Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 21 (5)
Volume: 21  Issue: 5 - September 2015
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Investigation of acute effects of Hypericum perforatum (St. John’s Wort-Kantaron) treatment in experimental thermal burns and comparison with silver sulfadiazine treatment
Selahattin Kıyan, Yigit Uyanikgil, Yusuf Ali Altunci, Turker Cavusoglu, Emel Oyku Cetin Uyanikgil, Fatih Karabey
PMID: 26388268  doi: 10.5505/tjtes.2015.63822  Pages 323 - 336
AMAÇ: Hypericum perforatum (HP), Türkiye’de yıllardır halk arasında yanık yaralarının tedavisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada, deneysel haşlama tipi yanıklarda HP tedavisinin akut etkilerinin araştırılması ve gümüş sülfadiazin (GS) tedavisiyle karşılaştırılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Her grupta yedi adet olacak şekilde toplam beş grupta 35 sıçan kullanıldı. Sıçanların sırt bölgesinde 4×4 cm’lik alan 100ºC suya 10 saniye maruz bırakılarak haşlama tipi ikinci derece yanık oluşturuldu. 50 cc serum fizyolojik (SF) ile tüm gruplara üç dakika boyunca irrigasyon sağlandı. Grup 1 (kontrol grubu) herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup 2 (yanık kontrol grubu) sadece irrigasyon, Grup 3 [topikal gümüş sülfadiazin (GS)] GS günde iki kez, Grup 4 (topikal HP grubu) HP günde dört kez (altı saatte bir), Grup 5 (aracı ile –jel- tedavi) HP hazırlanmasında kullanılan diğer topikal materyal günde dört kez (altı saatte bir) uygulandı. Dördüncü, sekizinci ve yirmi dördüncü saatlerde sıçan sırt derisinden kare biçiminde 1x1 cm boyutlarında insizyonel biyopsiler alındı. Derideki yara yeri iyileşmesi bulguları histopatolojik olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hypericum perforatum grubunun epidermis kalınlığının ve damar sayısının diğer gruplara göre anlamlı oranda (p<0.05) daha fazla olduğu bu parametreler açısından kontrol grubuna en yakın grup olduğu ve saatler içerisinde de bu sayıların farklılık göstermediği saptandı (p>0.05). Tüm gruplara göre HP grubunda dejenere kıl kökü sayısı anlamlı oranda daha azdı (p<0.05) ve 24. saatlerde toplam kıl kökü sayısında anlamlı oranda artışın olduğu (p<0.05) ve bu sayının kontrol grubuyla farklılık göstermediği (p>0.05) saptandı.
TARTIŞMA: Deneysel haşlama tipi ikinci derece yanık modelinde HP’nin ilk 24 saatte günde dört defa uygulanması net bir şekilde yanık yara iyileşmesinde etkilidir ve GS tedavisinden ciddi anlamda üstündür.
BACKGROUND: Hypericum perforatum (HP) (St. John’s Wort-Kantaron) has been used widely for the treatment of burn injuries for many years in traditional Turkish medicine. The aim of study was to investigate HP treatment in experimental thermal burns and compare it with silver sulfadiazine (SS) treatment.
METHODS: Thirty-five rats were randomly assigned to one of the five groups, 7 rats in each. A second-degree thermal burn was created on the dorsal sites of rats by exposing an area of 4×4 cm to 100 °C boiled water for 10 seconds. All groups were provided with irrigation for three (3) minutes with 50 cc saline solution (SS). Group 1 (Control Group) was not administered any treatment. Group 2 (Burn Control Group) was administered only irrigation, Group 3 (topical silver sulfadiazine [SS]) was administered SS twice a day, Group 4 (the Topical HP Group) was administered HP four times a day (every six hours), Group 5 (treatment with agent -gel-) was administeredother topical material used for the preparation of HP four times a day (every six hours). Wound site healing on the skin was histopathologically evaluated.
RESULTS: It was found that collagen discoloration of the HP treatment group was localized in the lower part of the epidermal layer and did not go up to the depth of dermis compared to the other groups, and epidermis, hair follicles and sebaceous glands remained protected compared to the groups administered burn, gel and SS in every hour of the experiment and it was the group closest to the control group structurally. It was determined that the epidermal thickness and the number of vessels of the HP Group were significantly higher compared to the other groups (p<0.05), which was the group closest to the control group in terms of these parameters and these numbers did not show any difference within hours (p>0.05). The number of degenerated hair follicles in the HP Group was significantly less than the other groups (p <0.05), and it was determined that the total number of hair follicles significantly increased in the twenty-fourth (p<0.05) and this number did not differ by the control group (p>0.05).
CONCLUSION: Administration of HP four times a day within the first 24 hours is clearly effective in wound healing in the experimental thermal second degree burn modality and is significantly superior to SS treatment.

