Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 21 (2)
Volume: 21  Issue: 2 - March 2015
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Guideline and treatment algorithm for burn injuries
Ahmet Çınar Yastı, Emrah Şenel, Mutlu Saydam, Geylani Özok, Atilla Çoruh, Kaya Yorgancı
PMID: 25904267  doi: 10.5505/tjtes.2015.88261  Pages 79 - 89 (2792 accesses)
Yanık yaralanmaları diğer pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de üzerinde durulması gereken bir sağlık problemidir. Bu hastaların erken dönem yönetimleri sonraki dönem morbiditesi ve mortalitesi için çok önemlidir. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı, Yanık Bilim Komisyonu katkılarıyla hazırlanan “Ulusal Yanık Tedavi Algoritması”nı hazırladı. Bu algoritmanın temel amacı, yanık kazazedeleri deneyimli yanık merkezlerine ulaşana değin klinisyenlere kılavuzluk yapmaktı. Bu algoritmanın içeriği ilk yardım, başlangıç yönetimi, resüsitasyon ve transfer politikasıdır. Konsey, algoritma üzerindeki çalışmalarına 2011 yılında başladı. Genel cerrahların, çocuk cerrahlarının, estetik plastik ve rekonstrüktif cerrahların, anestezistlerin ve yoğun bakım klinisyenlerini içeren çok sayıda konsültanlar ilk taslağı hazırladı ve bu sekiz Sağlık Bakanlığı eğitim ve araştırma hastanesine, dört üniversiteye ve yedi sivil toplum kuruluşuna iletildi. 2012 yılının son çeyreğinde, algoritmaya son şekli verildi ve Bilim Komisyonu tarafından onaylandı. Sonrasında Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanarak yayınlandı.
As in many other countries, burn injuries are a challenging healthcare problem in Turkey. Initial management of burn patients is very important for future morbidity and mortality. Therefore, the Turkish Ministry of Health prepared “National Burns Treatment Algorithm” aided by the Scientific Burns Council. The basic aim of this algorithm is to guide physicians in the treatment of burn victims until they reach an experienced burns center. The content of this algorithm is first aid, initial management, resuscitation, and transfer policy. The Council started to work on this algorithm in 2011. Various consultants, including general surgeons, pediatric surgeons, aesthetic, plastic and reconstructive surgeons, anesthesiologists, and intensive care physicians, revised the first draft and it was sent to eight education and research hospitals of the Ministry of Health, four universities, and seven non-governmental organizations. In the last quarter of 2012, the algorithm was finalized and approved by the Scientific Council, after which, it was approved by the Ministry of Health and published.

RESEARCH ARTICLE
2.The effects of tibiofibularis anterior ligaments on ankle joint biomechanics
Ahmet Karakaşlı, Mehmet Erduran, Lütfü Baktıroğlu, Aydın Büdeyri, Didem Venüs Yıldız, Hasan Havıtçıoğlu
PMID: 25904268  doi: 10.5505/tjtes.2015.27163  Pages 90 - 95 (1276 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı duruş fazında aksiyel yüklenme altında insan ayak bileğinin anterior inferior tibiofibularis ligamanının (AITFL) biyomekanik davranışını değerlendirmektir. Duruş fazında ayak bileği stabilitesine AITFL’nin etkisini araştırmak için in vitro ardaşık deneysel bir düzenek simüle edildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Aksiyel kompresyon gerçekleşirken nötral posizyonda ayağın anterior yerdeğişimi ve distal tibianın posterior yerdeğişimi ölçümü iki non-kontakt vidyo ekstansiyometre ile gerçekleştirildi. Sekiz taze donmuş ve anatomik olarak sağlam insan kadavra ayak bileği örnekleri test edildi. Aksiyel kompresyon test makinesi, duruş fazında aksiyel ayak bileği yüklenmesini simüle etmek için 0’dan 800 Newton’a kadar yüklenme ile ve 5 mm/dk yükleme hızında kullanıldı.
BULGULAR: AITFL-sağlam ve AITFL-kesilmiş örneklerde anteroposterior yerdeğiştirme arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi. Ortalama AITFL-sağlam ayak bileği anteroposterior yerdeğişimi 1.28±0.47 mm idi. Ortalama AITFL-kesik ayakbileği anteroposterior yerdeğişimi 2.06±0.7 mm idi.
TARTIŞMA: Sonuç olarak, ayak bileği nötral pozisyondayke AITFL’nin biyomekanik özellikleri hakkında bazı nümerik ve kantitatif bilgi vermektedir. Acil serviste ayak bileği distorsiyon sonrası AITFL yaralanması teşhisi ve tedavisi önemlidir. Ayak bileği biyomekaniği AITFL yaralanmaları sonrası etkilenmekte ve instabilite gelişmektedir.
BACKGROUND: The aim of this study was to evaluate the biomechanical behavior of anterior inferior tibiofibularis ligament (AITFL) deficient human ankle under axial loading of ankle at stance phase of gait. In order to investigate the contribution of AITFL to ankle stability, an in vitro sequential experimental setup was simulated.
METHODS: The measurement of posterior displacement of distal tibia and anterior displacement of the foot, in neutral position, secondary to axial compression, was performed by two non-contact video extensometers. Eight freshly frozen, anatomically intact, cadaveric human ankle specimens were included and tested. An axial compression test machine was utilized from 0 to 800 Newtonswith a loading speed of 5 mm/min in order to simulate the axial weight-bearing sequence of the ankle at stance phase of human gait.
RESULTS: There was a statistically significant difference between anteroposterior displacement values for AITFL-Intact and AITFLDissected specimens (p≤0.05). Mean AITFL-Intact and mean AITFL-Dissected ankle anteroposterior displacement was 1.28±0.47 mm
and 2.06±0.7 mm, respectively.
CONCLUSION: This study determined some numerical and quantitative data about the biomechanical properties of AITFL in neutral foot position. In the emergency department, diagnosis and treatment of AITFL injury, due to ankle distortion, is important. In AITFL injuries, ankle biomechanics is affected, and ankle instability occurs.

