Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 22 (3)
Volume: 22  Issue: 3 - May 2016
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Effects of transpositional muscle flaps transfected with vascular endothelial growth factor gene in the treatment of experimental osteomyelitis
Mahir Aliyev, Andaç Aykan, Muhitdin Eski, Nuri Arslan, Bülent Kurt, Mustafa Şengezer
PMID: 27598583  doi: 10.5505/tjtes.2015.37888  Pages 205 - 214 (874 accesses)
AMAÇ: Bu çalışma, vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) kemik iyileşmesi ve formasyonu üzerine anjiyogenetik ve indükleyici etkisine dayanarak, deneysel olarak oluşturulmuş osteomyelitte VEGF gen uygulamasının etkinliğini araştırmak için dizayn edildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu amaçla 32 adet erkek Sprague-Dawley cinsi sıçanın sol tibiasında osteomyelit oluşturuldu ve denekler dört eşit gruba ayrıldı. Birinci grupta (kontrol grubu, n=8) dört hafta süre ile hiçbir tedavi uygulanmadı. İkinci grupta (n=8) dört hafta antibiyotik tedavisi uygulandı. Üçüncü grupta (n=8) proksimal pediküllü medial gastroknemius kas flebi osteomyelit alanına transpoze edildi ve dört hafta antibiyotik tedavisi uygulandı. Dördüncü grupta (n=8) ise proksimal pediküllü medial gastroknemius kas flebi osteomyelit alanına transpoze edildikten sonra plazmid içinde VEGF DNA’sı kas içine enjekte edildi ve dört hafta antibiyotik tedavisi uygulandı. Tüm gruplarda vücut ısısı, kan beyaz küre sayısı incelendi, osteomyelit oluşturulan kemikler radyolojik ve histolojik açıdan değerlendirildi.
BULGULAR: Vücut ısısı ve lökositoz değerleri kontrol grubunda sürekli yüksekken, ikinci, üçüncü ve dördüncü gruplarda ise tedavinin üçüncü haftasında normal seviyelere döndüğü bulundu. Radyolojik ve histolojik değerlerin toplam skorlarının istatistiksel analizinde 1-3, 1-4, 2-3, ve 2 ile 4. gruplar arasında anlamlı fark tespit edildi (p<0.05). Radyolojik parametrelerden sadece apse ve sekestrum, histolojik parametrelerden ise sadece apse oluşumu açısından dördüncü grup ve diğer gruplar arasında anlamlı fark saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA: Elde edilen bulgular, VEGF geni ile transfekte edilmiş kas flebinin, deneysel olarak, osteomyelit tedavisinde etkin olduğunu göstermiştir.
BACKGROUND: Based on the angiogenetic and stimulating effects of bone healing and formation of vascular endothelial growth factor (VEGF), the present study was designed to assess the efficacy of VEGF gene application in the management of experimentally induced osteomyelitis.
METHODS: Thirty-two male Sprague Dawley rats were divided into 4 groups, and osteomyelitis was induced in the left tibial bones. Group 1 (n=8) was designated as a control group, and, after the induction of osteomyelitis, no treatment was applied for a period of 4 weeks. Group 2 (n=8) received only antibiotic treatment for 4 weeks following induction of osteomyelitis. In Group 3 (n=8), proximally pedicled gastrocnemius muscle flap was transposed over the osteomyelitic region following induction of osteomyelitis and antibiotic treatment applied for a 4-week period. In Group 4 (n=8), VEGF gene-transfected gastrocnemius muscle flap was transposed over the osteomyelitic region following identical antibiotic regimen applied for a 4-week period. For each group, body temperature, white blood cell (WBC) count, and radiological and histological parameters were evaluated.
RESULTS: Body temperature and WBC count remained high in the control group, but returned to normal in Groups 2, 3, and 4 after the third week of treatment. Statistical analysis of the total scores of radiological and histological results revealed significant differences between Groups 1 and 3, Groups 1 and 4, Groups 2 and 3, and Groups 2 and 4 (p<0.05). Regarding radiological parameters of abscess and sequester, and histological parameter of abscess, statistically significant differences were found between Group 4 and the other groups (p<0.05).
CONCLUSION: The efficacy of the VEGF gene-transfected muscle flap in the management of experimental osteomyelitis was proven by the results of the present study.

2.Hemostatic efficacy of local chitosan linear polymer granule in an experimental sheep model with severe bleeding of arteria and vena femoralis
Gürkan Ersoy, Ülkümen Rodoplu, Osman Yılmaz, Necati Gökmen, Alper Doğan, Özgür Dikme, Aslı Aydınoğlu, Okyanus Orhon
PMID: 27598584  doi: 10.5505/tjtes.2015.16689  Pages 215 - 223 (1231 accesses)
AMAÇ: Femoral kanamalı, deneysel koyun modelinde, “chitosan linear polymer” uygulamasının, hemostatik etkinliğini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Koyunların anestezi ve entübasyonunu takiben, kanamayı başlatmak için kasık yaralanması oluşturuldu. Denekler, çalışma ve kontrol grupları şeklinde randomize edildiler. Kontrol grubunda, kanama alanı üstüne absorban pedler yerleştirildi ve üstüne ağırlık konarak bası oluşturuldu. Çalışma grubunda ise kanama alanına “chitosan linear polymer” döküldü, absorban pedler ve ağırlık aynı şekilde yerleştirildi. Her beş dakikada bir kanama değerlendirildi. Ana çıktı kanama duruncaya kadar geçen zamandı.
BULGULAR: Çalışma grubunda kanama, beş denekte ilk, diğer denekte ise ikinci girişimde durdu. Bir denek çalışmadan çıkarıldı. Kontrol grubunda, kanama bir denekte ilk girişimde, dört denekte ikinci girişimde, iki denekte ise, yerin dikilmesinden sonra durdu. Hemostaz çalışma grubunda, kontrol grubuna oranla, daha erken dönemde sağlandı ve her iki grup arasındaki fark, istatistiksel olarak anlamlı idi.
TARTIŞMA: Bu koyun modelinde “chitosan linear polymer” uygulaması hemostazı kontrol grubuna göre daha kısa sürede sağladı.
BACKGROUND: The aim of the present study was to evaluate the hemostatic effect of chitosan linear polymer in a sheep model with femoral bleeding.
METHODS: Following induction of anesthesia and intubation of sheep, groin injury was induced to initiate hemorrhage. Animals were randomly assigned to study and control groups. In the control group, absorbent pads were packed on the wound, and pressure was supplied by a weight placed over the dressing. In the study group, chitosan linear polymer was poured onto the bleeding site; absorbent pads and pressure were applied in the same manner. At 5-min intervals, bleeding was evaluated. Primary endpoint was time to hemostasis.
RESULTS: Bleeding had stopped by the 1st interval in 5 members of the study group, and by the 2nd interval in 1 member. One sheep was excluded. The bleeding stopped after the 1st interval in 1 member of the control group and after the 2nd interval in 4 members. Bleeding stopped in 2 cases following ligation of the bleeding vessel. Hemostasis was achieved earlier in the study group, compared to the control group, and the difference was statistically significant.
CONCLUSION: Hemostasis was achieved earlier following application of chitosan linear polymer.

