Ulus Travma Acil Cerrahi Derg: 20 (1)
Volume: 20  Issue: 1 - January 2014
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.The protective effect of ClinOleic against post-surgical adhesions
Yuksel Altınel, Ersoy Taspinar, Halil Özgüç, Ersin Öztürk, Elif Ülker Akyıldız, Deniz Bagdas
PMID: 24639307  doi: 10.5505/tjtes.2014.12244  Pages 1 - 6
AMAÇ: Karıniçi yapışıklıklar morbiditenin önemli bir sebebi olmaya ve tedavi maliyetinin artmasına neden olmaktadır. Bu çalışmada, abdominal cerrahi sonrasında yapışıklıkları önlemede bir parenteral beslenme ürünü olan ClinOleic’in intraperitoneal kullanımının yapışıklık oluşumuna etkisi araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Rastgele seçilen 40 yetişkin Sprague-Dawley cinsi sıçana anestezi altında laparatomi yapıldı ve karın yan duvarı ve çekumda abrazyon oluşturuldu. Peritoneal boşluğa grup 1’de (kontrol grubu) %0.9 NaCl çözeltisi, grup 2’de soya yağı, grup 3’de zeytin yağı, grup 4’de ClinOleic uygulandı. Daha sonra karın primer kapatıldı. Deneyin 30. gününde sıçanlar öldürüldü. Gruplarda yapışıklık miktarı kör olarak makroskopik değerlendirme Majuzi skalasına göre, histopatolojik değerlendirme ise semikantitatif skorlama sistemlerine (enflamasyon grade skalası, fibrozis grade skalası ve vasküler proliferasyon grade skalası) göre ölçüldü.
BULGULAR: Makroskopik olarak yapışıklık derecesi grup 1 ile karşılaştırıldığında grup 4’de anlamlı olarak düşüktü (p<0.005). Grup 4’de cerrahi sonrası yapışıklık görülmedi. Grup 2, 3 ile grup 4 arasında yapışıklık derecesi açısından istatistiksel fark saptanmadı. Histopatolojik skorlar ise grup1 ile karşılaştırıldığında grup 4’de belirgin olarak düşüktü (p<0.005). Grup 2, 3 ile grup 4 arasında histopatolojik anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA: Parenteral beslenme ürünü olan ClinOleic’in intraperitoneal kullanımı deneysel şartlarda karıniçi yapışıklıkları önlemede başarılı bulunmuştur. Klinikte de rahatlıkla uygulanabilecek bu yöntemin daha fazla klinik çalısmaya ihtiyacı vardır.
BACKGROUND: Although the English-language literature is full of studies about post-surgical adhesions, no definitive method has yet been identified to prevent them. The goal of this study was to investigate the effect of ClinOleic on reducing post-surgical adhesion formation.
METHODS: Surgery was performed on 40 adult female Sprague-Dawley rats that were randomly assigned to receive either intraperitoneal ClinOleic, which was used to mimic chyle (ClinOleic group), soybean oil (soybean oil group), olive oil (olive oil group), or 0.9% NaCl suspension (control group). All rats underwent laparotomy, side-wall and cecal abrasion, and primary closure. On the 30th day following surgery, rats were sacrificed and examined using the Majuzi adhesion classification and histopathological grading scales.
RESULTS: The adhesion and histopathological scores of the ClinOleic group were significantly lower compared to the control group (0.9% NaCl) (p<0.05). A statistically significant decrease in fibrosis was observed in the soybean and olive oil groups when compared to the control group (p<0.05). However, the adhesion grades of the ClinOleic, soybean and olive oil groups were comparable. We did not observe any post-surgical adhesions in the ClinOleic group.
CONCLUSION: The parenteral nutrition solution ClinOleic may be an effective and readily available agent for the prevention of post-surgical adhesions.

2.Effects of tissue plasminogen activator in experimentally induced peritonitis.
Başak Erginel, Lütfiye Öksüz, Turgay Erginel, Feryal Gün, Fatih Yanar, Nezahat Gürler, Tansu Salman, Alaaddin Celik
PMID: 24639308  doi: 10.5505/tjtes.2014.70594  Pages 7 - 11
AMAÇ: Peritonit, cerrahi girişimler sonrasında sık görülen iltihabi bir reaksiyondur. Tedavide antibiyotikler ve cerrahi yer alır. Hayatı tehdit eden enfeksiyonların başında gelmesi nedeniyle alternatif tedavi yöntemleri araştırılmaktadır. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan deneysel peritonit modelinde, doku plazminojen aktivatörlerinin (tPA) mikrobiyolojik ve immünolojik etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi dört erkek Wistar albino sıçan sekizerli üç gruba ayrıldı. Fekal örnekler steril edildikten sonra, Bacteroides fragilis (104 CFU/ml) ve Escherichia coli (105 CFU/ml) bakteri süspansiyonu eklenerek intraperitoneal olarak sıçanlara uygulandı. Bir saat sonra tüm sıçanlara laparotomi yapıldı, peritoneal kavite debride edildi ve parsiyel omentektomi uygulandı. Kontrol grubuna (K) tedavi uygulanmadı, antibiyotik grubuna (A), günde iki defa intravenöz metronidazol+seftriakson tedavisi uygulandı. Antibiyotik ile birlikte doku plazminojen aktivatörü (A+T) alan üçüncü gruba, cerrahiden sonraki 1., 6. ve 24. saatlerde antibiyotiğin yanı sıra periton içine tPA enjekte edildi. Mikrobiyolojik ve immünolojik analizler için 24. saatte kan ve periton sıvısı, 72. saatte sadece periton sıvısı örneği alındı. Cerrahinin beşinci günü tüm sıçanlar öldürüldü ve peritoneal kavitedeki makroskopik bulgular (apse oluşumu, boyutu ve yerleşimi) kaydedildi.
BULGULAR: Ortalama periton içi apse sayısı kontrol grubunda en yüksek, üçüncü grupta (A+T) en düşük sayıda bulundu. Gruplar arasındaki sitokin seviyelerinde anlamlı farklılık bulunmadı.
TARTIŞMA: Bu deneysel peritonit modelinde, doku plazminojen aktivatörü uygulanmasının enflamatuvar cevabı fazla etkilemeden apse oluşumunu bir miktar azalttığı bulunmuştur.
BACKGROUND: We aimed to evaluate the microbiological and immunological effects of tissue plasminogen activator (tPA) in a rat model of peritonitis.
METHODS: Twenty-four male Wistar albino rats were divided equally into three groups. Peritonitis and thereafter laparotomy and partial omentectomy were performed in all rats. The control group (C) had no further treatment. The antibiotics group (A) received metronidazole and ceftriaxone. The antibiotic and tPA group (A+T) received the same antibiotics as well as tPA. For microbiological and immunological analysis, blood samples were obtained at the 24th hour, and peritoneal fluid samples were obtained at the 24th and 72nd hours. On the fifth day after surgery, all rats were sacrificed, and the macroscopic findings of the peritoneal cavity were recorded.
RESULTS: The mean number of intraperitoneal abscesses was significantly higher in the control group and the lowest in the twotreatment group (A+T). The levels of cytokines were not significantly different between groups. Giving tPA reduced the number and sizes of the abscesses with no significant difference in inflammatory response.
CONCLUSION: In this experimental peritonitis model, it can be postulated that tPA decreased abscess formation without exaggerating
the inflammatory response.