3.The effects of caffeic acid phenethyl ester on inflammatory cytokines after acute spinal cord injury
Hakan Ak, İsmail Gülşen, Tamer Karaaslan, İlker Alaca, Aydın Candan, Havva Koçak, Tugay Atalay, Asuman Çelikbilek, İsmail Demir, Tevfik Yılmaz
PMID: 25904269  doi: 10.5505/tjtes.2015.33848  Pages 96 - 101 (945 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmada, akut spinal kord hasarı sonrası erken dönemde kafeik asit fenetil esterin (KAFE) enflamatuvar sitokinlerden interlökin 1 beta (IL-1β) ve tümör nekrotizan faktor alfa (TNF-α) üzerine etkisini ve histopatolojik olarak KAFE’nin olası iyileştirici etkisini araştırmak amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada ağırlıkları 250-300 gram arasında değişen 48 Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Denekler üç gruba ayrıldı. Her grup kendi altında iki alt gruba ayrıldı. 1a grubu kontrol grubu olup bu grupta yalnızca laminektomi yapıldı. Grup 1b’de laminektomi sonrası anevrizma klibi ile travma oluşturuldu. İkinci gruptaki deneklerde travma oluşturulduktan yarım saat sonra serum fizyolojik sistemik olarak verilip birinci ve altıncı saatte denekler sakrifiye edildi. Üçüncü grupta travma oluşturulmuş deneklere yarım saat sonra sistemik yoldan KAFE verildi ve bu denekler birinci ve altıncı saatte sakrifiye edildi. Sakrifikasyon öncesi kalpten alınan kanda ELİSA kitleri ile serum IL-1β ve TNF-α düzeyleri ölçüldü. Hasarlanmış kordan alınan doku örneklerinde histopatolojik değerlendirme yapıldı.
BULGULAR: Kafeik asit fenetil esterin verilen grupta TNF-α ve IL-1β düzeylerinin azaldığı tespit edildi. Histopatolojik değerlendirmede KAFE verilen grupta hemoraji ve nekroz oranında azalma tespit edildi.
TARTIŞMA: Akut spinal kord hasarı sonrası erken dönemde KAFE enflamatuvar sitokinlerden TNF-α ve IL-1β düzeylerini baskılamaktadır ve hasar sonrası iyileşmeye katkıda bulunmaktadır.
BACKGROUND: The purpose of this study was to investigate the effects of Caffeic Acid Phenethyl Ester (CAPE) on proinflammatory cytokines, IL-1β and TNF-α, and explore its healing effect after acute spinal cord injury.
METHODS: Forty-eight male Wistar-Albino rats were used in this study which was planned as three groups. All groups were divided into two sub-groups. Group 1a was the control group, in which only lower segment thoracic laminectomy was performed. In group 1b,
spinal cord trauma was performed with aneurysm clip. In the second group, serum physiologic was given systemically thirty minutes after trauma, and rats were sacrificed after the first and sixth hour. In the third group, CAPE was given systemically thirty minutes after
trauma, and rats were sacrificed after the first and sixth hour. Serum IL-1β and TNF-α levels were analyzed by ELISA in the serum. Histopathological analysis was performed in damaged cord tissues.
RESULTS: CAPE suppressed TNF-α and IL-1β levels in the serum. In histopathological evaluation, it was detected that CAPE decreased hemorrhage and necrosis.
CONCLUSION: CAPE suppresses the levels of proinflammatory cytokines, TNF-α and IL-1β, after acute spinal cord injury in the early phase and contributes to the healing process.

4.Total Leukocyte and Neutrophil count as preventive tools in reducing negative appendectomies
Muhammad Salman Rafiq, Mah Muneer Khan, Ataullah Khan, Bilal Ahmad
PMID: 25904270  doi: 10.5505/tjtes.2015.29626  Pages 102 - 106 (1029 accesses)
AMAÇ: Negatif apandektomiler gereksiz hasta kabullerine neden olarak, sağlık hizmetlerine yük ve mali külfet getirmektedir. Bu çalışma, negatif apendektomilerin azaltılmasında total lökosit ve nötrofil sayılarını değerlendirmek üzere yürütüldü.
GEREÇ VE YÖNTEM: Hastaneye kabul edilen ve apandektomi geçiren hastaların verileri incelendi. Değişik kestirim noktaları için total lökosit ve nötrofil sayılarının alıcı işletim karakteristik eğrisi (ROC) analizi hesaplandı. Optimal duyarlılık, özgüllük, genel doğruluk derecesi ve eğrisi altında kalan alan belirlendi.
BULGULAR: Toplam 408 hastada cerrahi değerlendirmeye göre gerçek ve negatif apandisit oranları %72.1 (n=294) ve %27.9 (n=114) iken histopatolojik olarak bu oranlar sırasıyla %76.2 (n=311) ve %23.8 (n=97) idi. Total lökosit sayımının optimal kestirim değeri olan >11.9x109/L, %87.14 duyarlılık ve %91.75 özgüllüğe sahipti. Total nötrofil sayısının optimal kestirim değeri olan >7.735x109/L %98.71 duyarlılık ve %91.75 özgüllüğe sahipti. Total lökosit ve nötrofil sayıları için eğri sırasıyla 0.9603 ve 0.9872 olup, genel doğruluk oranları sırasıyla %91.2 ve 97.1 idi.
TARTIŞMA: Normal total lökosit ve nötrofil sayıları negatif apandektomilerle kuvvetle ilişkilidir. Cerrahi dışı önlemler, toplam lökosit ve nötrofil sayıları dikkatli klinik takip oldukça önemlidir.
Background:
Negative appendectomies result in unnecessary admissions, health care burden and cost. This study was conducted to assess Total leukocyte and Neutrophil counts as preventive tools in reducing negative appendectomies.
Methods:
Data of admitted patients who underwent appendectomies was analyzed. Receiver operator characteristic (ROC) curve analysis of Total Leukocyte and Neutrophil Counts was calculated for various cut-off points. Optimum sensitivity, specificity, over-all accuracy and area under the curve was determined.
Results:
Of the 408 total patients, true and negative appendicitis by operative assessment was 294(72.1%) and 114(27.9%) compared to 311(76.2%) and 97(23.8%) by histopathology, respectively. Optimal cut-off for Total Leukocyte Count was >11.9x109/Liter with 87.14% sensitivity and 91.75% specificity. Optimal cut-off point for Neutrophil Count was >7.735x109/Liter with 98.71% sensitivity and 91.75% specificity. Area under the curve for Total Leukocyte and Neutrophil Counts was 0.9603 and 0.9872, respectively with overall accuracy of 91.2% and 97.1%, respectively.
Conclusion:
Normal Total Leukocyte and Neutrophil counts strongly associate with negative appendectomies. Non-operative measures and careful observation for Total Leukocyte and Neutrophil Counts <11.9x109/Liter and <7.735x109/Liter, respectively can reduce the negative appendectomy rate. In cases with normal values of these, a trial period can be given if the condition allows.

