Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 22 (6)
Volume: 22  Issue: 6 - November 2016
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Effects of alpha lipoic acid on ischemia-reperfusion injury in rat hindlimb ischemia model
Arif Aydın, Alpagan Mustafa Yıldırım
PMID: 28074465  doi: 10.5505/tjtes.2016.00258  Pages 509 - 515 (877 accesses)
AMAÇ: Bu çalışma sıçanlarda arka bacak modelinde alfa lipoik asitin iskemi reperfüzyon hasarını önlemedeki etkinliğini araştırmak amacıyla yapıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 250–300 gr ağırlığında 40 adet Sprague Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her grupta 10 hayvan olacak şekilde, randomize dört grup oluşturuldu. Tüm sıçanlarda arka bacak kompozit ada flebi hazırlandı. Grup 1’de arka bacakta femoral damarlara klemp uygulanıp hemen açıldı ve iskemi oluşturulmadı. Grup 2’de dört saat iskemi uygulandı ve sonrasında 24 saat reperfüzyon edildi. Grup 3’te dört saat iskemi sonrası parenteral olarak serum fizyolojik verildi ve 24 saat reperfüzyon yapıldı. Grup 4’te dört saatlik iskemi sonrası parenteral olarak alfa lipoik asit verildi ve 24 saat reperfüzyon yapıldı. Tüm sıçanlar 24 saatlik reperfüzyon sonrası sakrifiye edildi. Biyokimyasal inceleme için kan, karaciğer ve transplante edilen arka bacaktan kas dokusu örneği alındı. Homogenizasyon sonrası kanda ve dokularda nitrit, nitrat, glutatyon, MDA, TNF-alfa, plazmada vitamin A, vitamin E, vitamin C düzeyleri test edildi.
BULGULAR: İskemi sonrası alfa lipoik asit eklenen grupta GSH (eritrosit), MDA (karaciğer), vitamin C (plazma),TNF-alfa (kas) değerlerinde yalnız iskemi veya iskemi ve serum fizyolojik uygulanan gruplara göre anlamlı farklar görüldü.
TARTIŞMA: Çalışmamızda, alfa lipoik asitin iskemi-reperfüzyon hasarını önlemede olumlu etkilerinin olduğu bulunmuştur. Ancak klinik uygulama için yeni ve geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
BACKGROUND: This study was performed to evaluate the effect of alpha lipoic acid (ALA) on prevention of ischemia-reperfusion (IR) injury in rat hindlimb ischemia model.
METHODS: Forty male Sprague Dawley rats weighing between 250 and 300 g were divided into 4 groups of 10 rats. Hindlimb composite island flaps were raised in all rats. Clamps were applied to femoral vessels of all subjects, but immediately released without causing ischemia in Group 1. In Group 2, after 4 hours of ischemia, 24 hours of reperfusion was performed. Following 4 hours of ischemia, saline was administered to rats in Group 3 and flaps were reperfused for 24 hours. In Group 4, ALA was administered intraperitoneally after 4 hours of ischemia and flaps were reperfused for 24 hours.
RESULTS: In Group 4, there was a significant decrease of liver malondialdehyde compared to Group 2 and decrease of muscle tumor necrosis factor-alpha compared to Group 3. There was also increase in levels of glutathione in erythrocytes compared to Group 3 and increase of plasma vitamin C compared to all groups.
CONCLUSION: ALA was found to be effective in prevention of ischemia-reperfusion injury. Further studies are needed before clinical application.

2.Effect of medical treatment on histological findings in rabbits with acute appendicitis
Gürcan Şimşek, Barış Sevinç, Yaşar Ünlü, İsmail Hasırcı, Hüseyin Kurku, Ömer Karahan
PMID: 28074455  doi: 10.5505/tjtes.2016.79825  Pages 516 - 520 (718 accesses)
AMAÇ: Akut apandisit dünyada genel cerrahların karşılaştığı en sık akut karın nedenidir. Bu çalışmada, akut apandisit oluşturulan tavşanlarda antibiyotik tedavisinin akut apandisitte ortaya çıkan histopatolojik bulgular üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma için 21 adet Yeni Zelenda cinsi (Oryctogaluscuniculus), erkek ve ağırlıkları 2050–2450 gram arasında değişen tavşan kullanıldı. Denekler üç gruba ayrıldı: Grup 1: Apendiks ligasyonu yapılan ve antibiyotik tedavisi verilen grup (n=7), Grup 2: Apendiks ligasyonu yapılan ama antibiyotik tedavisi verilmeyen grup (n=7), Grup 3: Apendiks ligasyonu yapılmayan ve antibiyotik tedavisi verilmeyen grup (sham grubu) (n=7).
BULGULAR: Grup 1 ve Grup 2 arasında yapılan istatistiksel analiz sonucunda Grup 2’de ortaya çıkan histopatolojik değişiklikler Grup 1’den anlamlı olarak daha şiddetliydi.
TARTIŞMA: Antibiyotik tedavisi akut apandisitte histolojik olarak enflamasyonun şiddetini azaltmaktadır.
BACKGROUND: Acute appendicitis (AA) is the most common reason for abdominal surgery in the world. The aim of this study was to evaluate the effect of medical treatment on histological findings in rabbits with AA.
METHODS: Twenty-one male New Zealand rabbits were divided into 3 groups: appendix ligation and medical treatment, appendix ligation and no treatment, and control group, which underwent only laparotomy.
RESULTS: In appendix ligation without treatment group, AA findings were much more severe.
CONCLUSION: Medical treatment reduced inflammation of AA.

