Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 22 (5)
Volume: 22  Issue: 5 - September 2016
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Pulmonary microvascular dysfunction and pathological changes induced by blast injury in a rabbit model
Si Yu Wu, Geng Fen Han, Jian Yi Kang, Liang Chao Zhang, Ai Min Wang, Jian Min Wang
PMID: 27849332  doi: 10.5505/tjtes.2015.06005  Pages 405 - 411 (661 accesses)
AMAÇ: Eksplosif pulmoner barotravmada vasküler kaçağın kritik bir rol oynadığı kanıtlanmıştır. Bu çalışmada vasküler kaçağın bir giderek artan şiddet derecesindeki blast travması serisinde şiddet derecesiyle pulmoner vasküler kaçağa ilişkili altyapısal kanıtlar kantitatif olarak araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yüz adet erkek beyaz Yeni Zelanda tavşan detonatörden uzaklıklarına göre beş gruba randomize edildi (10 cm, 15 cm, 20 cm, 30 cm ve plasebo kontrol). Pulmoner vasküler kaçağın miktarı radyoaktif 1251-albümin etiketleme yöntemiyle izlendi. Blast dalgasının neden olduğu patolojik değişiklikler ışık ve elektron mikroskobuyla incelendi.
BULGULAR: 125I-albüminin kapillerlerden kaçış hızı ve her iki akciğerde rezidüel radyoaktivite detonatörden 10, 15 ve 20 cm mesafede anlamlı derecede artmış olması bu gruplarda şiddetli derecede vasküler kaçağın olduğunu düşündürmektedir. Ultrastrüktürel gözlem 10 ve 15 cm’lik gruplarda akciğer kapillerlerinde ödem ve endotel hücreleri arasındaki mesafenin açıldığını gösterdi.
TARTIŞMA: Primer blast dalgası akciğer kapillerlerinden kan sızıntısına neden olabilmektedir. Blast dalgası akciğer kapillerlerinin endotel hücrelerinin şişmesine neden olabilmekte, endotel hücrelerinin arasındaki mesafenin artması pulmoner vasküler kaçaktan sorumlu olabilmektedir.
BACKGROUND: Vascular leakage has been proven to play a critical role in the incidence and development of explosive pulmonary barotrauma. Quantitatively investigated in the present study was the severity of vascular leakage in a gradient blast injury series, as well as ultrastructural evidence relating to pulmonary vascular leakage.
METHODS: One hundred adult male New Zealand white rabbits were randomly divided into 5 groups according to distance from the detonator (10 cm, 15 cm, 20 cm, 30 cm, and sham control). Value of pulmonary vascular leakage was monitored by a radioactive 125I-albumin labeling method. Pathological changes caused by the blast wave were examined under light and electron microscopes.
RESULTS: Transcapillary escape rate of 125I-albumin and residual radioactivity in both lungs increased significantly at the distances of 10 cm, 15 cm, and 20 cm, suggesting increased severity of vascular leakage in these groups. Ultrastructural observation showed swelling of pulmonary capillary endothelial cells and widened gap between endothelial cells in the 10-cm and 15-cm groups.
CONCLUSION: Primary blast wave can result in pulmonary capillary blood leakage. Blast wave can cause swelling of pulmonary capillary endothelial cells and widened gap between endothelial cells, which may be responsible for pulmonary vascular leakage.

2.A new experimental burn model with an infrared heater
Serbülent Güzey, Ahmet Demirhan Dal, Ismail Şahin, Mustafa Nışancı, İbrahim Yavan
PMID: 27849315  doi: 10.5505/tjtes.2015.93464  Pages 412 - 416 (683 accesses)
AMAÇ: Bu çalışma konvansiyonel infrared ısıtıcılar kullanılarak yeni bir yanık modeli tanımlanması amacıyla gerçekleştirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi bir adet Sprague-Dawley sıçan üç gruba ayrıldı. Sıçanların sırt derisi zaman ve mesafe değişkenleri doğrultusunda; 50 cm 5 dakika (Grup 1), 50 cm 7.5 dakika (Grup 2) ve 50 cm 10 dakika (Grup 3) olacak şekilde infrared ısıtıcıya maruz bırakıldı. Yanığın derecesi ve karakterinin belirlenmesi amacıyla makroskobik ve histopatolojik değerlendirme yapıldı.
BULGULAR: Birinci grupta yanık oluşumu izlenmezken, ikinci grupta parsiyel kalınlıkta, üçüncü grupta ise tam kat yanık oluşumu izlendi. İki ve üçüncü gruplar arasında dermal kollajen denatürasonu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlemlendi. Dermal hasarlanma üçüncü grupta ikinci gruba kıyasla daha derin olduğu gözlemlendi.
TARTIŞMA: Konvansiyonel infrared ısıtıcılar kullanılarak yeni bir yanık modeli tanımlanırken model içerisinde standart değişkenlerde ortaya koyuldu. Buna göre 50 cm mesafeden 10 dakika infrared ısıtıcıya maruz kalınmasıyla tam kat, aynı mesafeden 7.5 dakika maruz kalınmasıyla kısmi kalınlıkta yanık modelleri oluşturuldu.
BACKGROUND: This study was undertaken to develop new experimental burn injury model using conventional infrared heaters.
METHODS: 21 Sprague-Dawley rats were divided into 3 groups. Portion of dorsal area was exposed to infrared radiation from distance of 50 cm to create burn injury. Length of exposure to heat for Group 1 was 5 minutes; Group 2 was exposed for 7½ minutes, and Group 3 was exposed for 10 minutes. Macroscopic and histopathological evaluations were utilized to demonstrate depth and characteristics of injury.
RESULTS: There was no burn injury in first group. Group 2 developed partial thickness burn, and result was full thickness burn injury in Group 3. In Groups 2 and 3 there was statistically significant difference in dermal collagen denaturation. Dermal injury depth was statistically significantly higher in Group 3 compared to Group 2.
CONCLUSION: New experimental burn injury model is described using conventional infrared heaters. Standard variables pertaining to model were defined to produce burn injuries at predictable depth: 10 minutes of exposure from 50 cm distance for full thickness burn, and 7½ minutes of exposure from the same distance for partial thickness injury.