CLINICAL ARTICLE
3.How reliable is the Alvarado score in acute appendicitis?
Yücel Yüksel, Bülent Dinç, Deniz Yüksel, Selcan Enver Dinç, Ayhan Mesci
PMID: 24639309  doi: 10.5505/tjtes.2014.60569  Pages 12 - 18
AMAÇ: Bu çalışmada, Alvarado skorunun (AS) akut apandisiti (AA) saptamadaki güvenilirliği ve farklı parametrelerden ne oranda etkilendiği araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Akut apandisit şüphesi olan 18-70 yaş arası 313 hasta çalışmaya alındı. Acil serviste AS’leri hesaplanan hastaların taburcu, izlem ve ameliyat bilgileri kayıt edildi. Hastalar AS ≤4, AS 5-7 ve AS 8-10 olmak üzere üç gruba ayrıldı. Farklı parametrelerde hastaların AA ve apendiks perforasyon oranlarına bakıldı.
BULGULAR: Hastaların (%55 kadın, %45 erkek) yaş ortalaması 30.8±10.8 idi. Ameliyat edilen 211 hastanın sırasıyla akut apendisit (apendiks perforasyon) oranları: AS ≤4; %56.5 (%7.7), AS 5-7; %75.9 (%10), AS 8-10; %89 (%27.8) olarak bulundu. Negatif apendektomi %19.4 saptandı. AS 5-7 arası erkeklerde skorlama daha güvenilir olmakla birlikte tüm gruplarda beden kütle indeksi (BKİ) arttıkça güvenilirlik azaldı.
TARTIŞMA: Alvarado skoru ≤4 olan hastalar izlenmeli, taburcu edilen hastalar akut apandisit olabilecekleri hakkında bilgilendirilmelidir. AS’nin apandisiti saptamadaki etkisi, yaş ve semptomların başlama süresinden etkilenmemektedir.
BACKGROUND: We aimed to investigate the reliability of the Alvarado score (AS) in determining acute appendicitis and the different parameters that affect the AS.
METHODS: Three hundred and thirteen patients suspected of acute appendicitis (AA) aged 18-70 years were included in this study. Patient data including AS calculated from emergency services and at discharge, follow-up, and operations were recorded. Patients were divided into three groups according to the AS, as AS <4, AS 5-7 and AS 8-10. AA and appendicitis perforation rates were compared according to the different parameters.
RESULTS: The mean age of patients (55% females, 45% males) was 30.8±10.8 years. The AA (appendix perforation) rates of 211 patients who underwent operation were found as: AS ≤4: 56.5% (7.7%), AS 5-7: 75.9% (10%), and AS 8-10: 89% (27.8%). The percentage of negative appendectomy was 19.4%. The scoring was more reliable in males with AS 5-7, and the reliability weakened as body mass index (BMI) increased in all groups.
CONCLUSION: Patients with AS ≤4 must be followed up and should be informed at the time of their discharge about the slight possibility of appendicitis. The effect of AS in determining the diagnosis of appendicitis is not influenced by age or symptom duration.