3.Expression signatures of lncRNAs in skeletal muscles at the early flow phase revealed by microarray in burned rats
Zhang Haijun, Yu Yonghui, Chai Jiake
PMID: 27598585  doi: 10.5505/tjtes.2015.04831  Pages 224 - 232 (921 accesses)
AMAÇ: Tüm vücut yüzeyinin (TVY) %30’dan fazlasını kaplayan ağır termal travma hipermetabolizma, kronik enflamasyon ve iskelet kaslarında güçsüzleşmeyi içermekle birlikte bu bulgularla sınırlı olmayan süregelen bir fizyopatolojik yanıtı da tetiklemektedir. Uzun zincirli proteini kodlamayan RNA’lar (lncRNA’lar) çeşitli biyolojik fonksiyonlara katılan, önemli ve yaygın bgenler sınıfıdır. Ancak ağır yanıklardan sonra iskelet kaslarının zayıflamasına ilişkin yanıtları düzenleyen RNA’ların fonksiyonları hâlâ test edilmemiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Burada mikrodizi analizi kullanılarak, plasebo sıçanlarla karşılaştırmalı olarak erken akış fazında üç çift yanık sıçanın iskelet kası dokularındaki IncRNA’lar ve haberci RNA’ların (miRNA’lar) ekspresyon profilleri incelendi. Tanımlanmış her bir potansiyel lncRNA-mRNA çifti spesifik lncRNA-mRNA etkileşimlerin varlığının kesin olarak doğrulanmasında kullanılan ve yanık sıçanlarda iskelet kası zayıflamasının ayrıntılı bir patogenezini gösteren güçlü bir aday belirteçtir.
BULGULAR: Üç yaralı dokuyla eşleştirilmiş üç normal doku örneğinde mikrodizi analiz verileri kullanılarak LncRNA ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldı. Ortalama 117 adet anlamlı derecede farklılaşmış IncRNA (1.5 katı) tanımlandı. Yalnızca 202 adet miRNA anlamlı derecede arttı veya azaldı. Eşleştirilmiş normal dokulara göre zedelenmiş dokularda ortalama 92 adet miRNA’nın düzeyleri artarken, ortalama 110 miRNA’nın düzeyleri azaldı.
TARTIŞMA: Burada, normal dokulara göre sıçanların yanık dokularında IncRNA’ların farklı düzeylerde eksprese edildiği saptanmıştır. İskelet kasları zayıflamasının patogenezinde düzenleyici yolaklar da rol oynayabilmektedir. Tanımlanmş her bir lncRNA-mRNA çifti spesifik IncRNA-miRNAA etkileşimlerinin varlığının doğrulanmasında kullanılan ve yanık sıçanlarda iskelet kası zayıflamasının ayrıntılı bir patogenezini gösteren güçlü bir aday belirteçtir.
BACKGROUND: Severe thermal trauma covering more than 30% of the total body surface area (TBSA) triggers a sustained pathophysiological response, which includes, but is not limited to, hypermetabolism, chronic inflammation, and severe skeletal muscle wasting. Long non-coding RNAs (lncRNAs) are an important class of pervasive genes involved in a variety of biological functions. However, the functions of lncRNAs in the regulation of responses of skeletal muscle wasting after severe burn have remained untested.
METHODS: Presently examined were the expression profiles of lncRNAs and messenger RNAs (mRNAs) in skeletal muscle tissues of 3 pairs of burned rats at the early flow phase, compared with sham rats, using microarray. Each potential lncRNA-mRNA pair identified is a strong candidate in the definitive confirmation of the presence of specific lncRNA-mRNA interactions, thus providing a detailed picture of the pathogenesis of skeletal muscle wasting in burned rats.
RESULTS: LncRNA expression levels were compared among 3 injured tissues and matched normal tissues from microarray data. An average of 117 significantly differentially expressed lncRNAs (1.5-fold) were identified. Only 202 mRNAs were significantly upregulated or downregulated, an average of 92 mRNAs were upregulated in injured, compared to matched normal, tissues, while an average of 110 mRNAs) were downregulated.
CONCLUSION: Presently identified were lncRNAs differentially expressed in skeletal muscles of burned rats, compared to normal tissues. Regulatory pathways may be involved in the pathogenesis of skeletal muscle wasting. Each lncRNA-mRNA pair identified is a strong candidate for a future study to definitively confirm the presence of specific lncRNA-mRNA interactions, thus providing a more detailed picture of the pathogenesis of skeletal muscle wasting in burned rats.

CLINICAL ARTICLE
4.Internal fixation vs conservative treatment for displaced distal radius fractures: a meta-analysis of randomized controlled trials
Guang-shu Yu, Yan-bin Lin, Li-sheng Le, Mei-feng Zhan, Xiao- Xiang Jiang
PMID: 27598586  doi: 10.5505/tjtes.2015.05995  Pages 233 - 241 (1432 accesses)
AMAÇ: Deplase distal radius kırıklarında internal fiksasyona karşın konservatif tedavinin klinik sonuçlarını karşılaştırmak.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yapılan çalışma sonuçları PubMed, Cochrane Library, EMBASE, BIOSIS, Ovid veri tabanları ile CNKI ve Wanfang veri tabanından derlendi. Çalışmaların metodolojik kalitesi eleştirel açıdan değerlendirildi ve ilgili veriler çıkartıldı. Veri analizi için istatistiksel Revman 5.0 yazılımı kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya katılımı uygun görülen toplam 653 hastayı kapsayan randomize kontrollü yedi İngiliz ve üç Çin çalışmasının metaanalizi yapıldı. Çalışmaların sonuçları orta derecede yanılgı payına sahipti. Metaanaliz sonuçları distal radius kırıkları için konservatif tedavi gören hastalarda pronasyonun daha iyi (MD=1.80; %95 GA: 0.18–3.42; p=0.03; heterojenite p=0.17; I2=%43) sağlandığını, ancak radius boyunun daha kısa kaldığını gösterdi (MD=2.62; %95 GA: 1.47–3.76, p<0.00001; heterojenite p=0.02; I2=%73). Pronasyon dışında el bileğinin hareket erimi, kavrama gücü, radius uzunluğu dışındaki radyografik parametreler ve komplikasyon oranları iki tedavi grubu arasında anlamlı derecede farklı değildi.
TARTIŞMA: Deplase distal radius kırıklarının tedavisinde internal fiksasyon ile konservatif tedavi arasında çok az klinik farklılık olduğu gibi en iyi tedavi seçeneğinin somut koşullara göre kararlaştırılması gerekmektedir.
BACKGROUND: The aim of the present study was to compare clinical outcomes of internal fixation and conservative approach in the treatment of displaced distal radius fractures.
METHODS: Reports of studies were retrieved from the PubMed, Cochrane Library, EMBASE, BIOSIS, Ovid, CNKI, and Wanfang Data databases, as well as manually. Methodological quality of the trials was critically assessed, and relevant data were extracted. Review Manager (RevMan) meta-analysis software (version 5.0; Cochrane Collaboration, London, UK) was used for data analysis.
RESULTS: A total of 10 randomized controlled trials, which included 653 patients, were eligible for inclusion in the present metaanalysis, 7 of which were in English, and 3 of which were in Chinese. The trials had medium risk of bias. Results of meta-analysis showed that patients undergoing conservative treatment for distal radius fractures had better restoration of pronation (MD=1.80, 95% confidence interval [CI]=0.18—3.42, p=0.03; heterogeneity p=0.17, I2=43%), but shorter restoration of radial length (MD=2.62, 95% CI=1.47—3.76, p<0.00001; heterogeneity p=0.02, I2=73%). Wrist range of motion other than pronation, grip strength, radiographic parameters other than radial length, and rates of complications were not significantly different between the 2 treatments.
CONCLUSION: Very few clinical differences were found between results of internal fixation and conservative treatment for displaced distal radius fractures. Best course of of treatment must be determined based on concrete conditions.

