Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 22 (1)
Volume: 22  Issue: 1 - January 2016
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Effects of saline lavage temperature on peritoneal fibrinolysis and adhesion formation
Yavuz Savaş Koca, Ömer Rıdvan Tarhan, Selçuk Kaya, Berit Gökçe Ceylan
PMID: 27135070  doi: 10.5505/tjtes.2015.95881  Pages 1 - 6 (922 accesses)
Amaç
Oda sıcaklığındaki serum fizyolojikle yapılan periton lavajı peritonda hipotermi, vazokonstriksiyon, hipoksi ve asidoza neden olur. Bu etkilerin fibrinolizi azalttığı bilinmektedir. Fibrinolizin bozulması ise kalıcı adezyona neden olmaktadır. Normotermik lavaj bu zararlı süreci engelleyerek peritoneal adezyonları azaltabilir.

Gereç ve Yöntem
Rat çekal abrzyon modeli kullanıldı. Kontrol hayvanlarına herhangi bir tedavi uygulanmazken, deney gruplarına (her birinde n=24) hipotermik ve normotermik serum fizyolojik ile lavaj uygulandı. Postoperatif 1, 3 ve 10’uncu günlerde periton dokusunda peritoneal fibrinolizin ana parametreleri olan doku plazminojen aktivatörü (tPA) ve plazminojen aktivatör inhibitor tip-1 (PAI-1) bakıldı.
Adezyonlar ameliyat sonrası 10. günde değerlendirildi. Sham grubunda (n=8) laparotomi sonrası periton örnekleri alındı ve sağlıklı peritondaki bazal tPA ve PAI-1 değerleri tespit edildi.

Bulgular
Çekal abrazyon, PAI-1 düzeylerini postoperif 1. günde yaklaşık 10 kat kadar artırarak adezyonlara neden oldu. Normotermik serum fizyolojik ile lavaj bu travmatik PAI-1 artışını engelleyerek deney boyunca normal seviyeye sabitledi ve adezyon gelişimini azalttı. Hipotermik lavaj da PAI-1 yükselişini azalttı ancak adezyonların önlenmesi istatistiksel olarak anlamlı değildi.

Sonuç
Sonuçlarımız göstermektedir ki, normotermik serum fizyolojik ile lavaj peritoneal fibrinolizi düzelterek adezyonları azaltmaktadır.
Background
Peritoneal lavage with saline at room temperature causes peritoneal hypothermia, vasoconstriction, hypoxia, and acidosis. These effects are known to reduce fibrinolysis. Decreased fibrinolysis causes permanent adhesions. Normothermic lavage may prevent this deleterious process and reduces peritoneal adhesions.

Methods
A rat model of cecal abrasion was used. Control animals received no medication, while hypothermic or normothermic saline lavage were administered intraperitoneally to the experimental groups (n = 24 for each group). Cardinal parameters of peritoneal fibrinolysis (tissue plasminogen activator [tPA] and plasminogen activator inhibitor type 1 [PAI-1]) were determined in peritoneal tissue samples at the postoperative day 1, 3, and 10. At postoperative day 10 adhesions were graded. In the sham group (n=8), following laparotomy peritoneal samples were taken to determine basal values of tPA and PAI-1 in healthy peritoneum.

Results
Cecal abrasion increased PAI-1 levels about tenfold at postoperative day 1 and caused adhesions. Normothermic saline lavage prevented this traumatic PAI-1 increase and stabilized it to baseline values throughout the experiment and reduced peritoneal adhesion formation. Hypothermic lavage also caused an inhibition of PAI-1 rise but adhesion, prevention was not significant.

Conclusion
Our results suggest that normothermic saline lavage reduces adhesions by improving peritoneal fibrinolysis.

2.Repairing peripheral nerve defects by vein grafts filled with adipose tissue derived stromal vascular fraction: an experimental study in rats
Heval Selman Ozkan, Ozlem Karatas Silistreli, Bekir Ergur, Saime İrkoren
PMID: 27135071  doi: 10.5505/tjtes.2015.12612  Pages 7 - 11 (849 accesses)
Amaç: Periferik sinir defektlerinin onarımda ven greftleri ile beraber hücre kültürleri kullanımı çalışmaları literatürde bulunmaktadır. Yağ dokusu kaynaklı kök hücrelerin periferik sinir iyileşmesini arttırdığını gösteren çalışmalar literatürde bulunmaktadır. Bu nedenlerle periferik sinir defekti onarımlarında ven grefti ve yağ dokusu kaynaklı kök hücre kombine olarak kullanımı etkilerini değerlendirmek amacı ile sıçanlarda deneysel çalışma uyguladık.
Yöntem ve Gereç: Bunun için yaklaşık 300gr ağırlığında 30 adet Wistar albino cinsi sıçan 3 çalışma grubuna ayrıldı. Birinci cerrahi basamakta tüm hayvanların sağ tibial sinirlerinde yaklaşık 8mm sinir defekti oluşturuldu. Grup 1’de (10 hayvan) otojensinir grefti kullanıldı. Grup 2’de (10 hayvan) içi boş ven grefti ile, Grup 3’de (10 hayvan) ise ven grefti içine yağ dokusu kaynaklı kök hücre doldurularak onarım uygulandı. Bu işlemden 3 ay sonra çalışmanın ikinci cerrahi basamağında hayvanlar sakrifiye edilerek onarım uygulanan sinir bölgesinden biyopsi alındı. Alınan örnekler ışık mikroskopu ile histopatolojik olarak değerlendirildi.
Bulgular: İstatistiksel olarak gruplar arasında myelin ve akson çapı arasında anlamlı farklar yokken, akson sayısı açısından anlamlı farklar mevcuttu.
Sonuç: Sonuçlarımıza göre periferik sinir kayıplarının onarımında SVF ve ven grefti kombinasyonu uygulanabilir bir seçenektir.
Objectives: There are many studies in the literature combining vein grafts with cell cultures, muscle, tendon, nerve tissues but none of them could replaced isolated nerve grafts for nerve repair in clinical settings. There are studies in the literature indicating that adipose tissue derived stromal vascular fraction(SVF) enhances peripheral nerve healing. Considering these facts we performed an experimental study in rats based on combining SVF with vein grafts for peripheral nerve defect repairs.
Methods: We studied with 30 rats and produced 3 groups. In the first stage 8 mm nerve defect was created in tibial nerve of each rat. In group 1 defect was reconstructed with nerve graft, in group 2 defect was reconstructed with vein graft and in group 3 defect was reconstructed with vein graft filled with SVF solution. After 3 months, second surgical stage was performed and nerve biopsies were take. Tissue samples were observed histopathologically.
Results: Statistically there were no meaningful differance between nerve grafts, vein grafts and adipose tissue derived SVF- vein grafts combination groups considering myelin diameter, axonal diameter. Axon count was superior statisticcly in nerve graft and study group when compared empty vein groups.
Conclusion: İn conclusion, our results support usage of stromal vascular fraction-vein graft combination for peripheral nerve defect repairs.