CLINICAL ARTICLE
5.A comparative study of small intestinal perforation secondary to foreign body and other non-traumatic causes
Qiang Chen, Yuanquan Huang, Yongyou Wu, Kui Zhao, Baosong Zhu, Tengfei He, Chungen Xing
PMID: 25904271  doi: 10.5505/tjtes.2015.43896  Pages 107 - 112 (1010 accesses)
AMAÇ: Yetişkinlerde yabancı cisme bağlı gastrointestinal perforasyon hakkında çok az bilgi sahibi olunduğu gibi, yalnızca birkaç olgu çalışmasında gastrointestinal perforasyon belgelenmiştir. Bu çalışmanın amacı bu olgularda karşılaştırmalı yöntemleri sunmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2003 ile Ekim 2013 tarihleri arasında yabancı cisimle gastrointestinal perforasyon tanısı konmuş 20 hastada geriye dönük bir çalışma yürütüldü. Bu hastaların hepsinde perforasyonlar ince bağırsak yerleşimliydi ve bu hastalar travma dışı nedenlere bağlı ince bağırsak perforasyonu olmuş 87 hasta ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Yabancı cisim grubundaki hastaların %35’i, yerel popülasyona göre çok daha yaşlı olup 65 yaşın üstündeydi (p=0.002). Yabancı cisim grubunda daha fazla sayıda hastada yaygın abdominal fiziksel bulgu olmadığı gibi (p=0.008) ve ameliyat öncesi bilgisayarlı tomografi taramaları daha büyük bir doğruluk derecesine sahipti (p=0.027). Daha büyük bir sıklıkla perforasyon onarımı yapılmıştı (p=0.024). Ortalama MPI 19.9 ve morbidite oranı %35 olup diğer nedenlere bağlı olgulara göre anlamlı derecede daha düşük idi (p=0.001 ve 0.041). Diğer nedenlere bağlı perforasyonlara göre hastanede yatış süresi daha kısaydı (p=0.038).
TARTIŞMA: Yabancı cisme bağlı ince bağırsak perforasyonun klinik sunumu atipik olup ameliyat öncesi tanı bilgisayarlı tomografi taramalara bağlıdır. Birincil perforasyonun kapanması güvenli ve etkili olup göreceli olarak daha iyi sonuçlar elde edilebilir.
BACKGROUND: Little was known about gastrointestinal perforation secondary to foreign body in adults, which was only documented by several case series reports. The aim of this study was to characterize it with comparative methods.
METHODS: A retrospective study was conducted on twenty patients with the diagnosis of gastrointestinal perforation secondary to foreign body between January 2003 and October 2013. The perforations were all located in the small intestine and compared to eighty-seven patients with non-traumatic small intestinal perforation.
RESULTS: 35% of the patients in the foreign body group were over 65 years of age, which is much higher than the local elderly population ratio (p=0.002). In the foreign body group, more patients presented without diffuse abdominal physical signs (p=0.008) and preoperational CT scans had higher accuracy (p=0.027). Perforation repair was performed more often (p=0.024). Mean MPI was 19.9 and the morbidity rate was 35%, significantly lower than in the cases of other causes (p=0.001, 0.041). Mean duration of hospitalization was 11.5 days and was shorter compared to other causes (p=0.038).
CONCLUSION: Clinical performance of small intestinal perforation secondary to foreign body is atypical, and preoperative diagnosis relies on CT scans. Primary perforation closure is safe and effective, and relatively better outcomes can be achieved.