4.Neutrophil-to-lymphocyte ratio as a predictor of acute appendicitis
Şahin Kahramanca, Gülay Özgehan, Duray Şeker, Emre İsmail Gökce, Gaye Şeker, Gündüz Tunç, Tevfik Küçükpınar, Hülagü Kargıcı
PMID: 24639310  doi: 10.5505/tjtes.2014.20688  Pages 19 - 22
AMAÇ: Akut apandisitin tanısı zor olabilmektedir. Bu retrospektif çalışmada, nötrofil/lenfosit oranının (NLR) akut apandisit tanısındaki ve komplike apandisit ile basit apandisit ayrımındaki belirleyiciliği araştırıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Akut apandisit tanısı ile ameliyat edilmiş 1067 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Histopatolojik değerlendirmeye göre hastalar akut apandisit (G1) ve normal appendiks (G2) olarak iki ana gruba ayrıldı. Akut apandisit grubundaki hastalar ise yeniden basit apandisit ve komplike (perfore ve gangrene) olarak alt iki gruba ayrıldı.
BULGULAR: G1 grubunda 897, G2 grubunda 170 hasta vardı. G1a’da 753, G1b’de ise 144 hasta vardı. Akut apandisit tanısı konulmasında NLR için cut-off değeri 4.68 (p<0.001) olarak hesaplandı. Sensitivite %65.3, spesifite ise %54.7 idi. Komplike apandisit ayırımı için NLR cut-off değeri 5.74 olarak hesaplandı. Sensitivitesi %70.8, spesifitesi ise %48.5 idi.
TARTIŞMA: Akut apandisit tanısının konulmasında ve komplike apandisit ayrımında NLR klinik değerlendirmeye ek olarak faydalı bir parametredir.
BACKGROUND: Accurately diagnosing appendicitis can be difficult. This retrospective study aimed to evaluate the ability of the neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) to predict acute appendicitis pre-operatively and to differentiate between simple and complicated appendicitis.
METHODS: A database of 1067 patients who underwent surgery was evaluated. Based on postoperative histopathological examination, the patients were divided into two groups: acute appendicitis (G1) and normal appendix (G2). Patients in the acute appendicitis group were further divided into two subgroups: simple appendicitis (G1a) and complicated (gangrenous and perforated) appendicitis (G1b).
RESULTS: G1 included 897 patients and G2 included 170 patients. Among the 897 G1 patients, there were 753 G1a patients and 144 G1b patients. A NLR of 4.68 was associated with acute appendicitis (G1 vs G2, p<0.001). The sensitivity and specificity were 65.3% and 54.7%, respectively. A NLR of 5.74 was associated with complicated appendicitis (G1a vs G1b, p<0.001). The sensitivity and specificity of the two clinical features were 70.8% and 48.5%, respectively.
CONCLUSION: We suggest that preoperative NLR is a useful parameter to aid in the diagnosis of acute appendicitis and differentiate between simple and complicated appendicitis, and can be used as an adjunct to the clinical examination.

5.The role of colorectal stent placement in the management of acute malignant obstruction
Hakan Yanar, Beyza Ozcinar, Fatih Yanar, Emre Sivrikoz, Orhan Agcaoglu, Nergiz Dagoglu, Kayihan Gunay, Recep Guloglu, Cemalettin Ertekin
PMID: 24639311  doi: 10.5505/tjtes.2014.39596  Pages 23 - 27
AMAÇ: Son yıllarda akut malign kalın bağırsak tıkanmalarında gerek palyasyon gerek cerrahi öncesi dekompresyon amaçlı kolorektal stentlerin kullanımı artış göstermektedir. Bu çalışmada, kansere bağlı akut kolorektal tıkanmalarda endoskopik stent uygulamasının teknik ve klinik açıdan etkinliği, güvenilirliği ve klinik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mart 2006-Aralık 2012 tarihleri arasında acil cerrahi kliniğimizde akut malign kalın bağırsak tıkanması tanısıyla tedavi edilen 100 hastanın 42’sine stentleme uygulandı. Tüm hastalara kaplı olmayan genişleyen metal stentler endoskopik yöntemle fluoroskopi eşliğinde yerleştirildi. Hasta veritabanı kullanılarak yöntemin etkinliği ve komplikasyonlar geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Stentleme işlemi teknik açıdan 39/42 (%92.8), klinik açıdan 38/42 (%90.4) hastada başarıyla uygulandı. Bunlardan 16 hastaya elektif cerrahi rezeksiyon uygulandı, diğer 26 hastada metastatik tümör veya yandaş hastalıklar nedeniyle işlem palyatif olarak kabul edildi. On (%23.8) hastada komplikasyon gelişti, en sık tenesmus (n=3) izlendi. Stent migrasyonu, kanama ve rekto-sigmoid kolon perforasyonu ikişer hastada izlendi. Bir olguda gaita sıkışmasına bağlı stent tıkanması meydana geldi.
TARTIŞMA: Malignite kaynaklı akut kolorektal tıkanmalarda stentleme efektif ve göreceli olarak güvenli bir işlem olup, hafif dereceli komplikasyolara neden olur. Obstrüktif kolorektal kanser hastalarında elektif rezeksiyona olanak sağlamakta, ayrıca cerrahi tedaviye uygun olmayan olgularda palyasyon amaçlı kullanılabilmektedir.
BACKGROUND: In recent decades, the use of colorectal stents for palliation or as a bridge to surgery in acute malignant colorectal obstruction has increased. We aimed to evaluate the technical and clinical efficacy, safety and clinical outcomes of endoscopic stenting for the relief of acute colorectal obstruction secondary to cancer.
METHODS: From March 2006 to December 2012, among 100 patients with acute malignant colorectal obstruction, stenting procedures were performed on 42 patients for relief of obstruction. Uncovered self-expanding metal stents (SEMS) were placed endoscopically under fluoroscopic guidance in all patients. Using the patient database, a review was conducted to determine the effectiveness of the procedure and the short- and long-term complications.
RESULTS: Stent placement was technically successful in 39/42 (92.8%) and clinically successful in 38/42 (90.4%) patients. Sixteen patients later underwent an elective surgical resection, and in 26 patients with metastatic disease or comorbidity, stent placement was palliative. Complications occurred in 10 (23.8%) patients, and the most common was tenesmus (n=3). Migration, bleeding, and recto-sigmoid perforation occurred in two patients each. Stent obstruction due to fecal impaction was seen in one case.
CONCLUSION: Stent placement for colorectal obstruction is an effective and relatively safe procedure, with minor complications. It not only allows subsequent elective resection, but is also definitive for palliative treatment in patients with obstructive colorectal cancer.