5.Impact of ATLS guidelines, trauma team introduction, and 24-hour mortality due to severe trauma in a busy, metropolitan Italian hospital: A case control study
Stefano Magnone, Andrea Allegri, Eugenia Belotti, Claudio Carlo Castelli, Marco Ceresoli, Federico Coccolini, Roberto Manfredi, Cecilia Merli, Fabrizio Palamara, Dario Piazzalunga, Tino Martino Valetti, Luca Ansaloni
PMID: 27598587  doi: 10.5505/tjtes.2015.19540  Pages 242 - 246 (1424 accesses)
AMAÇ: Travma hastalarının başlangıç tedavisinde ATLS kılavuzları geniş ölçüde kabul görmüştür. Hastanemiz Nisan 2011’de ATLS ve travma ekibi uygulamasını başlatmıştır. Bu çalışmanın amaçları şok odasında ve kabulden sonraki 24 saat içinde ölüm oranlarındaki değişiklikleri değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Travma sonrası en az 48 saat içindeki hasta kabullerinin kaydedildiği idarenin bilgisayar yazılımından hastalara ait veriler alındı. Çalışma dönemi Nisan 2011 ila Aralık 2012 ve kontrol dönemi Ocak 2007 ila Mart 2011 arası idi. Kabul edilen hastaların tümü ilk tanılarına (ICD 9-CM) göre tanımlandı, travmatik beyin travmaları dışlandı, yalnızca genel yoğun bakım ünitesi, genel cerrahi ve ortopediye kabul edilen hastalar göz önüne alındı.
BULGULAR: Kontrol grubunda (KG) 198, çalışma grubunda (ÇG) ise 141 hasta vardı. İki grup cinsiyet, hastanede yatış süresi ve Travma Şiddet Derecesi Skoru açısından benzer olmasına rağmen yaşları farklıydı (yaş ortalamaları: KG, 45.2±19.2 yıl ve ÇG 49.3±18.3 yıl [p=0.03]). İki grupta eks olan hastalarda sistolik kan basıncı, metabolik asidoz veya eritrosit süspansiyonu kullanımı açısından herhangi bir fark yoktu. Kontrol grubunda ölüm oranları anlamlı derecede daha yüksekti (KG 1 %4.1, ÇG, %7,1; p=0.033, Güven Aralığı [GA] 0.21–0.95). Şok odasında mortalite çalışma grubunda anlamlı derecede daha düşüktü (ÇG, %0.7 ve KG, %7.1 (p=0.002, GA 0.004–0.592).
TARTIŞMA: Hem şok odasında hem de hastaneye kabul sonrası ATLS kılavuzları ve travma ekibinin kullanılmaya başlanması hem şok odasında hem de hastaneye kabulden sonraki ilk 24 saat içindeki mortaliteyi azaltmıştır.
BACKGROUND: Advanced Trauma Life Support (ATLS) guidelines are widely accepted for use in initial management of trauma patients. The application of ATLS guidelines and introduction of management by means of trauma team (TT) both took place in April 2011. The aim of the present study was to evaluate related effects on mortality in the shock room (SR) and at 24 hours after admission.
METHODS: Data were retrieved by administrative software based on patient admission for trauma of at least 48 hours. Study period was from April 2011 to December 2012, and control period was from January 2007 to March 2011. All admitted patients were identified by first diagnosis (ICD 9-CM), excluding traumatic brain injuries, and only patients admitted to the general intensive care, general surgery, and orthopedics units were included.
RESULTS: The control group (CG) included 198 patients; the study group (SG) included 141. Differences were determined in patient age, which was mean 45.2 years (SD: 19.2) in the CG and mean 49.3 years (SD±18.3) in the SG (p=0.03). Differences were not found regarding gender, length of hospital stay, or Injury Severity Score (ISS). Among the patients who died, no differences were found in terms of systolic blood pressure, metabolic acidosis, or packed red blood cell consumption. Mortality was significantly higher in the CG, compared to the SG (14.1% vs 7.1%, respectively; p=0.033; confidence interval [CI]: 0.21–0.95). Mortality in the shock room was significantly lower in the SG, compared to the CG (0.7% vs 7.1%, respectively; p=0.002; CI: 0.004–0.592).
CONCLUSION: The introduction of ATLS guidelines and TT had a positive impact on mortality in the first 24 hours, both in the SR and after admission.