CLINICAL ARTICLE
3.Pediatric deep burns caused by hot incense ashes during 2014 Spring Festival in Fuyang city, China
Jian Wang, Bo Zhou, Ren-qin Tao, Xu-lin Chen
PMID: 27135072  doi: 10.5505/tjtes.2015.92892  Pages 12 - 16 (644 accesses)
Introduction: The Chinese people in Fuyang city, a northwest city of Anhui Province, are accustomed to burning incense at home for blessing during the Spring Festival. Their children, especially toddlers like playing around the burning incense and are at risk to burn by hot incense ashes. The purpose of this study is to describe the unique cause and clinical characteristics of pediatric deep burns caused by hot incense ashes during 2014 Spring Festival.
Methods: Twelve consecutive children admitted to our Burn Center and Fuyang People’s Hospital during 2014 Spring Festival, with burn injuries caused by the hot incense ashes were epidemiologically studied retrospectively. Data on age, gender, size, depth and site of burn, incidence by day, number of operation, hospital stay, and causes of burns, were collected.
Results: All patients came from Fuyang city. Of the 12 patients, the average age was 2.17 years with a range of 1-6. The boy-to-girl ratio was 2: 1. The mean total burn surface area (TBSA) was 5.83% and 91.67% of children sustained full-thickness burn. Hands were the most common parts of body to be injured. Dry necrosis developed in 14 fingers of 3 patients. January 31, 2014, the first day of the Chinese New Year, was the time of highest incidence. Six patients (50 percent) required surgical intervention while the number of operations including escharectomy, excision, skin grafting, or amputation of necrotic fingers, per patient was 2. A total of 14 fingers were amputated of the necrotic parts. All children survived and the mean time in hospital of the patients was 20 days.
Conclusion: Hot incense ashes cause serious injuries to children in Fuyang city during the Spring Festival. Preventive programs should be directed towards high risk groups to reduce the incidence of this burn.

4.Laboratory markers has many Valuable Parameters in the discrimination between acute appendicitis and renal colic
Ethem Acar, Önder Özcan, Hasan Deliktaş, Halil Beydilli, İsmail Kırlı, Ömer Doğan Alataş, Cem Şahin, Birdal Yildırım, Ahmet Korkut Belli
PMID: 27135073  doi: 10.5505/tjtes.2015.69488  Pages 17 - 22 (1336 accesses)
Akut apandisitte tek başına tanı koydurucu bit parametre yoktur. Tanıda anamnez, klinik, laboratuar testleri, radyolojik görüntüleme yöntemleri bir arada kullanılarak negatif laparatomi oranını azalmak ve tanıda gecikme nedeniyle morbidite oranını artırmamak hedeflenmektedir. Ayırıcı tanıları ekarte etmek bu amaca yardımcı olmaktadır. Biz bu çalışmayla karın ağrısının en sık sebepleri olan apandist ve renal koliğin ayırımında kullanılacak inflamatuarmarkırları değerlendirerek ayırıcı tanıda bize sağlayabileceği katkıları irdelemeyi amaçladık.
MATERYAL-METOT
Çalışmamız da karın ağrısı şikayeti ile gelmiş ve tetkikleri sonucu akut apandisit ön tanısı konularak ameliyata alınan ve patolojik tanısıdaakut apandisit olan 215 hastanın verileri ile yine aynı şikayetlerle acil servisimize başvurup yapılan tetkikleri sonucunda renal kolik tanısı konan 200 hastanın verilerinin retrospektif olarak yeniden değerlendirilmiştir. Kontrol grubu olarak dâhiliye polikliniğine herhangi bir şikayeti olmayıp, sadece kan sayımı yaptırmak için başvuran 65 hastannın verileri gene retrospektif olarak değerlendirmeye alınmıştır. Vakaların acil servise geliş anında alınan WBC, RDW, Hb, MCV, MPV, Nötrofil, Lenfosit, NLR, PLR değerleri incelenmiş olup, p≤0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.
Her bir grup kontrol grubuyla ve birbiriyle karşılaştırılmıştır. Karşılaştırılmalar yapılırken grupların dağılımına bakılmış, dağılımı normal olan gruplara parametrik, dağılımı normal olmayan gruplarda nonparametrik testler yapılmıştır.

BULGULAR:
Akut apandisit(n: 215) ve renal kolik(n: 200) grubunda; yaş, WBC, Hb, MCV, Nötrofil, Lenfosit, NLR ve PLR arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olduğu, Akut Apandisit(n: 215) ve kontrol grubunda; yaş, WBC, Hb, RDW, MPV, nötrofil, Lenfosit NLR ve PLR arasında istatistiksel anlamlı fark olduğu ve yine renal kolik ve kontrol grubunda; yaş, WBC, RDW, MPV, nötrofil ve NLR arasında istatistiksel fark olduğu görülmüştür
Hastalara ROC Curve analizi yapıldığında WBC,Nötrofil, NLR ve PLR’nin AUC altında kalan alanları sırasıyla 0.896, 0.916, 0.888 ve 0.725 olarak tespit edilmiştir.
SONUÇ
WBC, RDW, MPV, Nötrofil ve NLR’nin renal kolik ile herhangi bir rahatsızlığı olmayan hastaların ayırımında ve WBC, Hb, RDW, MPV, Nötrofil, Lenfosit, NLR ve PLR’nin akut apandist hastalarının herhangi bir rahatsızlığı olmayan hastalardan ayırımında, daha da önemlisi WBC,Hb, Nötrofil, Lenfosit, PLR ve NLR’nin acil servislerde karın ağrısı ile başvuran hastalarda akut apandisit ile renal kolik ayırımında kullanışlı bir parametre olabileceğini düşünmekteyiz.
Aim: Only one diagnostic parameter is not available for acute appendicitis. For the establishment of diagnosis, combination of medical history, clinical, laboratory tests, radiological imaging modalities are used so as to decrease the rates of negative laparotomy and morbidity secondary to delay in diagnosis. In the present study, we aimed to determine haematological and inflammatory markers which will be used in the discrimination of acute appendicitis (AA) and renal colic which are the most frequent and indistinguishable causes of abdominal pain in patients who applied to the emergency service
Methods: A total of 215 patients who presented with abdominal pain and histopathologically diagnosed as AA, and 200 patients who presented with abdominal pain and diagnosed as renal colic were included. Control group consisted of 65 patients without any complaints who came to the outpatient clinics of internal medicine only for blood counts. Analyzed blood samples were WBC, RDW, Hb, MCV, MPV, neutrophil, lymphocyte, NLR and PLR. All differences associated with a chance probability of.05 or less were considered statistically significant.
Results: Statistically significant intergroup difference was seen between AA and renal colic groups as for age, WBC, Hb, MCV, neutrophil, lymphocyte, NLR and PLR. Statistically significant intergroup difference was seen between AA and control groups regarding age, WBC, Hb, RDW, MPV, neutrophil, lymphocyte, NLR and PLR. Statistically significant intergroup difference was seen between renal colic and control groups as for age, WBC, RDW, MPV, neutrophil and NLR. In ROC curve analysis, the area under AUCs for WBC, neutrophil, NLR and PLR were 0.896, 0.916, 0.888 and 0.725, respectively (p≤0.05).
Conclusion: In the discrimination between patients with renal colic and those without any illness, WBC, RDW, MPV, neutrophil and NLR; in the differentiation between the patients with AA and healthy individuals, WBC, RDW, MPV, neutrophil, lymphocyte, NLR and PLR; and more importantly in the discrimination between patients with AA and those with renal colic who presented to emergency services with abdominal pain WBC, neutrophil, lymphocyte, PLR and NLR can be useful parameters.

