu.
TARTIŞMA: Risk faktörlerini bilerek uygun yönetimin sağlanması komplikasyon oranını en aza indirse de tamamen ortadan kaldıramaz. Orta ve ciddi dereceli komplikasyonlar özellikle yüksek riskli hastalarda mortaliteyi artırabilir.
BACKGROUND: The goal of this study was to present our experience in the management of endoscopic retrograde cholangiopan- creatography-related complications in patients referred to our surgical emergency unit by various endoscopy centers.
METHODS: A retrospective investigation was conducted on the records of the 54 patients who were referred to our surgical emer- gency unit between October 2005 and January 2014 due to endoscopic retrograde cholangiopancreatography-related complications.
RESULTS: There were 25 and 29 female and male patients, respectively. Pancreatitis was the most common complication (38.8%). Perforation (27.7%), infection (20.3%), and bleeding (12.9%) were the other complications. In 22.2% of cases, patients were died. The mortality rate was the highest in patients with perforation (40%). The mean age of the patients who were died due to complications was 75.9 years (range, 47–94 years). In total, 41.6% of the patients were died within the first week and 33.3% were died within the second week following ERCP. Nearly half of these patients had a cancerous disease (one had metastatic breast cancer, one had a gallbladder cancer, one had a duodenal cancer, and the other three had periampullary cancers) and 50% of the patients who died also had cardiopulmonary and/or cerebrovascular disorders.
CONCLUSION: Comprehending and managing the main risk factors can minimize complications; however, they would not be elimi- nated. Moderate and severe complications may increase the mortality rates, particularly in high-risk patients.

8.Fournier’s gangrene: A retrospective analysis of 25 patients
Metin Yücel, Adnan Özpek, Fatih Başak, Ali Kılıç, Ethem Ünal, Sema Yüksekdağ, Aylin Acar, Gürhan Baş
PMID: 29052826  doi: 10.5505/tjtes.2017.01678  Pages 400 - 404 (216 accesses)
AMAÇ: Fournier gangreni akut gelişen, hızlı ve sinsi ilerleyen, tanı ve tedavide geç kalındığında yüksek oranda morbidite ve mortalite ile sonuçlanan acil cerrahi bir hastalıktır. Bu çalışma ile kliniğimizde Fournier gangreni tanısı ile takip ve tedavi edilen hastaların sonuçlarını irdelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, 2010–2015 yılları arasında Fournier gangreni tanısıyla ameliyat edilen hastaların geriye dönük taranması ile yapıldı. Hastaların tanısı fizik muayene ile konuldu. Genital, perineal ve perianal bölgede hassasiyet, endurasyon, siyanoz, gangren ve cilt altı krepitasyon saptanan olgular Fournier gangreni olarak kabul edildi. Resussitasyonu takiben agresif cerrahi debritman ve seçilmiş olgularda debritmana ilave olarak ‘Vacuum Assisted Closure’ (VAC) uygulandı. Gerekli durumlarda mükerrer debritmanlar yapıldı. Hastaların takip ve tedavi sonuçları analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya 25 hasta dahil edildi. Bunlardan 14’ü (%56) kadın, 11’i (%44) erkek olup yaş ortalaması 54.3 (dağılım, 27–82) idi. Kadınların yaş ortalaması istatistiksel olarak daha yüksekti (p=0.001). Hastanede ortalama yatış süresi 21.4 gün, ortalama debritman sayısı 2.4 kez idi. Hastaların 13’ünde (%52) perianal bölgede apse ve 20’sinde (%80) diabetes mellitus tespit edildi. Hastaların tümünde geniş debritman, 16’sında (%64) ise debritmana ilave olarak VAC uygulaması yapıldı. VAC uygulanan hastalarda hastanede ortalama yatış süresi ve ortalama debridman sayısı istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla, p=0.004, p=0.048). Bir hastaya ostomi açıldı ve bir hasta mortal seyretti.
TARTIŞMA: Fournier gangreninde erken tanı, etkili resüsitasyon, agresif debritman ve uygun olgularda debritmana ilave olarak VAC uygulanması ostomi ihtiyacını, morbidite ve mortaliteyi azaltabilir.