6.Evaluating incorrect management of transferred pediatric burn patients
Atilla Şenaylı, Fatma Öztürk, Müjdem Nur Azılı, Sabri Demir, Rabia Demir, Emrah Şenel
PMID: 27598588  doi: 10.5505/tjtes.2015.46037  Pages 247 - 252 (1092 accesses)
AMAÇ: Yanıklar çocuklarda ölüme en çok neden olabilen travmalardan biridir. Bu yüzden, uygun acil müdahale komplikasyonları önlemek ve başarılı tedavi sağlamak için gereklidir. Bu çalışmada, yanık hastalarının acil müdahale çalışmaları değerlendirildi ve ülkemizdeki sevk endikasyonları gözden geçirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemize Ocak 2009 ile Aralık 2013 tarihleri arasında diğer şehirlerden sevk edilmiş olan 187 hastanın dosyaları değerlendirildi. Demografiler, sevk araçları, intravenöz sıvı tedavileri, solunum durumları, idrar çıkışları ve cerrahi komplikasyonlar değerlendirildi.
BULGULAR: Transfer kriterlerine göre sadece 15 hasta (8%) uygun koşullarda sevk edilmiştir. Yüz yetmiş iki hasta (%92) için ise, en az bir transfer hatası ile sevk edildiği anlaşılmıştır.
TARTIŞMA: Gelişmekte olan ülkelerde; yanlış müdahaleler, hatalı tedaviler, gereksiz sedasyon ile solunum problemleri ve transport hataları mevcuttur. Ülkemizde, sevk edilecek hastaların protokolleri tanımlanmıştır ancak etkili tedavi için eğitim ve geri bildirim eksikliği vardır.
BACKGROUND: Burns constitute one of the most important, potentially fatal types of trauma. Appropriate emergency management is essential in the avoidance of complication and the success of treatment. Emergency management and indications of transfer throughout the country were reviewed in the present study.
METHODS: Charts of 187 patients transferred to the present hospital from other cities between January 2009 and December 2013 were evaluated. Factors included demographics, referral vehicles, intravenous fluid therapy, respiratory conditions, urine drainage, and surgical complications.
RESULTS: According to transfer criteria, only 15 patients (8%) were transferred under appropriate conditions. In the transfer of 172 (92%) patients, at least 1 error was found.
CONCLUSION: Transport failure, and incorrect management and treatment causing complications such as the development of respiratory problems after unnecessary sedation, occur in developing countries such as Turkey. Referral protocols for burn patients have already been defined in the country, though training and feedback regarding effective treatment is still lacking.

7.Relationship of biological factors to survival in spinal gunshot injuries
Mehmet Seçer, Murat Ulutaş, Fatih Alagöz, Özhan Merzuk Uçkun, Kadir Çınar, Cihat Yel, Emre Cemal Gökçe, Ali Dalgıç
PMID: 27598589  doi: 10.5505/tjtes.2015.76228  Pages 253 - 258 (878 accesses)
AMAÇ: Ateşli silah yaralanmaları yüksekten düşme ve trafik kazasına bağlı yaralanmalardan sonra, spinal yaralanmaların en sık üçüncü nedenidir. Ateşli silah yaralanmasına bağlı spinal hasarın şiddeti ateşli silaha bağlı mekanik faktörler ve biyolojik faktörlere bağlıdır. Bu çalışmada, omurga ve/veya omurilik yaralanması bulunan ateşli silah yaralanmalarında biyolojik faktörlerin sağkalım üzerine etkileri değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2012–2014 yılları arasında çoklu merkez acil servislerine getirilen spinal ateşli silah yaralanması olan 110 olgu çalışmaya alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, travma bölgesi, ek organ ve sistem yaralanma olması, tedavi şekilleri (konservatif, cerrahi), mortalite durumları incelendi. Biyolojik faktörlerin sağkalım üzerine olan etkileri değerlendi.
BULGULAR: Çalışmamıza alınan 110 olgunun yaş ortalaması 25.51±11.74 yıl (minimum: 4; maksimum: 55) olup, hastaların %95.5’i erkekti. Hastaların yaralanma bölgelerine göre dağılımında; torakal 50 (%45.4), servikal 42 (%38.2) ve lomber 18 (%16.4) idi. ASIA skoru 77 (%70) olgu ile en sık A kategorisinde idi. Yaş cinsiyet, ASIA skorunun ve tedavi şeklinin (konservatif veya cerrahi), survey üzerine etkili olmadığı görüldü (p>0.05). Hastaların 58’inde (%52.7) spinal yaralanmaya ek organ ve sistem yaralanması tespit edildi. Spinal bölge ayrımına bakılmaksızın ek organ ve sistem yaralanmaların sağkalım üzerinde istatistiksel olarak anlamı etkisi olduğu saptandı (p<0.01).
TARTIŞMA: Spinal ateşli silah yaralanmaları kompleks bir yaralanmadır ve tedavi protokolleri tartışmalıdır. Spinal ateşli silah yarlanmasında spinal cerrahi endikasyonundan bağımsız olarak ek organ yaralanması sağkalımı olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle biyolojik faktörlerin iyi yönetilmesi mortalite üzerinde doğrudan etkilidir.
BACKGROUND: Gunshot injuries are the third leading cause of spinal injuries, after falls from a significant height and traffic accidents. Severity of spinal damage from gunshot injury depends upon certain mechanical and biological factors. The aim of the present study was to investigate the effect of biological factors on survival in cases of spinal gunshot injury.
METHODS: A total of 110 cases of spinal gunshot injury admitted multiple times to emergency services between 2012 and 2014 were included. Age, sex, region of trauma, additional organ or systemic involvement, treatment modalities (conservative, surgical), and mortality rates were analyzed. Effects of biological factors on survival were evaluated.
RESULTS: Mean age of the study population was 25.51±11.74 years (min: 4; max: 55) and 95.5% of the population was male. Regions of trauma were thoracic in 50 (45.4%) subjects, cervical in 42 (38.2%), and lumbar in 18 (16.4%). Most common American Spinal Injury Association (ASIA) score was category A, as was found in 77 (70%) cases. No significant correlation was found among age, sex, ASIA score, treatment modality (conservative or surgical), and survival (p>0.05). Additional organ or systemic injury was present in 66 (60%) patients. Additional organ or systemic injury significantly affected survival, independent of the spinal region of trauma (p<0.01).
CONCLUSION: Spinal gunshot injuries are complex, with unclear treatment protocol. Irrespective of the indications of spinal surgery, additional organ injuries unfavorably affect survival in cases of spinal gunshot injury. Appropriate management of all biological factors directly affects mortality rate in cases of spinal gunshot injury.