3.Protective effect of betaine against burn-induced pulmonary injury in rats
Ahmet Özer Şehirli, Burcu Satılmış, Şermin Tetitk, Şule Çetinel, Berrak Yeğen, Aslı Aykaç, Göksel Şener
PMID: 27849316  doi: 10.5505/tjtes.2015.60137  Pages 417 - 422 (818 accesses)
AMAÇ: Bu çalışma, yanığa bağlı olarak gelişen akciğerdeki oksidatif hasara karşı betain tedavisinin olası koruyucu etkisini tanımlamak için tasarlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yanık oluşturmak için sırt derileri traş edilmiş Wistar albino türü sıçanlar, eter anestezisi altında 10 saniye süreyle 90°C suya tutuldu. Yanık oluşturulmadan evvel 21 gün süre ile betain 250 mg/kg dozunda oral olarak uygulandı ve yanık oluşturulduktan sonra tek doz betain uygulaması yapıldı. Kontrol grubunda ise aynı işlem uygulandıktan sonra sırt bölgeleri 10 saniye süreyle 25°C suya tutuldu. Deney sonunda sıçanlar dekapite edildi ve kan numuneleri proinflamatuvar sitokinleri (tümör nekroz faktör- [TNF-] and interlökin 1 beta [IİL-1]) ve LDH aktivitesini analiz etmek için toplandı. Akciğer doku örnekleri histolojik analizlarin yanı sıra MDA ve GSH seviyelerini, MPO ve Na+, K+-ATPaz aktivitesini belirlemek için alındı.
BULGULAR: Yanık hasarı sitokin seviyelerinde ve LDH aktivitesinde önemli derecede artışa neden oldu. Yanık hasarına bağlı olarak akciğer dokularında MDA seviyeleri ve MPO aktivitesi yüksek, GSH seviyeleri ile Na+, K+-ATPaz aktivitesi düşük bulundu.
TARTIŞMA: Bu çalışmanın bulgularına göre yanığın serum ve dokuda neden olduğu hasarın betain ile anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır.
BACKGROUND: This study was designed to determine possible protective effect of betaine treatment against oxidative injury in pulmonary tissue induced with thermal trauma.
METHODS: Under ether anesthesia, shaved dorsum of Wistar albino rats was exposed to a 90°C water bath for 10 seconds to induce burn injury. Betaine was administered orally (250 mg/kg) for a period of 21 days before burn injury, and single dose of betaine was administered after thermal injury. Control group rats were exposed to 25°C water bath for 10 seconds. Upon conclusion of experiment, rats were decapitated and blood was collected for analysis of pro-inflammatory cytokines and lactate dehydrogenase (LDH) activity. Lung tissue samples were taken to determine malondialdehyde (MDA) and glutathione (GSH) levels, myeloperoxidase (MPO), and Na+/K+-ATPase activity, in addition to histological analysis.
RESULTS: Burn injury caused significant increase in both cytokine levels and LDH activity. In lung samples, raised MDA levels, MPO activity, and reduced GSH levels and Na+/K+-ATPase activity were found due to burn injury.
CONCLUSION: Treatment of rats with betaine significantly restored GSH level and Na+/K+-ATPase activity, and decreased MDA level and MPO activity. According to the findings of the present study, betaine significantly diminishes burn-induced damage in tissue.

4.Efficiacy of resveratrol and quercetin after experimental spinal cord injury
Ulvi Çiftçi, Emre Delen, Murat Vural, Onur Uysal, Didem Turgut Coşan, Canan Baydemir, Fulya Doğaner
PMID: 27849317  doi: 10.5505/tjtes.2016.44575  Pages 423 - 431 (717 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmada, doğal antioksidanlardan olan resveratrol ve kuersetin’in, deneysel spinal kord travması oluşturulmuş sıçanlarda, oksidatif stres ve sekonder doku hasarı üzerine olan etkilerini araştırmak amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu deneysel çalışmada, 42 adet Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Spinal kord hasarı klip kompresyon metodu kullanılarak T4-T5 seviyesinden yapıldı. Çalışma kontrol, travma, travma+çözücü, travma+resveratol, travma+kuersetin ve travma+kombine (resveratrol ve kuersetin) olmak üzere 6 grup üzerinden yürütüldü. İşlemden 48 saat sonra tüm sıçanlar sakrafiye edildi. Resveratrol ve kuersetin’in serum ve dokuda total antioksidan kapasite düzeyi ve paraoksonaz enzim aktivitesine ve histopatolojik bulgulara olan etkisi araştırıldı.
BULGULAR: Sonuç olarak resveratrol, kuersetin ve kombine tedavi verilen gruplarda TAOK düzeyi ve PON aktivitesi değerlerinde travma grubuna göre anlamlı bir artma saptandı. Resveratrol ve kuersetin grupları arasında TAOK düzeyi ve PON aktivitesi açısından anlamlı bir farklılık yoktu. Çözücü grubunda TAOK düzeyi ile PON aktivitesi travma grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Histopatolojik incelemede ise sadece çözücü, resveratrol, kuersetin ve kombine tedavi gruplarında PMNL infiltrasyonunun azaldığı görüldü.
TARTIŞMA: Çalışmamızdaki biyokimyasal ve histolojik değerlendirmede resveratrol ve kuersetin uygulamasının spinal kord travmasında görülen ikincil hasardan, spinal kordu korumak için kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
BACKGROUND: The aim of this study was to investigate the effect of natural antioxidants resveratrol and quercetin on oxidative stress and secondary cell damage in rats with acute spinal cord injury.
METHODS: In this experimental study, 42 male Sprague-Dawley rats were used. Spinal cord injury was performed with clip compression method at level of T4-5. The study was conducted using 6 groups: control, trauma, trauma and solvent, trauma and resveratrol, trauma and quercetin, and trauma with combined resveratrol and quercetin. All rats were euthanized 48 hours after the procedure. Effects of resveratrol and quercetin on serum and tissue total antioxidant capacity and paraoxanase activity level were examined.
RESULTS: Compared to trauma group, there was a significant increase in total antioxidant capacity and paraoxanase activity level in resveratrol, quercetin, and combined treatment groups. There was no significant difference between resveratrol and quercetin groups with regard to total antioxidant capacity and paraoxanase activity level. Total antioxidant capacity and paraoxanase activity level were significantly higher in solvent group than trauma group. In histopathological evaluation, there was a decrease in polymorphonuclear leukocyte infiltration in solvent, resveratrol, quercetin, and combined treatment groups.
CONCLUSION: Biochemical and histological staining results of present study showed that resveratrol and quercetin may be effective in preventing secondary damage in spinal cord injury.

CLINICAL ARTICLE
5.Intraorbital foreign bodies: Clinical features and outcomes of surgical removal
Ayşe Dolar Bilge, Hakan Yılmaz, Bülent Yazıcı, Faisal Naqadan
PMID: 27849318  doi: 10.5505/tjtes.2016.20925  Pages 432 - 436 (587 accesses)
AMAÇ: Orbitaiçi yabancı cisim nedeniyle ameliyat edilen hastaların klinik özellikleri ve tedavi sonuçları değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: On yıllık bir dönemde orbitaiçi yabancı cisim nedeniyle ameliyat edilen 24 hastanın tıbbi dosyası gözden geçirildi.
BULGULAR: Yirmi hasta (%83) erkek, dört hasta (%17) kadındı (ortalama yaş, 28 yıl; veri aralığı: 4–69 yıl ). On hasta (%42) travmayı izleyen 48 saat içinde, yedi hasta (%29) üç gün–bir ay içinde ve yedi hasta (%29) bir aydan sonra başvurdu. Yabancı cisim 19 hastada (%79) inorganik, beş hastada (%21) organikti. Yabancı cisme eşlik eden majör oküler morbiditeler, orbital sellülit (n=5), travmatik optik nöropati (n=3), göz perforasyonu (n=2) ve rektus kası kopmasıydı (n=2). Tüm hastalarda yabancı cisim tam olarak çıkartıldı. Ortalama izlem süresi 26 aydı (veri aralığı: 1 ay–10 yıl).
TARTIŞMA: Orbitaiçi yabancı cisimler sıklıkla inorganik ve metaliktir; genç erkeklerde daha sık görülür. Orbital sellülit organik yabancı cisimler için tipik sayılmakla birlikte, lakrimal kese ve paranazal sinüsleri perfore eden metalik yabancı cisimlere bağlı olarak da görülebilir. Orbitaiçi yabancı cisimler, modern orbita cerrahisi yöntemleriyle güvenli bir biçimde çıkartılabilir.
BACKGROUND: The present study is an evaluation of clinical features and management outcomes of patients operated on for intraorbital foreign bodies (FBs).
METHODS: Medical records of 24 patients who underwent surgery for intraorbital FBs within a 10-year period were reviewed.
RESULTS: Twenty patients (83%) were male and 4 (17%) were female (mean age: 28 years; range: 4-69 years). Ten patients (42%) presented within 48 hours of injury, 7 (29%) within 3 days to 1 month, and 7 (29%) more than 1 month after injury. FBs were inorganic in 19 patients (79%), and organic in 5 (21%). Major ocular morbidities were orbital cellulitis (n=5), traumatic optic neuropathy (n=3), globe perforation (n=2), and rupture of rectus muscle (n=2). FBs could be completely removed in all cases. Mean follow-up time was 26 months (range: 1 month-10 years).
CONCLUSION: Intraorbital FBs are usually inorganic and metallic, and occur more frequently in young males. Orbital cellulitis, considered typical for organic FBs, may also occur with metallic that perforate lacrimal sac or paranasal sinuses. With appropriate caution, intraorbital FBs can be removed safely with current orbitotomy techniques.