2.Characteristics and mechanisms of extremity injuries caused by mine blasts in shoals
Geng Fen Han, Zi Ming Wang, Gang Chen, Kui Jun Chen, Si Yu Wu, Sen Zhang, Xi Nan Lai, Ai Min Wang
PMID: 26388269  doi: 10.5505/tjtes.2015.56267  Pages 337 - 343
AMAÇ: Suda mayın patlamasının karakteristik özellikleri havada patlamalardan farklı olup suyun derinliğine göre değişmektedir. Sığ sularda oluşan mayın patlamalarının neden olduğu ekstremite yaralanmalarının karakteristik özellikleri ve mekanizmalarını araştırmak önem taşımaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 90 Yeni Zelanda tavşanı dört gruba randomize edilip farklı derinliklerdeki suya bırakılmışlardır (kara grubu, uyluk kemiğinin yarısı derinlikteki su, Grup 1; ksifoit çıkıntıya kadar derin su Grup 2 ve kontrol grubu). Mayınları andıran elektronik patlatıcılar tavşanların arka patileri altına yerleştirildi. Patlama gerçekleştirildikten sonra tavşanlar morfolojik incelemeye tabi tutuldu.
BULGULAR: Karada mayınların patlatılmasından sonra tavşanların bacaklarının alt üçte biri hemen hemen yok olmuştu. Sığ sulardaki patlatmalar sonrası tavşanların yalnızca ayakları ve ayak bilekleri tahrip olmuştu. Karadakilere göre sığ sulardakilerin iskeleti, arterleri ve siyatik sinirleri daha ciddi derecede yaralanmıştı.
TARTIŞMA: Sığ sulardaki mayın patlamaları, karadaki patlamalara göre yumuşak dokuya daha az zarar vermiştir. Ancak, basınç dalgası daha yoğun biçimde iletildiği ve iskelete daha güçlü paramparça edici etki gösterdiği için sığ sulardaki patlamalarda iskelet daha ciddi derecede yaralanmıştı. Ayrıca ekstremite yaralanmalarında ekstremite yaralanmalarının karakteristik özellikleri suyun derinliğine göre değişmiştir.
BACKGROUND: The characteristics of explosion in water are different from those in air and vary in different water depths. It is important to investigate the characteristics and mechanisms of extremity injuries caused by mine blasts in shoals.
METHODS: A total of ninety New Zealand rabbits were randomly divided into four groups put in different depths of water (land group, midpoint of the thigh in the shoal 1 group, the xiphoid process in the shoal 2 group, and control group). Electric detonators simulating mines were placed under the rabbits’ right hindpaw. After detonation, the animals were subjected to morphological examination.
RESULTS: The lower third of the calf was almost completely destroyed by the mine blast on land, and only the rabbits’ feet and ankles were destroyed in shoals. The skeleton, artery and sciatic nerve were injured more seriously in shoals than those on land.
CONCLUSION: Mine blasts in shoals caused less disruption of the soft tissue than those on land. However, the skeleton was more seriously damaged in shoals since the pressure wave was transmitted with greater intensity and had a stronger shattering effect on the skeleton. Furthermore, the characteristics of extremity injuries varied according to water depths.

CLINICAL ARTICLE
3.A prospective study: Is handheld micropower impulse radar technology (Pneumoscan) a promising method to detect pneumothorax?
Hilal Hocagil, Abdullah Cüneyt Hocagil, Sinan Karacabey, Tugba Akkaya, Gözde Simsek, Erkman Sanrı
PMID: 26388270  doi: 10.5505/tjtes.2015.41762  Pages 344 - 351
AMAÇ: Micropower impulse radar (MIR) teknolojisi ile çalışan Pneumoscan cihazının acil serviste pnömotoraks (PTX) tanısı koyabilmedeki etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Pnömotoraks şüphesi bulunan ve toraks bilgisayarlı tomografisi (BT) endikasyonu olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Toraks tomografisindeki bulgular ile Pneumoscan cihazının sonuçları karşılaştırıldı. Katagorik değişkenlerin kıyaslanmasında ki-kare ve Fisher kesin testi kullanıldı.
BULGULAR: Çalışma grubunu oluşturan 115 hastanın toplam 12’sinde BT ile PTX tespit edildi. Pneumoscan’da 10 doğru pozitif sonuç, 36 doğru negatif sonuç, 67 yanlış pozitif sonuç, iki yanlış negatif sonuç vardı. Pneumoscan ile toraks BT’nin pnömotoraksı tespit edebilirliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0.33). Cihazın pnömotoraksı tespit etmedeki sensitivitesi %83.3, spesifitesi %35.0 olarak bulundu. Göğüs tomografisinde görülen pnömotoraksın boyutu ile cihazımızın pnömotoraksı belirlemesi arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p=0.470). Bilgisayarlı tomografide PTX’lerin sağ ya da sol hemitoraksta olması ile cihazın pnömotoraksı tespit etmesi arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p=1.00). Pneumoscan’ın doğru pozitif olarak tespit ettiği 10 hastanın, tomografide ölçülen göğüs duvar kalınlığı ortalama 50.3 mm iken, yanlış negatif iki hastanın göğüs duvar kalınlığı ise 56.5 mm olarak bulunmuştur. Ancak göğüs duvar kalınlığı ile cihazın tanı koyması arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.766). Pneumoscan’ın yanlış pozitif olarak PTX var dediği 67 olgunun %46.3’ünde (n=31) BT’de bronşiektazi, konsolidasyon, sıvı ve kitle gibi PTX dışı bulguları vardı. Tomografide ek bulgu olup olmaması ile cihazın pnömotoraks tespit edip etmesi arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p=0.472).
TARTIŞMA: Çalışmamızla pnömotoraksı olan hastaları ayırt etme konusunda etkin olan Pneumoscan cihazının acil serviste kullanımı, yüksek yanlış pozitiflik oranından dolayı tartışmalı hale gelmiştir. Yanlış pozitif tanı oranındaki bu yükseklik bazı hastalara gereksiz chest tube takma girişimine neden olabilir. Ayrıca pnömotoraksın büyüklüğünü gösteremeyen Pneumoscan cihazı, geleneksel tanısal görüntüleme yöntemlerinin aksine verilecek tedaviyi ve prognozu belirlemede yardımcı olamamaktadır. Bulgular cihazın acil serviste kullanımının etkin olmadığını göstermiştir. İlerleyen yıllarda artan deneyim ve çalışmalar ile bu sonuç değişebilir.
BACKGROUND: This study aimed to discuss the effectiveness of Pneumoscan working with micropower impulse radar (MIR) technology in diagnosing pneumothorax (PTX) in the emergency department.
METHODS: Patients with suspicion of PTX and indication for thorax tomography (CT) were included into the study. Findings of the Thorax CT were compared with the results of Pneumoscan. Chi-square and Fisher’s exact tests were used in categorical variables.
RESULTS: One hundred and fifteen patients were included into the study group; twelve patients presented with PTX diagnosed by CT, 10 of which were detected by Pneumoscan. Thirty-six true negative results, sixty-seven false positive results, and two false negative results were obtained, which resulted in an overall sensitivity of 83.3%, specificity of 35.0% for Pneumoscan. There was no statistically significant difference between the effectiveness of Pneumoscan and CT on the detection of PTX (p=0.33). There was no difference between the size of PTX diagnosed by CT and PTX diagnosed by Pneumoscan (p=0.47). There was no statistically significant difference between Pneumoscan and CT on detecting the localisation of the PTX (p=1.00). For the 10 cases diagnosed by Pneumoscan, mean chest wall thickness was determined as 50.3 mm while mean chest wall thickness for two false negatives diagnosed by Pneumoscan was 56.5 mm. However, no statistically significant difference was found between the chest wall thickness and the effectiveness of Pneumoscan on the detection of the PTX (p=0.77). Among sixty-seven false positives diagnosed by Pneumoscan, 46.3% had additional medical signs such as bronchiectasis, pulmonary consolidation, pulmonary edema or pulmonary tumor when they had a reading with CT. The relationship between having additional medical signs at the reading with CT and the effectiveness of Pneumoscan on the detection of the PTX was investigated and no significant difference was found (p=0.472).
CONCLUSION: Using Pneumoscan to detect PTX is controversial since the device has a high false positive ratio. Wherein, false positive diagnosis can cause unjustifiable chest tube insertion. In addition, the device failed to show the size of the PTX, and therefore, it did not aid in determining the treatment and prognosis on contrary to traditional diagnostic methods. The findings could not demonstrate that the device was efficient in emergency care. Further studies and increasing experience may change this outcome in upcoming years.