8.A review of intussusception cases involving failed pneumatic reduction and re-intussusception
Rahşan Özcan, Mirzaman Hüseynov, Şenol Emre, Çiğdem Tütüncü, Hayriye Ertem Vehid, Sergülen Dervişoğlu, İbrahim Adaletli, Sinan Celayir, Gonca Tekant
PMID: 27598590  doi: 10.5505/tjtes.2016.79851  Pages 259 - 264 (959 accesses)
AMAÇ: İnvajinasyon tedavisinde pnömatik redüksiyon (PR) ile başarısız olunan olgular ve PR ile tedavi sonrası tekrar invajinasyon gelişen olguların değerlendirilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2003–2014 yılları arasında invajinasyon nedeni ile tedavi edilen 401 olgunun kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Bu çalışmaya alınan 61 olgunun 20’si (Grup 1) başarısız PR ve 41’i (Grup 2) başarılı redüksiyon sonrası tekrar invajinasyon gelişen olgulardı. Uygulanan tedavi ve sonuçları incelendi.
BULGULAR: Grup 1’de (yaş ortalaması: 14.2 ay) operasyon endikasyonu 15’inde başarısız PR ve beşinde PR sırasında perforasyondu. Bu beş olgunun tamamı bir yaş altındaydı ve ortalama başvuru zamanı üç gün (2–4 gün) idi. Laparatomide ek patoloji olarak; olguların 15’inde mezenterik lenfadenopati ve/veya peyer plak hiperplazisi, beşinde meckel divertikülü saptandı. Grup 2’de (yaş ortalaması: 20 ay) reinvajinasyon en sık ilk 24 saatte (n=21) görüldü. Kırk bir olgunun 36’sında reinvajinasyon PR ile tedavi edildi, beşine laparotomi yapıldı. Operasyon bulguları dördünde mezenterik lenfadenopati ve birinde polip idi.
TARTIŞMA: Pnömatik redüksiyon invajinasyonu ve nüksetme tedavisinde etkili ve güvenilir bir yöntemdir. Geç başvuru pnömatik redüksiyon başarısını azaltmaktadır. Başarısız PR’de laparotomide genellikle lead point ile karşılaşılır.
BACKGROUND: The aim of the present study was to evaluate cases in which intussusception was unsuccessfully treated with pneumatic reduction (PR), and intussusception recurred following PR.
METHODS: The medical records of 401 patients who presented with intussusception between 2003 and 2014 were retrospectively analyzed. Included were 61 patients, 20 of whom underwent unsuccessful PR (Group 1), and 41 of whom experienced intussusception recurrence following PR (Group 2). Treatment and outcome were summarized.
RESULTS: In Group 1 (mean age: 14.2 months; range: 2.5 months–6 years) surgery was indicated due to PR failure in 15 patients, and perforation occurred during PR in 5. In these 5 patients, age was under 1 year (range 6–9 months) and mean time to presentation was 3 days (range 2–4). During laparotomy, pathologies were noted: mesenteric lymphadenopathy (LAP) and/or Peyer’s patch hyperplasia was observed in 15 cases, Meckel’s diverticulum in 5 cases. In Group 2 (mean age: 20 months; range: 3 months–6 years), intussusception developed after successful PR in 41 patients, most frequently within the first 24 hours (21.51%). Of the 41 patients, recurrent intussusception (RI) was treated with PR in 36, and laparotomy in 5. Operative findings were mesenteric LAP in 4 and polyp in 1.
CONCLUSION: PR is effective for the treatment of intussusception and recurrences. Delayed presentation reduces the success rate. In the event of failure, a lead point is usually encountered at laparotomy.

9.A hidden household danger: Television
Oğuzhan Bol, Hüseyin Cebiçci, Serhat Koyuncu, Bahadır Şarlı, Nurullah Günay
PMID: 27598591  doi: 10.5505/tjtes.2015.42078  Pages 265 - 268 (990 accesses)
AMAÇ: Her evde en az bir tane bulunan televizyonlar günlük hayatın önemli bir parçası olmuştur. Televizyon karşısında geçirilen vakit artmıştır. Televizyon boyutları ve ağırlıkları artmıştır. Bu durum ise evlerde çocuklar için başka bir tehlikeyi ortaya çıkarmıştır. Amacımız üzerine televizyon düşmesi olgularına dikkat çekmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 01.06.2011 ile 31.12.2013 yılları arasında Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi’ne gelen üzerine televizyon düşme olguları kayıt altına alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, travmadan etkilenen bölgeleri, Glaskow koma skala değerleri, düşen televizyon boyutu, markası, servis veya yoğun bakım yatışlarının olup olmadığı ve yatış oldu ise kaç gün olduğu kayıt altına alındı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 53 olgunun 30’u erkek (%56.6) ve 23’ü kadındı (%43.4). Sekiz hastanın vücudun herhangi bir yerinde kırık var idi. Bu hastaların üçü (erkek) yoğun bakımda, üçü (iki erkek, bir kadın) ise genel serviste takip edilmişlerdir.
TARTIŞMA: Acil servislere başvuran üzerine televizyon düşme sayıları son zamanlarda giderek artmaktadır. Yaralanmaların yanı sıra sakatlanma hatta ölümlerin görülmesi çocuklarımızın evde karşılaşabilecekleri tehlikeler konusunda dikkatli olmamızı gerektirmektedir.
BACKGROUND: Today, at least 1 television (TV) is owned in most households, and watching TV has become a significant part of daily life. Time spent in front of the TV has increased as its popularity has grown, which may pose a danger to children. The aim of the present study was to draw attention to cases of TV tip-over-related pediatric injuries.
METHODS: Cases of TV tip-over injuries of pediatric patients admitted to the Emergency Department of Kayseri Training and Research Hospital recorded between June 1, 2011 and December 31, 2013 were included. Data were prospectively collected, including age and gender of patient, part(s) of the body affected, Glasgow Coma Scale score, TV screen size and brand, and whether the patient was hospitalized in the general ward or the intensive care unit (ICU).
RESULTS: There were 53 pediatric patients enrolled in the study, including 30 males (56.6%) and 23 females (43.4%). Eight patients (17%) had a fracture somewhere in the body, whereas 45 patients (83%) had no fracture. Of patients with a fracture, 3 (2 males, 1 female) were treated in the general ward and 3 (male) in the intensive care unit. One male patient died.
CONCLUSION: An increasing number of individuals present to emergency services with injuries sustained by TV toppling. Cases of injury, permanent disability, and even death associated with falling TVs suggest that awareness of the danger should be increased, as it may affect children in particular.

10.Ingested intraabdominal foreign bodies that require surgical intervention
Remzi Kızıltan, Özkan Yılmaz, Abbas Aras, Osman Toktaş, Abdulsamet Batur, Fatma Ağar, Şehmus Ölmez, Çetin Kotan
PMID: 27598592  doi: 10.5505/tjtes.2015.87400  Pages 269 - 272 (1142 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmada yutulan yabancı cismin vücut dışına çıkarılması için cerrahi müdahale yapılan olgular analiz edildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda 2009 ile 2014 yılları arasında yabancı cisim yutulması sonrasında cerrahi müdahale yapılmış yedi olgunun tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Erkek/kadın oranı 2/5, ortalama yaş 25 (16–35), dört olgu toplu iğne, bir olgu dikiş iğnesi, bir olgu çengelli iğne ve bir olgu da kol saati yutmuştu. Kol saati yutan olgunun psikyatrik hastalığı bulunmaktaydı. Diğer bütün olgular yabancı cisimleri kazara yuttuklarını ifade ediyorlardı.
TARTIŞMA: Yutulan yabancı cisimlerin çoğu bir hafta içinde gastrointestinal tarktusu sorunsuzca geçmekte ancak lümen dışına migrasyon yapan bir kısmı perforasyon, apse, fistül ve peritonit gibi komplikasyonlar nedeni ile cerrahi tedavi gerektirmektedir. Morbidite ve mortalitenin azaltılması için erken tanı ve müdahale önemlidir. Lümen dışına çıkan keskin ve sivri cisimlerin, herhangi bir komplikasyon meydana getirmeden cerrahi müdahale ile çıkarılması gerektiğini düşünmekteyiz.
BACKGROUND: The aim of the present study was to review cases that required surgical intervention to remove ingested foreign bodies.
METHODS: Medical records of 7 patients who underwent surgical intervention at the Yüzüncü Yıl University Department of General Surgery between 2009 and 2014 after ingesting foreign bodies were reviewed.
RESULTS: Female: male ratio was 5: 2; mean age was 25 (16–35). Four patients had swallowed pins, 1 patient had swallowed a sewing pin, 1 patient had swallowed a safety pin, and 1 patient had swallowed a wristwatch. The patient who had swallowed the wristwatch had psychiatric disorders. All other patients stated that they had swallowed the objects by accident.
CONCLUSION: Most ingested foreign bodies pass smoothly through the gastrointestinal (GI) tract within a week, but those that migrate out of the lumen require surgical intervention due to complications including perforation, abscess, fistula, and peritonitis. Early diagnosis and intervention is crucial to reduce morbidity and mortality. It is believed that sharp and pointed objects that migrate outside of the lumen ought to be removed, lest they cause complications.