6.Role of dissemination of microorganisms during laparoscopic appendectomy in abscess formation
Melih Akın, Başak Erginel, Abdullah Yıldız, Banu Bayraktar, Fatih Yanar, Cetin Ali Karadag, Nihat Sever, Ali Ihsan Dokucu
PMID: 24639312  doi: 10.5505/tjtes.2014.40359  Pages 28 - 32
AMAÇ: Bu çalışmada, laparoskopik apandektomi operasyonunun karıniçi enfeksiyon oluşumundaki rolü değerlendirildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ağustos 2010-Eylül 2011 arasında laparoskopik apandektomi yapılan 48 çocuk hasta çalışmaya alındı. Çalışmamız tek merkezli ve prospektif olarak yapıldı. Her hastadan ameliyat sırasında apandektomi öncesi ve sonrası, aerob ve anaerob olmak üzere dörder adet kültür örneği alındı. Hastaların demografik bilgileri toplandı. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 10.9±3.3 idi, 29’u erkek, 19’u kızdı. Apendektomi öncesi alınan 48 aerob kültürün 18’inde üreme oldu (%38), E.coli en sık üreyen mikroorganizma idi. Apendektomi sonrası aerob kültürlerin 7’sinde (%15.9) üreme oldu, bakteri sayısı anlamlı olarak azalmıştı (p<0.05). Anaerobik kültürlerde ise 48 hastanın 12’sinde (25%) apandektomi öncesi, 4’ünde (8.3%) ise apendektomi sonrası üreme oldu. B. fragilis ensık izole edilen organizma idi. Azalma istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05).
TARTIŞMA: Bizim sonuçlarımız laparoskopik apendektominin karıniçi enfeksiyon riskini, özelikle de aneorop enfeksiyonların riskini artırmadığı yönünde idi.
BACKGROUND: The aim of this study was to investigate the potential contributory role of laparoscopic appendectomy in the occurrence of postoperative intra-abdominal infections.
METHODS: A prospective single-center study including 48 patients who underwent laparoscopic appendectomy was conducted between August 2010 and September 2011. Two peritoneal samples were obtained from each patient in the pre- and post-appendectomy period. Aerobic and anaerobic microbiological cultures were obtained from the samples. The data were analyzed with statistical methods.
RESULTS: The mean age of the 48 patients (29 male, 19 female) was 10.9 years. Among the pre-appendectomy aerobic cultures, microorganisms were isolated in 18 of the patients (38%), with Escherichia coli being the most common. In post-appendectomy aerobic cultures, various bacteria were isolated in 7 patients (14.6%), with the numbers of bacteria statistically significantly reduced (p<0.05). Anaerobic microorganisms were isolated in 12 patients (25%) and 4 patients (8.3%) in pre- and post-appendectomy cultures, respectively, with Bacteroides fragilis the most common organism; there was a significant reduction in the bacterial count (p<0.05). Each patient was regarded as their own control.
CONCLUSION: Our results suggest that laparoscopic appendectomy does not cause an increase in intra-abdominal infections, and particularly not infections associated with anaerobic bacteria.

7.Auto-/homografting can work well even if both autograft and allograft are meshed in 4: 1 ratio
İsmail Şahin, Doğan Alhan, Mustafa Nışancı, Fırat Özer, Muhitdin Eski, Selçuk Işık
PMID: 24639313  doi: 10.5505/tjtes.2014.49204  Pages 33 - 38
AMAÇ: Vücut yüzey alanının %50’sinden fazlasının yandığı majör yanıklı hastalarda geniş yanık alanlarının tedavisinde deri grefti donör alanları yetersiz kalır ve bu hastalar genellikle genişçe meşlenmiş otogreftleme ve allogreftlemeye ihtiyaç duyarlar. 3: 1’in üzerindeki meşleme oranları kuvvetle az greft tutması, kötü veya gecikmiş epitelizasyon ve hipertrofik skar ile beraberlik gösterir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada otogreftler ve allogreftler 4: 1 oranında meşlendi. Deri greftlerini daha efektif kullanmayı ve greft alınmasına bağlı morbiditeyi azaltmayı amaçladık. Majör yanıklı 9 hasta bu yöntemle tedavi edildi. Greft kazanç oranları ve gerçek greft genişleme oranının beklenen genişleme oranına olan yüzdesi hesaplandı.
BULGULAR: Ortalama 16. günde ve toplam 10 oto-allogreftleme ameliyatı gerçekleştirildi. Greft tutma oranı %95 idi. Beş hasta yaşamaya devam ederken 4 hasta çalışma esnasında hayatını kaybetti. Yaşayan hastalarda ortalama toplam vücut yanık alan yüzdesi %58.8 iken ölen hastalarda bu oran %77.5 idi. Greft kazanç oranı %74.8 oldu. Gerçek greft genişleme oranı beklenenin %43.7’si olarak bulundu.
TARTIŞMA: Bu çalışmada, otogreftler ve allogreftler 4: 1 oranında meşlendiğinde, donör alan morbiditesinin azaltıldığı ve 8. günde başarılı epitelizasyonun sağlandığı gösterilmiştir.
BACKGROUND: Patients suffering major burns of more than 50% total burn surface area lack an adequate skin graft donor site to resurface extensive burn wounds and usually need widely meshed autografting and allografting. Anything over the 3: 1 expansion ratio is strongly associated with low graft take, poor or delayed epithelialization, and hypertrophic scarring.
METHODS: In this study, both autografts and allografts were expanded at a 4: 1 ratio. We aimed to use skin grafts effectively and to decrease the morbidity due to graft harvesting. Nine patients with major burns were treated with this method. Graft gain ratio and percentage of actual expansion to predicted expansion were calculated.
RESULTS: Ten auto-allografting procedures were performed on a mean of day 16. Graft take was over 95% successful. Five patients survived, and four patients died. The mean total burn surface area was 58.8% in patients who recovered, and 77.5% in the patients who died. The graft gain ratio was 74.8%. The actual expansion rate was 43.7% of the predicted expansion rate.
CONCLUSION: In this study, we demonstrated that the donor site morbidities were reduced and successful epithelialization was completed on the eighth day after using both autograft and allograft meshed with a 4: 1 ratio.