BACKGROUND: Fournier’s gangrene is a surgical emergency that progresses rapidly and insidiously and results in high morbidity and mortality rates unless it is immediately diagnosed and managed. Here we analyze the outcomes of patients who were followed up and treated for Fournier’s gangrene.
METHODS: We conducted a retrospective analysis of the medical data of 25 patients operated on for Fournier’s gangrene between January 2010 and June 2015. The diagnosis of Fournier’s gangrene was made by performing a physical examination. Patients who had genital, perineal, and perianal tenderness; induration; cyanosis; gangrene; and subcutaneous crepitation were considered as having Fournier’s gangrene. Following resuscitation, aggressive surgical debridement was performed and vacuum-assisted closure (VAC) was conducted in addition to debridement in select patient. Repeat debridements were performed as requirement.
RESULTS: This study included 25 patients. Fourteen patients (56%) were females and 11 (44%) were males. The mean age of the patients was 54.3 years (range: 27–82 years). The mean duration of hospital stay was 21.4 days; the mean number of debridements performed was 2.4. Thirteen patients (52%) had perianal abscesses, and 20 (80%) had diabetes mellitus. All patients underwent extensive debridement; 16 patients (64%) underwent VAC in addition to debridement. Patients undergoing VAC had significantly longer durations of hospital stay and a higher mean number of debridements performed (p=0.004 and p=0.048, respectively). An ostomy was made in one patient, and one patient died.
CONCLUSION: In Fournier’s gangrene, early diagnosis, effective resuscitation, aggressive debridement, and VAC application in suitable cases may reduce the morbidity and mortality rates and the need for an ostomy.

9.Primary exploration for radial nerve palsy associated with unstable closed humeral shaft fracture
Soo- Hong Han, In Tae Hong, Ho Jae Lee, Sang June Lee, Uk Kim, Dong Won Kim
PMID: 29052827  doi: 10.5505/tjtes.2017.26517  Pages 405 - 409 (242 accesses)
AMAÇ: Kapalı humerus cismi kırığının neden olduğu radyal sinir felcinin tedavisi tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı, kararlı olmayan kapalı humerus cismi kırıkları olan hastalarda radiyal sinir felcinin erken evrede tedavisinin sonlanımını değerlendirmek ve bu tip yaralanması olan hastaların cerrahi yolla eksplore edilip edilmemesi gerektiğini belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kararlı olmayan kapalı humerus cismi kırıklarının tedavisi için açık redüksiyon ve internal fiksasyon geçirmiş 15 ardışık hastanın tıbbi kayıtları gözden geçirildi. Yaralanma mekanizmaları, radyogramlar, zedelenmiş sinirin intraoperatif bulguları ve klinik iyileşmeler irdelendi. On beş hastanın ikisi basit düşme, ikisi beyzbol oynarken, biri kayak yaparken biri de iş sırasında makineye kaptırmıştı. Kırıklar 6 hastada humerusun ortasında 8 hastada orta-distalinde ve bir hastada orta-proksimalinde bulunuyordu. Kırıklar 6 hastada transvers kırık, 4 hastada kelebek fragmanlı parçalı kırık, 3 hastada oblik segmentli kırık ve 2 hastada spiral kırık şeklindeydi.
BULGULAR: On bir hastada makroskopik olarak sinirler sağlamdı ve dördünde sinir tamamen enine kesilmişti. Total sinir kesisi olan dört hasta trafik kazası geçirmişti. Bu dört hastanın birinde humerus cisminin orta-distal kısmında kelebek fragmanlı parçalı kırık, diğer üçünde ise yine humerus cisminin orta-distalinde deplase transvers kırık mevcuttu. İki olguda enine kesili sinirler primer onarıldı. Diğer iki olguda sinir uçları ezilmiş olduğu için humerus boyu kısaltıldı ve sinir grefti kondu. Sağlam sinirli hastaların tümü son izlemde tamamen fonksiyonlarına kavuşmuştu.