11.Where should the damage control surgery be performed, at the nearest health center or at a fully equipped hospital?
Mustafa Ugur, Seckin Akkucuk, Yavuz Savas Koca, Cem Oruc, Akin Aydogan, Erol Kilic, Ibrahim Yetim, Muhyittin Temiz
PMID: 27598593  doi: 10.5505/tjtes.2015.63833  Pages 273 - 277 (2197 accesses)
AMAÇ: Savaş koşullarında ciddi şekilde yaralanmış hastaları hasar kontrol cerrahisinin tüm aşamalarını başarıyla yapabilecek tam donanımlı hastanelere nakletmek için uzun süreye ihtiyaç vardır. Bu nedenle savaşta yaralananlar ya yaralanma alanına yakın birimlerde kanama ve kontaminasyon kontrolü sağlanarak yada sadece resusitatif işlemler yapılarak tam donanımlı hastanelere sevk edilmektedir. Bu çalışmanın amacı hasar kontrol cerrahisinin yapıldığı yer ile mortalite arasındaki ilişkiyi belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya 2010–2015 yılları arasında abdominal bölgeden yüksek kinetik enerjili ateşli silahlarla yaralandıktan sonra hastanemizde ya da yaralanma yerine daha yakın diğer hastanelerde hasar kontrol cerrahisi yapılan 51 hasta dahil edildi. Hastalar hasar kontrol cerrahisinin ilk aşamasını oldukları yere göre gruplandırılarak asidoz, hipotermi, koagülopati ve mortalilte açısından değerlendirildi.
BULGULAR: İlk ameliyatı hastanemizde olanların sayısı 26’idi (%51). Diğer hastanelerde ameliyat olanların sayısı 25’di (%49). Tüm hastaların %45.1’i (n=23) kaybedildi. İlk ameliyatı hastanemizde yapılanların %57.7’si (n=15); diğer hastanelerde yapılanların %32.0’si (n=8) kaybedildi. Hastanemizde ameliyat olanlarda başvuru zamanı daha uzundu. Asidoz, hipotermi ve koagülopati daha belirgindi.
TARTIŞMA: Abdominal bölgeden yüksek kinetik enerjili silahlarla yaralananlarda kanama ve kontaminasyonun erken kontrolü yapılabilecek en yakın yerde gerçekleştirilmelidir. Bu uygulama asidoz, hipotermi ve koagülopati gelişmesini önleyebilir ve böylece mortalite oranının düşürülmesinde etkili olabilir.
BACKGROUND: Transport of casualties from a combat area to a fully equipped hospital where all techniques of damage control surgery (DCS) can be performed requires a great deal of time. Therefore, prior to transport, prompt control of hemorrhage and contamination should be achieved, and resuscitative procedures should be performed at the nearest health center. The aim of the present study was to investigate the effect of the location at which DCS was performed on rates of mortality.
METHODS: The present retrospective study included 51 combat casualties who underwent DCS at the present clinic or at hospitals nearest the combat area due to high kinetic energy gunshot injuries to the abdomen between 2010 and 2015. Patients were evaluated in terms of acidosis, hypothermia, coagulopathy, and mortality.
RESULTS: Patients were divided into 2 groups depending on the location where the first step of DCS was performed: (1) at the present hospital or (2) at other hospitals. Group 1 comprised 26 patients (51%), and Group 2 comprised 25 (49%). Total mortality occurred in 23 (45.1%) patients, including 15 (57.7%) patients in Group 1 and 8 (32%) in Group 2. In Group 1, mean time from injury to hospital admission was longer, and deep acidosis, hypothermia, and coagulopathy were more marked.
CONCLUSION: Initial surgical control of hemorrhage and contamination in patients injured by high kinetic gunshots should be promptly achieved at the nearest health center. In this way, acidosis, hypothermia, and coagulopathy can be prevented, and the risk of mortality can be reduced.