6.Traumatic wound dehiscence after penetrating keratoplasty
Özlem Barut Selver, Melis Palamar, Sait Eğrilmez, Ayşe Yağcı
PMID: 27849319  doi: 10.5505/tjtes.2016.26963  Pages 437 - 440 (520 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı penetran keratoplasti sonrası oluşan travmatik yara ayrılmasının risklerini ve olası sonuçlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya kliniğimizde 1995–2014 yılları arasında penetran keratoplasti sonrası travmatik yara ayrılması gelişen 34 hastanın 34 gözü dahil edilmiştir. Hastaların kayıtları, travmanın tipi ve zamanı, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), başvuru anındaki bulgular, uygulanan cerrahi girişim ve sonuçları açısından incelendi.
BULGULAR: Penetran keratoplasti cerrahisi ve travma arasında geçen süre bir ay ile 100 ay arasında değişmekle beraber median 14 aydı. Travma sırasındaki median yaş, 31.5 (5-81) yıldı. Tüm hastalarda yara ayrılması, donör-alıcı ara yüzünde meydana gelmişti. Hastaların %58.8’inde ayrılmanın büyüklüğü, altı saat kadranı veya daha genişti. En sık travma, parmak veya elle olan künt travmaydı (%35.2). En iyi düzeltilmiş görme keskinliği median değeri, travma öncesinde 0.5 logMAR (0.1–3.0), travmadan hemen sonraki muayenede ise 3.0 logMAR (0.7–3.0) idi. Yara ayrılması, tüm hastalarda primer sütürasyon ile tamir edildi. En sık uygulanan ilave cerrahi prosedür, ön vitrektomiydi (%26.4). İki hastada anatomik glob kaybı meydana geldi. Son vizitte, EİDGK median değeri 0.7 logMAR (0.1–3.0) idi. Primer sütürasyon sonrası en sık rastlanan komplikasyon greft yetmezliğiydi (%23.5). Hastaların %67.6’sında greft saydamdı.
TARTIŞMA: Travmatik yara ayrılması, penetran keratoplasti sonrası ortaya çıkabilen en yıkıcı komplikasyonlardandır. Prognoz, eşlik eden ön ve arka segment hasarlanmasına bağlıdır. Bu kötü durumdan korunmak amacıyla penetran kornea nakli geçiren hastalar, cerrahi sonrası olası göz travmalarına karşı uyarılmalıdır.
BACKGROUND: The aim of this study was to evaluate risks and consequences of traumatic wound dehiscence after penetrating keratoplasty (PK).
METHODS: Data regarding 34 eyes of 34 patients who were treated for traumatic wound dehiscence after PK between 1995 and 2014 were studied. Patient records were reviewed for type and time of insult, corrected distance visual acuity (CDVA), clinical presentation signs, operative method, and outcome.
RESULTS: The interval between PK and trauma ranged from 1 month to 100 months, with median of 14 months. Median age at trauma was 31.5 years (range: 5–81 years). Wound dehiscence occurred at donor-recipient interface in all patients. In 58.8% of patients, extent of dehiscence was ≥6 clock hours. Most frequent type of trauma was blunt trauma by hand/finger (35.2%). Median CDVA before and just after trauma were 0.5 logMAR (range: 0.1–3.0 logMAR) and 3.0 logMAR (range: 0.7–3.0 logMAR), respectively. Wound dehiscence was managed with primary wound closure in all patients. Most frequent additional surgical procedure was anterior vitrectomy (26.4%). Anatomical globe loss occurred in 2 patients. Median CDVA was 0.7 logMAR (range: 0.1–3.0 logMAR) at final visit. Most common complication after primary suturation was graft failure (23.5%). Graft remained clear in 67.6% of patients.
CONCLUSION: Traumatic wound dehiscence is one of the potentially devastating postoperative complications that can occur following PK. Prognosis depends on existence and severity of additional anterior/posterior segment damage. In order to prevent this catastrophic condition, patients should be warned against ocular trauma after undergoing PK.