TARTIŞMA: Kararlı olmayan humerus cismi kırığının eşlik ettiği radiyal sinir felcinin tedavisi için tercihen radiyal sinirin primer eksplorasyonu, açık redüksiyon, kırığın plakayla tespiti düşünülmelidir. Yüksek enerjili travma, orta-distal humerusta lokalize kırık ve basit transvers kırık veya kelebek fragmanlı parçalı kırığın radiyal sinir transeksiyonu için risk faktörleri olduğu görünmektedir.
BACKGROUND: The treatment of radial nerve palsy caused by closed humeral shaft fracture is a matter of debate. The purpose of this study is to evaluate the outcome of early surgical management of radial nerve palsy in patients with unstable closed humeral shaft fractures and to determine whether patients with this injury should be surgically explored.
METHODS: Medical records of 15 consecutive patients who had undergone open reduction and internal fixation for unstable closed humeral shaft fractures were reviewed. Injury mechanisms, radiographs, intraoperative findings of the injured nerve, and clinical improvement were analyzed. Of the 15 patients, two were injured during simple falls, two during baseball pitching, one by a fall from a height, one during skiing, and one by direct machine impaction during work. Fracture locations were middle humerus in six patients, middle-distal in eight patients, and middle-proximal in one patient. Fracture patterns were transverse fracture in six patients, butterfly segment fracture in four patients, oblique segment fracture in three patients, and spiral fracture in two patients.
RESULTS: Eleven patients showed macroscopically intact nerves, and four had total nerve transection. All four patients with total nerve transection were injured in traffic accident. Of these four patients, one showed comminuted fracture with butterfly fragment on the middle-distal shaft and the other three showed displaced transverse fracture on the middle to middle-distal shaft area. Transected nerves were directly repaired in two patients. In the other two patients, humerus shortening and nerve grafting were performed because of mangled nerve endings. All patients who had intact nerves showed fully recovered function at the last follow-up.
CONCLUSION: For radial nerve palsy accompanied by unstable humeral shaft fracture, primary exploration of the radial nerve and open reduction and plate fixation of the fracture should be considered as a treatment of choice. High-energy trauma, fracture location at the middle-distal humerus, and simple transverse fracture or comminuted fracture with butterfly fragment seems to be risk factors for radial nerve transection.

10.Long-term results of primary repair of combined cuts on the median and ulnar nerves in the forearm
Kemal Özaksar, Hüseyin Günay, Levent Küçük, Erhan Coşkunol
PMID: 29052828  doi: 10.5505/tjtes.2017.92744  Pages 410 - 414 (171 accesses)
AMAÇ: Bu klinik çalışmada amaç ön kolda proksimal, orta ve distal seviyelerde ulnar ve median sinirin birlikte kesilerinin erken primer tamiri sonrası geç dönemde duyu ve motor fonksiyonlarının değerlendirilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ulnar ve median kombine kesilerde geç dönem duyu değerlendirilmesi iki nokta ayrım testi, monoflaman testi ile yapıldı. Motor değerlendirme ise ulnar sinir için dorsal palmar interosseöz gücü, median sinir için abduktor pollisis brevis kas gücü değerlendirildi. Soğuk intoleransı, obje tanıma ve ağırlık ayırt etme de değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya ulnar median kombine kesisi olan 5–59 yaş arası 26 hasta dahil edildi. Hastaların hiç birinde duyu fonksiyonlarında yetersizlik gözlenmezken median duyusal alanda 12 (%46) hastada, ulnar duyusal alanda yedi (%26) hastada dokunma duyusunda azalma saptandı. Motor fonksiyon açısından en anlamlı kayıp oppozisyon pinch gücünde saptandı. İki hastada pençeleşme, iki hastada eklem kontraktürü gözlendi.
TARTIŞMA: Periferik sinir yaralanmalarında ideal tedavi primer tamir olmalıdır. Motor fonksiyon dönüşü median sinirde ulnara göre daha iyidir. Duyusal açıdan anlamlı fark yoktur. Distal seviyede median ve ulnar sinirin grup yapısı oluşturması nedeniyle epiperinöral tamir yerine grup fasiküler tamir tercih edilmelidir. Proksimal ulnar kesilerde motor fonksiyon yetersizliği nedeniyle primer tamire alternatif gerekmektedir. Periferik sinir tamiri için yapılan testlerde standartizasyon yoktur.