8.The relationship between Injury Severity Scores and transfusion requirements of 108 consecutive cases injured with high kinetic energy weapons: a tertiary center end-mode mortality analysis
Mehmet ERYILMAZ, Onur Tezel, Hüseyin Taş, İbrahim Arzıman, Gökhan İbrahim Öğünç, Ümit Kaldırım, Murat Durusu, Orhan Kozak
PMID: 24639314  doi: 10.5505/tjtes.2014.90490  Pages 39 - 44
AMAÇ: Çalışmamızda yüksek kinetik enerjili silahla yaralanmış olgulara ait ISS değerlerinin tıbbi müdahaleleri süresince gereksinim duyulan transfüzyon stratejileri ile ilişkisini ve son mod mortalite analizlerini gerçekleştirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Olgulara ait tıbbi veriler çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik özellikleri, yüksek kinetik enerjili silah türü, yaralanma şiddet skorları (Injury Severity Score, ISS), transfüzyon strateji seçenekleri, transfüzyon gereksinimi olan ve olmayan olguların ISS değerleri açısından anlamlı bir korelasyon olup olmadığı analiz edildi. Hospitalizasyon sürecinde mortalite ile sonuçlanan olgulara ait nedenler ait değerlendirildi.
BULGULAR: Yüz sekiz ardışık olgu çalışmaya dahil edildi. Yaş ortalaması 25 olan olguların biri dışında tamamı erkek idi. Olguların %64.8’inin uzun namlulu ateşli silahlar, %35.2’sinin patlayıcılar ile yaralandığı tespit edildi. Ortalama ISS değeri 13.9 saptandı. Transfüzyon uygulanan gruptaki olguların ISS değeri: 16 (median 5-48), uygulanmayan gruptaki olguların ISS değeri ise 9 (median 3-36) olarak saptandı. Hospitalizasyon sürecinde mortalite ile sonuçlanan üç olguya ait nedenler; SIRS, MODS ve sepsis açısından irdelendi.
SONUÇ: Yüksek kinetik enerjili silah yaralılarında ISS değeri yükseldikçe olguların transfüzyon gereksinimleri arasında korelasyon bulunduğu, patlayıcılarla yaralananlarda ise bu gereksinimin ISS değerinden bağımsız olduğu tespit edildi.
BACKGROUND: We aimed in this study to investigate the relationship between Injury Severity Score (ISS) and transfusion strategies required during medical intervention in patients wounded by high kinetic energy (HKE) gunshot, and to analyze end-mode mortality.
METHODS: The medical data of patients were included in the study. We evaluated whether there was any significant correlation in terms of demographic characteristics, HKE weapon type, ISSs, and transfusion strategy options and transfusion requirements.
RESULTS: Causes of mortality in cases resulting in mortality during hospitalization were evaluated. One hundred and eight consecutive patients were included in the study. All patients except one were male, with an average age of 25 years. 64.8% of them were injured by long-barreled firearms, whereas 35.2% were injured by explosives. Average ISS was 13.9. ISS values for the patients with and without transfusion were 16 (5-48) and 9 (3-36), respectively. Causes of mortality were evaluated in terms of systemic inflammatory response syndrome (SIRS), sepsis, and multiorgan dysfunction syndrome (MODS).
DISCUSSION: It was determined that there was a significant correlation between increase in ISS values in cases with HKE weapon wounds and their transfusion requirements, whereas this requirement was independent of the ISS value in cases with explosive wounds.

9.Management and treatment of liver injury in children
Serkan Arslan, Mahmut Güzel, Cüneyt Turan, Selim Doğanay, Ahmet Burak Doğan, Ali Aslan
PMID: 24639315  doi: 10.5505/tjtes.2014.58295  Pages 45 - 50
AMAÇ: Karaciğer travması nedeniyle son 7 yılda kliniğimize başvuran çocuklarda travma tiplerini, eşlik eden solid organ yaralanmalarını, tedavilerini ve tedavi sonuçlarını değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Ocak 2005-Ocak 2012 arasında künt karın travmalarına bağlı karaciğer yaralanması nedeniyle tedavi edilen 52 hasta retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların yaşları 1-17 (ortalama 8.3±5.4) yaş arasında olup 32’si (%61.6) erkek, 20’si (%38.4) kızdı. Hastalar en sık araç dışı trafik kazası (19, %37), yüksekten düşme (15, %29), araç içi trafik kazası (8, %15), bisiklet kazaları (8, %15) ve üzerine cisim düşme (2, %4) nedeniyle başvurdu. Hastaların 32’sinde (%61.5) izole karaciğer, 20’sinde (%38.5) eşlik eden diğer organ yaralanmaları vardı. Hastaların 6’sında kafa (%11.5), 4’ünde (%7.6) toraks, 4’ünde (% 7.6) ekstremite, 3’ünde (%5.7) çoklu yaralanma vardı. Karıniçi organlardan 8’inde böbrek (%15), 8’inde (%15) dalak, 2’sinde (%4) GİS, 2’sinde (%4) pankreas yaralanması vardı. Altı hasta (%11.5) Evre I, 14 hasta (%27) Evre II, 22 hasta (%42.5) Evre III, 9 hasta (%17) Evre IV, 1 hasta (%2) Evre V idi. Evre I ve II olan tüm hastalar konservatif tedavi yapılırken, cerrahi tedavi yapılan 1 hasta (%4.5) evre III, 5 hasta (%50) evre IV, 1 hasta (%100) ise Evre V idi. Bu çalışmada 52 hastanın 45’i (% 86.5) konservatif takip edilirken, vital bulguları stabil olmayan 6 hasta ameliyat edildi. Bir hasta ameliyat sırasında hayatını kaybetti (%1.9).
TARTIŞMA: Sonuç olarak, karaciğer travmalarında hemodinamik olarak stabil seyreden hastalarda konservatif tedavi tercih edilmelidir. Çocuklarda karaciğer travmalarının çoğu konservatif tedavi edilebilmektedir. Konservatif tedavi daha kısa hastanede kalış süresi, daha az transfüzyon ihtiyacı, morbiditenin ve mortalitenin daha düşük olması gibi avantajlara sahiptir.
BACKGROUND: We aimed to assess the causes of trauma that result in liver injury and additional solid organ injuries, management types and results of management in children referred to our clinic for liver injuries.
METHODS: The records of 52 patients who were managed for liver injuries due to blunt abdominal trauma between January 2005-2010 were reviewed retrospectively.
RESULTS: The patients were 1-17 (8.3±5.4) years old; 32 (62%) were male and 20 (38%) were female. Causes of injuries included pedestrian traffic accidents (19, 37%), falls from height (15, 29%), passenger traffic accidents (8, 15%), bicycle accidents (8, 15%), and objects falling on the body (2, 4%). Isolated liver injury was present in 32 patients (62%), while 20 patients (38%) had other organ injuries. Liver injuries were grade I in 6 patients (12%), grade II in 14 (28%), grade III in 22 (43%), grade IV in 9 (17%), and grade V in 1 (2%). Forty-five patients (87%) were managed conservatively in this series of liver injury, whereas seven patients (13%) who had unstable vital signs underwent surgery. The mortality rate, duration of stay in intensive care and hospital, and number of blood transfusions were higher in surgically managed patients, while hemoglobin level and blood pressure were significantly lower in surgically managed patients.
CONCLUSION: As a result, conservative management should be preferred in patients with liver injuries who are hemodynamically stable. Conservative management has some advantages, including shorter duration of stay in hospital, less need for blood transfusion and lower morbidity and mortality rates.