4.The predictive value of red cell distribution width levels on mortality in intensive care patients with community-acquired intra-abdominal sepsis
Hatice Kaya Özdoğan, Faruk Karateke, Sefa Özyazıcı, Mehmet Özdoğan, Pınar Özaltun, Adnan Kuvvetli, Cihan Gökler, Zeynep Ersoy
PMID: 26388271  doi: 10.5505/tjtes.2015.26737  Pages 352 - 357
AMAÇ: Eritrosit dağılım genişliği (EDG) değeri tam kan sayımının bir parçası olup dolaşımdaki kırmızı kan hücrelerinin dağılımının değişkenliğinin kantitatif bir ölçümüdür. EDG düzeyinin yüksek olması birçok hastalıkta mortalite ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada yoğun bakımda toplum kökenli intrabdominal sepsis nedeni ile takip ve tedavi edilen hastaların EDG değerleri ile hastane mortalitesi arasındaki ilişki araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2010 Ocak–2013 Mart tarihleri arasında toplum kökenli karıniçi sepsis nedeni ile yoğun bakıma yatan hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, laboratuvar verileri ve APACHE-II skorları geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 55’i erkek, 48’i kadın olmak üzere toplam 103 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 64.4±14 (SS), mortalite oranı ise %50.5 idi. Mortalite olan hastaların yoğun bakıma yatış anındaki ortalama EDG (EDG1) değeri ve APACHE-II skorları mortalite olmayan hastalardan daha yüksek idi. Lojistik regresyon analizinde sadece APACHE-II skoru ve EDG1 değerlerinin istatistiksel olarak mortaliteyi etkilediği saptandı. ROC analizinde eğri altında kalan alan EDG1 için 0.867 (Güven aralığı: 0.791–0.942) olarak, APACHE-II için ise 0.943 (Güven aralığı: %95, 0.902–0.984) olarak saptandı.
TARTIŞMA: Bu çalışmada artmış EDG değerlerinin toplum kökenli karıniçi sepsisli yoğun bakım hastalarında mortalite ile ilişkili olduğu saptanmıştır.
BACKGROUND: Red cell distribution width (RDW) is a part of the complete blood count (CBC) panel reflecting quantitative measure of variability in the size of circulating red blood cells. It has been known that higher RDW is associated with increased mortality in several diseases. The aim of this study was to investigate the association between RDW and hospital mortality in intensive care unit (ICU) patients with community-acquired intra-abdominal sepsis (C-IAS).
METHODS: A retrospective analysis of the patients with C-IAS was performed between January 1, 2010 and March 31, 2013. Patients’ demographics, co-morbidities, laboratory measures including RDW on admission to the ICU, and Acute Physiologic and Chronic Health Evaluation II (APACHE II) score were analyzed.
RESULTS: A total of one hundred and three patients with C-IAS were included into the study with a mean age of 64±14 years. Overall mortality was 50.5%. RDW day 1 (RDW1) values and APACHE II scores were significantly higher in non-survivors than in survivors. In multivariate analysis, only RDW1 and APACHE II predicted mortality. The area under the receiver operating curves (AUC) of RDW1 and APACHE II were 0.867 (95% CI, 0.791–0.942) and 0.943 (95% CI, 0.902–0.984), respectively.
CONCLUSION: This study suggests that increased RDW is associated with mortality in ICU patients with C-IAS.

5.The effect of single dose etomidate during emergency intubation on hemodynamics and adrenal cortex
Güniz Meyancı Köksal, Emre Erbabacan, Yusuf Tunalı, Gülşah Karaören, Suphi Vehid, Huseyin Öz
PMID: 26388272  doi: 10.5505/tjtes.2015.06325  Pages 358 - 365
AMAÇ: Hızlı sıralı enbütasyon sırasında tek doz etomidat ve etomidat öncesi kullanılan steroidin hemodinami ve kortizol seviyeleri üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Altmış hasta üç grubu ayrıldı (n=20). Entübasyon öncesi ve dördüncü ve 24. saatlerde, kortizol ölçümleri için kan örnekleri alındı, hemodinamik parametreler (sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı, kalp atım hızı) ve SOFA skorları not edildi. Entübasyon, Grup I’de 0.3 mg/kg IV etomidat ile, Grup II’de IV 2 mg/kg metilprednizolonu takiben 0.3 mg/kg etomidat ile, Grup III’de IV 0.15 mg/kg midazolam ile sağlandı.
BULGULAR: Ortalama arter basıncı değerleri 24. saatte, Grup II ve Grup III’e göre Grup I’de daha düşüktü (p=0.009 ve 0.006). Grup I’de 24. saatte kalp atım hızı Grup II ve Grup III’e göre yüksekti (p=0.005 ve p=0.001). Kortizol seviyeleri Grup I’de dördüncü (p<0.001 ve p<0.001) ve 24. saatlerde (p<0.001 ve p=0.001) Grup II ve III’e göre daha düşüktü.
TARTIŞMA: Acil şartlarda etomidat kullanımından iki-dört dakika önce uygulanan metilprednizolon hızlı sıralı entübasyon yapılan hastalarda adrenal yetersizliği engelleyebilir. Ayrıca, midazolam düşük indüksiyon dozlarında etomidata alternatif olarak kullanılabilir.
BACKGROUND: The study aimed to evaluate and compare the effects of a single dose of etomidate and the use of a steroid injection prior to etomidate during rapid sequence intubation on hemodynamics and cortisol levels.
METHODS: Sixty patients were divided into three groups (n=20). Before intubation, and at 4 and 24 hours, blood samples were taken for cortisol measurements and hemodynamic parameters (systolic-diastolic-mean arterial pressure, heart rate), and SOFA scores were recorded. Intubation was achieved with 0.3 mg/kg etomidate IV in Group I, 0.3 mg/kg etomidate following 2 mg/kg methylprednisolone IV in Group II, and 0.15 mg/kg IV midazolam in Group III.
RESULTS: Mean arterial pressure values were lower in Group I at the 24th hour when compared to Groups II and III. In Group I, heart rate values were higher compared to the other Groups. Cortisol levels were lower in Group I at the 4th and at the 24th hour in Groups II and III.
CONCLUSION: Administration of methylprednisolone 2–4 minutes prior to etomidate use in emergency situations can prevent adrenal insufficiency in patients undergoing rapid sequence intubation. Moreover, midazolam can be used in low induction doses as an alternative to etomidate.