5.Survival probability in self immolation attempters: a prospective observational cohort study
Mehdi Moradinazar, Saeed Amini, Mohammadreza Baneshi, Farid Najafi, Nikzad Abbasi, Mari Ataee
PMID: 27135074  doi: 10.5505/tjtes.2015.96155  Pages 23 - 28 (935 accesses)
BACKGROUND: Self-immolation is one of the most violent methods of suicide in the developing countries. present study is to investigate survival rate and factors affecting survival of self-immolation patients.
METHODS: All people either died or hospitalized of Intentional burns were assessed in Kermanshah province during 2010 to 2013. Required information gathered from two sources of Kermanshah province legal medicine and burning center of Imam Khomeini hospital. we estimate the survival function through Cox regression. The data analyzed with Stata 12 software.
RESULTS: During 2010 to 2013 (three years), 446 person attempted self-immolation of which 370 were female (83%). In general, 276 people (61.8%) died due to severity of burns. The median of survival time was 47±5 day. The survival rate after one day, one week, and 21 day after accident was 86%, 52%, and 38%, respectively. Multivariate analysis demonstrates that burns is the most powerful risk factor, so that the risk in those with over 70% burns is 17 times more than those with burns less than 30%.
CONCLUSION: Burns percentage is the strongest risk factor, those with high burns percentage should be hospitalized quickly and without waste of time.

6.Venous glucose, serum lactate and base deficit as biochemical predictors of mortality in patients with polytrauma.
Sameh Saad, Naglaa Mohamed, Amr Moghazy, Gouda Ellabban, Soliman El-kamash
PMID: 27135075  doi: 10.5505/tjtes.2015.96832  Pages 29 - 33 (911 accesses)
Introduction: The trauma and injury severity score (TRISS) and Acute Physiology And Chronic Health Evaluation IV (APACHE IV) are accurate but complex.
Aim of the work: To compare venous glucose, levels of serum lactate and base deficit in polytraumatized patients as simple parameters to predict the mortality in these patients versus (TRISS) and (APACHE IV).
Patient and Method: a comparative cross-sectional study of 282 patients with polytrauma attended to the Emergency Department (ED).

Results: The best cut off value of TRISS probability of survival score for prediction of mortality among poly-traumatized patients is ≤ 90. APACHE IV demonstrated 67% sensitivity and 95% specificity at 95% CI at cut off point 99. The best cutoff value of Random Blood Sugar was>140 mg/dl, with 89%, sensitivity, 49% specificity; base deficit was less than -5.6 with 64% sensitivity, 93% specificity; lactate for was > 2.6 mmol/L with 92%, sensitivity, 42% specificity.

Conclusion: Venous glucose, serum lactate and base deficit are easy and rapid biochemical predictors of mortality in patients with polytrauma. These predictors could be used as TRISS and APACHE IV in predicting the mortality.

7.The Outcome of Becoming a Pediatric Burn Center in Turkey
Can İhsan Öztorun, Sabri Demir, Müjdem Nur Azılı, Atilla Şenaylı, Ziya Livanelioğlu, Emrah şenel
PMID: 27135076  doi: 10.5505/tjtes.2015.46417  Pages 34 - 39 (901 accesses)
Giriş: Yanık tüm dünyada çocuklarda travmaya bağlı ölümlerin en önemli nedenlerinden biridir.

Amaç: Hastanemizde çocuk yanık merkezi Ağustos 2009’da kuruldu. Bu çalışmanın amacı; yanık tedavi merkezi kurulmadan önceki ve kurulduktan sonraki hasta profillerini ve verileri karşılaştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2005 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında yanık hastaları Çocuk cerrahisi servisine kabul edilmekteydi ve bu serviste yoğun bakım hizmeti verilmiyordu. Ağustos 2009 tarihinden itibaren hastanemizde kurulan yanık merkezinde ise yoğun bakım hizmeti de verilmeye başlandı. İlk dönemde serviste takip edilen toplam 316 olgu Grup I, ikinci dönemde yanık merkezine kabul edilen toplam 442 olgu ise Grup II olarak tanımlandı ve bu iki grup arasındaki veriler karşılaştırıldı.
Bulgular: Grup I de olguların yaş ortalaması 5.1 yıl; Grup II’ de 7.7 yıldır. Toplam vücut yanık yüzdesi ortalaması Grup I de %16.12, Grup II de %17.54 tür. Her iki grupta da en sık haşlanma yanıkları görülmekle birlikte Grup I ile karşılaştırıldığında Grup II’de alev yanıklarının 2.13 kat elektrik yanıklarının 3.44 kat ve alev + inhalasyon yanıklarının 8.33 kat ve toplam yanık yüzey alanının % 40’ın üzerinde olduğu olguların 2.41 kat daha fazla oranda görüldüğü tesbit edildi. Mortalite oranları Grup I de % 0, Grup II de ise %2.26 bulundu.
Sonuç: Yanık ünitesi formatında hasta kabul edilen bir servisten yanık merkezine dönüş; çok daha ağır olguların kabul edilmesini getirmektedir. Bu ise yanık ekibinin bir yandan bu yeni hasta profili ile mücadele ettiği diğer yandan daha önce hiç karşılaşmadığı hasta kayıplarını daha az travma ile atlatmayı öğrendiği yeni, sabır ve dikkat gerektiren bir süreci getirmektedir. Bu aynı zamanda tüm yanık ekibi için gerçek bir eğitim sürecidir.
Introduction: Burns are one of the most important causes of traumatic death in children worldwide.

Aim: A pediatric burn center was established in our hospital in August 2009. The aim of this study was to compare the patient profiles and data before and after the burn treatment center was established.
Material and Method: Burn patients were admitted to the pediatric surgery department between January 2005 and August 2009 and there was no intensive care service in this department. Intensive care service has been provided since August 2009 with the burn center established at our hospital. The 316 cases that were followed-up at the pediatric surgery department in the first period were identified as Group I and the 442 cases that were admitted to the burn center in the second period were identified as Group II. The data of the groups were then compared.
Results: The mean age of the cases was 5.1 years in Group I and 7.7 years in Group II. The total mean body burn percentage was 16.12% in Group I and 17.54% in Group II. Although scalding burns were the most subtype in both groups, flame burns were 2.13 times, electrical burns 3.44 times, flame+inhalation burns 8.33 times, and burns with an over 40% total burn surface area 2.41 times more common in Group II than in Group I. The mortality rates were 0% in Group I and 2.26% in Group II.
Conclusion: Converting a normal department admitting burn patients in a burn unit format to an actual burn center means more severe cases will be admitted. This requires a patient and attentive process while the burn team struggles with the new patient profile on one hand and has to learn how to overcome with less personal trauma the loss of patients, a feeling it is unfamiliar with, on the other hand. This is also an actual training process for the entire burn team.