10.Intraorbital wooden foreign body: clinical analysis of 32 cases, a 10-year experience
Süleyman Taş, Hüsamettin Top
PMID: 24639316  doi: 10.5505/tjtes.2014.93876  Pages 51 - 55
AMAÇ: Bu yazıda, intraorbital tahta cisim yaralanmalarının klinik özellikleri, tanı ve tedavi rejimlerini tanımlamak amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2002 ile 2012 yılları arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesine başvuran orbital yaralanmalar geriye dönük olarak incelendi. Tespit edilen 32 intraorbital tahta cisim yaralanması değerlendirildi.
BULGULAR: Otuz iki yaralanmanın, 16’sı ağaç kabuğu, 10 tanesi kalem, 5 tanesi çubuk, 1 tanesi ise çalıdan kaynaklanmaktaydı. Ameliyat öncesi görme keskinliği ameliyat sonrası genelikle arttı (%69). Yaralanma zamanı ile başvuru zamanlaması arasındaki süre, yabancı cisimin boyut ile kolere bulundu. Yaralanma lokalizasyonu, yaralanmanın etiyolojisi ile ilişkili olup, %28’i superior, %25’i medial, %22’si lateral, %16’sı inferior, %9’u ise posterior orbita yerleşimliydi. Bilgisayarlı tomografi olguların %72’sinde tanıda tek başına yeterli iken, kalan %28’inde muhtemel yabancı cisim kanısı verdi.
TARTIŞMA: İntraorbital tahta cisim yaralanmalarının tanısı, klinik ve radyolojik olarak fark edilmesi güç olduğundan zordur. Alınan anamnezde eğer bir şüphe varsa, optimal hasta yönetimi gerçekleştirilmelidir. Cerrahi öncesi, görüntüleme yöntemlerinden maksimum faydalanmalıdır. Dikkatli bir ameliyat öncesi değerlendirme ve görüntüleme, yüksek klinik şüphe, titiz cerrahi ve ameliyat sonrası bakım intraorbital tahta cisim yaralanmalarının anahtar noktalarıdır.
BACKGROUND: We aimed to describe herein the clinical features, diagnosis and treatment of intraorbital wooden foreign body injuries.
METHODS: A case series review of orbital injuries managed at Trakya University Faculty of Medicine between 2002 and 2012 was performed retrospectively. The clinical analysis of 32 intraorbital wooden foreign body injuries was reviewed.
RESULTS: Among the 32 cases, injuries in 16 were caused by a tree branch, in 10 by a pencil, in 5 by a stick, and in 1 by a bush. With respect to preoperative vision, postoperative vision was improved in 69% of patients. Time lapse from injury to presentation was correlated with the size of the foreign body. The subjects were comparable in etiological factor, and distribution of injury according to orbit was as follows: superior 28%, medial 25%, lateral 22%, inferior 16%, and posterior 9%. Computerized tomography (CT) for foreign body was definitive in 72% (n=23) and suggestive in 28% (n=9).
CONCLUSION: The diagnosis of orbital wooden foreign body is difficult because it may be missed clinically and from the imaging perspective. If a foreign body is suspected, optimal patient management should be done. Prior to the surgery, imaging modalities should be maximally utilized. A careful preoperative evaluation, imaging studies, which are event-specific, a high index of suspicion, and rigorous surgery and postoperative care are the keys in the management of orbital wooden foreign body injuries.

CASE REPORTS
11.Hybrid approach in patients with recurrent brachial artery embolism: adjunctive tissue plasminogen activator infusion following embolectomy
Mete Gürsoy, Veday Bakuy, Mehmet Atay, Jabir Gulmaliyev, Ahmet Akgül
PMID: 24639317  doi: 10.5505/tjtes.2014.73930  Pages 56 - 58
Akut üst ekstremite iskemisi alt ekstremitenin vasküler hastalıklarına göre daha nadir olup tüm olguların %15-32’sini oluşturur. Embolektomi olguların büyük kısmında hızlı ve etkili tedavi sağlar. Tekrarlayan ve embolektomi ile reperfüzyon sağlanamayan olgularda prognoz kötü olup amputasyonla sonuçlanan olgular bildirilmiştir. Bu hasta grubunda embolektomi ile birlikte ya da sonrasında destekleyici tedaviler önem kazanmaktadır. Bu yazıda küçük hücreli akciğer kanseri hastasında embolektomi sonrası altı kez tekrarlayan brakiyal arter embolisine bağlı kritik üst ekstremite iskemisinde kurtarıcı teknik olarak yavaş perkütan intraarterial doku plazminojen aktivatörü uygulamamızı sunuyoruz.
Acute ischemia of an upper extremity occurs less frequently than vascular events of the leg and accounts for 15%-32% of all cases. Embolectomy provides prompt and effective treatment in the majority of cases. Recurrence of embolism and failed reperfusion can result in poor outcomes, even extremity loss. Adjunctive managements become important in this patient group. In this report, we present percutaneous intraarterial drip tissue plasminogen activator infusion to rescue the extremity in a patient with small cell lung cancer who experienced thromboembolism an additional six times following embolectomy.