12.Electrical burns: Highlights from a 5-year retrospective analysis
Alper Kurt, Kamil Yıldırım, Çağlayan Yağmur, Osman Kelahmetoğlu, Ozan Aslan, Murat Gümüş, Ethem Güneren
PMID: 27598594  doi: 10.5505/tjtes.2015.55491  Pages 278 - 282 (866 accesses)
AMAÇ: Elektrik yanığı; haşlanma ve alev yanıklarından sonraki en sık üçüncü yanık şeklidir. Tedavi olanaklarındaki gelişmeler sayesinde düşme görülen mortalite oranlarına rağmen elektrik yanıkları halen ciddi komplikasyonlara ve sosyoekonomik sonuçlara neden olan yaralanmalardır. Bu çalışmada 2008–2012 yılları arasında Samsun Eğitim Araştırma Hastanesi Yanık Merkezi’nde yatarak tedavi gören hastalara ait verilerin geriye dönük analizi sunuldu.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2008–2012 yılları arasında elektrik yanığı ile yatırılan ve gerekli tedaviler uygulanan toplam 94 (84 erkek, 10 kadın) hasta incelendi. Hasta demografik bilgileri, yanık derecesi, toplam alanı, voltaj türü (yüksek/alçak), tedavi maliyeti, tedavi yöntemleri, enfeksiyon oranları ve eşlik eden travmalar açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Hastalarda ortalama yaş 26.4±13.2 olarak bulundu, 47 hastada (%50) yüksek voltaj yanığı, 42 hasta düşük voltaj yanığı ve beş hasta ark yanığı mevcuttu. Toplam yanık alanı yüksek voltajda %21.8 (±19.8), düşük voltajda %11.9 (±6.9) olarak bulundu. Yedi hastada eşlik eden travma mevcuttu. Otuz bir hastada (%32.9) enfeksiyon bulguları gelişti ve uygun tedavi başlandı. Yüksek voltaj ve düşük voltaj yaralanmalarının toplam hastanede kalma ve tedavi maliyetleri arasında anlamlı fark mevcuttu.
TARTIŞMA: Yaptığımız geriye dönük araştırmada yüksek voltaj yaralanmalarının büyük çoğunluğunu sanayi yaralanmaları olduğunu ve olguların tümünün genç erkek yetişkinlerden oluştuğunu gözlemledik. Çalışanların iş güvenliklerinin artırılmasını sağlayan önlemlerin yanı sıra elektrik dağıtım şebekelerinin güvenliğinin pekiştirilmesi ve elektrik kullanımı konusundaki güvenlik bilincinin artırılması bu önemli yaralanmaların sıklığını ve şiddetini azaltacaktır.
BACKGROUND: Electrical burns are the third most common cause of burn injuries, after scald and flame burns. In spite of decreasing mortality rates as advancements are made in treatment modalities and medical equipment, significant complications and socioeconomic consequences still accompany electrical burns. Analyzed in the present study were data from patients hospitalized for electrical burns between 2008 and 2012 in the Samsun Training and Research Hospital, the only burn care center in the Black Sea region of Turkey.
METHODS: Data from 94 patients (84 males, 10 females) hospitalized for electrical burns between 2008 and 2012 were retrospectively evaluated. Patient age, gender, occupation, presence of coexisting trauma, burn degree, burned percentage of total body surface area (TBSA), voltage of the electric current (low or high), medical cost (per day and total), and infection rates were analyzed.
RESULTS: Mean patient age was 26.4±13.2 years. Ten patients were female (10.6%) and 84 were male (89.4%). High-voltage burns were sustained by 47 patients (50%) and low-voltage burns by 42 (44.7%); the remaining 5 were flash burns. Mean burned TBSA was 21.8±19.8% in high-voltage injuries and 11.9±6.9% in low-voltage injuries. Seven patients had accompanying soft tissue lacerations, major bone fractures, or epidural hematomas. Findings of infection were encountered in 31 patients (32.9%), and appropriate treatments were initiated according to culture results. Mean duration of hospitalization was 21.3±19.8 days in patients with high-voltage burns and 8.6±6.2 days in patients with low-voltage burns. Mean hospital stay was 2.5-fold longer, and total medical costs were 4-fold higher in patients with high-voltage burns.
CONCLUSION: Young adult males who were injured in industrial accidents constituted the majority of high-voltage burn patients. Incidence of these injuries may be reduced by improvements in training regarding the safe use of electrical devices, and correct installation and safe maintenance of power grids, as well as by a review of occupational safety regulations.

13.Evaluation of outcomes in aseptic non-unions of the forearm bones in adults treated with LCP and autograft
Osman Lapcin, Yavuz Arıkan, Umut Yavuz, Yunus Emre Akman, Engin Çetinkaya, Volkan Gür, Bilal Demir
PMID: 27598595  doi: 10.5505/tjtes.2015.73780  Pages 283 - 289 (1044 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı erişkin ön kol kemiklerinde aseptik kaynamama gelişen hastalarda kilitli kompresyon plağı (LCP) ve otogreft kullanımının radyolojik ve klinik iyileşme üzerine etkinliğini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ön kol cisim kırıkları sonrası kaynamama gelişen ve cerrahi yöntemle tedavi edilen 26 hasta (16 erkek, 10 kadın; ortalama yaş 45.7 yıl) çalışmaya alındı. On dört hastada ulna, beş hastada radius ve yedi hastada her iki kemikte (21 ulna, 12 radius) kaynamama mevcuttu. Cerrahi öncesinde enfeksiyonu değerlendirmek için enfeksiyon belirteçleri bakıldı. Açık kırık öyküsü olan yedi hastadan cerrahi sırasında kültür alındı. Hastalar 3.5 mm kilitli kompresyon plağı ve iliak kanattan alınan otogreft ile tedavi edildi. Hastaların kaynamama tipi, kaynama süreleri, cerrahi sırasında greft kullanımı, el bileği ve dirsek hareketleri, gelişen komplikasyonlar sorgulandı. Fonksiyonel değerlendirme Anderson ve ark.nın tanımladığı sisteme göre yapıldı.
BULGULAR: Takip süresi ortalama 49.3 aydı (dağılım 24–73 ay). Tüm hastalarda ortalama 5.7 ayda (dağılım 3–14 ay) kaynama sağlandı. İlave cerrahi gereken hasta olmadı. Cerrahi sırasında alınan kültürlerde bakteri üremesi gözlenmedi. Üç hastada yüzeysel, bir hastada derin enfeksiyon gelişti. Anderson ve ark.nın değerlendirme sistemine göre 10 hastada (%38.4) mükemmel sonuç, 13 hastada (%50) yeterli sonuç ve üç hastada (%11.6) yetersiz sonuç elde edildi.
TARTIŞMA: Aseptik önkol kaynamamalarının tedavisinde 3.5 mm LCP ile tespit ve beraberinde iliak kanattan alınan otogreft kullanımı kaynama oranını artırmakla beraber fonksiyonel iyileşmeye yardımcı olmaktadır.
BACKGROUND: The aim of the present study was to evaluate the effect of locking compression plate (LCP) and autografting application in patients with nonunion of forearm fractures on radiologic and clinical outcome.
METHODS: A total of 26 patients (16 males, 10 females; mean age: 45.7 years) with nonunion after surgical treatment of forearm fractures were included. Nonunion was located in the ulna in 14 patients, in the radius in 5 patients, and in both in 7 patients (21 ulna, 12 radius).Infection markers were checked prior to surgery. Samples for microbiologic cultures were peroperatively obtained in 7 patients with a history of open fractures. Autografting from the iliac crest and 3.5-mm LCP were applied. Type of nonunion, time to unification, range of motion in the wrist and elbow joints, and complications were analyzed. Functional evaluation was performedusing the scoring system described by Anderson et al.
RESULTS: Mean follow-up period was 49.3 months (range 24–73 months). Unification was achieved in a mean 5.7 months (range 3–14 months). Additional surgical process was not required. No bacterial proliferation was observed in cultures. Superficial infection was observed in 3 patients and deep infection in 1. Results were scored as excellent in 10 (38.4%) patients, satisfactory in 13 (50%), and unsatisfactory in 3 (11.6%).
CONCLUSION: Treatment of aseptic forearm nonunion in adults with autografting from the iliac crest and 3.5-mmLCP fixation increases unification rate and aids in function recovery.