8.Retromandibular Transparotid Approach to Mandibular Subcondylar and High Ramus Fractures: Two-point Fixation
Cem Aslan, Mubin Hoşnuter, Soysal Baş, Osman Tan, Dağhan Işık, Mustafa Durgun
PMID: 27135077  doi: 10.5505/tjtes.2015.21774  Pages 40 - 45 (1125 accesses)
Amaç: Mandibula kondil bölgesinin kırıkları çok yaygın görülmesine rağmen bu bölgenin tedavisi üzerinde tartışmalar devam etmektedir. Son yıllarda ekstrakapsüler kondil kırıklarının tedavisinde açık cerrahi yöntemlerin kapalı tedavilere göre daha etkili olduğu yönünde genel bir görüş birliği mevcuttur. Ancak, bu sefer de cerrahi yaklaşım tartışmalı hale gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, retromandibular transparotid yaklaşımın subkondil/yüksek ramus mandibula kırıklarının onarımındaki etkinliğini test etmektir.
Gereç ve Yöntem: Subkondil/yüksek ramus mandibula kırığı olan 24 hasta retromandibular transparotid yaklaşımla iki nokta fiksasyonu ile opere edilmiştir. Hastalar operasyon sırasında kanama ve operasyon sonrasındaki dönemde ise hematom, infeksiyon, frey sendromu, tükrük fistülü, fasyal sinir hasarı, oklüzyon, kırık stabilitesi, kırık bölgesinde kronik ağrı, kulakta hissizlik ve temporomandibular eklem hareketleri açısından değerlendirilmiştir.
Bulgular: Sadece bir hastada major bir komplikasyon olarak, fasyal sinirin temporal dal hasarıyla karşılaşılmıştır.
Sonuç: Retromandibular transparotid yaklaşım extrakapsüler kondil kırıklarının internal fksasyonunda güvenli ve etkili bir yöntem olarak gözükmektedir.
BACKGROUND: Although the fractures of the mandibular condylar region are very common, the controversies about the treatment of this area is still ongoing. In recent years, general agreement has emerged that open treatment is more effective than closed approaches for extracapsular condylar fractures. However, the method of surgical approach has become controversial at this time. The aim of this study was to evaluate the effectiveness of the retromandibular transparotid approach for fixation of subcondylar/high ramus mandible fractures.
METHODS: Subcondylar/high ramus mandible fractures were operated via the retromandibular transparotid approach with a two-point fixation in 24 patients. The patients were evaluated for bleeding during the operation and for hematoma, infection, Frey's syndrome, salivary fistula, facial nerve damage, occlusion, fracture site stability, chronic pain in the fracture site, hypoesthesia of the ear, and temporomandibular (TME) joint movements in the postoperative period.
RESULTS: Only one major complication was encountered in one (4.1%) patient, which was damage to the temporal branch of the facial nerve.
CONCLUSION: The retromandibular transparotid approach appears to be a safe and effective method for the internal fixation of extracapsular condylar fractures.

9.An alternative method to free flap for distal leg and foot defects due to electrical burn injury: Distally Based Cross-Leg Sural Flap
Cengiz Eser, Erol Kesiktaş, Eyüphan Gencel, Emrah Efe Aslaner, Metin Yavuz
PMID: 27135078  doi: 10.5505/tjtes.2015.35306  Pages 46 - 51 (945 accesses)
High voltage electrical injuries can cause devastating results especially in distal extremities. Althought the free flaps are the golden standards for the reconstruction of these defects, sometimes local flap alternatives are more useful. One of the most favorable local flap is distally based sural flap (DBSF). This flap can be used in cross-leg fashion when ipsilateral extremity is affected by a high voltage electrical injury.
In this study, we evaluate long term results of 11 patients who had reconstruction to the lower extremity due to a high voltage electrical burn injury between the years of 2003-2013.
The cross-leg DBSF has good tissue compliance, provides tissue of adequate quantity and quality for leg and foot defects, and has low complication rates in the long term.

10.Surgical treatment of distal tibia fractures: Open versus MIPO?
Deniz Gulabi, Halil İbrahim Bekler, Fevzi Sağlam, Zeki Tasdemir, Gultekin Sıtkı Cecen, Nurzat Elmalı
PMID: 27135079  doi: 10.5505/tjtes.2015.82026  Pages 52 - 57 (991 accesses)
Distal tibia kırıklarının cerrahi tedavisi: Acik veya MIPO?

GİRİŞ
Yetersiz cilt örtusu, hemen cilt altinda olması ve zayıf kan dolaşımı nedeniyle distal tibia kırıkların cerrahi tedavisi tartışmalıdır. Bu vaka-kontrol çalışmasinda geleneksel yerine oturtma, içerden tespit ile minimal invazif(MIPO) plaklama yöntemini karşılaştırmayı amaçladık.Hipotezimiz ise MIPO yöntemiyle daha iyi sonuçların elde edilebileceğiydi.
MATERYAL VE METOD,
Yaş(+3), cinsiyet ve kırık paterni(AO sınıflamas) esas alınarak; geleneksel yerine oturtma ve içerden tespit uygulanan 22 hasta, MIPO kullanılarak tedavi edilen 22 hasta ile kıyaslanmıştır. Yara sorunları, Amerkan ayak ve ayak bileği cerrahi skorlaması(AOFAS), radyolojik kaynama, kötü kaynama, gecikmiş kaynama, hastanedeyatissuresi, travmadanameliyatakadarbeklemesuresi ve operasyon süresi değerlendirme kriterleri olarak kullanilmistir.
SONUCLAR
Gruplar arasında AO/OTA kırık tipi, yaş, cinsiyet, AOFAS skoru, travmadan ameliyata kadar geçen süre,takip süresi, kaynama süresi, gecikmiş kaynama, kötö kaynama ve enfeksiyon açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Operasyon süresi açık grupta MIPO grubuna kıyasla anlamlı şekilde uzun olduğu gözlendi.Hastanede yatış süresi açık cerrahi grubunda MIPO grubuna göre anlamlı şekilde uzun olduğu gözlendi.
ÇIKARIMLAR
Sonuç olarak, MIPO;kısalmış hastane kalış süresi, azalmış enfeksiyon oranı ve düşük maliyet nedeniyle distal tibia AO/OTA A ve B tip kırıklarda; daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz.
Introduction
Treatment of the distal tibial fractures are challenging due to the limited soft tissue, the

subcutaneous location and poor vascularity. In this control-matched study, we aim to compare

the traditional open reduction and internal fixation with minimal invasive plating(MIPO). We

hypothesized that superior results may be achieved with MIPO technique.

Materials and Methods
22 patients treated with traditional open reduction and internal fixation were matched

with 22 patients treated with closed reduction and MIPO on the basis of age (±3), gender, and

fracture pattern (AO classification). Evaluation was assed according to the wound problems,

the American Orthopaedic Foot and Ankle surgery (AOFAS) scoring [14], radiological

union, malunion, delayed union, hospitalisation time, time from injury to surgery, and

operation time.

Results

There was no significant difference in the distribution of AO/OTA classification, age,

gender, AOFAS score, time from injury to operation, follow-up, bone union time, delayed

union, malunion and infection (p>0.05). The operation time was significantly longer in the

open group than in the MIPO group. 69.59±7.21 min. for the ORIF, and 61.14±5.61 for the

MIPO group (p< 0.01).The hospitalisation time was significantly longer in the open group

than in the MIPO group. 7.64±4.71 days for the MIPO, and 10.18±4.32 days for the ORIF

group (p< 0.05).

Conclusions

In conclusion, MIPO technique can be beneficial for the treatment of distal tibia AO/OTA

A and B type fractures with reduced hospital stay, cost-effectiveness, infection rate.

Key words: MIPO, Distal tibia, malunion, fracture.