3.Therapeutic efficacy of tadalafil and eriythropoietin in experimental spinal cord injury
Çağrı Kökoğlu, Emre Delen, Ali Arslantaş, Didem Arslantaş, Burcu Kökoğlu, Zühtü Özbek, Sema Uslu, Ahmet Tolgay Akıncı
PMID: 28074456  doi: 10.5505/tjtes.2016.37571  Pages 521 - 525 (819 accesses)
AMAÇ: Bu çalışma, spinal kord travması (SCI) oluşturulan sıçanlarda eritropoetin ve tadalafilin etkinliğini araştırmak için yapıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Sprague-Dawley cinsi 35 adet sıçan beş gruba ayrıldı. Spinal kord travması T10 vertebraya laminektomi işleminden sonra klip kompresyon yöntemi uygulanarak gerçekleştirildi. Birinci grupta travma yapılmadı ve normal biyokimyasal değerler için kullanıldı. İkinci grup çözücü grubu idi ve travma sonrası 1 cc serum fizyolojik verildi. Üçüncü grup travma sonrasında tek doz 2000 ü/kg intraperiteneal yol ile eritropoetin verildi. Dördüncü gruba ise travma sonrasında tek doz 2 mg/kg oragastrik yol ile tadalafil verildi. Beşinci gruba herhangi bir tedavi verici işlem yapılmadan sadece travma uygulandı ve travmadaki biyokimyasal değerlerin tespiti için kullanıldı. Tüm denekler cerrahi işlemden 48 saat sonra desakrafiliye edildi. Kan ve doku örneklerinden malondialdehid (MDA) ve toplam antioksidan kapasite (TAOK) değerleri ölçüldü.
BULGULAR: Eritropoetin verilen grupta diğer tüm gruplara göre en düşük serum ve doku MDA değerlerine ulaşılmıştır. Tüm gruplara göre serum TAOK değerleri en yüksek tadalafil verilen grupta bulunmuş iken doku TAOK değerleri en yüksek eritropoetin verilen grupta tespit edilmiştir.
TARTIŞMA: Tadalafil ve eritropoetinin dokudaki oksidatif stresi azaltarak spinal kord travmasında ikincil hasarlanmayı engelleyebileceği sonucuna varıldı.
BACKGROUND: This experimental study was an investigation of the efficacy of erythropoietin and tadalafil in rats with induced spinal cord injury (SCI).
METHODS: Thirty-five Sprague Dawley rats were distributed into 5 groups. First group was used for normal biochemical values. Spinal cord injury was induced in 4 remaining groups with clip compression technique after laminectomy process to T10 vertebra. Second group was designated solvent group and received 1 cc physiological serum after injury. Third group was medicated with intraperitoneal 2000 u/kg single dose erythropoietin after injury. Orogastric 2 mg/kg single dose tadalafil was administered to fourth group after injury. Fifth group did not receive any treatment and was used for biochemical values with injury. All subjects were sacrificed 48 hours after application. Malondialdehyde (MDA) and total antioxidant capacity (TAOC) values were evaluated using blood and tissue samples.
RESULTS: Lowest serum and tissue MDA values were found in group with erythropoietin intake. While highest serum TAOC values of all groups were seen in tadalafil group, highest tissue TAOC values were observed in group given erythropoietin.
CONCLUSION: It was concluded that by decreasing oxidative stress, tadalafil and erythropoietin can inhibit secondary damage in SCI.

4.The acute effects of thymoquinone on acute peripheral nerve injury: an experimental study
İsmail Gülşen, Hakan Ak, Mikail Kara, Abdulsemat Gökalp, Veysel Akyol, Ömer Faruk Koçak, Murat Çetin Rağbetli
PMID: 28074457  doi: 10.5505/tjtes.2016.40204  Pages 526 - 530 (723 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı akut sinir hasarında timokinonun akut dönem etkilerini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma sıçan sinirinde siyatik sinirde ezilme modeli geliştirilerek yapıldı. Sıçanlar kontrol, travma ve timokinon tedavi grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı (n=6). Sinir hasarından yedi gün sonra hasar yerinden siyatik sinir doku örnekleri alındı. Bu doku örneklerinde histolojik ve steryolojik çalışma yapıldı. Akson çapı, myelin kalınlığı ve akson yoğunluk ölçümleri yapıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında akson çapı, miyelin kalınlığı ve akson yoğunluğu bakımından anlamlı bir farklılık görülmedi.
TARTIŞMA: Timokinon akut sinir hasarı üzerinde akut dönemde iyileştirici etkiye sahip değildir.
BACKGROUND: The purpose of this study was to evaluate the acute effects of thymoquinone (TQ) on acute nerve injury.
METHODS: A rat model of crush injury of the sciatic nerve was used. Animals were divided into 3 groups: control, trauma, and TQ treatment groups (n=6 per group). Seven days after injury, sciatic nerve specimens were obtained from the site of the injury and analyzed histologically and stereologically. Axon diameter, myelin thickness, and axon density were measured.
RESULTS: There were no significant differences in axon diameter, myelin thickness, or axon density among groups.
CONCLUSION: TQ has no acute therapeutic effect on acute nerve injury.