BACKGROUND: The objective of this clinical study was to evaluate sensory and motor functions in the later period following primary repair of combined injuries of the ulnar and median nerves in the forearm at proximal, middle, and distal levels.
METHODS: Later period sensory evaluation of ulnar and median combined cuts was performed using two-point discrimination and monofilament tests. On the other hand, motor evaluation was performed by determining dorsal palmar interosseus strength for the ulnar nerve and abductor pollicis brevis muscle strength for the median nerve. Cold intolerance, object recognition, and weight discrimination were also reviewed.
RESULTS: In total, 26 patients with ulnar-median combined cut and aged between 5 and 59 years were included in this study. Although no deficiency was observed in the sensory functions of any of the patients, a decrease in tactile sensation was detected in the median sensory region in 12 (46%) patients and in the ulnar sensory region in 7 (26%) patients. The most significant loss in terms of motor functions was detected in the opposition pinch strength. Two patients developed claw hand and two showed joint contracture.
CONCLUSION: Ideal treatment for peripheral nerve injuries should be primary repair. Restoration of the motor function in the median nerve is relatively easier than that in the ulnar nerve. No significant difference was observed in terms of sensory function. An alternative is needed for primary repair because of lack of motor function in proximal ulnar incisions. There is no standardization of tests performed for peripheral nerve repair.

11.ESIN and K-wire fixation have similar results in pediatric both-bone diaphyseal forearm fractures
Namık Şahin, Yavuz Akalın, Oğuz Türker, Güven Özkaya
PMID: 29052829  doi: 10.5505/tjtes.2017.85891  Pages 415 - 420 (239 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı titanium çivi ya da K-telleri kullanılarak intramedüller çivileme ile tedavi edilen çocuk önkol kırıklarının kısa dönem radyolojik ve klinik sonuçlarının karşılaştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma ileriye yönelik karşılaştırmalıdır. İntramedüller tespit ile cerrahi olarak tedavi edilen açık ya da kapalı önkol çift kırıklı 43 hasta randomize olarak iki gruba ayrıldı. Takibi yapılamayan üç hasta çalışmadan çıkarıldı. Kırk hastadan 20’si elastik stabil intramedüller çivi grubuna ve 20’si de K-teli grubuna dahil edildi. Demografik veriler yaralanmanın tarafı dışında iki grup arasında benzerdi. Perioperatif veriler, radyolojik ve klinik sonuçlar değerlendirildi.
BULGULAR: Kohort yaş ortalaması 11.60 (±2.69) olan 5 kız ve 35 erkek çocuktan oluşuyordu. Ameliyattan önce konservatif olarak takip eilen hastaların oranı dışında tüm perioperatif veriler gruplar arasında benzerdi. Radyolojik ve klinik sonuçlar da benzer idi. Toplamda iki kaynama gecikmesi, bir tel dibi enfeksiyonu ve bir refraktür gözlendi.
TARTIŞMA: Çocuklarda önkol kırıklarının titanyum çivi ya da K-teli ile intramedüller tespitinin radyolojik ve klinik sonuçları benzerdir. Hem elastik stabil intramedüller çivi hem de K-teli tespiti pediatrik diafizeal önkol kırıklarının tedavisinde etkindir.
BACKGROUND: The purpose of this study was to compare short-term radiographic and clinical results of pediatric both-bone diaphyseal forearm fractures treated with intramedullary nail fixation using titanium nails or K-wires.
METHODS: This was a prospective comparative trial. In total, 43 patients with both-bone open or closed forearm fractures who underwent surgical treatment with intramedullary fixation were randomly classified into two groups. Three patients did not return for the follow-up and were excluded from the study. Twenty of the 40 patients were assigned to the elastic stable intramedullary nail group and 20 were assigned to the K-wire group. Demographic data suggested no difference between the two groups except for the side of injury. Perioperative data and radiological and clinical outcomes were evaluated.