11.The comparison of triceps-reflecting anconeus pedicle and olecranon osteotomy approaches in the treatment of intercondylar fractures of the humerus
İbrahim Azboy, Mehmet Bulut, Cahit Ancar, Abdullah Demirtaş, Emin Özkul, Mehmet Gem, Hilmi Karadeniz, Hüseyin Arslan
PMID: 27135080  doi: 10.5505/tjtes.2015.42948  Pages 58 - 65 (798 accesses)
AMAÇ: Eklem içi humerus alt uç kırıklarının tedavisinde triseps-reflekting ankoneus pedikül (TRAP) ve olekranon osteotomisi yöntemlerinin fonksiyonel sonuçları karşılaştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Eklemi içi humerus kırığı olan 40 hasta geriye dönük olarak incelendi. Bunlardan 22 hastaya (12 erkek, 10 kadın; ortalama yaş 37.8 yıl dağılım 17–70) TRAP, 18 hastaya (11 erkek, 7 kadın; ortalama yaş 35.4 yıl dağılım 18–62) olekranon osteotomisi uygulandı. Kırık sınıflaması AO/ASIF sınıflamasına göre yapıldı. Fonksiyonel sonuçlar Mayo dirsek performans skoru ve Kol, Omuz ve El Engellilik (DASH) skoru ile değerlendirildi.
BULGULAR: Triseps-reflekting ankoneus pedikül grubunda dirsek eklem hareket açıklığı ortalama 108° (dağılım 40°–140°) iken olekranon osteotomisi grubunda ortalama 98° (dağılım 70°–115°) bulundu. Eklem hareket açıklığı bakımından iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.038). Her iki grup arasında DASH ve MEPS puanı bakından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.412, p=201, sırasıyla). Komplikasyon oranları TRAP grubunda %27.2 iken olekranon osteotomisi grubunda %55 bulundu.
TARTIŞMA: Triseps-reflekting ankoneus pedikül yöntemi, olekranon osteotomisine göre dirsek eklem hareket açıklığını sağlamada daha başarılıdır. Ayrıca TRAP yöntemi komplikasyon oranlarını ve yeniden ameliyat gereksinimini azaltmaktadır.
BACKGROUND: This study aimed to evaluate the functional outcomes of patients with intra-articular distal humerus fractures treated with triceps-reflecting anconeus pedicle (TRAP) and olecranon osteotomy.
METHODS: Forty patients with intra-articular distal humerus fractures were retrospectively analyzed. TRAP approach was used in 22 patients (12 males, 10 females; mean age 37.8 years, range 17-70), and olecranon osteotomy in 18 patients (11 males, 7 females; mean age 35.4 years, range 18–62). Fractures were classified using the AO/ASIF classification. Functional results were evaluated with the Mayo elbow performance score (MEPS) and the Disabilities of Arm, Shoulder and Hand (DASH) questionnaire score.
RESULTS: The overall mean arc of elbow motion was 108° (range 70°–140°) in the TRAP group, whereas that of the olecranon osteotomy group was 98° (range 70°–115°). A significant difference was observed between the two groups in terms of overall mean arc of elbow motion (p=0.038). There were no significant differences noted between the two groups in terms of mean MEPS and DASH scores (p=0.412, p=201, respectively). The overall complication rate was 27.2% in the TRAP group and 55% in the olecranon osteotomy group.
CONCLUSION: TRAP is a succesful approach in the treatmet of intra-articular distal humerus fractures that provides better arc of elbow motion, reduces complications and reoperation rates.

12.Secondary Victimization on the Traffic Accident Victims: Getting Buried Without Decleration of the Forensic Case and Performing the Autopsy
Zerrin Erkol, Yavuz Hekimoğlu, Bora Büken, Gözde Şirin, Rıza Yılmaz, Harun Akkaya
PMID: 27135081  doi: 10.5505/tjtes.2015.47817  Pages 66 - 75 (1564 accesses)
Amaç: Çalışmada; trafik kazasına maruz kalan ve otopsi yapılmadan defnedilen olguların analizi ile adli olgu bildirimi ve otopsinin öneminin vurgulanması amaçlanmaktadır.
Gereç ve Yöntem: Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulu’nda 2004-2008 yılları arasında düzenlenen raporlar içerisinde trafik kazasına maruz kalmış ve otopsi yapılmadan defnedilmiş bulunan toplam 542 ölüm olgusu retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Olguların 376’sı (%69,37) erkek, 166’sı (%30,63) kadın; ortalama yaş 58.50±20,91 (3-98 yaş arasında) idi. En fazla olgu 61-üstü yaş grubunda (301 olgu-%55,53) bulunuyordu. Olguların 336’sı (%61,99) hastanede, 241’i (%44,47) kaza sonrası 1-12 ay içerisinde ölmüş olup ölü muayenesi sadece 124 (%22,88) olguda yapılmıştı. Olguların 344’ünde (%63,5) adli olgu bildirimi yapılmadan Mernis ölüm tutanağı düzenlendiği belirlendi. Kurul kararında; 95 olguda (%17,53) otopsi yapılmadığından ölüm nedeninin belirlenemediği, 57 (%10,52) olguda ise otopsi yapılmadığından kaza ile ölüm arasında illiyet bağı olup olmadığının bilinemeyeceği yönünde görüş belirtilmişti.
Sonuç: Bulgularımız, trafik kazasına maruz kalan olgularda adli olgu bildiriminin gerçekleştirilmesinin ve zamanında otopsi yapılmasının önemini vurgulamaktadır.
Introduction and Aim: In this study, it is aimed to analyze the cases of traffic accident related deaths, that were buried without performing autopsy, in order to increase awareness of the physicians about declaration liability of forensic cases and also emphasize the decleration of the forensic case and autopsy importance.
Material and Method: In the First Specialization Board of Council of Forensic Medicine, 542 death cases that was reported between the years 2004-2008, who were exposed to traffic accidents, and buried without an autopsy being performed, were evaluated retrospectively.
Results: It was found that 69.37% of the cases (n: 376) were male, whereas %30.63 (n: 166) were female; the average age was 58.50±20.91 (between 3-98 years). The age 61 and above was the most frequent age group with 301 cases (55.5%). Of the cases, 336 (61.99%) had died in hospital, 241 (44.46%) had died in 1-12 months following the accident and medico-legal corpse examination was performed only in 123 (22.88%) cases. Three hundred fourty four (63.5%) of the cases were not reported as forensic cases and death certificate was signed by any physician other than medical examiner without declerated as a legal case. According to the decisions of Board; since an autopsy was not duly performed, the cause of death could not be determined for 95 cases (17.5%) and for 57 cases (10.5%) it was not possible to determine whether there was a causality between the accident and death.
Conclusion: Our findingsemphasizes the importance of decleration of the forensic cases and performing autopsy in time in traffic accident victims.