6.Comparison of lateral deltoid splitting and deltopectoral approaches in the treatment of proximal humerus fractures
Mehmet Fatih Korkmaz, Mehmet Nuri Erdem, Mustafa Karakaplan, Gökay Görmeli, Engin Burak Selçuk, Zeynep Maraş, Turgay Karataş
PMID: 25904272  doi: 10.5505/tjtes.2015.74150  Pages 113 - 118 (1212 accesses)
AMAÇ: Proksimal humerus kırıkları sık görülen ve fonksiyonel kısıtlanmaya neden olan kırıklardandır. Bu geriye dönük çalışmanın amacı aynı fiksasyon metodu kullanılarak deltopektoral ile deltoid split girişimin karşılaştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Eylül 2005 ile Temmuz 2011 arasında bu iki girişim kullanılarak cerrahi tedavi edilen 86 hasta çalışmaya alındı. Grup A deltoid split girişim, Grup B deltopektoral girişim kullanılan hastalardan oluşturuldu. Grup A 22 erkek, 34 kadın toplam 56 hastanın yaş ortalaması 62.5 yıl (26-90 yıl), Grup B 14 erkek, 16 kadın, toplam 30 hastanın yaş ortalaması 54.8 yıl (24-84 yıl) idi. Tüm hastalarda internal fiksasyon aracı olarak PHİLOS plak vida sistemi kullanıldı. Her iki grubun fonksiyonel sonuçları ve komplikasyonları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Lateral deltoid split girişim kullanılan olgularda baş ve tüberküler fragman redüksiyonunun daha iyi olduğu ve Constant omuz skorunun erken dönemde daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla, 66.8-57.4; p<0.01). Aksiller sinir gözlenip askıya alındığı için bu sinire ait komplikasyon saptanmadı. Altıncı aydaki Constant skorları arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla, 92.2-91.3; p>0.05).
SONUÇ: Deltoid split girişim, özellikle AO/ASİF B ve C tipi kırıklarda proksimal humerusun 270 derece kontrolüne, tüberküler parçalardan ve döndürücü manşet tendonlarından geçirilen dikişlerle redüksiyon ve plağa tespitine olanak sağlamaktadır. Deltopektoral girişime göre hastanın iyileşme sürecinde Constant skorları anlamlı olarak farklıdır. Aksiller siniri eksplore ederek yapılan lateral deltoid split girişim, deltoid kas fonksiyonlarını ve aksiller siniri tehlikeye atmadan geniş ve çok yönlü kırık kontrolü sağlayan faydalı bir cerrahi girişim tekniğidir.
BACKGROUND: Fractures of the proximal humerus that limit function are quite common. The objective of this retrospective study was to compare deltoid splitting and deltopectoral approaches by using the same fixation method.
METHODS: Eighty-six patients who underwent surgical treatment between September 2005 and July 2011 were included into the study group. Deltoid splitting approach was used by exploring the axillary nerve on Group A patients as described by Codman, and deltopectoral approach was used on Group B patients. Group A consisted of a total of fifty-six patients of whom twenty-two were male and thirty-four were female patients, with a mean age of 62.5 years (range, 26 to 90 years). Group B consisted of a total of thirty patients of whom fourteen were male and sixteen were female patients, with a mean age of 54.8 years (range, 24 to 84 years). PHILOS plate system was utilized as an internal fixation tool in all patients. Functional results and complications of the two groups were compared using Constant scores.
RESULTS: It was observed that humeral head and tubercular fragment reduction were better with lateral deltoid splitting approach, and Constant shoulder scores were higher in the early stages (66.8-57.4 consecutively; p0.05).
DISCUSSION: Deltoid splitting approach, especially with AO/ASIF B and C type fractures, enables reduction and plate fixing under 270 degree control of the proximal humerus without forceful retraction and soft tissue damage, providing easy access to posterior tubercular fragment. Compared to deltopectoral approach, patients treated with deltoid splitting approach achieved higher Constant scores at an earlier stage. Lateral deltoid
splitting approach, by exploring the axillary nerve, is a useful surgical technique which provides an expansive and multi-dimensional control without risking the deltoid muscle function and the axillary nerve.

7.Which modality is the best choice in distal radius fractures treated with two different Kirschner wire fixation and immobilization techniques?
Cüneyd Günay, Ozdamar Fuad Oken, Osman Yuksel Yavuz, Sinem Hürsen Günay, Hakan Atalar
PMID: 25904273  doi: 10.5505/tjtes.2015.55938  Pages 119 - 126 (1139 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Kirschner (K) tellerinin sayısı ve pozisyonunun ve immobilizasyon şekli ve süresinin, kapalı olarak K-teli fiksasyonu ile tedavi edilen distal radius kırıklarının radyolojik ve fonksiyonel sonuçları üzerine etkisini araştırmaktır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Doksan iki hasta ortalama 19.84±5.22 ay (aralık: 13-34 ay) takip ile çalışmaya alındı. Grup I’deki 45 hastaya üç adet K-teli ile tespit sağlandı ve ilk üç hafta volar yarım alçı ile, sonraki üç hafta da ise çıkarılabilir splintle desteklendi. Grup II’deki, 47 hasta ise iki adet K-teli ile tespit edildi ve ameliyat sonrası altı hafta dirsek altı sirküler alçıyla desteklendi.
BULGULAR: Her iki grup arasında kavrama gücü ve DASH skorları arasında önemli bir değişiklik yoktu. Klinik muayenede, daha iyi fonksiyonel sonuçlar, çıkarılabilir volar splint ile desteklenen hastalarda saptandı. Ameliyat sonrası altıncı haftada, volar tilt, radial inklinasyon ve radial yükseklik Grup I’deki hastalarda Grup II’dekilerden daha iyi idi (tüm p değerleri <0.05).
TARTIŞMA: Tripod tekniğiyle üç K-teli uygulaması stabilite ve iyi radyolojik sonuçlar elde etmek için güvenli ve geçerli bir yöntemdir. Çıkarılabilir splint kullanımı, eklem içi ve eklem dışı distal radius kırıklarının tedavisinde fonksiyonel sonuçları geliştirmektedir.
BACKGROUND: The aim of the study was to investigate whether the number and position of Kirschner (K)-wires, and the manner and duration of immobilization influence radiologic and functional outcomes of distal radius fractures treated with percutaneous K-wire fixation.
METHODS: Ninety-two patients were included into the study with a mean follow-up period of 19.84±5.22 months (range, 13-34 months). In Group I, forty-five patients were treated with 3 K-wires and supported with a volar semi-circular cast for the first 3 weeks followed by a removable splint for a further 3 weeks. In Group II, forty-seven patients were treated with 2 K-wires and supported with a below-elbow circular cast for 6 weeks postoperatively.
RESULTS: No significant difference in grip strength and DASH scores was found between the two groups. In clinical examination, significantly better functional results were determined in patients supported with a removable volar splint. At 6 weeks postoperatively, volar tilt, radial inclination, and radial length were significantly better in Group I compared to Group II (all p values).
CONCLUSION: Tripod technique with 3 K-wires is a safe and reliable procedure to achieve stability and good radiological results. The use of a removable splint also improves the functional outcomes in the treatment of both intra- and extra-articular distal radius fractures.