6.A study on the evaluation of pneumothorax by imaging methods in patients presenting to the emergency department for blunt thoracic trauma
Şeyhmus Kaya, Arif Alper Çevik, Nurdan Acar, Egemen Döner, Cumhur Sivrikoz, Ragıp Özkan
PMID: 26388273  doi: 10.5505/tjtes.2015.91650  Pages 366 - 372
AMAÇ: Pnömotoraks (PNX) pariyetal ve visseral plevra arasına hava toplanması ve buna ikincil olarak gelişen akciğer sönmesi olarak tanımlanır. Risk faktörü olan kişilerde kendiliğinden gelişebilir. Ancak genellikle künt veya penetran travma ile birliktedir. Tanı genelde göğüs radyografisi (posteroanterior akciğer [PAAC] grafis) ile doğrulanır. Göğüsün ultrasonografi (USG) ile incelenmesi travmalı olgularda PNX’in saptanmasında umut veren bir teknik olarak göze çarpmaktadır. Acil serviste (AS) künt göğüs travması (KGT) ve PNX’in değerlendirilmesi ile ilgili literatürde çalışma sayısı fazla değildir. Bu çalışmanın amacı KGT ile AS’ye başvuran hastalarda PNX tanısında göğüs USG’nin etkinliğinin araştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma bir üniversite hastanesi AS’sinde dokuz aylık süre içerisinde yapıldı. Hastalara göğüs USG’leri bu konuda eğitimli acil tıp hekimleri tarafından uygulandı. Sonuçlar anteroposterior akciğer (APAC) grafisi ve göğüs bilgisayarlı tomografisi (BT) ile karşılaştırıldı. Anteroposterior akciğer grafisi ve/veya göğüs BT’si USG bulgularına kör bir radyoloji uzmanı tarafından değerlendirildi. Radyoloji uzmanının değerlendirmesi görüntüleme incelemelerinde tanı için altın standart olarak kabul edildi. Bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmeyen hastalarda pnömotoraks tanısı için klinik takip dikkate alındı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 212 (144 erkek, 68 kadın, ortalama yaş 45.8) hastanın tamamına göğüs USG yapıldı. İki yüz on (%99) hastaya supin APAC grafisi, 120 (%56.6) hastaya ise göğüs BT çekildi. Tanısı kesinleşen 25 (%11.8) PNX’in göğüs USG’de 22’si (%88), APAC grafisinde ise sekizi (%32) saptanabildi. Pnömotoraks tespit etmede göğüs USG’nin, klinik takip ve göğüs BT’ye göre duyarlılığı %88, özgüllüğü %99.5, olumlu öngörü değeri %95.7 olumsuz öngörü değeri ise %98.4 olarak bulundu.
TARTIŞMA: Çoğu merkezde PNX tanısında supin ve ayakta akciğer grafisinin yerini henüz almayan, acil tıp hekimleri tarafından yapılan göğüs USG, PNX’in yatak başı erken tanısı için oldukça etkin ve önemli bir araçtır.
BACKGROUND: Pneumothorax (PNX) is the collection of air between parietal and visceral pleura, and collapsed lung develops as a complication of the trapped air. PNX is likely to develop spontaneously in people with risk factors. However, it is mostly seen with blunt or penetrating trauma. Diagnosis is generally confirmed by chest radiography [posteroanterior chest radiography (PACR)]. Chest ultrasound (US) is also a promising technique for the detection of PNX in trauma patients. There is not much literature on the evaluation of blunt thoracic trauma (BTT) and pneumothorax (PNX) in the emergency department (ED). The aim of this study was to investigate the effectiveness of chest US for the diagnosis of PNX in patients presenting to ED with BTT
METHODS: This study was carried out for a period of nine months in the ED of a university hospital. The chest US of patients was performed by emergency physicians trained in the field. The results were compared with anteroposterior chest radiography and/or CT scan of the chest. The APCR and chest CT results were evaluated by a radiology specialist blind to US findings. The evaluation of the radiology specialist was taken as the gold standard for diagnosis by imaging methods. Clinical follow-up was taken into consideration for the diagnosis of PNX in patients on whom CT scan was not performed.
RESULTS: Chest US was performed on all two hundred and twelve patients (144 female and 68 male patients; mean age 45.8) who participated in this study. The supine APCR was performed on two hundred and ten (99%) patients and chest CT was performed on one hundred and twenty (56.6%). Out of the twenty-five (11.8%) diagnosed cases of PNX, 22 (88%) were diagnosed by chest US and 8 were diagnosed by APCR. For the detection of PNX, compared to clinical follow-up and chest CT, the sensitivity of chest US was 88%, specificity 99.5%, positive predictive value 95.7% and negative predictive value 98.4%.
CONCLUSION: Chest US has not superseded supine and standing chest radiography for PNX diagnosis yet in many healthcare centers, but it is performed by emergency physicians and it is an effective and important method for early and bedside diagnosis of PNX.