CASE REPORTS
14.A rare cause of acute abdominal disease: two reports of caecal diverticulum perforation
Fatih Çiftci, İbrahim Abdurrahman, Abdülkadir Eren
PMID: 27598596  doi: 10.5505/tjtes.2015.59879  Pages 290 - 292 (1072 accesses)
Çekum divertikülü nadir görülen bir lezyon olmakla birlikte, klinik semptomları akut apandisit ile benzerlik gösterdiğinden dolayı tanı ve tedavi açısından zorluklar sergiler. Fiziksel inceleme ile akut apandisitten hemen hemen hiçbir zaman ayırt edilemez. Radyolojik görüntülemede yetersiz kalabilir. Bu nedenle tanının ameliyat esnasında konulduğu durumlar olur. Bu yazıda, perfore çekum divertikülü saptanıp ameliyat edilen iki olgu sunuldu.
Diverticulum of the caecum is a rare lesion. From a clinical point of view, the inflammation it causes can mimic symptoms of acute appendicitis, causing difficulties in diagnosis and thus prescription of appropriate treatment. It is almost impossible to differentiate this disease from acute appendicitis through physical examination alone, and radiological imaging may also prove insufficient. For this reason, it is common to perioperatively diagnose diverticula of the caecum. Two cases of patients who underwent surgery for perforated caecal diverticula are presently described.

15.Traumatic rupture of gastric pull-up after apparent mild thoracic trauma: a case report and literature review
Joaquin valle, Hanumantha Srinivasrao, David Snow, Mike Asbitt
PMID: 27598597  doi: 10.5505/tjtes.2015.47159  Pages 293 - 296 (1007 accesses)
Yaşlı hastalar tüm travmaya uğrayanların yalnızca %10–12’sini oluşturmasına rağmen göreceli yüksek mortalite ve komplikasyon oranlarıyla sağlık kaynaklarının %25’ini tüketmektedirler. Bu yazıda, daha önce gastrik pull-up cerrahisi geçirmiş, hafif bir göğüs travması ardından acil servise (AS) başvuran yaşlı bir hasta sunuldu. Hasta 48 saat önce başka bir merkeze başvurmuş, düşme ve göğüs kafesi alt kısmındaki ağrısı için ağrı kesici reçetelendirilmiş ve radyolojik takip önerilmiş. Hasta acil servise vardığında giderek artan nefes darlığı ve sağ hemitoraksta ağrıdan yakınmıştır. Röntgende sağ hemitoraksta efüzyon, kontrastlı bilgisayarlı tomografide (BT) plevra boşluğunu dolduran büyük miktarda kontrast madde ve midede gastrik pull-up operasyon yerinde oldukça ufak bir rüptür görülmüştür. Hasta kardiyotorasik birime sevk edilmiş olmasına rağmen vardığında bilinç kaybı vardı ve yaşamını yitirmişti. Bu olgu sunumunun amacı, toraks travmasından sonra gastrik pull-up yerinde travmatik rüptürden yüksek derecede klinik kuşku duyulmasını sağlamak ve tanıda altın standardın mutlaka kontrastlı BT olduğunu doğrulamaktı.
While elderly patients account for only 10–12% of all trauma victims, they consume 25% of trauma-related health care resources, with higher rates of mortality and complication. Presently described is the case of an elderly patient who presented to the emergency department (ED) following mild thoracic trauma, with previous history of gastric pull-up surgery. The patient had consulted another facility 48 hours earlier and was prescribed analgesia and x-ray follow-up for a mechanical fall and pain in the lower rib cage. At arrival, the patient complained of increasing dyspnea and pain at the right hemithorax. X-ray showed right hemithorax effusion, and contrast computed tomography (CT) demonstrated a large amount of contrast filling the pleural space and a relatively small point of gastric pull-up rupture in the stomach. The patient was referred to the cardiothoracic unit, but was unresponsive upon arrival and died. The aim of the present report was to raise the index of clinical suspicion of traumatic rupture of the gastric pull-up following traumatic chest injury, and to affirm that contrast CT should be the gold standard for diagnosis.

16.Challenging management of obturator hernia: a report of three cases and literature review
Kazım Şenol, Mehmet Emrah Bayam, Uğur Duman, Evren Dilektaşlı, Muhammed Doğangün, Abdullah İnal, Deniz Necdet Tihan
PMID: 27598598  doi: 10.5505/tjtes.2015.17163  Pages 297 - 300 (877 accesses)
Obturator herni yüksek mortalite ve morbidite yüzdeleri ile seyreden nadir görülen bir sağlık sorunudur. Tanı koymak güç olmakla birlikte kesin tedavisi cerrahidir. Bağırsak tıkanıklığı en sık başvuru semptomudur. Bununla birlikte hastaların yarısından fazlasında ince bağırsak tıkanıklığı izlenmektedir. İleri yaş, kadın cinsiyet, eşlik eden kronik hastalıklar, bağırsak tıkanıklığı, bağırsak perforasyonu ve hastanın klinik olarak kötü durumda olması yüksek mortalite için risk faktörleridir. Bu olgu sunumunda, acil cerrahi servise intestinal obstrüksiyon ve obturator herni ile kabul edilmiş 80 yaş üzeri, üç kadın hastanın klinik ve cerrahi yönetimini sunmayı amaçladık.
Obturator hernia (OH) is a rare condition with high rates of morbidity and mortality. While diagnosis is difficult, surgery is the definitive treatment. Intestinal obstruction is the most common symptom upon admission. In addition, small-bowel obstruction is documented in more than half of OH patients. Advanced age, intestinal obstruction, bowel perforation, comorbid diseases, and clinical deterioration are risk factors for higher rates of mortality. The aim of the present report was to document clinical and surgical management of 3 female patients, each over 80 years of age, admitted to the emergency surgery department with intestinal obstruction and OH.

17.Air gun pellet: cardiac penetration and peripheral embolization
Onur Işık, Çağatay Engin, Ahmet Daylan, Cengiz Şahutoğlu
PMID: 27598599  doi: 10.5505/tjtes.2015.76570  Pages 301 - 303 (965 accesses)
Havalı tabancalar atıldıktarı doğrultuda yüksek hızlara çıkabilir ve ciddi yaralanmalara neden olabirler. Kardiyak havalı tüfek saçması yaralanmalarında yönetim hastanın stabilitesine; saçmanın izlediği yola ve yerine göre planlanmaktadır. Biz havalı tüfek saçmasıyla sağ ventrikülden yaralandıktan sonra saçmanın sol atriyuma ilerleyip sağ iliyak ve femoral artere embolize olduğu erkek hastamızı sunuyoruz. Saçmanın lokalizasyonunun ardından sağ ventrikül yaralanması tamir edildi ve saçma başarıyla çıkartıldı.
Use of high-velocity air guns can to lead to serious injuries. Management options of cardiac pellet gun injuries are based on patient stability, and course and location of the pellet. Presently reported is the case of a boy who was shot with an air gun pellet. Following right ventricular entry, the pellet lodged in the left atrium and embolized to the right iliac and femoral artery. Following pellet localization, right ventricular injury was repaired, and the pellet was removed successfully.

LookUs & OnlineMakale