8.Evaluation of autopsy reports in terms of preventability of traumatic deaths
Yusuf Emrah Eyi, Mehmet Toygar, Kenan Karbeyaz, Ümit Kaldırım, Salim Kemal Tuncer, Murat Durusu
PMID: 25904274  doi: 10.5505/tjtes.2015.94658  Pages 127 - 133 (998 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmada travmatik ölümlerde, travma bakım kalitesinin bir göstergesi olarak önlenebilir ölüm oranlarının ve medikal hataların otopsi raporlarına göre araştırılması amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Eskişehir/Türkiye’de 2011 ve 2012 yıllarına ait travmatik otopsi raporları geriye dönük olarak incelendi. Olguların demografik verileri, yaralanma tipi, yaralanma nedeni, yaralanma bölgesi, ISS değerleri, ölüm nedeni ve ölüm yeri kaydedildi. Bütün ölümler önlenebilir, potansiyel önlenebilir ve önlenemez ölümler olmak üzere üç gruba ayrıldı.
BULGULAR: Çalışma döneminde 386 travmatik otopsi raporu incelendi. Olguların %81.9’unun (n=316) künt, %18.1’inin (n=70) ise penetran yaralanmaya maruz kaldığı gözlendi. Yine olguların %56.7’sinin (n=219) olay yerinde, %11.7’sinin hastane öncesinde (n=45), %31.6’sının (n=122) hastanede öldüğü belirlenmiştir. Önlenebilirlik analizinde olguların %4.1’inin önlenebilir (n=16), %14.5’inin (n=56) potansiyel önlenebilir ve %81.3’ünün (n=314) önlenemez nitelikte olduğuna karar verildi. Toplamda olguların %65.3’ünde (n=47) suboptimal bakım, %58.3’ünde (n=42) müdahalenin gecikmesi hataları gözlendi.
TARTIŞMA: Önlenebilir ölüm oranlarının hastane öncesi periyotta, penetran yaralanmalarda ve özellikle göğüs travmalarında yüksek bulunmasının dikkat çekici bulgular olduğu değerlendirilmektedir.
BACKGROUND: The analysis of autopsy reports plays an important role in the evaluation of trauma care quality. The objective of this study was to determine the rate of preventable deaths and medical errors in regard to the autopsy reports as an indicator of trauma care quality in traumatic deaths.
METHODS: A retrospective review of traumatic autopsy reports kept between 2011 and 2012 in Eskişehir, Turkey was conducted. Demographic data of the cases, injury type, injury mechanism, injury location, ISS values, and cause and place of death were recorded. Deaths were judged in three groups including preventable deaths, potentially preventable deaths and non-preventable deaths. In the definiton of preventability, the criteria of American College of Surgeons Committee on Trauma were used. A commission composed of two forensic medicine specialists and one emergency medicine specialist reviewed preventability and defined medical errors.
RESULTS: A total of five hundred and ninety-two autopsy reports were examined in the study period. Trauma was defined as the cause in 65.2% (n=386) of the cases. 81.9% (n=316) of the cases were observed to have suffered blunt injury and 18.1% (n=70) penetrating injury. Death occurred at the scene of trauma in 56.7% (n=219) of the cases, in the pre-hospital period in 11.7% (n=45), and in hospital in 31.6% (n=122). In preventability analysis, it was decided that 4.1% (n=16) of the cases had the properties of being preventable, 14.5% (n=56) potentially preventable and 81.3% (n=314) non-preventable. Suboptimal care was determined in 65.3% (n=47) of the total cases, delayed intervention in 58.3% (n=42), error in the medical method decision in 8.3% (n=6), delayed or wrong diagnosis in 1.4% (n=1), and inappropriate or incorrect medical application in 1.4% (n=1).
CONCLUSION: High rates of preventable deaths in the pre-hospital period, in cases of penetrating injuries, and particularly in cases of chest trauma were evaluated as noteworthy findings. Integrated working of pre-hospital emergency healthcare services with trauma
centres would enable the development of trauma care and reduce the rates of preventable deaths.