7.Single center retrospective analysis of early vs. delayed treatment in acute calculous cholecystitis: application of a clinical pathway and an economic analysis
Michele Pisano, Marco Ceresoli, Andrea Allegri, Eugenia Belotti, Federico Coccolini, Renata Colombi, Roberto Manfredi, Francesco Margarito, Cecilia Merli, Giulia Montori, Dario Piazzalunga, Luca Ansaloni
PMID: 26388274  doi: 10.5505/tjtes.2015.62679  Pages 373 - 379
AMAÇ: Akut taşlı kolesistitte (ATK) tedavi seçeneği ve cerrahinin zamanlaması hâlâ tartışma konusudur. Tokyo Kılavuzları (TG13) bazı kurallar teklif etmesine rağmen kanıta dayalı tıptan (KDT) edinilen bilgileri tam olarak yansıtmamaktadır. Çalışma kılavuzları uygulamamıza ilişkin bazı hususlara ve bunun klinik, ekonomik ve organizasyona ilişkin etkilerine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma idari veri tabanıyla birlikte klinik kayıtlardan gelen bilgilerin birleştiği tek merkezli bir çalışmadır. 1 Ocak 2008 tarihinden 30 Nisan 2008’e kadar veriler toplandı. ATK’yi tedavi için tek cerrahlı yöntemden paylaşımlı KDT yöntemine geçtiğimiz 15 Mayıs 2010’u referans noktası olarak aldık. Sağlık hizmetlerinin geri ödemesi ve hastane maliyetlerini göz önüne alarak çalışmanın ekonomiyle ilgili yönü geliştirildi.
BULGULAR: İki yüz üçü organizasyonda değişikliğe gitmeden önce (Grup 0) ve 299’u sonra (Grup 1) olmak üzere toplam 502 hasta seçildi. Grup 0’da hastaların %24.63’ü erken dönemde laparoskopik kolesistektomi (ELK) ile tedavi edilirken %39.4’üne ikinci kez gelişlerinde geç dönemde (GLK) cerrahi uygulandı. Değişiğe gittikten sonra hastaların %57.5’i ELK ve %13’ü GLK ile tedavi edilmiştir. Değişiklikten sonra hastanede ortalama kalış süresi anlamlı derecede daha kısa (9.5 ve 7.3 gün, p<0.0001) olup komplikasyonlar açısından herhangi bir fark izlenmedi.
TARTIŞMA: Klinik pratiğe kanıta dayalı tıp uygulaması daha iyi sonuçlar alınmasına neden olmuştur. Ekonomik açıdan klinik değişiklik maliyetlerle hastaneye geri ödeme arasında olumlu bir farklılıkla birlikte kaynakların doğru kullanılmasına yol açmıştır.
BACKGROUND: Treatment option and timing for surgery in case of acute calculous cholecystitis (ACC) is still a matter of discussion. Tokyo Guidelines (TG13) offers some rules but they don’t reflect entirely the information of Evidence Based Medicine (EBM). This study aimed to draw some consideration from our practice in the application of the guidelines and put forward the clinical, economic and organizational effect of it.
METHODS: The study is a single center retrospective study based on administrative database formed by gathering information from clinical registry. Data were collected between January 1st, 2008 and April 30th, 2013. A cutoff point was established on May 15th, 2010 when we moved from a single surgeon method to a shared EBM method to treat ACC. The economic aspect was developed considering health service reimburse and hospital costs.
RESULTS: Five hundred and two patients were selected, 203 patients before the organizational change (Group 0) and 299 after (Group 1). In Group 0, 24.63% of the patients were treated with early laparoscopic cholecystectomy (ELC) and 39.4% received surgery delayed in second admission (DLC). After the change, 57.5% of the patients were treated with ELC while 13% were treated with DLC. Median length of stay (LOS) was significantly lower after the change (9.5 vs. 7.3, p<0.0001), and no difference in terms of complication was noticed.
CONCLUSION: Application of evidence based medicine in clinical practice resulted in better results. Economically, the clinical change resulted in a proper use of resources with a positive gap between the costs and refund to the hospital.

8.Prognostic importance of pentraxin 3 levels in acute cholesistitis
Nurhak Aksungur, Bunyami Ozogul, Nurunnisa Ozturk, Sukru Arslan, Erdem Karadeniz, Ercan Korkut, Mehmet Ali Gül, Abdullah Kısaoglu, Sabri Selcuk Atamanalp
PMID: 26388275  doi: 10.5505/tjtes.2015.38839  Pages 380 - 384
AMAÇ: Safra taşı hastalığı gelişmiş ülkelerde sık görülen bir sorundur. Erişkinlerin en az %10’unda safra taşı vardır. Safra taşı olan insanların %40–60’ı semptomsuz klinik seyir gösterirken, semptomlu kolelitiazisi olan olguların çoğunda da semptomsuz bir dönem bulunur. Semptomlu safra taşlarının %20’si akut kolesistit tablosu ile acil servislere başvurur. Bu çalışmada, akut kolesistitli olgularda, pentraksin 3 (PTX3) düzeylerin komplikasyonlar ve prognoz üzerindeki tanısal değerini belirlemeyi ve akut kolesistit olgularında morbidite ve mortalite oranlarını azaltmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Servisi’nde Eylül 2012–Ocak 2014 tarihleri arasında akut taşlı kolesistit tanısı konulup ameliyat edilen hastalar üzerinde yapıldı. Çalışmaya yaşları 18’den büyük, klinik ve radyolojik olarak akut taşlı kolesistit tanısı konmuş 45 hasta (Grup I) ve 18 yaş üstü 45 sağlıklı (Grup II) kişi alındı. Olgular randomize olarak seçildi.
BULGULAR: Çalışmamızda plazma PTX3 düzeyinin hasta grubunda ve morbidite gelişen hastalarda yüksek olmakla birlikte istatisitiksel olarak anlamlı değildi. Pentraksin 3 değerlerinin ileri yaş hastalarda anlamlı olarak arttığı saptandı (p<0.05). Ayrıca hastanede yatış süreli karşılaştırıldığında PTX3’ün hastanede daha uzun süre yatan hastalarda daha yüksek olduğu belirlendi (p<0.05).
TARTIŞMA: Pentraksin 3 düzeyleri akut kolesistitli hastalarda değerlendirilen tüm parametrelerde yüksek bulundu. Bu yüzden PTX3 düzeyleri akut kolesistitte tanı ve prognoz tahmininde değerli bir gösterge olabilir.
BACKGROUND: Cholelithiasis is a frequently encountered problem in developed countries. Gallstone is present in at least 10% of the adults. While 40–60% of people with gallstones manifest an asymptomatic clinical course, in most of the cases with symptomatic cholelithiasis, there is also an asymptomatic period. 20% of the patients with symptomatic gallstones are admitted to emergency services with clinical features of acute cholecystitis. In this study, our aim was to evaluate the diagnostic value of pentraxin 3 on complications and prognosis and also to reduce the morbidity and mortality rates in cases with acute cholecystitis.
METHODS: This study was conducted on patients diagnosed with acute calculous cholecystitis and operated on between September 2012 and January 2014, in the Department of General Surgery of Atatürk University Medical Faculty. Forty-five patients with ages above 18, who were clinically and radiologically diagnosed with acute calculous cholecystitis (Group I) and 45 healthy people, older than 18 (Group II) were included into the study. Patients were randomly selected.
RESULTS: In our study, although the plasma pentraxin 3 (PTX3) levels were increased in the patient group and also in patients who developed morbidity, this was not statistically significant. PTX3 values were determined to be significantly increased in older patients (p<0.05). Moreover, when the duration of hospital stays were compared, PTX3 was found to be significantly higher in patients hospitalized for longer periods (p<0.05).
CONCLUSION: PTX3 levels were found to be elevated in all evaluated parameters in patients with acute cholecystitis. Therefore, PTX3 level may be a valuable indicator in diagnosis and also in predicting prognosis.