CLINICAL ARTICLE
5.Endovascular treatment of peripheral and visceral arterial injuries in patients with acute trauma
Aysun Erbahçeci Salık, Filiz İslim, Barbaros Erhan Çil
PMID: 28074458  doi: 10.5505/tjtes.2016.92645  Pages 531 - 535 (941 accesses)
AMAÇ: Bu çalışma, penetran ve künt travmaya bağlı akut periferik ve viseral arteriyel yaralanması olan hastalarda endovasküler tedavinin etkinliğini araştırmayı amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mart 2010 ve Haziran 2014 tarihleri arasında, penetran ve künt travmaya bağlı periferik ve viseral arteriyel yaralanma nedeniyle bölümümüzde endovasküler yolla tedavi edilen yaşları 35.8±11.3 yıl (dağılım: 18–56 yıl) olan 12 hasta (11 erkek) geriye dönük olarak incelendi. Hastaların 11’inde selektif koil embolizasyonu, birinde partikül embolizasyonu ile yaralanan arterler embolize edildi. Endovasküler tedavi kriterleri; kontrastlı bilgisayarlı tomografide aktif arteriyel ekstravazasyon veya psödoanevrizma ve hemoglobin seviyelerinde düşüş veya geçici hemodinamik instabilite idi.
BULGULAR: Arteriyel yaralanma mekanizmaları dört hastada ateşli silah yaralanması, beş hastada delici kesici alet yaralanmasına bağlı penetran travma ve üç hastada trafik kazasına bağlı künt travma idi. Travmatik lezyonlar sağ hepatik arterde (n=3), sol hepatik (n=2), sağ hepatik ve sağ renal (n=1), sol inferior epigastrik (n=2), sol fasiyal (n=1), anteriyor tibial (n=1) ve derin femoral (n=1) arterlerde yer almaktaydı. Tüm olgular işleme bağlı komplikasyon olmaksızın teknik başarı ile tedavi edildi. İki hasta hastane yatışlarının 29. ve 43. günlerinde eşlik eden yaralanmaları nedeniyle kaybedildi. Ortanca hastane yatış süresi altı gün (1–43 gün) ve ortalama yoğun bakım yatış süresi ise 7.7 (0–43 gün) gündü.
TARTIŞMA: Bizim deneyimlerimize göre endovasküler tedavi akut periferik ve viseral arteriyel yaralanmaların tedavisinde etkili ve güvenli bir seçenektir.
BACKGROUND: The present study is an evaluation of the efficacy of endovascular treatment in emergency setting for patients with acute peripheral and visceral arterial injury secondary to penetrating or blunt trauma.
METHODS: Twelve patients (11 men) aged 35.8±11.3 years (range: 18–56 years) with penetrating or blunt trauma who underwent endovascular treatment in our department between March 2010 and June 2014 for peripheral and visceral arterial injury were retrospectively reviewed. Selective coil embolization was performed on 11 patients and particle embolization of the injured vessel was performed on 1 patient. Criteria for endovascular treatment included active extravasation or pseudoaneurysm on contrast-enhanced computed tomography and decrease in hemoglobin level or temporary hemodynamic instability.
RESULTS: Arterial injuries were secondary to penetrating injury due to gunshot wound in 4 patients and stab wound in 5, and blunt abdominal injury as result of traffic accident in 3 patients. Traumatic lesions were in the right hepatic artery (n=3), left hepatic (n=2), right hepatic and right renal (n=1), left inferior epigastric (n=2), left facial (n=1), anterior tibial (n=1), and deep femoral (n=1) arteries. Technical success with no procedural complications was seen in all cases. Two patients died due to coexisting injuries on 29th and 43rd days of hospitalization. Median hospitalization period was 6.0 days (range: 1–43 days) and mean intensive care unit hospitalization was 7.7 days (range: 0–43 days).
CONCLUSION: In our experience, endovascular treatment was a safe and effective option for acute traumatic peripheral and visceral arterial lesions.