12.Common carotid artery injury caused by a camel bite: case report and systematic review of the literature
Fikri M Abu zidan, Saleh Abdel Kader, Radwan El Husseini
PMID: 24639318  doi: 10.5505/tjtes.2014.69822  Pages 59 - 62
Yirmi beş yaşında bir erkek saldırgan bir deve tarafından boynundan ısırılmış ve boynunda üç küçük delici yara oluşmuştur. Sol karotis nabzı zayıf hissediliyordu. Anjiyografi sol ana karotis arterin distal segmentinde düzensiz kesiler olduğunu gösterdi. Boynun eksplorasyonu bu bulguları doğruladı. Otojen safen ven greft interpozisyonu başarıyla uygulandı. Hasta evine iyi durumda gönderildi. Bu konuya ilişkin literatürü sistematik biçimde gözden geçirdik ve yalnızca dört adet benzer olgu raporuna rastladık. Deve ısırığı yaraları küçük boyutlarda olmalarına rağmen derine penetre olabilerek ana damarlar dahil boyun oluşumlarında ciddi yaralanmalara neden olabilirler. Azgınlık dönemlerinde erkek develere yaklaşırken dikkatli olunmalıdır.
A 25-year-old man was bitten in the neck by an aggressive camel, causing three small puncture wounds. The left carotid pulse of the patient was weakly palpated. Angiography showed irregular dissection of the distal part of the left common carotid artery. Neck exploration confirmed the findings. An interposition autogenous saphenous vein graft was performed successfully. The patient was discharged home in good condition. We have systematically reviewed the literature on this topic, and only four other similar cases were reported previously. Although camel bite wounds are small, they may penetrate deeply, causing serious injuries to the neck structures including the major vessels. Care should be taken when approaching male camels during the rutting season.

13.Morel-Lavallee lesion: case report of a rare extensive degloving soft tissue injury
Krishna Mohan Gummalla, Mathew George, Rupak Dutta
PMID: 24639319  doi: 10.5505/tjtes.2014.88403  Pages 63 - 65
Morel-Lavallee sendromu (MLS) deri altı dokunun alttaki fasyadan yırtılarak eldiven parmağı gibi (kapalı tip) soyulduğu, ardında hematom ve sıvılaşmış yağla dolu bir kavitenin kaldığı önemli bir posttravmatik yumuşak doku yaralanmasıdır. Genellikle büyük trokanter üzerinde meydana gelmesine rağmen, böğürde, kaba etlerde ve lumbodorsal bölgede de oluşabilmektedir. MLS, nadiren rapor edilen bir olgudur. Erken tanı konservatif tedaviye yol açabildiği ve gecikince cerrahi eksplorasyon gerektiği için travma cerrahları ve radyologlar bu olgunun farkında olmalıdır. Bu yazıda, genç bir erişkinde sol hipokondriyum ve uyluğu ilgilendiren yaygın bir Morel-Lavelle lezyonunu sunuldu, MRG bulguları tartışıldı ve yine MLS’nin ayırıcı tanıları ve tedavi seçeneklerini tanımlandı.
Morel-Lavallee syndrome (MLS) is a significant post-traumatic soft tissue injury in which the subcutaneous tissue is torn away from the underlying fascia (closed degloving), creating a cavity filled with hematoma and liquefied fat. It commonly occurs over the greater trochanter, but may also occur in the flank, buttocks and lumbodorsal regions. MLS is a rarely reported entity. The trauma surgeon and radiologist must be aware of this condition, as early diagnosis can lead to conservative management, while a delay can lead to surgical exploration. We report a case of extensive Morel-Lavallee lesion involving the left flank and thigh in a young adult. We discuss the magnetic resonance imaging findings and also describe the differential diagnoses and management options for MLS.

14.Emergency management of traumatic total scalp avulsion with microsurgical replantation
Zhaohua Jiang, Shengli Li, Weigang Cao
PMID: 24639320  doi: 10.5505/tjtes.2014.68253  Pages 66 - 70
Total kafa derisi avulsiyonu seyrek görülen, sıklıkla saçlı deride defektlere yol açan, hatta yaşamı tehdit edici olabilen ciddi bir yaralanmadır. Kafa derisi avulsiyonunda mikrocerrahiyle saçlı derinin replantasyonu ilk tedavi seçeneğidir. Bu yazıda, total kafa derisi avulsiyonu olan iki olguda mikrocerrahi replantasyon tekniğini anlattık. Avulsiyona uğramış kafa derisi saçlı kafa derisi, alın, göz kapağı, kulak ve yüzün bir bölümünü içermekteydi. Acil serviste ilk tedavi hızlı bir fiziksel inceleme sonrası erkenden hemorajik şoku düzeltmek için kan transfüzyonu, intravenöz rehidrasyon ile yaranın tamponla bastırılmasından ibarettir. Replantasyondan önce ameliyat öncesi dönemde, eşlik eden yaşamı tehdit edici yaralanmaları ekarte etmek için tam bir travma araştırması yapılmalıdır. İki olguda tam olarak avülsiyona uğramış dokular ve organlar morfoloji ve fonksiyonlarına kavuşmuştur. Başarılı replantasyonlar diğer prosedürlere göre en iyi estetik ve fonksiyonel sonuçları sağlayabilmektedir. Avulsiyone kafa derisinin başarılı onarımında mikrocerrahi tekniğe ilaveten acil serviste ameliyat öncesi değerlendirme ve hazırlığın önemli olduğu düşünülür.
Total scalp avulsion is a rare but serious injury often resulting in defects of the hair-bearing skin, and it may even be life-threatening. Microsurgical hair-bearing scalp replantation is the first choice for the treatment of scalp avulsion. In this article, we describe the microsurgical replantation of two cases with total scalp avulsion. The avulsed scalp involved the hairy scalp, forehead, eyelids, ears, and part of the face. Initial management in the emergency department (ED) included correction of hemorrhagic shock with early blood transfusion, intravenous rehydration, and wound compression after rapid physical examination. A full trauma and preoperative workup prior to attempts at replantation needs to be performed to exclude any associated life-threatening injuries. Good form and function of the completely avulsed tissues and organs were achieved in both cases. Successful replantations can achieve the best esthetic and functional results when compared with other procedures. In addition to the microsurgical technique, preoperative evaluation and preparation in the ED are considered to be an important part of the successful salvage of the avulsed scalp.