9.Comparison of two types of proximal femoral hails in the treatment of intertrochanteric femur fractures
Gökçer Uzer, Nuh Mehmet Elmadağ, Fatih Yıldız, Kerem Bilsel, Tunay Erden, Hüseyin Toprak
PMID: 26388276  doi: 10.5505/tjtes.2015.72173  Pages 385 - 391
AMAÇ: Kalça çivileme (PFN) yaşlı hastalardaki instabil intertrokanterik femur kırıklarının (ITF) tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Bu geriye dönük çalışmada, kırık sahasında kompresyona izin veren birbirine entegre, birbirine kilitlenebilir kompresyon lag vidası kiti ya da iki ayrı lag vidası kullanılan PFN ile tedavi edilmiş olan hastaların fonksiyonel, radyolojik sonuçları ve komplikasyonları karşılaştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2010 ve Nisan 2012 tarihleri arasında, AO/OTA 31–A2 ITF kırığı için ameliyat edilmiş olan 118 hastadan takipleri ve kayıtları yeterli olan 82’si incelendi. Kompresyon yapabilen, birbirine kilitlenebilir, entegre lag vidası kiti olan PFN (Grup I) 44 hastada, iki ayrı lag vidası olan PFN ise (Grup II) 38 hastada kullanıldı. Sonuç parametreleri radyolojik olarak varusta çökme ve bacak boyu eşitsizliği, fonksiyonel olarak da Batı Ontario ve McMaster Üniversiteleri artrit indeksi (WOMAC) ve Harris kalça skorları (HHS) idi.
BULGULAR: Ortalama takip süresi olan 20 (12–36) ayda tüm kırıklar iyileşti. Grup I ve Grup II’de sırasıyla, ortalama varus çökmesi 2.03° ve 5.21° (p=0,01), ortalama HHS 73,2 ve 74,72 (p=0,54), ortalama WOMAC skorları ise 70,78 ve 71,78 (p=0,69) olarak bulundu. Sonuç parametreleri ve komplikasyon oranları bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark görülmedi (p>0.05).
TARTIŞMA: İntertrokanterik femur kırıklarının tedavisinde, birbirine entegre ve birbirine kilitlenebilir kompresyon lag vidası veya iki ayrı lag vidası kullanılan PFN’ler arasında fonksiyonel, radyolojik sonuçlar ve komplikasyon oranları açısından fark bulunmamaktadır.
BACKGROUND: Hip nailing is frequently used to treat unstable intertrochanteric femoral fractures (ITF) in elderly patients. In this retrospective study, we compared the functional and radiological results, and the complications, of patients treated using proximal femoral nails (PFN) with an integrated, interlocking, compression lag screw, or two separate lag screws, which allow linear compression at the fracture site.
METHODS: A total of one hundred and eighteen patients were operated on for AO/OTA 31-A2 ITF between May 2010 and April 2012, and eighty-two of these patients, for whom sufficient follow-up data and documentation were available, were included into the study. PFNs with interlocking, integrated lag screws (Group I) were used in forty-four patients, and PFNs with two separate lag screws (Group II) in thirty-eight. Outcome parameters were the extent of varus collapse and leg length discrepancy on radiographs, and the Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index (WOMAC) and Harris hip scores (HHS) as functional results.
RESULTS: Mean follow-up duration was 20 months (range, 12–36 months); fractures healed in all patients. Mean varus collapse values were 2.03±5.68° and 5.21±5.27° (p=0.01), Harris hip scores 73.2±11.65 and 74.72±11.15 (p=0.54), and WOMAC scores 70.78±11.41 and 71.78±11.19 (p=0.69) in Groups I and II, respectively. No difference was detected between the groups in terms of outcome parameters or complication rate.
CONCLUSION: In the treatment of ITF, PFNs with an integrated, interlocking, compression lag screw, or two separate lag screws did not differ in terms of functional and radiological results or complication rate.