6.Comparison of Revised Trauma Score, Injury Severity Score and Trauma and Injury Severity Score for mortality prediction in elderly trauma patients
Shahrokh Yousefzadeh-chabok, Marieh Hosseinpour, Leila Kouchakinejad-eramsadati, Fatemeh Ranjbar, Reza Malekpouri, Alireza Razzaghi, Zahra Mohtasham-amiri
PMID: 28074459  doi: 10.5505/tjtes.2016.93288  Pages 536 - 540 (1369 accesses)
AMAÇ: Altmış beş yaş ve üstü kişilerde travma önde gelen beşinci ölüm nedenidir. Bu çalışma geriyatrik travma olgularında mortaliteyi öngörmede Gözden Geçirilmiş Travma Skoru (RTS), Yaralanma Şiddet Derecesi Skoru (ISS) ve Travma ve Yaralanma Şiddet Skorunu (TRISS) karşılaştırmayı amaçlamıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2010 ila 2011 yılları arasında Rasht, Poursina Hastanesi’ne kabul edilmiş 352 yaşlı travma hastasının kayıtlarında yapılmış enine kesit çalışmasıdır. Hastanın prognozuna ilişkin ROC analizini kullanarak yaralanmayı skorlama sistemleri özgüllük, duyarlılık ve kesim değerleri açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastalar ortalama 71.5 yaşındaydı. En sık görülen yaralanma mekanizması trafik kazası olup hastaların %13.9’u kaybedilmişti. Sağ kalan yaşlılara göre ölenlerin ISS’si daha yüksek idi. Ölenlere göre yaşlı sağ kalanlarda TRISS ve RTS skorları daha yüksek olup farklılıklar istatistiksel açıdan anlamlı idi (p<0.001). Yaşlı travma hastalarında mortaliteyi öngörmede RTS, ISS ve TRISS skorlama sistemlerinin en iyi kesim değerleri sırasıyla ≤6, ≥13,5 ve ≤2, duyarlılıkları sırasıyla %99, 84 ve 95, özgüllükleri ise %62, 62 ve 72 idi.
TARTIŞMA: Hem anatomik hem de fizyolojik parametrelerin kombinasyonu olduğu için mortalitenin en güçlü öngördürücü parametresi TRISS idi.
BACKGROUND: Trauma is the fifth leading cause of death in patients 65 years and older. This study is a comparison of results of Revised Trauma Score (RTS), Injury Severity Score (ISS), and Trauma and Injury Severity Score (TRISS) in prediction of mortality in cases of geriatric trauma.
METHODS: This is a cross-sectional study of records of 352 elderly trauma patients who were admitted to Pour-Sina Hospital in Rasht between 2010 and 2011. Injury scoring systems were compared in terms of specificity, sensitivity, and cut-off points using receiver operating characteristic curve of patient prognosis.
RESULTS: Mean age of patients was 71.5 years. Most common mechanism of injury was traffic accident (53.7%). Of the total, 13.9% of patients died. Mean ISS was higher for patients who did not survive. Mean of TRISS and RTS scores in elderly survivors was higher than non-survivors and difference in all 3 scores was statistically significant (p<0.001). Best cut-off points for predicting mortality in elderly trauma patients in RTS, ISS, and TRISS systems were ≤6, ≥13.5, and ≤2, with sensitivity of 99%, 84%, and 95% and specificity of 62%, 62%, and 72%, respectively.
CONCLUSION: TRISS was the strongest predictor of mortality in elderly trauma patients as result of combination of both anatomical and physiological parameters.

7.Gender does not affect the prognosis of Fournier’s gangrene: a case-matched study
Pınar Sarkut, Özgen Işık, Ersin Öztürk, Barış Gülcü, Ilker Ercan, Tuncay Yılmazlar
PMID: 28074460  doi: 10.5505/tjtes.2016.27095  Pages 541 - 544 (687 accesses)
AMAÇ: Kadın cinsiyet Fournier gangreni (FG) için olumsuz bir prognostik faktör olarak görülmektedir. Ancak literatürde bu konuya özgün yeterli veri yoktur. Bu olgu-eşleme çalışması kadın cinsiyetin FG prognozuna etkisini incelemek için yapıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya alınan hastalar kliniğimizin 120 hastalık ileriye yönelik olarak tutulan veritabanından çekildi. Otuz iki kadın hasta aşağıdaki kriterler baz alınarak 32 erkek hastayla eşleştirildi: Semptom süresi, FG severity indeks (FGSI) skoru, hasta yaşı, etiyoloji ve eşlik eden diyabetes mellitus (DM) varlığı. Daha sonra iki grup hasta klinik sonuçlar açsından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Medyan yaş 57 (22–80) idi ve 35 (%54.7) hastada DM vardı. Hastalara ortalama 3 (1–9) debridman yapıldı ve 15 hastaya (%23.4) saptırıcı stoma açıldı. Mortalite oranı %28.1 (64’te 18 hasta) idi. Kadınlarda FG daha yaygındı (p=0.009), daha fazla debridmana ihtiyaç duyulmuştu (p=0.005), kadınlar yoğun bakım ünitesinde daha fazla oranda kalmıştı (p=0.035) ve kadınlarda split thickness skin graft (STSG) ile rekonstrüksiyon daha fazla oranda yapılmıştı (p=0.040), ancak mortalite oranları iki grup arasında benzerdi (p=0.264).
TARTIŞMA: Fournier gangreni kadınlarda erkeklere oranla daha yaygın seyreder. Bu muhtemelen kadınların anatomik yapısı ile ilgilidir. Ancak kadın cinsiyet FG mortalitesini artıran bir faktör değildir.
BACKGROUND: Female gender is accepted as a poor prognostic factor for Fournier’s gangrene (FG). However, there is a paucity of data in the literature regarding this matter. This case-matched study was designed to investigate the impact of gender on outcomes of FG.
METHODS: Study patient data were retrieved from 120-patient, prospectively maintained database. Thirty-two female patients with FG were case-matched to 32 male patients based on symptom duration (days), FG severity index score, patient age, etiology, and presence of diabetes mellitus (DM) terms. Outcomes of FG were compared between the 2 groups.
RESULTS: Median age was 57 years (range: 22-80 years), and 35 (54.7%) patients had DM. Patients underwent average of 3 debridement procedures (range: 1–9 debridements), and 15 (23.4%) received diverting stoma. Overall mortality rate was 28.1% (18 of 64 patients). Female gender was associated with widespread disease (p=0.009), increased need for consecutive debridements (p=0.005), prolonged length of intensive care unit stay (p=0.035), and increased requirement for split-thickness skin graft reconstruction (p=0.040). However, mortality rates were comparable between genders (p=0.264).
CONCLUSION: FG is often more extensive in females and seems to be associated with anatomical features of female pelvis. However, female gender is not a factor affecting prognosis of patients with FG.