13.Predictive Value of Leucocyte Count, Neutrophil Percent and C-Reactive Protein Concentration “Cut-Off Value” On The Diagnose Of Appendicitis
Cüneyt Ayrık, Ulaş Karaaslan, Ahmet Dağ, Seyran Bozkurt, İbrahim Toker, Filiz Demir
PMID: 27135082  doi: 10.5505/tjtes.2015.91112  Pages 76 - 83 (1841 accesses)
Amaç: Bu çalışmada akut apandisit şüphesiyle ameliyat edilenlerde preoperatif lökosit sayımı, nötrofil yüzdesi ve CRP’nin kesim değeri düzeylerinde apandisit tanısı koymada prediktif değerlerinin araştırılması amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2008 - Kasım 2010 tarihleri arasında acil servise karın ağrısı ile başvuran ve akut apandisit ön tanısı ile ameliyata alınan hastalar retrospektif tarandı. Hastalar histopatalojik bulgulara göre üç gruba ayrıldı. Grup I: normal apendiks, grup II: komplike olmayan apandisit, grup III: komplike apandisit. Laboratuar ölçümlerinin ayırt ediciliğine yönelik ROC eğrileri oluşturularak, her bir ölçüme ait kesim değerleri belirlendi ve pozitif patolojiyi ayırt edicilik performansları değerlendirildi
Bulgular: Çalışmaya alınan 320 hastanın 175’i erkek (%54,7) ve 145’i kadın (%45,3) olup, yaş ortalaması 35,95±14,75’idi. WBC kesim değeri 12,080 olup toplam apandisitlileri (grup II+III) normal apendikslilerden ve grup II’yi grup I’den ayırmada anlamlı bulunurken (p<0,001,) grup II’yi, grup III’ten ayırt etmede anlamlı bulunmadı (p=0,768). Yüzde nötrofil oranı kesim değeri %73 olup, grup II+ grup III’ü, grup I’den ve grup II’yi, grup I’den anlamlı olarak ayırt ettiği (p<0,001) ancak grup II’yi, grup III’ten ayırt edemediği tespit edildi (p=0,681). CRP kesim değeri 45,98 olup grup II+grup III’ü grup I’den ve grup II’yi grup I’den ayırmada anlamlı bulunmadığı, grup II’yi, grup III’ten ayırt etmede anlamlı olduğu( p<0,001) saptandı. Tüm ölçümler birlikte değerlendirildiğinde sadece yüzde nötrofil artışı komplike olmayan apandisit riskini artırırken (OR: 1,082; p < 0,001), hem nötrofil hem de CRP’deki artış komplike olma riskini arttırdığı tespit edildi (OR: nötrofil =1,066; p=0,009- CRP= 1,005; p=0,013).
Sonuç: Laboratuar testlerinin kesim değerleri tanıya ve tedavini şeklinin belirlenmesine yardımcı olabilir. Özellikle CRP düzeylerinde belirlenen kesim değerleri, konvansiyonel appendektomi veya laparoskopik appendektomi şeklinde seçilecek cerrahi yöntemin belirlenmesinde ve ameliyat sırasında kullanılacak insizyonun tercihi açısından yol gösterici olabilir
Background: Present study aimed to investigate predictive importance of cut-off levels of preoperative WBC, neutrophil and CRP concentrations in operated appendicitis patients.
Methods: Patients operated for acute appendicitis between January 2008-November 2010. retrospectively screened.Patients were divided three groups accordingly postoperative histopathology. Group I: normal appendix, Group II: Uncomplicated appendicitis, Group III: complicated appendicitis. ROC curves are intended for positive distinguishing pathological laboratory measurements. Cut-off values determinated and distinguishing performances are assessed.
Results: 175 of 320 patients were male (%54.7), 145 were female (%45.3). Average age was 35.95±14.75. Cutoff values for WBC=12,080 and significant distinguishing total appandisitis (group II+ group III) from normal appendixes and distinguishing group II from group I (p<0,001), however was'nt significant distinguishing group II from group III (p=0,768). Cut-off values for neutrophil=73% significant distinguishing group II+group III from group I and distinguishing group II from group I (p<0,001), however was'nt significant distinguishing group II from group III (p=0,681). Cut-off values for CRP=45.98 and was'nt significant distinguishing group II+group III from group I and distinguishing group II from group I, however was significant distinguishing group II from group III (p<0,001). When all measurements are evaluated together it is detected that the increase of only neutrophil percentage increases the non complicated acute appendisitis (OR: 1,082; p < 0,001) and increase of both neutrophiles and CRP increase the risk of complication (OR: nötrofil =1,066; p=0,009- CRP= 1,005; p=0,013).
Conclusion: The cut-off value of labaratuary tests may help the determination of diagnosis and treatment. Especially cut-off value of CRP may be helpful to determine the method of incision during the operation as conventional appendectomy or laparoscopic appendectomy.

14.Vascular Injury Following Supracondylar Humerus Fractures in Children
Emin Özkul, Mehmet Gem, Celil Alemdar, Hüseyin Arslan, İbrahim Azboy, Velat Çelik
PMID: 27135083  doi: 10.5505/tjtes.2015.83720  Pages 84 - 89 (1251 accesses)
AMAÇ: Çocuk suprakondiller humerus kırığı sonrası ekstremite distalinde nabız alınamayan hastaların sonuçlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Suprakondiler humerus kırığı sonrası ekstremite distalinde nabız alınamayan 42 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif ve post operatif nörolojik muayene bulguları, yaralanma şekli, yaralanma ile hastaneye başvuru arasında geçen süre ve ameliyata alınma zamanı, hastanede kalma süresi ve ameliyat sonrası görülen komplikasyonlar açısından hastalar değerlendirildi.
BULGULAR: Tüm hastalarda Gartland tip 3 kırık mevcuttu. Yirmi yedi hastada redüksiyon sonrası radial nabız palpe edilmeye başlandı. On hastada sadece doppler ile belirlenen akım mevcut iken, iki hastada akım alınamadı. Dolaşım bozukluğu olmayan bu iki hastada da ameliyattan bir gün sonra doppler ile akım alınmaya başlandı. Redüksiyon sonrası dolaşım bozukluğu devam eden ve doppler USG ile akım alınamayan diğer 3 (%7) hastaya acil vasküler eksplorasyon uygulandı. Bir hastaya primer sütürasyon, diğer 2 hastaya ise saphenous greft ile tamir uygulandı.
SONUÇ: Suprakondiller humerus kırığına bağlı nabızsız el gelişen hastalar, redüksiyon sonrası yeniden değerlendirilmeli; ekstremite dolaşımı düzelenler ve dolaşım bozuluğu bulguları olmayanlar için sadece yakın takip, dolaşım bozukluğu devam edenlere ise damar tamiri yapılmalıdır.
BACKGROUND: The aim of this study was to evaluate the outcomes of the children with absent distal pulses following supracondylar humerus fractures.
MATERIAL AND METHOD: 42 pulseless hand patients who were treated due to supracondylar humerus fractures were evaluated retrospectively. The evaluations included symptoms presented at preoperative and postoperative neurological examinations, mechanism of injury, time from injury to presentation, time from injury to surgery, length of hospital stay, and postoperative complications.
RESULTS: In 27 patients radial pulse was palpated following the reduction. A stream was identified in ten patients with Doppler, and no stream was identified in two patients. These two patients had no ischemia and they presented with a stream on Doppler one day after the surgery. Immediate vascular exploration was applied in three patients (7%) retained ischemia after the reduction and was unable to present a stream on Doppler. One patient underwent primary suture and the other two were managed with saphenous vein graft and primary repair.
CONCLUSION: It is vital to re-evaluate the patients presenting with a pulseless hand following supracondylar humerus fracture; the ones with no ischemia or ischemic sign should be closely followed, and the ones retaining ischemic signs should be managed with primary vascular repair.