7.Management of perforation after endoscopic retrograde cholangiopancreatography
Cengiz Tavusbay, Emrah Alper, Melek Gökova, Erdinc Kamer, Haldun Kar, Kemal Atahan, Oguzhan Ozşay, Ozlem Gur, Necat Cin, Emir Çapkınoglu, Evren Durak
PMID: 27849320  doi: 10.5505/tjtes.2016.42247  Pages 441 - 448 (965 accesses)
AMAÇ: Endoskopik retrograd kolanjiopankreatikografiye (ERKP) bağlı perforasyonlar az görülmelerine karşılık yüksek morbidite ve mortalite oranlarına sahiptir. Bu çalışmada ERKP’ye bağlı perforasyonların tedavisi ve sonuçlarımıza ait tecrübelerimizi değerlendirmeyi ve ilgili literatürün gözden geçirilmesini amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2008 ve Ocak 2015 yılları arasında İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endoskopi Ünitesi’nde toplam 9383 ERKP işlemi yapıldı. Bu hastaların 29’unda (%0.33), ERKP’ye bağlı perforasyon tespit edildi ve bu hastalara ait veriler geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Yirmi dokuz hastanın 18’i kadın, 11’i erkek hasta olup, ortalama yaş 70.5 (33–99 yaşlar arası) idi. Stapfer sınıflandırmasına göre 5 hastada tip 1, 14 hastada tip 2, 7 hastada tip 3 ve 3 hastada da tip 4 perforasyon saptandı. Toplam olarak, 15 hastaya cerrahi tedavi uygulandı; bunlardan 9’u (%60) sorunsuz olarak taburcu edilirken, 6 (%40) hasta ameliyat sonrası komplikasyonlardan dolayı öldü. Yirmi dokuz hastanın 7’sinde (%24.1) ise başlangıçta endoskopik tedavi uygulandı ve bu hastalardan beşi sorunsuz olarak taburcu edildi. Ancak endoskopik tedavi iki hastada başarısız oldu. Peritonit gelişen bu 2 hastadan ilki, cerrahi tedavi sonrası sorunsuz olarak taburcu edildi. Cerrahi tedaviyi kabul etmeyen diğer hasta ise sepsis nedeni ile öldü. Altı hasta konservatif tıbbi tedavi ile başarılı bir şekilde tedavi edildi. Peritonit sonrası gelişen sepsis nedeniyle hayatını kaybeden 2 hastadan ilkinde hasta ve yakınlarının cerrahi tedaviyi reddetmesi nedeniyle, diğer hastada ise, anestezinin indüksiyon evresinde ani gelişen kardiyopulmoner arrest sonucu cerrahi tedavi yapılamadı. Çalışmamızda ortalama hastanede kalma süresi 13.2 gün (2–57), ölen hasta sayısı ise dokuz (%31) idi.
TARTIŞMA: Endoskopik retrograd kolanjiopankreatikografiye bağlı perforasyonlar nadir görülmesine karşılık yüksek mortalite oranları yol açabilmesi nedeni ile son derece önemli bir klinik durumdur. Erken tanı ve tedavi mortalite ve morbidite oranlarının azaltılmasında çok önemlidir. En uygun tedavi yöntemi, hastanın bireysel özellikleri ve klinik durumu göz önünde bulundurularak verilmelidir.
BACKGROUND: Endoscopic retrograde cholangiopancreatography (ERCP)-related perforation is an infrequent complication. It is associated with significant morbidity and mortality. The present study is an evaluation of experience with management and outcomes of ERCP-related perforations and a review of relevant literature.
METHODS: Between January 2008 and January 2015, a total of 9383 ERCPs were performed in endoscopy unit. A total of 29 perforations (0.33%) were identified and retrospectively reviewed.
RESULTS: Of the 29 patients, 18 were female and 11 patients were male, with mean age of 70.5 years (range 33–99 years). According to Stapfer’s classification, the 29 patients with ERCP related perforations included 5 type 1 perforations, 14 type 2 perforations, 7 type 3 perforations, and 3 cases of type 4 perforation. In total, 15 of 29 patients with ERCP perforation were operated on. Nine (60%) of those who underwent surgery were discharged uneventful, but 6 (40%) patients died due to postoperative complications and/or associated comorbidities. Seven (24.1%) of 29 patients had undergone endoscopic treatment and 5 of the 7 were discharged from the hospital without any problems; however, peritonitis occurred in 2 patients whose initial endoscopic treatment failed. The first of these 2 patients underwent surgery and was discharged uneventfully, but second patient, who refused surgery, died due to sepsis. Six patients were successfully treated with conservative management. Surgery could not be performed in the remaining 2 patients, who died of sepsis following peritonitis; 1 refused surgery, the other had sudden cardiopulmonary arrest during induction of general anesthesia. Mean hospital stay was 13.2 days (range: 2–57 days). In all, 9 (31%) patients died during period of the study.
CONCLUSION: ERCP-related perforation is uncommon complication, but an extremely serious condition. Early diagnosis and prompt management are most important to reduce associated significant morbidity and mortality rates. The most appropriate treatment course should be determined on case-by-case basis.

8.Evaluation of patients diagnosed with acute blunt aortic injury and their bedside plain chest radiography in the emergency department: A retrospective study
Funda Karbek Akarca, Tanzer Korkmaz, Celal Çınar, Elif Dilek Çakal, Murat Ersel
PMID: 27849321  doi: 10.5505/tjtes.2016.58524  Pages 449 - 456 (548 accesses)
AMAÇ: Akut künt travmatik aortik yaralanması ile başvuran olguların geriye dönük olarak incelenmesi ve yatakbaşı akciğer grafisinde muhtemel aortik yaralanmaya ait bulgularının değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Beş yıllık dönemde 18 yaş üstü akut travmatik aort transeksiyonu tanılı hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Demografik özellikleri, olayın niteliği, revise travma skoru, Glaskow koma skalası, vital bulguları, fizik muayene bulguları, biyokimyasal parametreleri, acilde kalış süreleri, olguların takip sonucu ve yatakbaşı çekilen akciğer grafisi iki acil tıp uzmanı ve bir radyolog tarafından değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 30 olgu alındı. Yaş ortalaması 45.87±16.14 (%70 erkek) ve en sık nedeni araçiçi trafik kazası (%53.3) idi. Acil tıp uzmanları ve radyolog uyumu mediastinal genişlemesi ve sol seri kot kırıklarında ‘mükemmel-kabul edilebilir’, paraspinal hattın genişlemesi ve torasik vertebra kırığında ‘zayıf’ olarak tespit edildi.
TARTIŞMA: Akut künt travmatik aortik yaralanma primer bakıda fizik muayene ve akciğer grafisi resüsitasyon için fikir verebilir. İkincil bakı için hastanın hemodinamik stabilitesi ve yaralanma mekanizmaları da gözönüne alınarak uygun görüntüleme stratejileri belirlenmelidir.
BACKGROUND: The purpose of our study was to retrospectively evaluate traumatic aortic transection patients and their bedside plain chest radiographs for signs of aortic injury.
METHODS: Emergency department (ED) patients from a 5-year period with traumatic aortic transection who were over 18 years of age were included in the study. Demographic characteristics, mechanism of trauma, Revised Trauma Score, Glasgow Coma Score, vital signs, physical exam findings, laboratory parameters, length of stay in the ED, and patient outcomes were documented. Bedside plain chest radiograph images were interpreted by 2 emergency medicine specialists and 1 radiologist.
RESULTS: Thirty patients, mean age 45.87±16.14 years (70% male), were enrolled. Most common trauma mechanism was motor vehicle accident (53.3%). Agreement rates between emergency medicine specialists and radiologist were found to be “excellent” and “substantial” in identifying mediastinal widening and multiple left sided rib fractures; and “fair” in identifying widened paraspinal line, and transthoracic vertebral fractures.
CONCLUSION: Though not completely reliable, bedside plain chest radiographs and physical examination findings may be useful in detecting aortic injury during primary survey when the patient is unstable and cannot be sent for chest computerized tomography. Appropriate further imaging studies should be carried out as appropriate based on patient’s hemodynamic status.