8.Acute appendicitis during pregnancy: case series of 20 pregnant women
İlker Murat Arer, Songül Alemdaroğlu, Hasan Yeşilağaç, Hakan Yabanoğlu
PMID: 28074461  doi: 10.5505/tjtes.2016.58458  Pages 545 - 548 (1237 accesses)
AMAÇ: Hamilelikteki en sık akut karın nedeni akut apandisittir. Apandisit bulgularının çoğu normal hamlilelik sürecinde olabileceğinden, gebelerde akut apandisit tanısı zordur. Çalışmamızın amacı, hamilelik döneminde karşılaştığımız akut apandisit olgularını aktarmak ve bu zor durumda uygun tedaviyi araştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2005–2015 yılları arasında akut apandisit nedeniyle ameliyat edilen 20 hamile kadın hasta çalışmaya dahil edildi. Veriler geriye dönük olarak toplandı. Hastalar, yaş, bulgu ve semptomlar, gestasyon yaşı, fiziksel inceleme bulguları, ameliyat süresi ve komplikasyon açısından incelendi.
BULGULAR: On altı (%80) hastaya açık, dört (%20) hastaya laparoskopik apendektomi yapıldı. Ortalama yaş 29.6±5.6 yıldı. En sık semptom karın ağrısıydı (%95). Altı (%30) hasta 1. üç ayda, dokuz (%45) hasta 2. üç ayda ve beş (%25) hasta son üç ayda idi. On iki (%60) hastada ultrasonografide akut apandisit bulgusu saptandı. Negatif apendektomi oranı %30’du. Sadece bir (%5) hastada maternal komplikasyon saptandı. Hiç fetal komplikasyon saptanmadı.
TARTIŞMA: Yüksek maternal ve fetal komplikasyon oranlarından dolayı, gebelerde akut apandisitin doğru tanısı ve hızlı cerrahi tedavisi yapılmalıdır.
BACKGROUND: Acute appendicitis (AA) is the most common cause of acute abdomen during pregnancy. Most of the signs of appendicitis are also found during normal pregnancy period, however, and diagnosis of appendicitis during pregnancy remains challenging. The aim of the current study was to report our clinical experience of AA during pregnancy and investigate optimal management of this difficult situation.
METHODS: Records of 20 pregnant women with diagnosis of AA who underwent appendectomy between 2005 and 2015 were included in this study. Data were collected retrospectively. Patients were evaluated according to age, signs and symptoms, gestational age, physical findings, serum white blood cell count, ultrasound (US) findings, pathology reports, surgical technique, operation time, and complications.
RESULTS: Of 20 patients, 16 (80%) underwent open appendectomy and 4 (20%) underwent laparoscopic appendectomy. Mean age of patients was 29.6±5.6 years. Most common symptom was abdominal pain (95%). Six (30%) patients were in first trimester, 9 (45%) patients were in second trimester and 5 (25%) patients in were in third trimester. US findings consistent with AA were found in 12 (60%) patients. Negative appendectomy rate was 30%. Maternal complication was seen in only 1 (5%) patient. No fetal complication was observed.
CONCLUSION: Accurate diagnosis and prompt surgical treatment of AA in pregnant women should be performed due to high rates of maternal and fetal complications.

9.Contribution of MRI to clinically equivocal penile fracture cases
Rüştü Türkay, Mustafa Gürkan Yenice, Sema Aksoy, Gökhan Şeker, Selçuk Şahin, Ercan İnci, Volkan Tuğcu, Ali İhsan Taşcı
PMID: 28074462  doi: 10.5505/tjtes.2016.50955  Pages 549 - 552 (1089 accesses)
AMAÇ: Penil fraktür tunika albugineada oluşan rüptür olup acil cerrahi müdahale gerektirir. Olguların çoğunluğu klinik değerlendirme ile tanı alabilirse de literatürde belirtildiği gibi %15 gibi bir oranda sadece klinik ile tanı konulmasında zorlanılabilir. Bu durumda görüntüleme tanı konmasında yardımcı olabilir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bizim çalışmamızda tanısı klinik olarak konulamamış 20 hastaya manyetik rezonans (MR) görüntüleme yapıldı. Manyetik rezonans görüntülerinde tunikal bütünlük kaybı ve eşlik edebilecek diğer patolojiler araştırıldı. Rüptür izlenen olgularda bu rüptürün lokalizasyonu ve uzunluğu kaydedildi. Hastaların tamamı ameliyat edildi. Görüntüleme bulguları operasyon bulguları ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Manyetik rezonans görüntülemede 19 tunikal rüptür tanımlandı. Bir olguda sadece hematom görüntülenebilmiş olup tunikal rüptür lehine bir bulgu saptanmadı. Hiçbir olguda üretral yaralanma gözlenmedi. Görüntüleme bulgularının tamamı operasyon bulguları ile doğrulandı.
TARTIŞMA: Klinik olarak tanısında zorlanılan penil fraktür olgularında MR görüntüleme tanının doğrulukla ve güvenle konmasında kritik bilgiler sağlayabilir.
BACKGROUND: Penile fracture is a surgical emergency defined as rupture of the tunica albuginea. Although most cases can be diagnosed with clinical evaluation, it has been stated in the literature that diagnosis in as many as 15% of cases can be challenging. In uncertain cases, imaging can help determine diagnosis.
METHODS: Present study included 20 cases where diagnosis could not be made with certainty and magnetic resonance imaging (MRI) was performed. MR images were examined for tunical rupture and accompanying pathologies. When rupture was observed, localization and length of rupture were noted. All patients underwent degloving surgery. All imaging findings were compared to surgical findings.
RESULTS: MRI revealed 19 tunical ruptures. In 1 case, hematoma was seen with no sign of penile fracture. No urethral injuries were found. All MRI findings were confirmed during surgery.
CONCLUSION: Performing MRI in clinically equivocal cases can provide crucial data to make precise diagnosis and improve patient management.