15.Retrospective analysis of AO 42A-B type tibia fractures treated with percutaneus locked plating and intramedullary nailing
Fuat Bilgili, Ayhan Kılıç, Sami Sökücü, Atilla Sancar Parmaksızoğlu, Kamil Serdar Çepni, Yavuz Selim Kabukçuoğlu
PMID: 27135084  doi: 10.5505/tjtes.2015.56956  Pages 90 - 96 (1210 accesses)
Amaç: Bu çalışmada AO 42A ve 42B tipi tibia kırıklarında uygulanan perkütan kilitli plak(PKP) ve intramedüller çivi(İMÇ) tespit sonuçlarının retrospektif analizi yapıldı. Tespit tipinin kaynama zamanı ve fonksiyonel sonuçlar üzerinde etkisinin olup olmadığı ve komplikasyonları sorgulandı.
Gereç ve yöntem: Bu retrospektif çalışmaya 2006-2010 yılları arasında eklem dışı tibia distal uç kırığı tanısıyla cerrahi tedavi edilen 42 hasta dahil edildi. Hastaların 18’i kapalı İMÇ ile(grup 1), 24’ü ise PKP(grup 2) ile tedavi edildi. Ortalama yaş 41 (dağılım: 16-70) yıl olan hastaların 32’si erkek, 10’u kadındı. Kırıklar AO sınıflamasına göre sınıflandırıldı. Hastaların kaynama zamanları, fonksiyonel sonuçları ve komplikasyonları ( kaynamama, kötü kaynama, enfeksiyon, implant çıkarma) karşılaştırıldı. Fonksiyonel sonuçları karşılaştırmada The American Orthopaedic Foot and Ankle surgery(AOFAS) skorlaması kullanıldı.
Bulgular:
Ortalama takip süresi Grup I için 20 (12-32) ay, Grup II için 22 (13-34) aydı. Kırık kaynama zamanı grup 1’de 16 (12-24) hafta, grup 2’de 19 (16-24) haftaydı. Kırık kaynama zamanı İMÇ ile tespit edilen hastalarda anlamlı derecede daha kısaydı ( p=0.002 ). Son kontroldeki AOFAS skoru Grup I için 85 ( dağılım: 69-100 puan ), Grup II için 81 puan ( dağılım: 60-95 puan ) bulundu, aralarındaki fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi ( p=0.06 ). Grup II’deki 2 hastada kaynamama görüldü. Grup 1'de 2 hastada, grup 2'de 1 hastada dizilim kusuru görüldü. Grup 1’de 2 hastada, grup 2’de ise 3 hastada yüzeyel enfeksiyon oluştu.
Sonuç: İMÇ ile tespit edilen kırıklarda kaynama daha erken oluştu. İstatistiksel olarak anlamlı olmasada İMÇ yapılanlarda komplikasyonlar daha az, fonksiyonel sonuçlar daha iyiydi.
Anahtar Kelimeler: intramedüller çivi, perkütan kilitli plak, distal tibia, kırıklar
Introduction: In this study, the results of AO 42A and 42B type tibia fractures treated with intramedullary nail(IMN) and percutaneus locking plate(PLP) were evaluated. It was questioned whether the type of fixation affect union time, functional results, complications or not.
Material-methods: Forty-two patients with extraarticular distal tibial fractures were enrolled in this retrospective study. Eighteen patients were treated with closed IMN (Group I) and 24 patients were treated with PLP fixation (Group II). The mean age was 41 (range: 16-70) years; thirty-two of the patients were men. Fractures were classified according to the AO classification system. The union time, functional results and complications(malunion, malalignment, infection) were compared. The American Orthopaedic Foot and Ankle surgery(AOFAS) scoring was used to compare the functional results.
Results: The average follow-up period was 20(12-32) months for group I, 23(13-36) months for group II. The average union time was 16(12-24) weeks in Group I and 19(range: 16-24) weeks in Group II ( p=0.002 ). The AOFAS scoring was 85 (range: 69-100) point in group I, 81 (range: 60-95) point in group II. The difference in AOFAS scoring was not significant (p=0.06). Two patients had nonunion in Group II. Two patients in group I and three patients in group II had a malalignment.
Conclusion: We suggest that IMN can provide early healing time. Although it is not statistically significant, complication rate was lower and functional results was better in patients treated with İMÇ.
Key words: intramedullary nail, percutaneus locking plate, distal tibia, fractures

CASE REPORTS
16.Isolated Bitemporal Hemianopsia Due to Traumatic Chiasmal Syndrome
Bülent Yazıcı, Sertaç Argun Kıvanç
PMID: 27135085  doi: 10.5505/tjtes.2015.90540  Pages 97 - 99 (1237 accesses)
Yirmi yaşında, erkek hasta her iki gözünde nesnelerin yarısını görememe ve okurken bulanık görme yakınmalarıyla başvurdu. Hastanın yakınmaları bir yıl önce kranyo-orbital kırıklara yolaçan bir trafik kazasından sonra başlamıştı. Göz muayenesinde total bitemporal hemianopsi ve hafif ekzotropya saptandı. Görme keskinlikleri her iki gözde 1.0’dı. Radyolojik incelemede fronto-etmoid ve sfenoid kemiklerde kırıklar ve optik kiyazmada incelme saptandı. Hipotalamo-hipozifer bir bozukluk saptanmadı. İzlem sırasında görsel bulgularda değişiklik olmadı. Nadir olmakla birlikte, künt kafa travması kiyazmal çaprazlaşan sinir demetlerinde izole bir hasara ve buna bağlı olarak normal görme keskinliğinin eşlik ettiği bir bir bitemporal hemianopsiye yol açabilir. Travmatik kiyazmal sendrom bitemporal hemianopsinin ayırıcı tanısında göz önünde tutulmalıdır.
A 20-year old man presented with complaints of inability to see the outer half of objects and blurred near vision when reading. His complaints began one year ago after a motor vehicle accident that caused cranio-orbital fractures. Ocular examination revealed complete bitemporal hemianopsia and slight exotropia. Central visual acuity was 20/20 in both eyes. Radiologic studies demonstrated fractures in the fronto-ethmoid and sphenoid bones and thinning of the optic chiasm. No hypothalamic-pituitary abnormality was detected. Clinical findings remained unchanged during follow-up. Although rare, blunt head trauma may cause an isolated damage to the chiasmal crossing nerve fibers, resulting in a complete, bitemporal hemianopsia associated with normal visual acuity. Traumatic chismal syndrome should be considered in the differential diagnosis of patients presenting with bitemporal hemianopsia.

17.Interesting X-Ray and Computed Tomography Images of a Cervical Trauma Patient
Havva Kalkan, Ganime Dilek Emlik, Mesut Sivri
PMID: 27135086  doi: 10.5505/tjtes.2015.49596  Pages 100 - 102 (994 accesses)
Acil servise düşme veya motorlu taşıt kazası sonrası bilinç kaybıyla gelen olguların yaklaşık %5-10’unda servikal vertebra fraktürü ve kord hasarlanması vardır. Tanıda görüntüleme yöntemleri özellikle bilgisayarlı tomografi(BT) ve direk grafi önemli role sahiptir. Amacımız C3-4 dislokasyonu ve distraksiyonu olan ve shearing hasarlanma olarak adlandırılan servikal travma olgusunda ilginç BT ve direk grafi bulgularını tanımlamaktır. C3-4 vertebra korpusları arasında hematom nedeniyle belirgin genişleme görülmüştür fakat fraktür hattı ve major vasküler yaralanma saptanmamıştır. Görüntüler oldukça ilginçti. Ayrıca klinik değerlendirmede NEXUS ve Kanada kuralları dikkate alınmıştır. Görüntüleme yöntemleri özellikle de reformat BT görüntüleri hasarın ne olduğu ve nerede olduğunu bulmada kolaylık sağlar.
Patients admitted to emergency departments with a loss of consciousness following trauma often have cervical vertebrae fractures and spinal cord injuries with a ratio of 5–10%. Computed tomography (CT) and radiography have important role for diagnosis. We aimed to describe the interesting CT and radiography findings of a patient who had C3-4 dislocation, distraction that was called shearing injury. C3 and C4 seperated but there was no fracture and major vascular injury. Images were interesting. We also mentioned NEXUS and Canadian Rules for clinical evolution. Imaging modalities espacially reformatted CT images make easier to diagnose where and what the problem is.