10.Analysis of the cause, classification, treatment, outcome and associated injuries of pediatric pelvic ring fractures
Yavuz Saglam, Goksel Dikmen, Suleyman Bademler, Murat Aksoy, Fatih Dikici
PMID: 26388277  doi: 10.5505/tjtes.2015.14868  Pages 392 - 396
AMAÇ: Pelvis kırıkları çocukluk çağında nadir görülen, hayati tehlike arz eden ve aynı zamanda sekel bırakma ihtimali yüksek olan yaralanmalardır. Doku elastisitesi, kaynama kapasitesi ve remodelasyon yetenekleri erişkinlere göre daha yüksek olduğundan pelvis kırıklarının prognozu çocuklarda erişkinlere göre daha iyidir. Kaynamama nadir görülürken, kötü kaynama ise genellikle çocuklar tarafından iyi tolere edilir. Bu çalışmada, tek bir travma merkezinde tedavileri sürdürülmüş hastaları geriye dönük olarak inceledik ve literatür bilgileri ışığında tartıştık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hasta dosyaları tanı, yaralanma mekanizması, ek yaralanmalar, uygulanan tedavi metotları ve komplikasyonlar açısında incelendi. Kırıklar Torode ve Zieg’in tarif ettiği sınıflandırmaya göre sınıflandırıldı. Hastalar kayıtlı telefonlarından son bir inceleme için geri çağırıldı.
BULGULAR: 1997 ve 2012 yılları arasında, ortalama yaşları 6.8±2.4 olan, 28 hastanın acil kliniğimize başvurduğu tespit edildi. Başvuru anında tüm hastalar 12 yaş altında idi. Üç hasta instabil pelvis kırığı (tip 4) tanısı ile acil şartlarda ameliyat edildi. Bir hasta ameliyat sonrası erken dönemde pelvis içi aşırı kanamaya bağlı kaybedildi. Ortalama 5.3±3.6 yıl takip neticesinde 27 hastanın ciddi bir sekel kalmadan normal hayatlarına devam ettikleri görüldü.
TARTIŞMA: Pediatrik pelvis kırıkları nadir görülen ancak ciddi morbidite ve mortalite riski olan yaralanmalardır. Doğru zamanlama ve uygun tedavi ile uzun dönemde iyi klinik sonuçlar gözlenmektedir.
BACKGROUND: Although pediatric pelvis fractures are relatively uncommon, long-term consequences and associated life-treating injuries often have a substantial impact for the rest of a child’s life. The prognosis of pediatric pelvic fractures is better than that of the adults because of their greater elasticity, healing capacity and re-modelling. Fractures through the physis may lead to growth disturbance and/or acetabular dysplasia. Non-union is rare and mal-union is usually well-tolerated. The purpose of this study was to evaluate the results of a single trauma center and review the literature approach to pediatric pelvic fractures.
METHODS: Medical records were analyzed for diagnosis, the mechanism of injury, additional injuries, treatment methods, and complications. The types of fractures were classified according to Torode and Zieg classification. Patients were called back and seen at the clinic as a last follow up visit.
RESULTS: Twenty eight skeletally immature patients, under the age of 12, were treated for pelvic fracture from 1997 to 2012. Mean age was 6.8±2.4 years. Three children with an unstable pelvic ring injury required pelvic external fixation. One patient died due to pelvic hemorrhage postoperatively. Mean follow up was 5.3±3.6 years.
CONCLUSION: Pediatric pelvic fractures are rare but life-threating injuries. Overall good or excellent long-term results can be expected in most cases with appropriate timing and treatment.

CASE REPORTS
11.Ingenious method of external fixator use to maintain alignment for nailing a proximal tibial shaft fracture
Prateek Behera, Sameer Aggarwal, Vishal Kumar, Umesh Kumar Meena, Balaji Saibaba
PMID: 26388278  doi: 10.5505/tjtes.2015.66066  Pages 397 - 401
Tibia kırıkları ortopedik yaralanmalar içinde en sık görülen kırıklardan biridir. Çoğu yüksek ivmeli travma sonucu oluşmaktadır. Tibia diyafiz kırıklarında intramedüller çivileme bu olgularda altın standart tedavi olarak kabul edilse bile bu çiviyle tespit yöntemiyle birçok metafiz ve metafiz-diyafiz bileşke kırıkları da tedavi edilebilmektedir. Cerrahi işlem sırasında bu kırıklarda hizalanmanın sağlanması, patella tendonundaki çekilme, cerrahi işiem için diz fleksiyona getirilir getirilmez proksimal fragmanı uzatma eğiliminde olduğundan sıklıkla zordur. Literatürde bu kırıkların çivilemeyle başarılı tespit edilmesi için diğer yöntemler arasında yarı-uzatılmış çivileme, iç yan plakların ve eksternal fiksatörün kullanılması gibi sayısız teknik modifikasyon tanımlanmıştır. Bu yazıda, kırığın hizalanmasını sağlamak için yaratıcı bir eksternal fiksatör uyguladığımız ve tibia metafiz kırıklarının konvansiyonel kapalı yöntemle intramedüller çiviyle tespitine tüm süreç boyunca devam edilen iki olgu sunuldu. Kapalı cerrahi sırasında ve sonrasında ameliyat sonrası radyografilerde gözlendiği gibi iyi bir hizalama sağladık. Başka teknikleri uygulamaktan kaçınmak isteyen cerrahlara yardımcı olmak için bu tekniğin ileri değerlendirmelerinin yararlı olabileceğine inanmaktayız.
Fractures of the tibia are one of the most commonly seen orthopedic injuries. Most of them result from a high velocity trauma. While intramedullary nailing of tibial diaphyseal fractures is considered as the golden standard form of treatment for such cases, many metaphyseal and metaphyseal-diaphyseal junction fractures can also be managed by nailing. Maintenance of alignment of such fractures during surgical procedure is often challenging as the pull of patellar tendon tends to extend the proximal fragment as soon as one flexes the knee for the surgical procedure. Numerous technical modifications have been described in the literature for successfully nailing such fractures including semi extended nailing, use of medial plates and external fixators among others. In this study, it was aimed to report two cases in which we used our ingenious method of applying external fixator for maintaining alignment of the fracture and aiding in the entire process of closed intramedullary nailing of metaphyseal tibial fractures by the conventional method. We were able to get good alignment during and after the closed surgery as observed on post-operative radiographs and believe that further evaluation of this technique may be of help to surgeons who want to avoid other techniques.