10.Importance of fixation of posterior malleolus fracture in trimalleolar fractures: A retrospective study
Sinan Karaca, Meriç Enercan, Guzelali Ozdemir, Sinan Kahraman, Mutlu Çobanoğlu, Metin Küçükkaya
PMID: 28074463  doi: 10.5505/tjtes.2016.44844  Pages 553 - 558 (1079 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı cerrahi olarak tedavi edilen trimalleoler kırıklarda posterior malleol (PM) fiksasyonunun etkinliği ve önemini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2004 ile 2011 yılları arasında PM içeren ayak bileği eklemi kırıklı toplam 57 olgu açık redüksiyon ve internal fiksasyonla tedavi edildi. Posterior malleol fiksasyonu 46 olguda kanüllü vida ile, 11 olguda plak ise plak ile gerçekleştirildi. Tüm olgular Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği birliği Skoru (AOFAS), Amerikan Ortopedik Cerrahlar Akademisi Ayak ve Ayak Bileği Anketi (AOOS), Görsel Analog Skala (VAS) ve sağlam tarafla karşılaştırılan ayak bileği eklemi hareketliliği ile değerlendirildi.
BULGULAR: Yaşları 23 ile 85 arasında (ortalama 55.9) olan, 36’sı kadın ve 21’i erkek olan olguların ortalama takip süresi 44.6 (24–108) aydı. Cerrahiye kadar geçen süre 1.1 (1–3) gündü. AOFAS’a göre 21 olgu mükemmel ve 26 olgu iyi olarak değerlendirildi. AOOS skoru ortalama 92.4 (32–100) idi. Ortalama VAS istirahatta 1.1 ve yürümede 1.3 idi. Sağlam tarafla karşılaştırıldığında, ayak bileği eklemi plantar fleksiyonunda anlamlı farklılık görülmedi (p=0.325) ancak ayak bileği eklemi dorsifleksiyonunda anlamlı farklılık görüldü (p<0.001).
TARTIŞMA: Posterior malleolün anatomik redüksiyon ve rijit internal fiksasyonu, yeterli fiksasyon için zayıf kemik kalitesi problem olan yaşlı hastalarda bile tatminkar klinik ve fonksiyonel sonuçlar sağlar. Küçük PM fragmanlarının bile fiksasyonu rehabilitasyona daha stabil bir yapı oluşturabilir.
BACKGROUND: The aim of this retrospective study was to evaluate treatment effect and importance of posterior malleolus (PM) fixation in surgically treated trimalleolar fractures.
METHODS: A total of 57 cases of ankle joint fracture involving PM and treated with open reduction and internal fixation technique between 2004 and 2011 were evaluated. PM fixation was performed with cannulated screws in 46 cases, and in 11 cases, PM plate was used. All patients were assessed using American Orthopaedic Foot and Ankle Society (AOFAS) score, American Academy of Orthopedic Surgeons (AAOS) foot and ankle questionnaire, and Visual Analog Score (VAS) pain scale. Ankle joint mobility was also compared with unaffected side.
RESULTS: Mean follow-up period was 44.6 months (range: 24–108 months). There were 36 female patients and 21 male patients between 23 and 85 years of age (mean: 55.9 years). Average time to surgery was 1.1 day (range: 1–3 days). According to AOFAS assessment, result was excellent in 21 patients and good in 26 patients. AAOS score was 92.4 (range: 32–100). Mean VAS score when resting was 1.1, and mean score was 1.3 when walking (range: 0–10). When compared with uninjured side, there was no significant difference in plantar flexion of ankle (p=0.325) but there was significant difference in dorsiflexion of ankle joint (p<0.001).
CONCLUSION: Anatomical reduction and rigid internal fixation of PM provide satisfactory clinical and functional outcomes even in elderly patients where bone quality may make adequate fixation difficult. Fixation of even small PM fragments can facilitate rehabilitation by creating more stable construction.