RESULTS: The cohort comprised 5 girls and 35 boys whose mean age was 11.60 ± 2.69 years. Except the proportion of patients who were conservatively followed up preoperatively, all perioperative data were similar between the groups. Radiographic and functional results were similar. There were two delayed unions; one pin track infection and one re-fracture.
CONCLUSION: Intramedullary fixation of forearm fractures in children with titanium nail or K-wire does not affect radiological and clinical results. Both elastic stable intramedullary nail and K-wire fixation were effective in stabilizing pediatric diaphyseal forearm fractures.

CASE SERIES
12.Diaphragmatic rupture: A single-institution experience and literature review
Carlo Corbellini, Stefano Costa, Tiberio Canini, Roberta Villa, Ettore Contessini Avesani
PMID: 29052830  doi: 10.5505/tjtes.2017.78027  Pages 421 - 426 (208 accesses)
AMAÇ: Diyafragma rüptürü (DR) seyrek görülen, travma sonucu veya kendiliğinden oluşan yaşamı tehdit edici potansiyeli olan bir olaydır. Bazen DR yaralanmadan birkaç ay sonra oluşur. Göğüs filmi ve bilgisayarlı tomografi en etkili tanısal yöntemlerdir. Sıklıkla DR tanısı gecikir. Bu çalışmanın amacı DR etiyoloji, klinik tablosu ve tedavisini incelemek ve daha iyi anlamaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma İtalya, Milano I.R.R.C.S. Vakfı Cà Granda Hastanesi Acil ve Genel Cerrahi Bölümü Polikliniği’nde [Emergency and General Surgery Department of Fondazione I.R.R.C.S. Cà Granda, Ospedale Policlinico in Milan (Italy)] gerçekleştirildi. 2001 ila 2011 yılları arasında DR tanısı konup ameliyat geçirmiş hastalar çalışmaya dahil edilip geriye dönük olarak hastaların verileri toplandı.
BULGULAR: Çoğu sağ tarafta DR olan 14 hastaya tanı konmuştur. Başlıca neden trafik kazalarıydı (%86). Sekiz hastada (%57) ameliyat öncesi DR tanısı konmuştu. Göğüs filmi hastaların %50’sine tanı koydurmuş, üç olguda (%60) bilgisayarlı tomografi yararlı olmuştur. On iki hastada diyafragma hernisi mevcuttu. İki olguda DR meş ile onarılmıştır. Ortalama hastanede kalış süresi 16.6 gün idi.
TARTIŞMA: Nonspesifik kliniği nedeniyle erken tanı koymada zorluk yaşanmaktadır. Çok kuşkucu olmak gerekir, tedavisi cerrahidir. İç organlar içeri itilir ve diyafragma defekti onarılır.
BACKGROUND: Diaphragmatic rupture (DR) is a rare and potentially life-threatening event caused by trauma or spontaneously. DR occasionally occurs several months after the injury. Chest X-ray and computed tomography are the most effective diagnostic methods. Delay in DR diagnosis occurs frequently. This study aimed to examine and improve our understanding of the etiology, clinical presentation, and management of DR.
METHODS: This study was performed at the Emergency and General Surgery Department of Fondazione I.R.R.C.S. Cà Granda, Ospedale Policlinico in Milan (Italy). Patients diagnosed with DR between 2001 and 2011 who underwent surgery were included, and their data were retrospectively collected.
RESULTS: Fourteen patients were diagnosed with DR, mainly left-sided DR. Road traffic collisions were the main causes (86%). DR diagnosis was preoperatively established in eight patients (57%). Chest X-ray was diagnostic in 50% of the patients and computed tomography in three patients (60%). Twelve patients had a diaphragmatic hernia. DR was repaired with a mesh in two patients. Mean hospital stay was 16.6 days.
CONCLUSION: Difficulty in achieving early diagnosis of DR is due to its nonspecific presentation. High index of suspicion is needed. Its treatment is using surgery involving reduction of the viscera and repair of the diaphragm defect.