15.Transverse sacral fractures and concomitant late-diagnosed cauda equina syndrome
Senol Bekmez, Gokhan Demirkiran, Omur Caglar, Ibrahim Akel, Emre Acaroglu
PMID: 24639321  doi: 10.5505/tjtes.2014.21208  Pages 71 - 74
Yüksek transvers sakrum kırıkları genç hastalarda yüksek enerjili travma sonrası meydana gelmektedir. Sakrumun radyografik değerlendirmesinde ve sakral düzeydeki nörolojik defisitlerin politravmalı hastalarda değerlendirmesindeki zorluklar nedeniyle bu yaralanmalar gözden kaçabilmektedir. Bu yazıda, üç olgudan oluşan, kauda ekina sendromu tanısı çeşitli nedenlerle geç konulan (en az 48 saat), yüksek enerjili ve kanala bası yapan transvers sakrum kırıklarında cerrahi tedavi sonuçları değerlendirildi. Hastalara sakral laminektomi ve dekompresyon uygulanarak iki taraflı lumbopelvik fiksasyon uygulandı. Her ne kadar kauda ekina sendromu tanısı geç konulsa da, cerrahi dekompresyon ve lumbopelvik fiksasyonun nörolojik fonksiyonlar ve ağrıda düzelme, erken desteksiz mobilizasyon üzerindeki olumlu etkilerini gözlemledik.
Transverse sacral fractures in young patients occur with high-energy mechanisms. Because of the drawbacks in radiographic and neurologic evaluations of the sacral area in polytrauma patients, misdiagnosis is quite common. In this study, we aimed to report our clinical results in three patients with displaced transverse sacral fractures compromising the sacral canal and concomitant late-diagnosed (at least 48 hours) cauda equina syndrome. Bilateral lumbopelvic fixation, followed by sacral laminectomy and decompression, was performed in all patients. Despite the late- diagnosed cauda equina syndrome, we observed that surgical decompression and lumbopelvic fixation had positive effects on neurologic recovery, pain relief and early unsupported mobilization.

16.Isolated salpingeal torsion in children: a case series and review of the literature
Volkan Sarper Erikci, Münevver Hoşgör
PMID: 24639322  doi: 10.5505/tjtes.2014.26918  Pages 75 - 78
İzole tubal torsiyonlu (İTT) pediatrik ve adölesan popülasyondaki hikaye, klinik yansıma, fiziksel inceleme, laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi ve belirlenmesi ile bu olguların cerrahi yönetiminin gözden geçirilmesi için çalışma gerçekleştirildi. Hastanemizde Ocak 2000 ile Aralık 2012 tarihleri arasında İTT tanısı ile tedavi edilen tüm olgular geriye dönük olarak incelendi. İTT tanısı fiziksel inceleme, ultrasonografi (USG), renkli Doppler USG ve bilgisayarlı tomografiyi (BT) de içeren radyolojik çalışmalara dayanılarak konuldu ve cerrahi girişim ile doğrulandı. Çalışma döneminde İTT’li üç olgu bulunmaktadır. Olguların ikisi adölesan biri ise yenidoğan dönemindeydi. İki olguda sol taraflı İTT vardı. Yenidoğan olguda prenatal abdominopelvik kitle tanısı vardı. İTT’li diğer iki olgu semptomların başlamasından üç gün sonra başvurdu. Bu çalışmadaki tüm olgular salpenjektomi ile tedavi edildi. İzole tubal torsiyon ameliyat öncesi olarak nadiren tanınır ve en sıklıkla salpenjektomi ile tedavi edilir. Bu nadir durumun daha iyi tanınması tedavide ilerlemelere yardımcı olabilir. Adneksiyal torsiyonlardaki over koruyucu yaklaşım gibi, daha erken tanı ve mümkünse tubanın korunmasını da içeren çabuk cerrah girişim ile bu olguların ileriki dönem üreme potansiyelleri artırabilir.
This study was carried out to evaluate and determine the history, clinical presentation, and physical examination and laboratory findings in a pediatric (n=1) and adolescent (n=2) population with isolated tubal torsion (ITT) and to examine its surgical management. A retrospective review of all the cases of ITT treated in our hospital between January 2000 and December 2012 was performed. The diagnosis of ITT was performed by physical examination and radiological studies including ultrasonography (US), color Doppler US, and computed tomography (CT) and confirmed by surgical intervention. There were 3 children with ITT in the study period. Two of the patients were adolescents and one was diagnosed in the neonatal period. Two patients had left-sided ITT. The neonatal patient was diagnosed with abdominopelvic mass antenatally. ITT in the other two children occurred three days after the onset of symptoms. All the patients in this study were treated with salpingectomy. ITT is rarely diagnosed preoperatively, and is treated mostly by salpingectomy. A better recognition of this entity may help to improve the treatment of this rare condition. As advocated for ovarian salvage in adnexal torsions, earlier diagnosis and preservation of the tube, if possible, with prompt surgical intervention may increase the future reproductive potential of these patients.

LookUs & OnlineMakale