9.Epidemiology of animal-related injuries in a high-income developing country
Hani O Eid, Ashraf F Hefny, Fikri M Abu Zidan
PMID: 25904275  doi: 10.5505/tjtes.2015.76508  Pages 134 - 138 (823 accesses)
AMAÇ: Koruyucu önlemleri iyileştirme amacıyla Birleşik Arap Emirliklerinde Al-Ain ilinde hayvanların neden olduğu yaralanmaların insidansı, mekanizmaları, tipleri, anatomik dağılımı ve sonucunu incelendi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mart 2003 ile Mart 2007 yılları arasında hayvanlar tarafından yaralandıktan 24 saatten uzun bir süre sonra Al-Ain Hastanesine getirilen ve acil serviste ölen hastaların hepsi incelendi.
BULGULAR: Seksen dokuz (%2.3) hastanın %99’u erkek hastalardan ibaretti. Hastaların ortanca (aralığı) yaşı 30 (5-89 yaş) yaşındaydı. En sık develerin (%84.3), daha sonra ineklerin (%6.7) neden olduğu yaralanmalar görülmekteydi. Yaralanmaların %88.7’si işteyken oluşmuştu. En sık görülen yaralanma hayvan çiftesi (%32.6) ve düşmeler (%30.3) sonucu oluşmuştu. En sık üst ekstremite yaralanmıştı. Ortanca (aralık) ISS, 4 (1-13) ve hastanede yatış süresi 6 (1-53 gün) idi.
TARTIŞMA: En çok develerin neden olduğu yaralanmalar görülmüştür. Hayvanlarla uğraşıda deneyim, hayvan davranışlarını iyi bilme, güvenli cihazların kullanılması ve yaralanmalardan koruyucu eğitim hayvanların neden olduğu yaralanmaların oranını azaltabilmektedir.
BACKGROUND: The objective of this study was to investigate the incidence, mechanisms, types, anatomical distribution, and outcome of animal related-injuries in Al-Ain, the United Arab Emirates in order to improve preventive measures.
METHODS: The study included all patients admitted to Al-Ain Hospital with animal-related injuries for more than 24 hours or the patients who died in the Emergency Department between March 2003 and March 2007.
RESULTS: There were eighty-nine (2.3%) patients, of whom 99% were males. The median age of the patients was 30 (range, 5-89) years. Camel-related injuries were the most common (84.3%) injuries followed by cow-related injuries (6.7%). 88.7% of the injuries
occurred at work. Animal kick was the most common mechanism of injury (32.6%) followed by falls (30.3%). Upper extremity was the most commonly injured region. The median Injury Severity Score (ISS) was 4 (range, 1-13) and the median hospital stay was 6
(range, 1-53) days.
CONCLUSION: The majority of animal-related injuries were caused by camels. Experience in handling the animals, a good knowledge of animal behavior along with using safety devices and prevention education can reduce the toll of animal-related injuries.

10.Total oxidant status, total antioxidant status, and paraoxonase activity in acute appendicitis
Hande Köksal, Sevil Kurban, Osman Doğru
PMID: 25904276  doi: 10.5505/tjtes.2015.03285  Pages 139 - 142 (946 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, akut apandisit tanısı alan hastalarda toplam okstadif durum, toplam antioksidan durum değerleri ile paraoksonaz enzim aktivitesinin araştırılmasıdır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ameliyat öncesi akut apandisit tanısıyla ameliyata alınan 73 hasta (Grup I) ile kontrol grubu olarak (Grup II) sağlıklı 30 kişi çalışmaya alındı. Patolojik inceleme sonucunda hastalar: 1) Akut fokal apandisit, 2) Akut ilerlemiş apandisit (süpüratif, flegmenöz ve gangrenöz apandisit), 3) Akut perfore apandisit, 4) Subakut apandisit ve 5) Negatif eksplorasyon olarak sınıflandırıldı. Paraoksonaz enzim aktivitesi, toplam okstadif durum, toplam antioksidan durum değerleri için kan örnekleri ameliyat öncesinde alındı.
BULGULAR: Hastaların toplam oksidatif ve antioksidatif durum düzeyleri kontrol grubuna göre yüksekti. Paraoksonaz enzim aktivitesi karşılaştırıldığında grup I ile II arasında herhangi bir anlamlı fark saptanmadı. Akut perfore apandisitli hastaların toplam oksidatif ve antioksidatif durum düzeyleri hem akut fokal apandisitli hem de akut ilerlemiş apandisitli hastalardan daha yüksek bulundu.
TARTIŞMA: Toplam oksidatif ve antioksidatif durum düzeylerinin akut apandisitli hastalarda enflamasyonun ilerlemesi ile artmaktadır
BACKGROUND: The aim of this study was to investigate the levels of oxidative stress including total oxidant status, total antioxidant status, and paraoxonase activity in patients with a diagnosis of acute appendicitis.
METHODS: Seventy-three patients who underwent surgery with a preoperative diagnosis of acute appendicitis (Group I) were included into the study. The control group (Group II) consisted of thirty otherwise healthy subjects. After histopathologic examination, the patients were categorized as follows: 1) Acute focal appendicitis, 2) Acute advanced appendicitis including acute suppurative, phlegmonous and gangrenous appendicitis, 3) Acute perforated appendicitis, 4) Sub-acute appendicitis, and 5) Negative exploration.
Blood samples for paraoxonase activities, and total oxidant and antioxidant status levels were obtained preoperatively.
RESULTS: Total oxidant and antioxidant status of the patients in the acute appendicitis group were higher than those of the control group. When paraoxonase activities of Group I was compared with Group II, no significant difference was determined. Both total oxidant and antioxidant status levels of acute perforated appendicitis were higher than those of both acute focal appendicitis and acute advanced appendicitis.
CONCLUSION: The increase in the oxidative status (total oxidant and antioxidant status) was related with the progression of inflammation to the perforation in acute appendicitis.