CASE REPORTS
13.Klingsor syndrome: A rare surgical emergency
Gaurav Aggarwal, Samiran D. Adhikary
PMID: 29052831  doi: 10.5505/tjtes.2016.30346  Pages 427 - 429 (162 accesses)
“Klingsor sendromu” veya “kişinin kendi penisini ampüte etmesi” seyrek görülen bir klinik durum olup psikiyatrik bozukluklar, emir alma varsanısı, dinsel saplantılar, madde kötüye kullanımı, toplumdan izole edilme veya ihmal edilme ile ilişkilidir. Nadiren rastlandığı gibi seyrek görülen bir cerrahi acildir. Optimal sonuçları güvence altına alma amacıyla uygun ve zamanında tedavi açısından yetersiz veri mevcuttur. Yirmi beş yaşında bekâr, günahlarının kefaretini ödeme ve Tanrının affını kazanma yöntemi olarak penisini yaralamıştır. Yaralanmadan 12 saat sonra gerçekleştirilen mikrovasküler reimplantasyon çabası yeterli kozmetik ve fonksiyonel sonuçlarıyla başarılı olmuştur. Bu seyrek görülen hastalıkta gecikmeye rağmen optimal kozmetik ve psikososyal yararlar için tek bir reimplantasyon denemesi bile zahmete değer.
Klingsor syndrome or self-Inflicted traumatic penile amputation is a rare clinical entity that is associated with psychiatric disorders, command hallucinations, religious preoccupations, substance abuse, and isolation from or neglect by society. In addition to being infrequently encountered, it is a rare surgical emergency, with paucity of data on appropriate and timely management to ensure optimal functional outcomes. We report the case of a 25-year-old unmarried male who inflicted this injury upon himself in a fit of paranoia as a way to expiate his sins and earn solace from God. An attempt at microvascular re-implantation 12 h after the injury was successful, with adequate cosmetic and functional outcomes obtained. Thus, in this rare disease, despite a delay in presentation, a single attempt at re-implantation may still be worthwhile for obtaining optimal cosmetic and psychosocial benefits.

14.Traumatic duodenal injury in children: A report of two cases
Deepa Makhija, Shalika Jayaswal, Vikrant Kumbhar, Hemanshi Shah
PMID: 29052832  doi: 10.5505/tjtes.2016.66179  Pages 430 - 432 (171 accesses)
Çocuklarda künt abdominal travma sonrası duodenal yaralanma son derece seyrek görülmektedir. Genellikle geç dönemde ortaya çıkar ve mortalite ve morbiditenin artmasına yol açar. Künt abdominal travma sonrası çocuklarda oluşan iki izole duodenal yaralanma olgusunu bildiriyoruz.
Duodenal injury following blunt abdominal trauma in children is extremely rare. It commonly has a delayed presentation, thus leading to increased mortality and morbidity. We report two cases of isolated duodenal injury following blunt abdominal trauma in children.

15.Emergency endovascular treatment of a ruptured external carotid artery pseudoaneurysm caused by a cervical stab wound: A case report and literature review
Junya Tsurukiri, Eitaro Okumura, Hiroshi Yamanaka, Hiroyuki Jimbo, Akira Hoshiai
PMID: 29052833  doi: 10.5505/tjtes.2017.55560  Pages 433 - 437 (169 accesses)
Penetran yaralanmanın neden olduğu eksternal karotis arter (EKA) psödoanevrizmaları seyrek görülen bir vasküler anomalidir. Eksternal karotis arter segmentinin eksplorasyonu standart tedavi olmasına rağmen, cerrahi olarak ulaşılması zor alanda kanamanın kaynağını bulmada zorluk varsa endovasküler tedavi (EVT) düşünülebilir. Burada EKA’nın ana gövdesinde psödoanevrizmalı III. zon boyun penetran yarasının neden olduğu kanamanın neden olduğu koagülopatiyle birlikte kanaması durdurulamayan genç bir hastayı tedavi ettik. Hasta başarılı hemostazın sağlandığı EVT geçirmiştir. PubMed verilerine dayanan literatür derlemeleri sonucu EVT ile tedavi edilmiş penetran EKA yaralanmalarına ait 155 yayınlanmış olgu raporu saptanmıştır. Endovasküler tedavinin, boyunda penetran yaralanma sonrası oluşan rüptüre EKA psödoanevrizmasının yol açtığı kanamanın neden olduğu koagülopati hastalarında etkili bir alternatif cerrahi tedavi olduğu kararına vardık.