11.Investigation of hand function among children diagnosed with autism spectrum disorder with upper extremity trauma history
Meral Huri, Sedef Şahin, Hülya Kayıhan
PMID: 28074464  doi: 10.5505/tjtes.2016.58712  Pages 559 - 565 (1468 accesses)
AMAÇ: Çalışmamız üst ekstremite travma öyküsü olan ve olmayan otizmli çocukların el fonksiyonlarını karşılaştırmak amacı ile planlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya otizm spektrum bozukluğu tanısı ile takip edilen toplam 65 (Grup I, n=28; Group II, n=37) çocuk dahil edildi. Çocukların el fonksiyonları 9-Delikli Peg Testi ve Jebsen El Fonksiyon Testi ile değerlendirildi. Üst ekstremite ve elin somatoduyusal algısı Duyusal İşlemleme ve Praksis Testi’nin somatoduyusal algı alt testleri ile değerlendirildi. Sonuçlar Student t-testi and Mann-Whitney U-Testi ile SPSS 20 bilgisayar programı ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Her iki el fonksiyon testine ait sonuçlar travma geçmişi olmayan çocuklar lehine farklı bulundu (p<0.05). Üst ekstremite somatosensoriyel algı ile el fonksiyon testleri arasındaki ilişki incelendiğinde, çocukların 9-Delikli Peg Testi ve Jebson El Fonsiyonları Test puanları ile Manuel Obje Algısı ve Taktil Uyaranın Lokalizasyonu test puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA: Travma öyküsü olan otizm spektrum bozukluğu tanılı çocuklar zayıf somatoduyusal algı ve el fonksiyonlarına sahiptirler. Acil servislerde çalışan profesyonellerin somatoduyusal algı, el fonsiyonları ve üst ektremite travma öyküsü arasındaki kuvvetli ilişki konusunda bilgilendirilip, farkındalıklarının arttırılmasınının; bu popülasyondaki çocukların rehabilitasyon süreçleri için önemli olduğu düşünülmektedir.
BACKGROUND: The present study was designed to compare hand function in autistic children with history of upper extremity trauma with that of autistic children those who do not have history of trauma.
METHODS: The study group included total of 65 children diagnosed with autism spectrum disorder (ASD) and was divided into 2 groups: children with trauma history (Group I) and control group (Group II) (Group I: n=28; Group II: n=37). Hand function was evaluated with 9-Hole Peg Test and Jebsen Hand Function Test. Somatosensory function was evaluated using somatosensory subtests of Sensory Integration and Praxis Test. Results were analyzed with Student’s t-test and Mann-Whitney U test using SPSS version 20 software.
RESULTS: Hand function and somatosensory perception test scores were statistically significantly better in children without upper extremity trauma history (p<0.05). When association between hand function tests and upper extremity somatosensory perception tests was taken into account, statistically significant correlations were found between all parameters of hand function tests and Manual Form Perception and Localization of Tactile Stimuli Test results (p<0.05).
CONCLUSION: Autistic children with upper extremity trauma history had poor somatosensory perception and hand function. It is important to raise awareness among emergency service staff and inform them about strong relationship between somatosensory perception, hand function, and upper extremity trauma in children with ASD in order to develop appropriate rehabilitation process and prevent further trauma.

CASE REPORTS
12.ERCP with stenting of traumatic pancreatic duct transection: A case report
Deepa Prashant Makhija, Jayesh Desale, Charu Tiwari, Hemanshi Shah
PMID: 28074451  doi: 10.5505/tjtes.2016.09334  Pages 566 - 568 (552 accesses)
Seyrek görülmekle birlikte pankreas yaralanmaları çeşitli içi boş ve solid organlara yakınlıkları nedeniyle yüksek bir morbiditeyle ilişkilidir. Erken tanı koyma zorluğu morbiditeye katkıda bulunmaktadır. Pankreas kanalının durumu yaralanmayı derecelendirmede ve tedavi kararında önemli bir etkendir. Düşük dereceli yaralanmalarda konservatif tedavi uygulanır. Daha yüksek dereceli pankreas yaralanmaları genellikle cerrahi yolla tedavi edilir. Son zamanlarda kolanjiyobiliyer ve pankreatik patolojilerin etkili tanısal ve terapötik bir yöntemi olarak endoskopik retrograd kolanjiyopankreatikografi (ERKP) kullanılmaya başlanmıştır. Bu yazıda, endoskopik retrograd kolanjiyopankreatikografi kılavuzluğunda pankreas kanalı stentlenerek başarılı bir şekilde tedavi edilen posttravmatik komplet pankreas kanal transeksiyonu olan 12 yaşındaki bir erkek çocuğu sunuldu. Travma ortamında ERKP’nin terapötik avantajları ve ilişkin zorluklar vurgulanmaktadır.
Pancreatic injuries, though rare, are associated with high morbidity because of location of pancreas adjacent to the various hollow and solid organs. Difficulty in early diagnosis adds to morbidity. Condition of the pancreatic duct is an important factor in grading the injury and deciding upon course of management. Conservative management is the line of treatment in lower grade injuries. Higher grades of pancreatic injuries are usually managed surgically. Endoscopic retrograde cholangiopancreaticography (ERCP) has recently emerged as an effective diagnostic as well as therapeutic modality for hepatobiliary and pancreatic pathologies. Presently described is case of a 12-year-old boy who presented with post-traumatic complete transection of pancreatic duct, which was successfully managed by ERCP-guided stenting of the duct. Therapeutic advantages of ERCP in trauma setting and difficulties involved are highlighted.