SHORT REPORT
11.Disaster medical assistance in super typhoon Haiyan: Collaboration with the local medical team that resulted in great synergy
Hoon Kim, Moo Eob Ahn, Kang Hyun Lee, Yeong Cheol Kim, Eun Seok Hong
PMID: 25904277  doi: 10.5505/tjtes.2015.54770  Pages 143 - 148 (1022 accesses)
AMAÇ: Sekiz Kasım 2013 tarihinde Haiyan tayfunu Filipinler’in merkezinde toprak kaymalarına neden olmuş ve bölgeyi yerle bir etmiştir. Bu felaketten hemen sonra birçok yabancı sağlık ekibi bölgeye hareket etmiştir. Kore ekibi de onlardan biriydi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma ilk yardım döneminde yerel sağlık ekibiyle işbirliği çabalarına odaklanarak ilk etapta ekibin deneyimlerini anlatmaktadır.
BULGULAR: Kore ekibi birincil bakımı sağlayabilmiş, Filipin ekibi hasta yükünü kapsamak için yetersiz ikincil bakım hizmeti sağlamıştır. Kore ekibi hastanenin çalışması için elektrik ve değişik malzemeler sağlamakla kalmamış, acil ve poliklinikler için tıbbi personel katkısında bulunmuştur. Ortak işbirlikçi çabalarla birbirlerinin açığını doldurmuş, sonuçta büyük bir sinerji oluşmuştur.
TARTIŞMA: Yabancı sağlık ekibinin afetlerde tıbbi yardım misyonu bir koordinasyon mekanizması içinde işbirliği için çalışmalıdır. Yerel kaynaklarla işbirliği her iki taraf için büyük bir fırsat olabilir ve herhangi bir afet durumunda gözden kaçırılmamalıdır.
BACKGROUND: On 8 November 2013, Typhoon Haiyan made landfalls over the center of the Philippines and devastated the region. Soon aftermath of the disaster, many foreign medical teams (FMTs) headed toward the site, and the Korean team was one of them.
METHODS: This study described the experiences of the team during the initial phase of response, focusing on collaborative efforts with the local medical team.
RESULTS: The Korean team was capable of providing primary care, and the Filipino team provided incomplete secondary care which was insufficient for covering the patient load. Not only did the Korean team provide electricity for hospital operation and various materials, but also supplemented medical personnel, who covered the emergency and outpatient departments. Collaborative efforts filled in each other’s gap, and resulted in great synergy.
CONCLUSION: Disaster medical relief mission of FMTs should be cooperated with a coordination mechanism. Collaboration with the local resources can be a great opportunity for both parties, and should not be overlooked in any disaster situations.

CASE REPORTS
12.Intrathoracic dislocation of the humeral head accompanied by polytrauma: How to treat it?
Jinming Chen, Jin Yan, Shenhua Wang, Huiming Zhong, Haibo Zhou
PMID: 25904278  doi: 10.5505/tjtes.2015.72566  Pages 149 - 151 (818 accesses)
Omuzun yüksek enerjili travmaları çoklu yaralanmalarla ilişkili olduğundan değerlendirmesi sıklıkla zordur. Bu kompleks travmalardan biri de humerus başının toraks boşluğu içine deplasmanıdır. Üçüncü kattan düştükten sonra başvuran bir hastayı tanımlamaktayız. İlk önce deplase olmuş humerus başını çıkartmak için kadın hastaya toraks drenajı ve torakoskopi yapılmış, daha sonra hastaya geç dönemde yapay humerus başı replasmanı uygulanmıştır. Bu hastalar için hemodinamik stabilite, sistematik değerlendirme, humerus başının çıkartılması ve bireye uygun omuz rekonstrüksiyonu önerilmektedir.
High-energy trauma to the shoulder is associated with multiple injuries and is often difficult to evaluate. One of these complex traumas is the displacement of the humeral head into the thoracic cavity. This study aimed to report a patient who presented after falling three floors. Initially, the patient underwent chest drainage and thoracoscopy to remove the displaced humeral head and, subsequently, underwent delayed artificial humeral head replacement. Hemodynamic stability, systematic evaluation, removal of the humeral head, and individual shoulder reconstruction are recommended for these patients.

13.Severe thoracic impalement injury: Survival in a case with delayed surgical definitive care
Sorinel Lunca, Corneliu Morosanu, Ovidiu Alexa, Mihaela Pertea
PMID: 25904279  doi: 10.5505/tjtes.2015.38354  Pages 152 - 156 (1020 accesses)
Kazık şeklindeki cisimlerin batmalarına bağlı penetran yaralanmalar seyrek görülen, en dikkat çekici ve dramatik travmatik lezyonlardan biridir. Toraksın penetran yaralanması sonucu hastanın sağkalması son derece nadir görülen bir olaydır. Yirmi dört yaşında, göğüs kafesine kazık batması sonucu ağır derecede yaralanmış, hastanemize geç dönemde başvurmasına rağmen başarıyla tedavi edilmiş bir olguyu sunmaktayız. On iki santimetre çapında bir kütük göğüs kafesinin sağ tarafına saplanmış, sağ ana bronş, sağ akciğer lobu, sağ subklavyen arteri yaralamış, yaygın pariyetal lezyonlara neden olmuştu. Bu lezyonların kesin cerrahi onarımı travmadan yedi saat sonra yapılmıştı. Vurgulamak isteyeceğimiz, başarılı sonuçlara katkıda bulunan tedavi ilkeleri: travma ekibinin hızla olay yerine ulaşımı ve olaya müdahalesi, batan cismin minimal manipülasyonu, ameliyathanede doğrudan görüş altında batan cismin tek parça halinde çıkartılması, solunum desteği, yaygın debridman ve lavajla birlikte uygun antibiyoterapi.
Impalement injuries are rare and among the most spectacular and dramatic traumatic lesions. The survival of a patient with a thoracic
impalement injury is an extremely rare event. The objective of this study was to present the case of a 24-year-old male patient with a
severe thoracic impalement injury successfully treated despite his late arrival in our hospital. A log in 12 cm diameter penetrated his right thorax producing injuries of the right main bronchus, right pulmonary lobe, right subclavian artery as well as extensive parietal lesions. Definitive surgical repair of these lesions was performed more than seven hours after trauma. The management principles contributing to the successful outcome that we would like to emphasize are: rapid transportation and reaction of the trauma team, minimal manipulation of the impaling object, removal of the log as one piece under direct vision in the operating room, ventilatory support, extensive debridement, and lavage associated with appropriate antibiotherapy.