The formation of external carotid artery (ECA) pseudoaneurysms caused by stab wounds is a rare vascular anomaly. Although the surgical exploration of the ECA segment is the standard treatment, endovascular treatment (EVT) can be considered if there is difficulty in identifying the source of bleeding in the injured regions that are difficult to operatively access. Here we treated a young patient who had hemorrhagic instability with hemorrhage-induced coagulopathy caused by a zone III cervical stab wound with a pseudoaneurysm from the main trunk of the ECA; the patient underwent EVT and successful hemostasis. A literature review based on the data available on PubMed was conducted, and 15 published reports of 82 penetrating ECA injuries treated by EVT were identified. We concluded that EVT appears to be an effective surgical alternative for patients with hemorrhage-induced coagulopathy caused by a ruptured ECA pseudoaneurysm after a cervical stab wound.

16.Laparoscopic approach for removing a coin trapped in Meckel’s diverticulum
Kıvılcım Karadeniz Cerit, Aybegüm Kalyoncu, İpek Erbarut, Gürsu Kıyan, Tolga Emrullah Dağlı
PMID: 29052834  doi: 10.5505/tjtes.2016.13265  Pages 438 - 440 (188 accesses)
Yabancı cisim yutulması çocukluk çağında sık görülen bir acil durumudur. Bu cisimlerin çoğu gastrointestinal sistemden herhangi bir sorun olmadan geçer. Karında devamlı aynı yerde sebat eden bir yabancı cisim olduğunda ise eksplorasyon yapmadan tanıyı koymak imkansızdır. Bu yazıda, kliniğimize başvuran Meckel divertikülünde para hapsolmuş bir olgu ve bu olguya laparoskopik yaklaşımımız sunulmuştur. Sağ alt kadranda uzun süre sebat eden bir yabancı cisim varlığında Meckel divertikülü tanısı ve laparoskopik yaklaşım seçeneği göz önünde bulundurulmalıdır.
Foreign body ingestion is a common problem in children. Most of these foreign bodies spontaneously pass through the gastrointestinal tract. When there is a persistent foreign body in the abdomen, it is impossible to make a diagnosis without exploration. We herein present the case of a child who was admitted to our hospital with a coin trapped in Meckel’s diverticulum and our laparoscopic approach in this case. The diagnosis of Meckel’s diverticulum should be considered when there is a prolonged lodgment of a foreign body in the right lower quadrant, and the laparoscopic approach is the preferred choice in these cases.

17.Role of percutaneous transhepatic biliary drainage in the management of blunt liver trauma: A case report
Şükrü Oğuz, Reyyan Yıldırım, Serdar Topaloğlu
PMID: 29052835  doi: 10.5505/tjtes.2017.52196  Pages 441 - 444 (152 accesses)
Künt travma sonrası, çoğunlukla yaralanan karın içi organ karaciğerdir. Karaciğer masif yaralanma yönetimi kompleks bir durumdur. Karaciğer cerrahisi sonrası gelişen özellikle proksimal biliyer duktus striktürlerinde perkütanöz transhepatik biliyer drenaj göz önünde bulundurulması gereken ilk yaklaşımdır. Acil servisimize grade V karaciğer yaralanması olan, 27 yaşında bir kadın hasta transfer edildi. Hemodinamik olarak değişken olan hastaya sağ hepatektomi yapıldı. Cerrahi sonrası hasta, biliyer duktusda benign striktür ile başvurdu ve bu durum perkütanöz yaklaşımla tedavi edildi.
The liver is the most commonly injured intra-abdominal organ after blunt trauma. The management of massive liver injury is complex. Percutaneous transhepatic biliary drainage is the first approach considered, particularly for proximal bile duct strictures after liver surgery. A 27-year-old female patient was transferred to our emergency department with grade V blunt injury. Regarding the patient’s unresponsive hemodynamic instability, right hepatectomy was performed. The patient presented with benign biliary duct stricture after surgery that were treated via the percutaneous approach.

LookUs & OnlineMakale