9.The effect of body mass index on trauma severity and prognosis in trauma patients
Hasan Mansur Durgun, Recep Dursun, Yılmaz Zengin, Ayhan Özhasenekler, Murat Orak, Mehmet Üstündağ, Cahfer Güloğlu
PMID: 27849322  doi: 10.5505/tjtes.2016.93385  Pages 457 - 465 (694 accesses)
AMAÇ: Son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de obezite çok ciddi bir toplum sorunu olacak şekilde giderek artmaktadır. Bugüne kadar obezitenin dahili hastalıklarıyla ilgili birçok çalışma yapılmasına rağmen travma hastalarında obezitenin prognoz üzerindeki etkisini inceleyen çok az çalışma mevcuttur. Bu çalışmada travma hastalarında vücut kitle indeksinin (VKİ) travma şiddeti ve prognoz üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu ileriye yönelik çalışmada 01 Haziran 2013 ile 31 Mayıs 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi Travma Ünitesi’ne başvuran 15 yaş üstü travma hastaları incelendi. Hastalar maruz kaldıkları travmanın şiddetine göre yüksek enerjili travma (YET) ve düşük enerjili travma (DET) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalar BMI (kg/m2) değerlerine göre 4 gruba ayrıldı: Grup I; BMI<25 (normal kilolu grup), Grup II; VKİ 25–29.9 (kilo fazlalığı grubu), Grup III; VKİ 30–34.9 (obez grup), Grup IV; VKİ ≥35 (morbid obez grup).
BULGULAR: Tüm hastaların gruplar arası farkları incelendiğinde gruplar arasında baş yaralanması, toraks yaralanması, ekstremite yaralanması, çoklu travma oranı, klinik yatış oranı ve mortalite açısından belirgin fark saptandı (p<0.001). Karın yaralanması açısından gruplar arasında belirgin bir fark görülmedi (p=0.347).
TARTIŞMA: Travma hastalarında VKİ arttıkça klinik yatış oranı, yoğun bakımda yatış süresi, mortalite oranı, multitravma oranı ve ISS skoru artmaktadır.
BACKGROUND: As in the rest of the world, the prevalence of obesity in Turkey has been increasing in recent years and has become a major public health issue. Although many trials have been conducted to study the effects of obesity on internal diseases, there are few studies investigating the effects of obesity on prognosis of trauma patients. The present study analyzed the effects of body mass index (BMI) on trauma severity and prognosis in trauma patients.
METHODS: This study was prospectively conducted with trauma patients older than 15 years of age who presented at the Dicle University Faculty of Medicine emergency medicine department trauma unit between June 1, 2013 and May 31, 2014. Patients were grouped into high-energy trauma and low-energy trauma groups based on trauma severity. In addition, 4 groups were made according to BMI value (kg/m2). Group I was defined as BMI <25 (normal weight). Group II patients had BMI of 25–29.9 (overweight). Group III had BMI of 30–34.9 (obese), and Group IV was made up of patients with BMI ≥35 (morbidly obese).
RESULTS: Comparison of whole patient population for inter-group differences showed significant differences between rate of head injury, thoracic injury, extremity injury, multitrauma, clinic admission rate, and mortality rate (p<0.001). No significant difference was observed between groups in abdominal injury rate (p=0.347).
CONCLUSION: Clinic admission rate, length of intensive care unit stay, mortality rate, multitrauma rate, and injury severity score increased in proportion to greater BMI.

10.Evaluation of the open and laparoscopic appendectomy operations with respect to their effect on serum IL-6 levels
Mehmet Kadir Bartın, Özgür Kemik, Mehmet Ali Çaparlar, Mustafa Taner Bostancı, Muzaffer Önder Öner
PMID: 27849323  doi: 10.5505/tjtes.2016.47650  Pages 466 - 470 (580 accesses)
AMAÇ: Ameliyat sonrası enflamatuvar sitokinlerin serum düzeylerinin cerrahi stresin boyutunu yansıttığı düşünülür. Sitokin IL-6, sistemik enflamatuvar yanıtın ve doku hasarının erken bir belirtecidir. Bu çalışmanın amacı, açık ve laparoskopik apendektomi sonrası serum IL-6 düzeylerini değerlendirerek bu prosedürlere bağlı gelişen cerrahi stres düzeyini karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Akut apendisit tanısı almış ardarda gelen 200 hastanın plazmasında ameliyat öncesi ve sonrası IL-6 düzeyleri ölçüldü. Ameliyat öncesi gelişigüzel seçim ile 100 hastaya açık apendektomi ve 100 hastaya da laparoskopik apendektomi yapıldı.
BULGULAR: Ameliyat öncesi IL-6 konsantrasyonu açık grupta 65.22±4.76 pg/ml iken laparoskopik grupta ise 65.73±6.34 pg/ml idi (p=0.752). Ameliyat sonrası düzeyler ise sırasıyla 105.28±16.14 pg/ml ve 76.11±16.18 pg/ml idi (p<0.05).
TARTIŞMA: Serum IL-6 düzeylerinin daha düşük olması laparoskopik cerrahide cerrahi stres düzeyinin daha düşük olması ile ilişkilidir. Laparoskopik apendektominin daha hızlı ameliyat sonrası iyileşme nedeniyle açık apenedektomiye göre belirgin avantajı mevcuttur.
BACKGROUND: Postoperative serum inflammatory cytokine levels are thought to reflect the magnitude of surgical stress. Cytokine interleukin-6 (IL-6) is an early marker of systemic inflammatory response and tissue damage. This study evaluated levels of IL-6 after open and laparoscopic appendectomy to compare the degree of surgical stress associated with these procedures.
METHODS: IL-6 levels were measured pre- and postoperatively in the plasma of 200 consecutive patients with a diagnosis of acute appendicitis. After preoperative randomization, 100 patients underwent open appendectomy, and 100 patients underwent laparoscopic appendectomy.
RESULTS: Preoperative concentrations of IL-6 were 65.22±4.76 pg/mL in the open appendectomy group and 65.73±6.34 pg/mL in the laparoscopic appendectomy group (p=0.752). Postoperative levels were 105.28±16.14 pg/mL and 76.11±16.18 pg/mL, respectively (p<0.05).
CONCLUSION: Lower postoperative serum IL-6 levels suggest that laparoscopic surgery is associated with lower degree of surgical stress. Laparoscopic appendectomy has significant advantage over open appendectomy due to more rapid postoperative recovery.