18.A rare cause of acute abdomen: spontaneous common hepatic duct perforation
Hüseyin Pülat, Oktay Karaköse, Mehmet Fatih Benzin, Mehmet Zafer Sabuncuoğlu, Recep Çetin
PMID: 27135087  doi: 10.5505/tjtes.2015.95142  Pages 103 - 105 (902 accesses)
Spontan ekstrahepatik safra yollarının perforasyonu, genellikle bebeklerde görülür. Erişkinlerde nadir görülmesine rağmen ölümcül safra peritonitiyle seyredebilir. Bundan dolayı akut karın tablosu ile başvuran bir hastaya zaman kaybetmeden karın ultrasonografisi ve bilgisayarlı tomografi gibi radyolojik görüntüleme yöntemleri ile ayırıcı tanı yapılmalıdır. Bu görüntüleme tetkiklerinde safra taşı hastalığı ile birlikte perihepatik serbest sıvı veya koledoğun takip edilememesi durumunda ayırıcı tanıda düşünülmelidir. Ciddi komplikasyonlarından korunmak için acil cerrahi girişim planlanmalıdır. Bu yazıda erişkin bir hastada spontan ortak hepatik kanal perforasyonuna bağlı gelişen nadir bir akut karın sebebini sunmayı amaçladık.
Spontaneous extrahepatic bile duct perforation is generally seen in infants. Although rarely seen in adults, it may be seen with fatal bile peritonitis. Therefore, for a patient presenting with acute abdominal symptoms, differential diagnosis must be made with radiological imaging such as abdominal ultrasonography or computed tomography, without any loss of time. In these imaging tests, in cases of gall stone disease together with perihepatic free fluid or choledocus which can not be monitored, it should be considered in the differential diagnosis. An emergency surgical intervention should be planned to avoid serious complications. The aim of this paper was to present the rare cause of acute abdomen which developed associated with spontaneous common hepatic canal perforation in an adult.

19.Spontaneous rupture of the splenic artery aneurysm: a rare clinical presentation of acute abdomen.
Mehmet Timuçin Aydın, Mehmet Mahir Fersahoğlu, Sinan Tezer, Mehmet Okuducu, Birol Ağca, Kemal Memişoğlu
PMID: 27135088  doi: 10.5505/tjtes.2015.32654  Pages 106 - 108 (794 accesses)
Acil serviste nadir olarak görülen spontan splenik arter rüptürü ani başlayan akut karın ağrısını olarak ortya çıkabilir ve tanı zamanlı olarak konulamazsa yüksek mortalite ile seyreder. Karın ağrısı yakınması ile başvuran 33 yaşında erkek hastada akut batın bulguları ile tanı çalışmasında sırasında hipovolemik şoka girdi ve acil aparatomide rüptüre splenik arter anevrizması splenektomi ile kontrol altına alındı.
Background: Splenic artery aneurysms are very rare causes of acute abdomen but are important to recognize since they carry high rate of mortality when rupture.
Case report: We present a middle aged man with sudden onset of abdominal pain. Previously on steroid treatment due to sarcoidosis the gentleman developed hypovolemic shock during work-up in diagnostic imaging and went on emergency laparatomy. The source was identified as a ruptured splenic artery aneurysm. Splenectomy en bloc with the aneurysmatic distal splenic artery was performed and he was discharged uneventfully.
Conclusion: Although rare it is important to recognize splenic artery aneurysm in the emergency department and immediate intervention is required to save the patient.

CASE SERIES
20.Duodenum perforations in children
Şenol Emre, Emrah Aydın, Rahşan Özcan, Gonca Topuzlu Tekant, Ergun Erdoğan, Osman Faruk Şenyüz, Sinan Celayir
PMID: 27135089  doi: 10.5505/tjtes.2016.69947  Pages 109 - 113 (913 accesses)
Amaç: Kliniğimizde duodenal perforasyon nedeniyle takip ve tedavisi yapılan olguların incelenmesidir.
Olgular ve Yöntem: Duodenal perforasyon tanısı ile 1990 – 2014 yılları arasında tedavi edilen 14 olgunun kayıtları geriye dönük olarak incelendi.
Bulgular: 1990 – 2014 yılları arasında kliniğimize başvuran 14 olgunun (8E, 6K) ort. başvuru yaşı 6,2 yıl (25 gün - 16 yıl)dı. İki olgu primer olarak başvuruda bulunurken, 12 olgu dış merkezlerden yönlendirilmişti. Ortalama başvuru süresi 3,2 (1 gün – 1 hafta) gündü. Perforasyon nedeni 10 olguda duodenal ülser, 3 olguda travmatik perforasyon, ichtiosisli 2 aylık bir olguda ise idiopatik idi. Bir olguda nesidioblastozis nedeniyle totale yakın pankreatektomi sonrasında hiperbilüribineminin devam etmesi üzerine yapılan laparotomide duodenal perforasyon saptanarak hastaya duodenum 1. ve 2. kıtalara rezeksiyon, pilor rezeksiyonu, koledekojejunostomi, gastrojejunostomi ve jejunojejunostomi uygulandı. Kalan 13 hastada primer tamir yapıldı. Primer tamir yapılan hastaların birinde ek olarak gastrostomi açılırken 9 olguya omentoplasti yapıldı. Takipte 12 olgunun herhangi bir klinik yakınması yokken, iki olgu kaybedilmiştir.
Sonuç: Duodenal perforasyonlar çocuk cerrahlarının nadir karşılaştıkları cerrahi problemlerden biridir. Bu nedenle karın ağrısının ayırıcı tanısında akılda tutulmalıdır. Cerrahi sağaltımda primer onarım (duodenorafi ± omentoplasti), etkin ve güvenli bir cerrahi yöntemdir.
Aim: To analyse patients those admitted to our clinic due to perforation in duodenum. Patients and Method: Fourteen patients those have been admitted to our center with perforation in duodenum between 1990 – 2014 analysed retrospectively. Results: Ten patients (8M, 6F) those have been admitted to our clinic between 1990 – 2014 have a mean age of 6.2 years (25 days – 16 years). Two of cases admitted directly to our clinic and the rest refered from another hospitals. Mean time for appliance to our clinic was 3.2 days ( 1day – 1 week). Ulcer in duodenum was the cause of perforation in 10 cases while in 3 the cause was trauma and in 1 case was surgical complication of infantyl persistant hyperinsulinism (IPHH). The case with hyperbilluribinemia after near total pancreatectomy due to IPHH had been explored and perforation in deuedenum diagnosed. Resection in first two parts of duodenum and pylor, choledochojejunostomy, gastrojejunostomy and jejunojejunostomy was performed. Primary repair was performed in the remaining patients. In one case with primary repair gastrostomy was performed, while in 9 cases omentoplasty were performed. In the follow-up 12 cases has no problems and doing well. Two patients died.
Conclusion: Perforation in duedenum is a rare entity that pediatric surgeons should encounter and keep in mind. Primary repair(duodenoraphy ± omentoplasty) is safe and reliable surgical treatment modality.

LookUs & OnlineMakale