14.Bouveret syndrome: A fatal diagnostic dilemma of gastric outlet obstruction
Fazil Saglam, Emre Sivrikoz, Ali Alemdar, Sedat Kamali, Ufuk Arslan, Hakan Guven
PMID: 25904280  doi: 10.5505/tjtes.2015.62558  Pages 157 - 159 (973 accesses)
Bilinen ek hastalığı ve geçirilmiş ameliyat öyküsü olmayan 54 yaşında kadın hasta dört gündür devam eden bulantı ve kusma yakınmasıyla acil servise başvurdu. Fizik muayenede karında hassasiyet saptanmadı. Başvurusunda yapılan laboratuvar incelemelerinde yüksek kan şekeri, ketonüri, lökositoz, yüksek C-reaktif protein, gama-glutamil-transferaz, laktat dehidrogenaz ve total bilirubin saptandı. Hasta yeni başlangıç diabetes mellitus tanısıyla dahiliye servisine yatırıldı ve rutin incelemelerine başlandı. Devam eden bulantı ve kusma nedeniyle yapılan gastroskopide iyileşmiş duodenal ülser saptandı. Karın ultrasonografisinde kolelityazis saptandı. Dahiliye servisinde incelemeleri devam etmekteyken hastanın tıbbi durumu giderek kötüleşti. Hipotansiyon, taşikardi, lökositoz ve akut böbrek yetersizliği gelişen hasta septik şok tanısıyla yoğun bakım ünitesine alınarak intravenöz dopamin infüzyonu başlandı. Çekilen bilgisayarlı tomografide distal duodenumda sıkışmış görünümde bir safra taşı saptandı. YBU’da vital bulguları stabilize edilen hasta ameliyata alındı. Laparotomiyi takiben Treitz ligamanı distalinde proksimal jejunumda safra taşı görüldü. Longitudinal enterotomi ile taş çıkarıldı. Hasta tekrar YBU’ya alındı. Ameliyat sonrası beşinci günde drenleri alınan hastanın gastrointestinal fonksiyonları normale döndü. Takiplerinde bakteriyemi ve fungemiye sekonder sepsis gelişen hasta ameliyat sonrası 19. günde kaybedildi.
The patient presented in this study was a 54-year-old woman complaining of nausea and vomiting, onset preceding four days, with no significant past medical history and an unremarkable surgical history. The patient was afebrile and hypertensive. Physical examination revealed a non-tender abdomen, and initial laboratory evaluation revealed elevated blood glucose level, ketonuria, leukocytosis, elevated C-reactive protein, gamma glutamyl transferase, lactate dehydrogenase, and total bilirubin. The patient was admitted to the internal medicine ward due to new onset of diabetes mellitus. Due to persistent nausea and vomiting, gastroscopy revealed a healed duodenal ulcer, and abdominal ultrasonography revealed cholelithiasis. The medical condition of the patient deteriorated further in the internal medicine ward, with impending hypotension, tachycardia, leukocytosis, and acute renal failure, and she was admitted to the intensive care unit due to septic shock. A computerized tomography was obtained, which revealed an impacted gallstone in the distal duodenum. The patient was taken to the operating room. The gallstone was encountered in proximal jejunum immediately distal to the ligament of Treitz. A longitudinal enterotomy was made, and the stone was extracted. Her drains were cleared on postoperative day 5, and gastrointestinal function returned to normal. Unfortunately, the patient developed an overwhelming sepsis due to bacteremia and fungemia, and died on post-operative day 19.

15.A rare cause of small intestinal obstruction: Spontaneous strangulated trans-omental hernia
Birol Ağca, Aziz Bora Karip, Yalın İşcan, Yetkin Özcabı, Mehmet Mahir Fersahoğlu, Kemal Memişoğlu
PMID: 25904281  doi: 10.5505/tjtes.2015.65990  Pages 160 - 162 (1087 accesses)
İnce bağırsak tıkanıklığına neden olabilen internal fıtıklar nadir görülür. Öyküsünde travma ya da cerrahi bir operasyon olmadan da görülebilen transomental fıtıklar daha da nadirdir. Seksen beş yaşında ameliyat ya da travma öyküsü bulunmayan erkek hasta şiddetli karın ağrısı ve kusma nedeniyle acil polikliniğimize başvurdu. Yapılan fiziksel incelemelerde ileus tanısı konularak ameliyata alınan olguda transomental fıtığa bağlı strangülasyona uğramış ileum ansları tespit edildi. Rezeksiyon-anastomoz uygulandı ve omental defekt parsiyel omentektomi ile bozuldu. Transomental fıtıklar çok nadir görülseler de hikayesinde ameliyat ve travma saptanmayan olgularda mekanik bağırsak tıkanıklığı ayırıcı tanısında düşünülmelidir.
Internal herniation is a very rare condition which can cause small bowel obstruction. Trans-omental hernias are an infrequent form of internal herniation and can be seen without a history of trauma and previous abdominal surgery. An 85-year-old male patient without a history of abdominal surgery or trauma was admitted to the emergency service with severe abdominal pain and vomiting. Physical examination and laboratory tests revealed a diagnosis of ileus. During laparotomy, a trans-omental hernia causing strangulation of the ileum was detected. Resection-anastomosis was performed and the omental defect was disrupted by partial omentectomy. Although trans-omental hernia is a very rare condition, it should be considered in the differential diagnosis of patients without mechanic intestinal obstruction.

LookUs & OnlineMakale