11.Pre-operative stool analysis for intestinal parasites and fecal occult blood in patients with acute appendicitis
Sinan Hatipoğlu, Uğur Lök, Umut Gülaçtı, Tuncay Çelik
PMID: 27849324  doi: 10.5505/tjtes.2016.83883  Pages 471 - 476 (609 accesses)
AMAÇ: Akut apandisitin etiyolojisi nadir olarak gastrointesitinal sistemin parazitik enfeksiyonlarını içermektedir. Parazitler bazen histopatolojik inceleme sırasında lümen içinde gözlemlenebilmesine rağmen ameliyat öncesi tanısı zor bir durum olarak kalmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı, akut apandisitin klinik semptomları ile acil servise getirilen ve apendektomi yapılan hastalarda gaitada gizli kan, intestinal parazitlerin tür ve prevelansını ileriye yönelik olarak taramaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Haziran 2009 ile Aralık 2014 tarihleri arasında apendektomi geçiren 13 yaş üstü 136 hasta ileriye yönelik olarak ve tüm hastaların histopatolojik analiz verileri geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Apendektomi sonrası histopatolojik incelemede, hastaların %75.5 (n=103) akut apandisit (AA), %13.2’si negatif apandisit (normal appendiks, NA) (n=18), %11.1 (n=15) perfore apandisit (PA) idi. Ameliyat öncesi gaita analizinde, tüm hastaların %25’inde (n=34) intestinal parazitlerin var olduğu, %14.7’sinde (n=20) gaitada gizli kanın pozitif olduğu görüldü. Akut apandisit olgularının %9.7’sinde (n=10), PA olgularının %53.3’ünde (n=8) ve NA olgularının %11.1’inde (n=2) gaitada gizli kan pozitifliği tespit edildi ve PA olgularındaki gaitada gizli kan pozitifliği anlamlı derecede yüksek idi (p<0.001).
TARTIŞMA: Gaitada intestinal parazitler, apandisit ile ilişkili olmayabilir fakat apandisitin patolojik bulgularına sıklıkla yol açarlar. Gaitada gizli kan pozitifliği apandisit perforasyonu için önemli bir kanıt olabilir.
BACKGROUND: Etiology of acute appendicitis (AA) rarely involves parasitic infections of gastrointestinal (GI) tract. Preoperative diagnosis of parasitic infections in appendix remains difficult, although parasites can sometimes be observed inside the lumen during histopathological examination. The aim of the present study was to prospectively screen prevalence and species of intestinal parasites and adherence of fecal occult blood (FOB) in patients admitted to emergency department (ED) with clinical symptoms of AA who underwent appendectomy.
METHODS: Demographic and stool analysis data of a total of 136 patients (≥13 years old) who underwent appendectomy between July 2009 and December 2014 were prospectively assessed, and histopathological data of all patients were retrospectively assessed.
RESULTS: In histopathological examination after appendectomy, of 136 patients, 75.5% (n=103) had AA, 11.1% (n=15) had perforated appendicitis (PA), and 13.2% (n=18) had a negative appendicitis (normal appendix, NA). Pre-operative stool analysis revealed that 25% (n=34) had intestinal parasites and 14.7% (n=20) of patients had positive fecal occult blood test (FOBT). Those with positive FOBT represented 9.7% (n=10) of 103 AA patients, 53.3% (n=8) of 15 PA patients, and 11.1% (n=2) of 18 NA patients; this was statistically more significant for PA than other groups (p<0.001).
CONCLUSION: Presence of intestinal parasites in stool might not be associated with appendicitis, but it can occasionally lead to pathological findings of appendicitis. A positive FOBT may be a predictor for PA.

12.How safe is the semi-sterile technique in the percutaneous pinning of supracondylar humerus fractures?
Ali Turgut, Burak Önvural, Cemal Kazımoğlu, Tayfun Bacaksız, Önder Kalenderer, Haluk Ağuş
PMID: 27849325  doi: 10.5505/tjtes.2016.31614  Pages 477 - 482 (706 accesses)
AMAÇ: Kısmi steril teknik, çocuk suprakondiler humerus kırıklarının tedavisinde son yıllarda kullanılır hale gelmiştir. Bu çalışmanın amacı bu tekniğin suprakondiler humerus kırıklarının tedavisindeki güvenilirlik ve etkinliğinin araştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya, kısmi steril teknik kullanılarak kapalı redüksiyon ve fiksasyon uygulanan 712 hasta dahil edildi. Hastalar ameliyat sonrası oluşabilecek olan enfeksiyon ve diğer komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Klinik ve radyolojik değerlendirmeler yapıldı.
BULGULAR: Elli iki hastada (%7.22), ağızdan antibiyotik tedavisi ve tel dibi bakımına cevap veren erken tel çekilmesini (üç hafta öncesi) gerektirmeyen çivi yolu enfeksiyonu izlendi. Derin enfeksiyon ile karşılaşılmadı. Redüksiyon kaybı ile 82 hastada (%11.5) karşılaşıldı. Elli iki tanesi (%7.3) ulnar sinir olmak üzere toplam 59 (%8.3) iyatrojenik sinir yaralanması oluştu. Yirmi dokuz (%4.1) hastada klinik olarak belirgin kubitus varus deformitesi vardı.
TARTIŞMA: Kısmi steril teknik suprakondiler humerus kırıklarının tedavisinde etkiliymiş gibi görünmekteyse de artmış tel dibi enfeksiyon oranları kaygı vericidir.
BACKGROUND: The purpose of the present study was to evaluate safety and efficiency of the semi-sterile technique used in recent years in treatment of pediatric supracondylar humeral fractures (SHF).
METHODS: Total of 712 patients who were treated for SHF via closed reduction and percutaneous fixation with semi-sterile technique were enrolled in present study. Patients were evaluated for postoperative infection and other complications. Clinical and radiological assessments were also made.
RESULTS: It was found that there were 52 (7.3%) pin tract infections, which responded to oral antibiotic administration and pin care without need for early pin removal (before 3 weeks). There were no deep infections. Loss of reduction was observed in 82 patients (11.5%). There were 59 iatrogenic nerve injuries (8.3%), of which 52 (7.3%) were ulnar palsy. Clinically apparent cubitus varus was observed in 29 (4.1%) patients.
CONCLUSION: Though semi-sterile technique is an effective treatment in closed percutaneous pinning of SHF, increased pin tract infection risk is a matter of concern.

13.Comparison of lateral versus triceps-splitting posterior approach in the surgical treatment of pediatric supracondylar humerus fractures
Faik Türkmen, Serdar Toker, Kayhan Kesik, İsmail Hakkı Korucu, Mehmet Ali Acar
PMID: 27849326  doi: 10.5505/tjtes.2016.74606  Pages 483 - 488 (819 accesses)
AMAÇ: Suprakondiler humerus kırıkları çocukluk döneminin en sık dirsek kırığıdır. Kapalı redüksiyon ve perkütan çivileme altın standart tedavi olarak kabul edilir. Bununla beraber bazen açık redüksiyon gerekebilir. Bu geriye dönük çalışmamızın amacı suprakondiler humerus kırıklarında triseps kasını kesen posterior ve lateral yaklaşımların klinik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 38 hasta posterior veya lateral insizyonla ameliyat edildi. Grup 1’de posterior insizyonlu 30 hasta, Grup 2’de lateral insizyonlu sekiz hasta mevcuttu. Kozmetik ve klinik sonuçları karşılaştırmak için Flynn kriterleri kullanıldı. Kırık kaynaması AP ve lateral grafilerle değerlendirildi. Hastalar ve ebeveynlerine dirseğini tam aktif olarak ne kadar sürede hareket ettirebildiği ve tedavi sürecinden tatmin durumları sorularak kayıt tutuldu.
BULGULAR: Ortalama kaynama süresi Grup 1 ve Grup 2 için sırasıyla 44.1 gün ve 46.3 gün, tam veya tama yakın dirsek hareketlerine kavuşma süresi Grup 1 ve Grup 2 için sırasıyla atel çıkarımı sonrası 57.5 ve 55.7 gün olarak bulundu. Grup 1’deki 30 hastanın ve ebeveynin 21’i (%70), Grup 2’deki sekiz hastanın ve ebeveynin altısı (%75) sonuçtan tam olarak tatmin olduklarını ifade ettiler. Grup 1’deki 30 hastanın 21’i (%70), Grup 2’deki sekiz hastanın ve altısı (%75) her iki Flynn kriterlerine göre (kozmetik ve fonksiyonel) çok iyi grupta yer aldı.
TARTIŞMA: Pediatrik suprakondiler humerus kırıklarının tedavisinde kapalı redüksiyon ve perkütan çivilemenin altın standart tedavi olduğuna inanıyoruz. Bu metodun uygulanamadığı olgularda trisepsi kesen posterior yaklaşımın daha kolay kırık redüksiyonu ve muhtemelen daha kısa ameliyat süresi gibi avantajlarından dolayı güvenli ve lateral yaklaşımla karşılaştırılabilir olduğunu düşünüyoruz.
BACKGROUND: Supracondylar humerus fracture is the most common fracture of the elbow in children. Closed reduction and percutaneous pinning is considered to be the optimal treatment strategy; however, in some instances, open reduction may be necessary. The aim of this retrospective study was to compare clinical and functional results of triceps-splitting posterior versus lateral approach in pediatric supracondylar humerus fracture surgery.
METHODS: A total of 38 patients underwent surgery; Group 1 consisted of 30 patients on whom posterior approach was used, while lateral approach was used on the 8 patients in Group 2. Flynn criteria were used to evaluate cosmetic and clinical results. Fracture healing was assessed with anteroposterior and lateral x-rays. Patients and parents were asked to describe time needed for complete return of full elbow range of motion (ROM) and overall satisfaction.
RESULTS: Mean fracture union time was 44.1 days and 46.3 days, and time required to regain complete or near complete elbow ROM was 57.5 days and 55.7 days after splint removal for Group 1 and Group 2, respectively. Twenty-one of 30 (70%) patients (and parents) in Group 1, and 6 of 8 (75%) patients (and parents) in Group 2 were totally satisfied with the results. Twenty-one of 30 (70%) patients in Group 1, and 6 of 8 (75%) patients in Group 2 had excellent cosmetic and functional results according to Flynn outcome criteria.
CONCLUSION: In cases of pediatric supracondylar humerus fracture, early closed reduction and percutaneous pinning is preferred; however, when this method is not applicable, triceps-splitting posterior approach is a safe and comparable method to lateral approach with advantages of easier fracture reduction and shorter operating time.