12.Recalcitrant caustic burn wound and definitive treatment with medial plantar flap
Sinan Öksüz, Fikret Eren, Celalettin Sever, Hüseyin Karagöz, Ersin Ülkür
PMID: 26388279  doi: 10.5505/tjtes.2015.49386  Pages 402 - 404
Kostik kimyasallar ilk temastan çok uzun süre sonra bile dokuda hasara neden olurlar. Bu yazıda, sodyum hidroksit yanık olgusunda tedavisi sırasında gözlenen tekrar eden greft kaybı sunuldu. Hastanın ayak bileğindeki kostik yanık dört aylık dönem içinde üç kere kısmi kalınlıkta deri grefti ile onarıldı. Her greftlemeden sonra yanık bölgesi sorunsuz olarak iyileşti. Ancak başarılı olan her bir greftlemeden haftalar sonra, hastanın ameliyat edilen ayak bileği travmaya maruz kalmamasına rağmen, deri grefti uygulanan bölgede ekzematöz blister oluşumu gözlendi. Bunun ardından başarılı greftleme ve iyileşmeye rağmen deri greftleri tamama yakın oranda soyuldu. İlk yanıktan ve tekrar eden deri grefti kayıplarından altı ay sonra defekt alanı medial plantar flep ile onarıldı. Flep ameliyatı ardından dokuzuncu ay takibinde yanık alanında herhangi bir blister oluşumu bulgusu veya deri kaybı gözlenmedi. Tamamen başarılı olmuş deri grefti uygulaması ardından birkaç hafta içinde tekrar eden greft kayıpları gözlenmesi pek çok yanık olgusu için sıradışı bir komplikasyondur. Kostik yanıklar dokuya zarar vermeye devam eden kimyasal reaksiyonları gizleyen aldatıcı bir yüzeysel görünüme sahip olabilir. Bu nedenle ilk tedavi seçeneği olarak derin debridman ve greft cerrahisi gibi erken cerrahi müdahaleler akılda bulundurulmalıdır.
Caustic chemicals cause destruction in tissues even long after the initial exposure. This study reported a case of recurrent graft lysis encountered throughout the treatment of a sodium hydroxide burn. A caustic burn on the ankle of a patient was reconstructed with split thickness skin grafts thrice in a period of four months. The burn site healed uneventfully after each skin grafting. However, weeks after each successful graft take, even though the patient did not experience any trauma at his operated ankle, an eczematous blistering at the skin graft site was observed. Thereafter, skin grafts almost totally sloughed over time even after each successful graft take. Six months after the initial burn and recurrent skin graft lysis, the defect site was reconstructed with medial plantar flap. At the postoperative ninth month follow-up, there was no sign of the blistering or skin loss at the burn area after definitive flap surgery. Recurrent graft lysis, in a few weeks after total skin graft take is an unusual complication for most of the burn cases. Caustic burns may have a deceptively superficial appearance concealing the chemical reactions that further damage the tissue. Therefore, early surgical interventions such as deep debridement and graft surgery should be kept in mind as primary treatment options.

13.Extrapleural hematoma cases treated with video-assisted thoracoscopic surgery
Mehmet Gökhan Pirzirenli, Burçin Çelik, Selçuk Gürz, Zeynep Pelin Sürücü
PMID: 26388280  doi: 10.5505/tjtes.2015.38768  Pages 405 - 409
Ekstraplevral hematom oldukça nadir bir klinik durumdur ve etiyolojisinde en sık künt toraks travması, santral venöz kateterizasyon ve torasik aort anevrizması rüptürü bulunmaktadır. Burada ekstraplevral hematom nedeniyle video-yardımlı torakoskopik cerrahi ile tedavi ettiğimiz üç olguyu sunduk. Bu olgularda etiyolojik faktörler; iki olguda yüksekten düşme ve bir olguda sağ internal juguler vene yerleştirilen diyaliz kateteri idi.
Extrapleural hematoma is a rare clinical condition whose most common causes are blunt chest trauma, central venous catheterization and ruptured thoracic aortic aneurysm. This study aimed to present three cases that underwent video-assisted thoracoscopic surgery due to extrapleural hematoma. Etiologic factors in these cases were falls from height in two cases and a dialysis catheter placed into the right internal jugular vein in one case.

14.Strangulated congenital mesenteric hernia: a case report
Orhan Kalaycı, Ahmet Yazıcı, Mustafa Yandı, Serdar Topaloğlu
PMID: 26388281  doi: 10.5505/tjtes.2015.44957  Pages 410 - 413
Doğumsal mezenter defektler oldukça nadir; bir kısmı ömür boyu fark edilemeyen bir kısmı ise ameliyat veya otopsi esnasında tanınabilen, ameliyat öncesi tanınma olasılığı çok düşük olan patolojilerdir. Genellikle gıda alımını takiben, zaman zaman ortaya çıkan karın ağrısı ve bağırsak tıkanıklığı bulguları veren, daha önce karın ameliyatı ve karın içi enfeksiyon geçirmemiş olgularda bu patolojinin akla gelmesi, erken tanı ve cerrahi girişim, morbidite ve mortalite oranlarını etkileyen en önemli unsurlardır. Bu yazıda 20 yaşında, ameliyat öncesi bilgisayarlı tomografi ile tanısı koyulabilmiş bir kadın olgu literatür bilgileri ışığında sunuldu.
Congenital mesenteric defects are rare and often recognized only in surgery or autopsy. Preoperative diagnosis of an internal hernia is quite rare. A common symptom of trans-mesenteric intestinal herniation is intermittent postprandial pain. If there is strangulation of the mesenteric internal herniation, there is often vomiting and constipation. Signs and symptoms of a bowel obstruction in a patient without previous abdominal surgery or inguinal hernia as well as without history of intra-abdominal operation and infection suggest the possibility of a congenital mesenteric defect with internal herniation. Early diagnosis and surgical treatment are important to reduce morbidity and mortality. This study aimed to present the case of a 20-year-old female patient on whom preoperative diagnosis of internal trans-mesenteric internal hernia was made.

15.Widespread mesenteric venous thrombosis and cirrhosis diagnosed with autopsy
İlhami Kömür, Rifat Özgür Özdemirel, Bünyamin Başpınar, Bülent Şam, Ferah Anık Karayel
PMID: 26388282  doi: 10.5505/tjtes.2015.47037  Pages 414 - 417
Mezenter ven trombozu nadir görülen fakat mortalitesi yüksek olan bir hastalıktır. Klinik belirtilerinin semptomsuz olması nedeniyle tanı koymak güçtür. Tanı çoğunlukla laparotomi veya otopsi ile konur. Mezenter ven trombozu etiyolojisinde birçok faktör sayılmaktadır. Olgumuzda otopsi ve histopatolojik inceleme ile tespit ettiğimiz karaciğer sirozu ve kronik piyelonefrit bu nedenler arasında sayılmaktadır. Bu çalışmada, V. lienalis, V. pankreatika ve süperior mezenterik ven dallarınına kadar uzanan portal ven trombozuna bağlı tama yakın ince bağırsak nekrozu gelişmiş olan olgu sunuldu.
Mesenteric venous thrombosis is a rare disorder with a high mortality rate. Since patients remain asymptomatic, diagnosis of the disease is difficult. Diagnosis can be mainly made with either laparotomy or autopsy. Many factors are considered in the etiology of mesenteric venous thrombosis. Liver cirrhosis and chronic pyelonephritis, which we detected in the autopsy and histologic examination of our case, are considered as two of the factors. In our study, it was aimed to present a case with near-total intestinal necrosis caused by portal vein thrombosis which spread to the lineal vein, pancreatic vein and to the branches of superior mesenteric veins.

LookUs & OnlineMakale