13.Hemoptysis caused by pulmonary sequestration in perforated appendicitis: A rare case report
Dario Tartaglia, Francesca Cascione, Matteo Modesti, Desiree Gianardi, Rosilde Caputo, Christian Galatioto, Massimo Chiarugi
PMID: 28074452  doi: 10.5505/tjtes.2016.99542  Pages 569 - 571 (686 accesses)
Pulmoner sekestrasyon seyrek görülen ve genellikle semptomsuz bir doğuştan anomalidir. Bu rahatsızlığın optimal tedavisi hâlâ tartışmalı olup cerrahi rezeksiyonları veya aberan arterin anjiyografik embolizasyonunu içerir. Perfore apandisitin neden olduğu akut sağ alt kadran karın ağrısının eşlik ettiği pulmoner sekestrasyonla ilişkili hemoptiziyle gelen 51 yaşında nadir görülen bir erkek olguyu sunuyoruz.
Pulmonary sequestration is a rare and usually asymptomatic congenital anomaly. Optimal management of this condition is still a subject of debate, including superiority of surgical resection or angiographic embolization of the aberrant arterial vessel. Presently described is rare case of a 51-year-old male who presented with hemoptysis related to pulmonary sequestration associated with acute right lower quadrant abdominal pain caused by perforated appendicitis.

14.Laparoscopic resection and intracorporeal anastomosis of perforated small bowel caused by fish bone ingestion
Ahmet Cem Dural, Muhammet Ferhat Çelik, Hakan Yiğitbaş, Cevher Akarsu, Mahmut Doğan, Halil Alış
PMID: 28074453  doi: 10.5505/tjtes.2016.88137  Pages 572 - 574 (690 accesses)
Bu yazıda, balık kılçığına bağlı jejunal perforasyon sonrası üç gündür olan epigastrik ağrı şikayeti ile acil servise başvuran 52 yaşında erkek hasta sunuldu. Yapılan karın incelemesinde yaygın hassasiyet ve rebound mevcuttu. Ayakta direkt karın grafisinde diafragma altı serbest hava tespit edildi. Hastaya peptik ülser perforasyonu ön tanısıyla tanısal laparoskopi uygulandı. Yapılan eksplorasyonda jejunal anslarda şiddetli enflamasyon, ödem, proksimal ince bağırsak anslarında obstrüksiyona bağlı dilatasyon ve balık kılçığına bağlı perforasyon odağı görüldü. Perfore ince bağırsak ansı laparoskopik stapler ile rezeke edilip karıniçi anastomoze edildi ve perfore segment trokar yerinden karın dışına alındı. Hastanın ameliyat sonrası takiplerinde sorunu olmadı ve dördüncü günde taburcu edildi. Bu örnekte balık kılçığına bağlı ince bağırsak perforasyonu ve obstrüksiyon gelişen hastada laparoskopik rezeksiyon ve anastomoz tanımlanmıştır.
Presently described is case of a 52-year-old man who was admitted to the emergency department with 3-day history of epigastric pain. Abdominal examination revealed diffuse tenderness and muscle guarding. Plain abdominal X-ray showed free subdiaphragmatic air. The patient underwent diagnostic laparoscopy with presumptive diagnosis of peptic ulcer perforation. Laparoscopy showed several inflamed, edematous jejunal loops with proximal obstruction and perforation by an impacted fish bone. Completely intracorporeal resection and anastomosis using laparoscopic linear stapler was performed and segment of resected bowel was removed through trocar site. Postoperative period was uneventful, and the patient was discharged on fourth day.

15.Obturator hernia should be considered in the differential diagnosis of hip and knee pain
Ahmet Korkut Belli, Gündüz Memiş, Özcan Dere, Ulaş Koşan, Okay Nazlı
PMID: 28074454  doi: 10.5505/tjtes.2016.91582  Pages 575 - 577 (833 accesses)
Obturator herni tüm hernilerin yaklaşık olarak %0.05–1.4’ünü oluşturan nadir bir hastalıktır. Genellikle zayıf, yaşlı ve düşkün kadınlarda görülmektedir. Uyluk iç kısmından dize yayılan ağrı (Howship Romberg bulgusu) hastalığa özgüdür. Bu yazıda, obturator fıtık tanısı alan bir hasta ve obturator fıtığın tanısal güçlükleri sunuldu. Yetmiş üç yaşında düşkün bir hasta, bulantı, iştahsızlık ve sol kalçasından uyluk iç kısmına ve dize yayılan şiddetli ağrı şikayeti ile acil servise başvurdu. Öncelikli vertebral disk hernisi düşünülen hastanın çekilen abdomino-pelvik bilgisayarlı tomografisinde sol obturator fıtık saptandı. Obturator fıtık tanısı güç olan nadir bir hastalıktır. Hekimler kalça ve diz ağrısının ayırıcı tanısında obturator fıtığı dahil etmelidirler ve lüzüm halinde Howship Romberg bulgusunu sorgulamalıdırlar. Erken tanı konulması hem mortalite ve morbiditeyi azaltmaktadır hem de daha az invaziv yöntemlerle tedavi olanağı sunmaktadır.
Obturator hernia is a rare disease usually occurring in debilitated elderly women. Pain radiating down the medial thigh and knee (Howship-Romberg sign) is a specific sign of the disease. Presently described is a case of obturator hernia in a 73-year-old female patient who presented with severe left hip pain radiating down the medial thigh and knee, nausea, and loss of appetite. Initially, vertebral disc herniation was thought to be cause, but abdomino-pelvic computed tomography scan revealed left strangulated obturator hernia. Diagnosis of obturator hernia can be challenging. Physicians should consider obturator hernia in the differential diagnosis of knee and hip pain, and investigate for Howship-Romberg sign. Early diagnosis of the disease not only decreases morbidity and mortality, but also presents opportunity to treat with minimally invasive methods.

LookUs & OnlineMakale