14.Determination of subacute and chronic period sleep quality in burn patients
Berrin Pazar, Emine İyigün, İsmail Şahin
PMID: 27849327  doi: 10.5505/tjtes.2016.70137  Pages 489 - 494 (910 accesses)
AMAÇ: Bu araştırmanın amacı yanık hastasında sub akut ve kronik dönemde uyku kalitesinin belirlenmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma, bir üniversite hastanesinde Ocak 2014–Haziran 2015 tarihleri arasında tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmaya 36 hasta dâhil edilmiştir. Verilerin toplanmasında hastaların tanıtıcı özelliklerini belirleyen form ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen verilerin analizi için SSPS 22.0 paket programı kullanılmış olup tüm analizlerde istatistiksel önemlilik için p<0.05 kabul edilmiştir.
BULGULAR: Araştırmaya katılan 36 hastanın yaş ortalaması 26.69±9.63, (yaş aralığı 19–60) olup %11.1’i kadın, %88.9’u erkektir. Hastaların %50’sinin yanık yarası evde alev yanığı nedeniyle oluşmuştur. Yanığa bağlı hastaların %52.8’inde komplikasyon gelişmiştir. Hastaların PUKİ skor ortalaması 9.30±4.03’tür ve %86.5’inin uyku kalitesi kötüdür. Hastaların yoğun bakımda yatma, eğitim durumu, yanık alanı yüzdesi, yanık yaralanmasının üzerinden geçen zaman ve ilaç kullanma (antidepresan, antipsikotik) durumu ile Pittsburgh Uyku Kalitesi ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.05).
SONUÇ: Araştırmaya katılan hastaların uyku kalitesinin kötü olduğu değerlendirilmiştir. Yanık yaralanması sonrasında yeterli uykunun, doğal savunma hücrelerinin işlevini, protein sentezini ve büyüme hormonu salınımını arttırarak yanık yaralarının iyileşmesini sağladığı bilinmektedir. Bu nedenle hastaların uyku kalitesi ve yaşadıkları uyku problemlerinin bilinmesinin, yanıklı hastaların hemşirelik bakımının gelişmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
BACKGROUND: The aim of this study was to determine the sleep quality of patients treated at burn center.
METHODS: The present study is descriptive research conducted between January 2014 and July 2015 at a university hospital. The study included 36 patients. Patient information form and Pittsburgh Sleep Quality Index (PSQI) were used to collect data. SPSS software (version 22.0; SPSS Inc., Chicago, IL, USA) was used for the analysis of the data, and statistical significance was regarded as p<0.05 in all analyses.
RESULTS: The average age of the 36 patients included in the study is 26.69±9.63 years (age range: 19–60 years) and 11.1% are female, while 88.9% are male. Burn injuries of 50% of the patients were due to flash burn that occurred in the house. Complications developed in 52.8% of the patients. PSQI score average of the patients was 9.30±4.03 and 86.5% of them suffer from poor sleep quality. It was found that there was a statistically significant correlation (p<0.05) between Pittsburgh Sleep Quality averages and patient being in the intensive care unit (ICU), education level, percentage of area burned, length of time that had passed since the burn, and medication (antidepressant or antipsychotic).
DISCUSSION: The sleep quality of patients in the study was found to be of poor degree. It is known that after burn injury, sufficient sleep enhances the function of natural defense cells, protein synthesis, and release of growth hormones, thereby healing the burn injuries. Information about patient sleep quality and sleep problems can lead to the development of nursing care for patients suffering from burns.

CASE REPORTS
15.Early post-traumatic splenic arteriovenous fistula in the pancreatic arcade: Diagnosis by volume-rendered 3D reconstruction images
Junya Tsurukiri, Hidefumi Sano, Hoshiai Akira, Naoyuki Kaneko
PMID: 27849328  doi: 10.5505/tjtes.2015.91962  Pages 495 - 497 (634 accesses)
Splenik damarların arteriyovenöz fistülü (AVF) nadirdir. En çok bir komşu vene mevcut bir splenik arter anevrizmasının spontan rüptürü, travma sonucu veya iyatrojenik psödoanevrizma nedeniyle meydana gelmektedir. Künt abdominal travma bazen dalakta vasküler hasara yol açabilmekte sonuçta AVF oluşmaktadır. Burada çok şiddetli splenik travmaya maruz kalmış yaşlı bir hasta tanımlanmıştır. Arteryel ve venöz fazlı bilgisayarlı tomografik (BT) görüntüler kullanılarak gerçekleştirilen üç boyutlu volüm rekonstrüksiyonu posttravmatik AVF erken dönemde tanımlanmıştır.
Arteriovenous fistula (AVF) of splenic vessels is rare. It is most commonly caused by spontaneous rupture of an extant splenic artery aneurysm into an adjacent vein, or by traumatic or iatrogenic pseudoaneurysm. Blunt abdominal trauma can sometimes lead to vascular damage to spleen, resulting in AVF formation. Presently described is case of an elderly patient with high-grade splenic injury. Early post-traumatic AVF was detected by volume-rendered 3D reconstruction using fused arterial and venous phase computed tomography (CT) images.

16.A rare disease mimics postoperative bile leakage: Invasive aspergillosis
Fatih Mehmet Yazar, Aykut Urfalıoğlu, Ömer Faruk Boran, Hamide Sayar, Burhan Hakan Kanat, Arif Emre, Emrah Cengiz, Ertan Bülbüloğlu
PMID: 27849329  doi: 10.5505/tjtes.2015.38932  Pages 498 - 501 (735 accesses)
Özellikle bağışıklık sisteminde sorun olan hastalarda ciddi enfeksiyonlara neden olan Aspergillus ailesi nadiren karıniçi enfeksiyonlara da neden olabilmektedir. Dış merkezde laparoskopik kolesistektomi ameliyatı olan ve ameliyat sonrası erken dönemde başlayarak, giderek artan şişkinlik, bulantı ve kusma şikayetleri olan hasta ameliyat sonrası 19. günde akut karın tanısı ile kliniğimize sevk edildi. Hasta, safra kaçağı düşünülerek ameliyat edildi, ancak eksplorasyonda suphepatik alanda bulunan sarı-yeşil renkte yumuşak kitlenin patolojik incelemesinde aspergilloz enfeksiyonuna bağlı fungus topu olduğu anlaşıldı. Ameliyat sonrası karın içi aspergillus tanısı alan 46 yaşındaki kadın hasta literatür eşliğinde sunuldu.
Aspergillus fungi can cause serious infections, including intra-abdominal infection, particularly in patients with compromised immune system. Described in the present report is case of 46-year-old female patient who had undergone laparoscopic cholecystectomy (LC) at another healthcare facility. In early postoperative period, she had increasing complaints of swelling, nausea, and vomiting. On postoperative 19th day, she was referred to our clinic with diagnosis of acute abdomen. Surgery was performed with suspected possibility of bile leakage. However, pathological examination of soft, yellow-green mass found in subhepatic space determined it was fungus ball caused by fungi of the genus Aspergillus. Patient was diagnosed postoperative intra-abdominal aspergillosis (IAA).

17.Torsion of a preperitoneal pedunculated lipoma of anterior abdominal wall mimicking acute appendicitis
İbrahim Ali Özemir, Kıvılcım Orhun, Çağrı Bilgiç, Tunç Eren, Barış Bayraktar, Ebru Zemheri, Özgür Ekinci, Orhan Alimoğlu
PMID: 27849330  doi: 10.5505/tjtes.2016.63500  Pages 502 - 504 (1006 accesses)
Lipomlar erişkinlerde adipöz dokunun en sık görülen benign tümörleridir. Vücudun heryerinde görülebilmekle beraber, karın içinde özellikle de preperitoneal bölgede nadiren saptanmaktadırlar. Genel olarak farklı patolojiler için yapılan inceleme ve ameliyat esnasında rastlantısal olarak tespit edilmelerine rağmen çok nadir olarak da lipomun kendisi akut karını taklit eden patolojilere yol açabilmektedir. Bu yazıda, akut apandisiti taklit eden bulgularla acile başvuran ve laparaskopik eksplorasyonda karın sağ alt kadranda preperitoneal yerleşimli torsiyone olmuş saplı lipom saptanan 35 yaşındaki kadın hasta literatür eşliğinde sunuldu.
Lipoma is the most common benign tumor of adipose tissue. Lipomas can occur almost anywhere in the body, but are rarely found in parietal peritoneum of abdominal wall. Occasionally lipomas are detected incidentally during abdominal surgery for other organ pathologies. Presently described is rare case of torsion of pedunculated lipoma originating in parietal peritoneum of anterior abdominal wall causing abdominal pain that mimicked acute appendicitis in 35-year-old woman.

18.Fournier’s gangrene after anorectal surgery in infant: Two case reports
Murat Sütçü, Güntulu Duran Şık, Feryal Gün, Ayper Somer, Nuran Salman
PMID: 27849331  doi: 10.5505/tjtes.2016.45675  Pages 505 - 508 (660 accesses)
Nekrotizan fasiit, deri, subkutan dokular ve fasyaların ilerleyici nekrozu ile karakterize, yaşamı tehdit eden bir yumuşak doku enfeksiyonudur. Fournier gangreni (FG), perianal ve genital bölgenin tutulduğu nekrotizan fasitin ciddi ve agresif bir şeklidir. Burada anorektal cerrahi sonrası çevre dokuda yaygın nekroz gelişen ve septik şoka neden olan iki FG olgusu sunulmuştur. Olgu 1: Öyküsünde anal darlık ve duplikasyon yapılan altı aylık kız hasta ateş, uykuya meyil ve emmeme yakınmaları ile başvurdu. Fizik muayenesinde anal bölgede ekimoz olan hasta septik şok bulgularıyla Yoğun Bakım Ünitesi’ne (YBÜ) alındı. Uygun antibiyotik tedavisi başlanan hastanın on iki saat içerisinde lezyonun nekrotik hale gelmesi üzerine acil cerrahi debridman uygulandı. Kan ve doku kültürleri negatif saptanan hastada başvurudan itibaren iki ay içerisinde tam iyileşme saptandı. Olgu 2: Dokuz aylık erkek hasta fistülotomiden sekiz saat sonra dirençli nöbet ve septik şok bulguları ile YBܒye yatırıldı. Fizik muayenesinde skrotal, gluteal ve perianal bölgede ödem ve ekimoz gözlendi. Septik şoktaki hastaya temel yaşam desteği verildikten sonra geniş spektrumlu antibiyotik tedavisi başlandı ve perianal debridman yapılarak kolostomi açıldı. Tamamen düzelme hiperbarik oksijen tedavisi sonrası başvurunun üçüncü ayında sağlandı. Anoraktal cerrahi uygulanan her hasta FG açısından dikkatle izlenmelidir. Erken debridman, uygun antibiyotik tedavisi ve hiperbarik oksijen tedavisi hayat kurtarıcı olabilir.
Necrotizing fasciitis is a life-threatening soft tissue infection characterized by progressive necrosis of the skin, subcutaneous tissues and fascia. Fournier’s gangrene (FG) is a serious and aggressive form of infective necrotizing fasciitis involving perineal region and genitalia. Presently described are 2 pediatric cases of FG with widespread necrosis of surrounding tissue following anorectal surgery, causing severe septic shock. Case 1: Six-month-old female patient with anal stenosis and duplication presented at emergency clinic with fever, somnolence, irritability, and feeding difficulty. Physical examination upon admission to Intensive Care Unit (ICU) with septic shock determined she had ecchymosis in anal region. At 12fth hour after admission, lesion had become necrotic and patient was started on broad-spectrum antibiotics after surgical debridement. Cultures were negative and patient had complete recovery 2 months after admission.
Case 2: Nine-month-old male patient was admitted to ICU for convulsions and sepsis eight hours after fistulectomy. Scrotal, gluteal, and perianal edema and ecchymosis were observed on physical examination. Perianal debridement and colostomy were performed, and patient was given broad-spectrum antibiotics after basic life support strategies for septic shock. Complete recovery was achieved after hyperbaric oxygen treatment for perianal lesion and patient was discharged from the hospital in third month after admission.
After anorectal surgery, every patient should be observed carefully for FG. Early debridement, proper antibiotics, and hyperbaric oxygen treatment can be life-saving.

LookUs & OnlineMakale